Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا 1 sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. (Haşiye) (1) “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez.” Bakara Sûresi, 2:286. Haşiye: Bu ‘madem’ler içindir ki, şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. “Meraka değmiyor” diyorum ve dünyaya karışmıyorum.
Mü’minin Gönül Dünyası 2 – M. Fethullah Gülen Hutbe Serisi
24 Aralık 1976 Bornova/İzmir
• İMANA EREN MÜMİN’İN, DUYDUĞU TATTIĞI ŞEYLERİ BAŞKA GÖNÜLLERE DE TAKDİM ETME HEYECANI….
• EBU HÜREYRE’NİN, ANASININ MÜSLÜMAN OLMASI İÇİN, PEYGAMBERİMİZDEN DUA İSTEMESİ…
• URVE’NİN, HAKKI HAKİKATI ANLATMAK İÇİN GİTTİĞİ KAVMİ TARAFINDAN ŞEHİD EDİLMESİ…
Mutluluk
Mutluluk, herkesin özlediği bir sevgili ve uğrunda her fedakârlığa katlanılan yüce bir gâyedir. İnsanlar arasında mes’ûd olmak istemeyen tek fert yok gibidir.
Ama saadet nedir? İşte zorlardan zor bir mes’ele!..
Yunanlı’ya göre o, aşk ve sevda; Sezar’a göre nâm ve şöhret; Firavun’a göre iktidar ve mevki; Kârun’a göre de yığın yığın servet ve hazinelere sahip bulunmaktır. Oysaki, bunlardan hiçbiri, ne gerçek saadet ne de onun vesilelerinden biridir. Hakikî mutluluğu bu yollarla arayanlar, hep aldanmış ve hüsrâna uğramışlardır.
Gerçek saadet, insan zihninin dağınıklık ve perişaniyetten kurtarılması, insan kalbinin itmînan ve istirahata ermesinden ibarettir. Onu, deniz kenarlarında, dağ başlarında, tenhâ koruluk ve koylarda arayanlar, hep yanılmışlardır. Vâkıa, bu türlü yollardan başkasıyla, rûhunu dinlendirmesini bilmeyen avâm için, bunlar da birer vesile sayılabilirler. Ama, gerçek huzur ve saadet için, ne zaman ne de zemine ihtiyaç yoktur. O her yerde insanla beraber ve onun iç aydınlığına, onun hür irâdesine tevdi edilmiş mukaddes bir sevgilidir. Her insan, istediği zaman, kanatlanan rûhuyla, kalbinin sonsuz iklimlerine doğru açılıp, temâşâsına doyamayacağı âlemlere ulaşarak, özlenen mutluluğu elde edebilir. Hele, kalb hazinesi tertemiz fikirlerle donatılmış ve lebrîz edilmişse… Boyce’nin dediği gibi: “Ruhunun derinliklerinde, böyle bir mihrabı olan insan ne bahtiyardır!..”
Evet, mes’ûd olabilmek için, önce rûhun iyice techîz edilmesi, gönlün pâk ve temiz fikirlerle donatılması, sonra geçmişin kanatlandırıcı hatıralarıyla, geleceğin isabetli ve ma’kûl ümitlerinin yan yana mütalâa edilmesi lâzımdır ki, bu sayede, fenalıklara karşı konulabilsin.. şehevî hisleri frenleyip yükseltici duyguları da takviye ederek, yaşanan hayatın her lâhzasını fazîletli kılmak mümkün olabilsin. Zaten ahlâkî hayatın yegâne düsturu da fazilettir. Aradığımız saadet ise, aslâ faziletten ayrı düşünülmeyen ve bir bakıma onun neticesi ve mükâfatıdır.
Rûhu kanatlandırıp pervâz ettirecek ve kalbi dâima canlı tutacak tek şey, Yaratıcı’nın hoşnutluğu düşüncesidir. Fazîlet düşüncesi olmadan mutluluktan bahis açmak abestir ve manâsızdır.
Bezmimize saadet mührünü basan müstesnâ varlık, şu hasletleriyle hem fazîletli hem de mutlu idi: O, o kadar azimli ve kararlıydı ki Yüce Yaratıcı’nın tasvibinden geçmeyen hiçbir şeye, bütün hayatı boyunca bir kere olsun hüsn-ü kabul göstermemişti. O kadar dürüst idi ki, en ehemmiyetsiz şeylerde dahi, kimseye haksızlık etmemişti. O kadar yüce âlemlere tutkun ve o denli ulvî tecellîlere doymuş idi ki; hiçbir zaman lezzeti fazîlete tercih etmemişti. Öyle üstün bir idrâk ve kavrayışa sahip idi ki; bir kere olsun, iyiyi kötüden tefrik hususunda tereddüde düşmemişti. İnsanların fikirlerine karşı hep hürmetkâr kalmıştı; ama onlardan nasihat almaya hiç ihtiyaç hissetmemişti. En anlaşılmaz meseleleri gayet rahatlıkla halleder, bir solukta, gaflet ve dalâlette olanları fazîlet ve şerefe yükseltirdi. İfâdelerinde akıl ve hikmet omuz omuzaydı; makûl ve doğru bildiklerinde fevkalâde sebat gösterirdi. O kadar müttakî idi ki; tavır ve davranışlarındaki berraklık, muamelesindeki yumuşaklık ve duruluk, melekleri gıbtaya sevk edecek kadar zarifdi. Böbürlenmeler, fahirlenmeler bir kerecik olsun, onun yakıcı ve eritici ikliminde görünme imkânını bulamamışlardı. Şahsıyla alâkalı bütün ayıplamalara karşı mukabele etmeksizin tahammül eder ve insanları suçlamaktan fevkalâde uzak bulunurdu. Korkaklık semtine sokulamamış, vesvese ve tereddütlerle hiç mi hiç tanışmamıştı. Kavim ve kabilesi karşısında nasıl yılgınlık göstermemişse, topyekün dünya ile hesaplaştığı zaman da aynı şekilde polat gibi olmasını bilmişti. Odası, yatağı, elbisesi ve yiyeceği şeyler gâyet sâde ve fakirceydi. Ve O, içinde yaşadığı toplumun herhangi bir ferdi görünümünde idi. Dostluğunda menendi olmayacak kadar sebatkâr ve muhkem, vefasında herkesi minnet altında bırakacak kadar civanmert idi…
O, bunlarla serfiraz ve fazîletliydi. Fazîletli olduğu kadar da gönlü huzur içinde ve mutluydu.
O’nun vicdanı kadar saf ve duru bir vicdana sahip olmak için, fazîletin rükünleri sayılan bu şeylerde, O’nu örnek almak ve rûhumuzun rengini aksettiren bu düşüncelerin, kirlenip bozulmasına meydan vermemek lâzımdır.
Evet, bu türlü yüce hasletlerin hepsine sahip çıkmak, bizi fazîletli kılacak, dolayısıyla da bizlere gerçek mutluluğun kapılarını açacaktır. Aksine, bu vâdîde gösterilecek herhangi bir kusur ise, fazîlet dünyamızda meydana gelmiş bir yırtık, dolayısıyla da saadetimizi bulandıran bir keyfiyet olacaktır. Nasıl ki suyu, saf ve temiz tutmanın tek çâresi, onun içine bir şey atmamak ve bulandırıcı şeylerden uzak bulundurmaktır. Öyle de rûhun huzur ve mutluluğu, bir an olsun onu, fazîletten mahrum bırakmamaya bağlıdır.
Sızıntı, Mayıs 1982, Cilt 4, Sayı 40
HUTBE-1 (17 Aralık 1976-BORNOVA)
• PEYGAMBERİMİZİN DERDİ İNSANLARA İMANI ULAŞTIRMAKTI…
• “NERDEYSE İNANMIYORLAR DİYE, KEDERİNDEN KENDİNİ TELEF EDECEKSİN!” AYETİ…
• PEYGAMBERİMİZİN, AMCASI EBU TALİBİN MÜSLÜMAN OLMASI İÇİN GÖSTERDİĞİ ÇABA VE KEDERİ…
• PEYGAMBERİMİZİN AYETLE, AMCASI HAKKINDA İSTİGFAR ETMEKTEN MENEDİLMESİ…
• PEYGAMBERİMİZİN, AMCASINI DOĞRAYAN VAHŞİYE İMAN KAZANDIRMA ÇABALARI…
• HZ.ÖMER’İN, YAŞLI PAPAZ İNANMAMIŞ DİYE AĞLAMASI…
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!
Müminin heyecanını, müminin duyduğu duygulandığı hususları bir seri arz etmek istiyorum.
Tamamen sizi düşündürücü, düşünmekle ancak kavrayabileceğiniz şeylerle meşgul ve meşbu
etmemek için, meselenin pratik yönünden bir iki tabloyu arz etmenin daha faydalı olacağı kanaatına
vardım.
Mümin Allah’a iman ettiği için, her şeyi o iman açısından ele aldığı için, her şeyi gibi heyecanları da
dupdurudur. Onda insana teşviş verebilecek bir bulanıklık yoktur. Bir art fikir olabileceği intibaını
uyaracak bir mana bir hava yoktur. Duygularıyla düşünceleriyle dupdurudur.
Ve doğrudan doğruya verasında Allah’ı gösterir mümin. Mümin davranışlarıyla Allah’ı gösterir,
Mümin sözleriyle Allah’ı gösterir. Mümin kalbî heyecanlarıyla Allah’ı gösterir.
Müminin namazında, Allah’a ait manaları okursunuz. Yemesinde içmesinde Allah’a ait manaları
okursunuz, sokakta gezerken de onu okursunuz. İlim irfan müesseselerinin başında davranışlarıyla
Allah’ı ifade ettiğini görürsünüz.
Mümin her şeyiyle hayatını Allah’a adamış insandır. Allah’a inanmış, O’na güvenmiş, itimat etmiş,
emniyet dairesi içine girmiş, Allah adına bir bakıma yok olmuş, tasavvufî bir dille ifade edilecek olursa,
fena fillah olmuştur… Allahın emirlerinde, isteklerinde kendinden geçmiştir; kendi arzularından sarf-ı
nazar etmiştir. Bütün bir hayatı içiyle dışıyla, maddesiyle manasıyla, kevnî yönüyle, ledünnî yönüyle
tamamen Allah’a adamış, Allah’a vakfetmiştir.
Bu müminin her haldeki duygu ve düşüncelerine hâkim olan şey de, insanların elinden tutmak,
insanları Allah’a götürmek olacaktır.
Müminlerin en birincisi nebilerdir.
Mümin çevresiyle alakadar olacak, mümin duyduğu bildiği şeyleri intikal ettirebilmek için, etrafına
bütün imkânları araştıracak, bütün imkânları kullanmaya çalışacak. Şuradan şu yoldan şu gedikten
insanlara nasıl Allah’ı anlatırım, nasıl Peygamberi anlatırım diye onun heyecanı ile dolup taşacak…
Onun için mevizeye başlarken müminin heyecanı diye bir sözle başladım ve onun verasında şu
cemaatin yarısı en azından sabah akşam gece gündüz insanlara hak ve hakikatı anlatmayı dert
edinirlerse bu millet birdenbire doğrulacak, ayakları üzerine kıyam edecek ve bütün hayalet
heykellerini yıkacak, kalbinde ve kafasında hayalet adına bir şey bırakmayacaktır….
Bu heyecanı duymak, bununla dolup taşmak…
İnşallah hutbelerde her hafta mümin heyecanının bir yönünü arzetmek süretiyle oradaki nazarî ve
ilmî meselelerin pratik yöndeki durumunu intikal ettirmeye çalışacağım. Allah sizi ve beni ihlası
etemmi tahsile muvaffak kılsın, yolunda daim ve kaim eylesin…
Hutbenin tam metni için tıklayınız.
İnsanlara faydalı olma mülahazasiyla Afrika’nın sıcağına tozuna aldırmadan yollara düşen , mesleğine tutkulu bir doktor, evlatlarına karşı şefkatli bir anne ve insanlığa karşı vefa borcunu ödemeye kendini adamış insanlardan bir insan Dr. Umut Duygu.
Umut Duygu yaşantısını ve yaşadıklarını Gülşah Çavuşoğlu’na anlattı.
Son dakikasına kadar soluksuz izleyebileceğiniz örnek bir hayat.
Kendini Yenileme
Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır. Sırası geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey, kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür; yenileme durunca da canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, hebâ olup dağılmaya terk edilmiş olur.
Bahar mevsiminde yeryüzü, her şeyin kendini yenilediği ne muhteşem meşherdir![1] Otlar, ağaçlar ve tırnak kadar bir parçasında milyonlarca canlıya dâyelik yapan toprak… Çık da bir kere gez; baharın, o formalarını takıp bin çığlık yenilenen ve gelişen canlıları arasında! Bak, nasıl ölü gibi camid şeyler, resmîgeçide hazırlanan ordular misillü, rengârenk nişanları ve değişik değişik silahlarıyla, bir baştan bir başa yeryüzünü şenlendirip Cennet’lere çeviriyorlar. Ve dünya çapında, umumî yenilenmenin bir değil, binlerce, milyonlarca misalini birden veriyorlar.
Şu kıpırdanan canlıya bak; nasıl soluk soluğa ve diriliş yolunda!.. Yerini sümbüle terk eden şu çürümüş tohuma bak; nasıl bir yenilenme sancısı içinde… Ya şu, tüy tüy etrafa saçılan tohumcuklar.. ve böceklerin ayaklarına tutunarak, kendilerine göre döl yataklarına taşınan tozcuklar… Evet, her şey yenileniyor; yenilenmeyenler de, bir daha dirilmemek üzere “harap olup türâb olup” gidiyorlar.
Kendini yenileme, yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü ile de karıştırılmamalıdır.
Her şey gibi insanoğlu da kendini yenileme mecburiyetindedir. Devletler, milletler duygu ve düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta kendilerini yenileyip gençleştikleri nisbette, dünya çapında mesuliyetler altına girip, cihanı fethetmeye hazırlanabilirler; ilme aydınlık, tekniğe iman kazandırmak ve insanoğluna diriliş adına mesajlar sunmak suretiyle bir fethe… Aksine, kendini yenileyemeyen kavim ve topluluklar ise, esaret içinde ezilip gitmekten kendilerini kurtaramazlar.
Kendini yenileme, yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü ile de karıştırılmamalıdır. Bunlardan biri, her şeyiyle delik deşik olmuş yığınların yüzüne boya çalıp yarıkları kapama ameliyesi ise; diğeri, Hızır çeşmesinden getirilen “âb-ı hayat” la, topluma ölümsüzlük kazandırma aksiyonundan ibarettir.
Gerçek yenilenme, kök ve çekirdekteki safvet korunarak, verâset yoluyla geçmişten süzülüp gelen bütün kıymetlerin hâlihazırdaki düşünce ve irfan buğularıyla sentezleri yapılarak daha yeni, daha berrak tefekkür iklimlerine ulaşmaktır. Yoksa, yenilik ve eskiliği, sırta geçirilen bir cepken ve ferâcede, bir frak ve briyantinli saçta görmek, düpedüz bir aldanmışlık ve öyle göstermeye kalkışmak da bir illüzyonizm ve hokkabazlıktır.
Kendini yenilemek, tamamen metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh plânında bir diriliştir; mukaddeslerine, tarihine sımsıkı bağlılık içinde bir diriliş… Zaten, başka türlüsüne diriliş denmez ya!..
İlimlerin gelişip inkişaf etmesini, teknolojinin yeni yeni imkânlar hazırlayıp istifademize sunmasını en iyi şekilde değerlendirerek, elimizdeki menşûru[2] sık sık kalbimize çevirip, yeni baştan kanaat, düşünce ve tasavvurlarımızı yoklamak, gönlümüzdeki irfan peteğine her gün başka başka şeyler ilave etmek ve her lâhza birkaç defa, bütün kâinatları ruh prizmasından geçirerek dimağlara “efor” yaptırtmak.. işte, gerçek yenilenme budur.
Bu yolda, kendini yenilemeye muvaffak olmuş bir fert, toplumun, pörsümez, solmaz bir rüknü ve bu türlü fertlerden meydana gelmiş toplum da, dünya muvazenesinin mühim bir unsuru olma durumuna yükselmiştir. Ne var ki, bütün milleti içine alacak şekilde böyle bir yenilenme de, önceden kendini yenileyebilmiş bir kadronun mevcudiyetine vâbestedir; gönlü iman ve ümitle par par yanan, dimağı her lâhza yığın yığın sentezlerle ayrı iklimlere doğru kanat çırpıp yükselen, gözünde “aydın günler”in tasavvuru kendini yenilemiş mukaddeslerden mukaddes bir kadronun varlığına bağlıdır. Tabiî, bu kudsîler topluluğunun, düşünce ve kanaatlerini, sonsuza kadar birer meş’ale gibi taşıyacak ve yaşatacak “hayru’l-halef” [3] nesillerin bulunması da ayrıca ehemmiyet arz eden bir husustur.
Ömer bin Abdülaziz’in yenilenme adına teklif ettiği düşünceleri, toplumun her kesimine mâl edemeyen Emevîler, kuvvetli rakipleri ve şiddetli fikir akımları karşısında kendilerini ölümden kurtaramadılar. Zillet içinde ve mülevvesin bağrında eriyip gittiler. Aynı şeyleri, ruhta ve gönülde yenilenme yerine, çeşitli yenilikler ve ruhu aşındıran paradokslara açık kapı siyaseti tatbik eden Abbasîler, Endülüs Emevîleri, hatta on yedinci asır sonrası, Osmanlı Türkleri için de düşünebiliriz. Aynı kader çizgisinde eriyip giden bu çok muhteşem ve şanlı devletler, hasımlarından yedikleri darbelerle sendeledikleri bir zamanda, kendilerini ruh plânında yenileyeceklerine, gidip Grek düşüncesini ve Latin felsefesini imdada çağırdılar. Bu ise, onların ölümlerini hızlandırmadan başka bir işe yaramadı. Hele, Osmanlı münevverinin, yenilenme adına kendini maskaraya çevirecek bir kısım yenilikler yapmaya kalkması, Türk toplumunu bütün bütün kendine has çizgiden kaydırarak bir ucube hâline getirdi.
Evet, ne “Nizâm-ı Cedît”[4] düşüncesi, ne “yeniçeri kıyım” hâdisesi, ne de Gülhane’deki toy karbonarilerin “Hatt-ı Hümayûn” ları Osmanlı toplumuna kendini yenileme yolunu açamadı. Böyle bir yolu açmak şöyle dursun; aksine, bu hareketler, Türk toplumunun başına inmiş balyozlar gibi onu cankeş edip komaya soktu. Bu arada bir kısım müsbet kıpırdanış ve gayretlerin bulunduğunu da inkâr etmemek gerekir. Ancak bu gayretlerin, hemen hepsi, mevziî ve tedâfüî[5] mahiyette olduğundan beklenen “yenilenme”yi getiremedi. Hatta, Türk toplumunun açık seyreden rahatsızlıklarının, bu hareketlerle sinsileşerek, daha tehlikeli bir hâl aldığı da söylenebilir. Evet, toplumun çeşit çeşit rahatsızlıklarına karşı yerinde olmayan bu türlü müdahaleler, tıpkı ihtilaçlar içinde kıvranan bir hastaya, müsekkin verip sesini kesmek veya fıtık üzerine yerleştirilen kasık bağı nevinden şeylerdi ki, hastayı muvakkaten teskin etmekten başka bir şeye yaramadı.
Aslında, yolunu yitirmiş ve ne yanda bulunduğu belli olmayan bu ölü ve sersem ruhların, şimdiye kadar yenilenme adına vaad ettikleri hemen her şey, bir aldatmaca ve yığınları saptırmadan ibaret kalmıştır.
Ah, o tekrar tekrar aldatılan yığınlar; bilmem ki, gerçek mânâda onlara, kendilerini yenilemeyi öğretebilecek miyiz!..
[2] Menşûr: Adese, mercek.
[3] Hayru’l-halef: Hayırlı vâris. Hayırlı evlâd.
[4] Nizâm-ı Cedît: Yeni nizâm. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizâmla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
[5] Tedâfüî: Kendini müdafaa etme ve koruma ile alâkalı.
Sızıntı, Aralık 1982, Cilt 4, Sayı 47
Türkiye’de Tenkil sürecinden en çok etkilenenler arasında şüphesiz kutsal mesleğin sahibi Öğretmenler geliyor.
15 Temmuz darbe girişimiyle alakaları olmamasına rağmen başlatılan cadı avı neticesinde çok sayıda öğretmen mağdur edildi.Kimi cezaevlerine atıldı kimi de açlığa ve yoksulluğa terk edildi.
Almanya’nın Hannover kentinde 5 Ekim Öğretmenler Günü etkinlikleri kapsamında , 15 Temmuz sonrası yaşanan hukuksuzluklar protesto edildi.
Sabah saatlerinde Türkiye’nin Hannover Konsolosluğu önünde toplanan Öğretmenler, konsolosluğa siyah çelenk bıraktı.
Erdoğan yönetiminin hukuk dışı uygulamalamalarına dikkat çekilen protesto gösterisinde öncelikle kadın ve çocuklar olmak üzere dayanıksız iddialarla cezaevlerinde rehin tutulan suçsuz insanların serbest bırakılması gerektiği vurgulandı.

Protesto eylemi sırasında 15 Temmuz darbe kalkışmasının ardından Almanya’ya iltica etmek zorunda kalan insanların kurduğu insan hakları inisiyatifi “Die Leine“ tarafından hazırlanan Almanca basın bildirisi açıklandı. Türkiye’de 511 bin insanın trajikomik bahanelerle sivil ölüme terkedildiği belirtilen açıklamada, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü vesilesiyle bir kere daha bu zulmü dünyaya haykırmak için bu etkinliğin düzenlediklendiği ifade edildi.

Halen aralarında binlerce kadın ve çocuğun da bulundu yaklaşık 35 bin kişinin hapiste olduğuna dikkat çekilen bildiride, hukuksuzlukların ölüme kadar varan sonuçları olduğuna dikkat çekildi. Öğretmen Gökhan Açıkkolu’nun gözaltındayken kasıtlı ihmalle öldüğü hatırlatılan bildiride, hainler mezarlığına gömülmeye çalışılan Gökhan öğretmenin mahkemece daha sonra suçsuzluğunun tescillendiğini ve görevine iade kararı alındığını vurgulandı. Telafisi olmayan suçların durdurulması gerektiğinin altı çizilen bildiride, “Daha bir hafta önce Ege’den Yunanistan’a geçmek isteyen içinde eğitimcilerin de bulunduğu bot alabora oldu ve beşi çocuk yedi kişi hayatını kaybetti. Bunlar gibi sonu ölümle sonuçlanan onlarca hikaye var.” denildi.
Grup daha sonra Türk Konsolosluğu önüne siyah çelenk koyarak sessizce dağıldı.
Bilmiyorum, hep bana mı rastlıyor, yoksa siz de fark ediyor musunuz? Namazını kılan kardeşlerimizin neredeyse yüzde 99’u Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin düzenlediği uzun tesbihatı beş vakit yapmıyor.
Hatta bazıları kısa tesbihatı bile ihmal ediyor.
Oysa özellikle 1970’li, 80’li yıllarda iman ve Kur’an hizmetiyle tanışan herkes her fırsatta Risale-i Nur’u okur, namaza dört elle sarılır ve namazın arkasındaki uzun tesbihatı ve duayı tavizsiz bir şekilde yapardı.
Yıllar geçtikçe ihmaller başladı.
O kadar ki telefon konuşmaları ve mesajları, derken sosyal medya hesaplarıyla uğraşmak her şeyin önüne geçti.
Öyle bir duruma geldik ki uzun namaz tesbihatı sadece kandillerde, okuma kamplarında, manevî gecelerde yapılır oldu.
Ben uzun namaz tesbihatının faziletini anlatıp teşvik ederken bir de ne göreyim! Kısa tesbihatı ve namaz duasını bile ihmal edip hemen aynı mekânda dost muhabbetleri başlıyor.
Bu gidiş nereye dostlar?
Henüz Üstadımızı gören binlerce Nur Talebesi aramızdayken, ömür boyu uzun namaz tesbihatını ihmal etmeyen Hocaefendi sağ iken böyle olursa, gelecek yıllardaki ihmalleri hayal bile edemiyorum.

Gelin şu gidişe bir dur diyelim ve namaz tesbihatını tavizsiz yapmanın yollarını bulalım, hatta bununla kalmayıp çevremize anlatarak insanları, eşimizi dostumuzu teşvik edelim.
Uzun namaz tesbihatını ihmale götüren sebepleri ve bunları aşma yollarını kısaca yazmak istiyorum. Ki problemin çıkış noktalarını tespit edip tesbihatı yapmadaki engelleri ortadan kaldıralım.
- Tesbihatın önemini bilmemek
Kısa namaz tesbihatı ve namazdan sonraki dua, sünnet-i müekkededir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) neredeyse hiç terk etmemiş ve sahabe efendilerimize de tavsiye etmiştir.
Üstad Hazretleri ise ayet ve hadislerden istifade ederek uzun tesbihatı düzenlemiş, kendisi yaptığı gibi talebelerini de devamlı teşvik etmiştir. Hatta namaz tesbihatında tembellik gösteren bir talebesi vesilesiyle özel bir mektup yayınlamıştır. Kastamonu Lahikası’nda yer alan bu mektupta, namaz tesbihatını tarikat-ı Muhammediye (s.a.v.) olarak nitelendirmiş, bütün evradlardan üstün olduğunu belirtmiştir.
Tesbihatın önemini hakkıyla bilirsek, daha şevkle yapar, asla terk etmeyiz. Bu konuda daha önce yayınlanan “Namaz tesbihatı evradların en faziletlisidir” başlıklı yazımızı ara sıra okumanızı ve çevrenizle paylaşmanızı tavsiye ediyorum. [İlgili link]
- “Çok uzun, zamanımız yok” düşüncesi
Namaz tesbihatına engel olan sebeplerden birisi, “Uzun tesbihat çok zamanımızı alıyor, oysa acil işlerimiz var” düşüncesidir.
Böyle düşünen kişi birçok boş, faydasız ve gereksiz işlerde kaybettiği zamanı düşünsün. Namaza ayıracağı zamanı planlarken tesbihat ve duayı da hesaba katsın. Çünkü yemek, çay, sohbet, gereksiz konuşmalar ve sosyal medya meşguliyetlerine uzun zaman ayırıp namaz ve tesbihata gelince zaman darlığından söz etmek gerçekçi olamaz.
Ayrıca namaz tesbihatı ve duası, sanıldığı kadar zamanımızı almaz. Bu konuda nefsimizin itirazlarını ve şeytanın vesveselerini susturmak için namaz tesbihatının çeşitli bölümlerini kronometre tutarak hesap edebiliriz.
Mesela, 33’er defa Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahüekber demek bir dakika tutmaktadır. Uzun tesbihatı ilave edersek, öğle ve yatsı için üç dakika, ikindi ve akşam için sekiz dakika, sabah namazı için on dakika ayırmak gerekir. Tabiî ki bunlar kişinin okuma hızına göre değişebilir.
Yaklaşık yarım saat vererek beş vakit uzun tesbihatı tavizsiz yapmak mümkündür. Bunu bir anda olmayıp beş parçaya bölerek yapmak ise ayrı bir kolaylıktır.
- Tesbihat yürürken ve çalışırken de yapılabilir
Bazen zamanını çok iyi düzenleyenler bile bazı namaz vakitlerinde sıkıntı yaşayabilirler. Okulda, iş yerinde veya işe gidip gelirken belirli saatlerde yoğunluk olabilir.
Bu gerekçe de namaz tesbihatını engelleyemez. Çünkü mümkünse kısa tesbihatı namaz kıldığımız yerde yapıp uzun tesbihatı yolda yürürken, araba kullanırken, evde veya iş yerinde bir işle uğraşırken de yapabiliriz. Eğer zaman bakımından çok sıkışıksak kısa tesbihata da aynı formülü uygulayabiliriz. Elimiz meşgulse kısa tesbihatımızı dilimizle sayabiliriz. Her üç tesbihten sonra bir, iki, üç… diye sayarız, 11 olduğu vakit 33 kez demiş oluruz.
Hatta araba kullanırken veya iş görürken tesbihatın CD’sini açıp kendimiz de tekrar ederek dinleyebiliriz.
Tam zamanında yapamıyorsak bile diğer vakit girene kadar ne zaman müsaitsek namaz tesbihatını yapabiliriz. Hatta diğer vakit girse bile henüz onun namazını kılmamış isek, iş ve yol hemen kılmamıza da engelse, önceki vaktin tesbihatını yapmamız mümkündür. Böylece Rabbimizi unutmadığımızı, sadece elimizde olmayan sebeplerden dolayı geciktirdiğimizi göstermiş oluruz.
- Tesbihatı besteli bir şekilde yapmak şart değildir
Tesbihatı terk etmenin sebeplerinden birisi de mutlaka besteli ve müzikli bir şekilde yapmayı istemektir.
Kur’an dâhil hiçbir dua, zikir ve tesbihin besteli ve makamlı yapılması şart değildir. Normal şekilde okumak sevap almak için yeterlidir.
Ancak zaman ve mekân müsaitse tesbihatı topluca ve müzikli bir şekilde okumak, ayrı bir aşk ve şevk vermekte, insanları coşturmaktadır. Böylece akıl ve kalp ile birlikte duygular da lezzet almaktadır.
Fakat zaman darsa tesbihat çok zaman alıyor diye terk etmek yanlıştır. Müzikli yapılınca normal okumanın bazen iki üç katı daha fazla zaman gitmektedir. Terk etmek yerine bir kişi müziksiz ve normal bir şekilde sesli okumalı, diğerleri de içinden tekrar etmelidir.
- Sohbet, ders ve istişare tesbihata mâni olamaz
Biz sohbetlerimizi ve istişarelerimizi, insanlar Rabbine ibadet etsin, namaz kılıp tesbihat yapsın, dua etsin diye yapıyoruz. Eğer ders ve istişare yüzünden tesbihat ihmal edilirse, amaç araca feda edilmiş olur.
Hizmetlerimizin kurucusu olan Üstad Hazretleri, sabah namazından sonra yaptığı Risale derslerinden önce tesbihat yoklaması yapar, talebelerine tek tek “Tesbihatını yaptın mı?” diye sorarmış. Bir kişi bile yapmamışsa yapmasını söyler, yaptıktan sonra derse başlarmış.
Acaba hangi dersimiz ve istişaremiz Üstadın dersinden daha faziletli, daha sevaplıdır? Ve hangimizin tesbihat yaparken geçen zamanı, Üstad hazretlerinin zamanından daha kıymetlidir?
Tesbihatımızı yaparsak, Allah’ın izni ve inayetiyle sohbet, ders ve istişarelerimize de feyiz ve bereket gelir, işimiz kolaylaşır, isabetli kararlar alınır, kayıp gibi gördüğümüz zaman belki de on katıyla bereket getirir.
- Sosyal medyayla meşguliyet tesbihatı engellememeli
Sosyal medya, dengeli ve isabetli kullanılırsa çok faydalı bir nimettir. Ancak gereğinden fazla zaman harcanır, bir tür umumî gıybet ve eleştirilerin vasıtası olursa zamanı israf eden bir canavara dönüşür.
Nitekim tesbihatı ihmal edip hemen telefondan sosyal medya hesaplarına girmek, bazen de tesbihat ve dua yaparken bile telefonla oynamak büyük bir kayıptır, Rabbimize karşı ciddiyetsizlik ve saygısızlıktır. Çünkü dua ve zikirle meşgulken başka bir şeyle ilgilenmek huşu ve huzurumuza mani olur, sevabını azaltır, belki de yok eder.
- Herkes kendi başına yaparsa ihmal edilebiliyor
Aslında namaz tesbihatını ve duasını geniş zaman ayırarak herkesin kendi başına yapması sünnete daha uygun olur.
Ancak bu düşünceyle tesbihat topluca yapılmazsa, maalesef terk etmeye sebep olabiliyor. Hep birlikte yapılmayınca ihmaller, sohbete başlamalar, çekip gitmeler baş gösteriyor.
Nitekim Osmanlı’dan beri camilerimizde müezzin ve imam eşliğinde yapılan tesbihat her ne kadar bid’a-yı hasene de olsa uygulamada netice almak bakımından en güzelidir.
Mekke ve Medine’de sünnete tam uymak adına fertlerin kendi başına yapmaları için topluca tesbihat yapılmadığı görülür. Ne yazık ki insanlar topluca yapmadıkları gibi kendi başlarına da yapmamakta, farzı kılan çekip gitmektedir.
Aynı uygulamayı cemaatle namaz kılan küçük büyük birçok grupta gördüm. Maalesef kendi hâline bırakıldığında insanlar tesbihat yerine başka meşguliyetlere dalmaktadırlar.
- Ezberlememek ihmale sebep olamaz
Bazı kimseler de ezberinde olmadığı için tesbihatını yapamadığını söylüyor. Oysa namaz kitapçığını yanımızda taşıyarak, telefon uygulamasından takip ederek pekâlâ yapabiliriz.
Ayrıca hiç anlamadığım bir husus da yıllardır hizmetin içinde bulunan, hatta vazifeli olan kimselerin hâlâ tesbihatı ezberlememiş olmalarıdır. Bazı kimseler de hepsini bildikleri halde “Sübhaneke yâ Allah” ve Ecirnaları ezbere bilmemektedir.
Tesbihatı ezberlemek çok mu zor? Asla! Tek yapacağımız, ezberlemek için gayret etmek. Beynini zorlayan birkaç günde ezberler. Ama ezberlemeye çalışmayan 50 yıl boyunca dinlemeye devam eder.
- Tek başına yaparken tesbihata odaklanmak gerekir
Eğer namazınızı yalnız kılmış veya cemaat dağılmaya başladığı için siz kendi başınıza yapmak zorunda kalmışsanız, hiç çevreyle ilgilenmeden tesbihata odaklanmanız gerekir. Etrafınıza baktığınız an, “Nasılsın ağabey?” diye uzatılan bir eli tutmak ve sohbete başlamak zorunda kalabilirsiniz. Laf lafı açar ve tesbihata elveda demiş olursunuz.
En iyisi tesbihata dalmak, etrafla ilişkiyi kesmek ve birkaç dakikada bu muhteşem hazineyi okumaktır.
Çünkü dost ahbap muhabbeti, Allah’la muhabbete engel olabilir. Oysa önce Rabbimize tesbihle dua yapılmalı, sonra dostlarla muhabbet edilmelidir.
Tesbihat Üstada talebeliğin şartıdır
Kısa ve uzun tesbihatı her gün beş vakit tavizsiz bir şekilde yapmak Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a talebe olmanın da bir şartıdır. Çünkü o “dost, talebe ve kardeş” kavramlarının özelliklerini açıkladığı mektubunda, “Bu üç tabaka dahi beni manevi dua ve kazançlarında dâhil etmek şarttır” demiştir. Acaba tesbihatı bile yapmayan, Üstadına nasıl dua edecektir?
Kur’an’dan aldığı “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tarikini anlatırken talebeliğin şartlarını sıralamış, “Bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır” ifadesini kullanmıştır.
Lütfen, burada saydığımız hususlara dikkat edip tesbihat ve duaya dört elle sarılalım, tavizsiz olalım, ebedî hayatımıza yatırım yapalım.
Eğer burada saydığımız noktaları faydalı buluyorsanız çevrenizle ve dostlarınızla paylaşın ki, salgın bir hastalık gibi herkese bulaşan tesbihatı terk etme illetinden hep birlikte kurtulalım.
Işık Süvarileri
Yıllar var ki milletimiz, bütün müesseseleriyle bir varoluş mücâdelesi içinde çırpınıp durmaktadır. Değişik çizgi ve değişik buudlarda cereyan eden bu mücâdelede, insanımıza gerçek diriliş vâ’deden çaplı hamleler olduğu gibi, onu özünden uzaklaştıran, miyoplaştıran ve başını döndürerek yoldan saptıran gayretler de eksik olmamıştır.
Hemen her zaman bir yanda, ızdıraplı sînelerde, sonsuzdan gelen aydınlık ve esintilerle ortaya çıkan ve milleti ‘ba’sü ba’del-mevt’ e götüren hakîki mücâdele; diğer yandan da his, heves ve ihtirasların bağrında gelişen reaksiyoner, sunî ve yapmacık mücâdele devam edip durmuştur. Yıllar yılı kültürsüz ve görgüsüz bırakılan yığınlar, bu mücâdelenin hakîkisinin yanında yerini aldığı gibi, çok defa, sahtesine aldandığı da olmuş ve yıldız böceğini yıldız; sineği kartal, saksağanı da tavus zannederek, tereddüt ve yanılmalara düşmüştür. Ama; bu yanılmalar kat’iyyen uzun sürmemiştir. O, yeniden toparlanarak kendine gelmiş ve yoluna devam etmiştir.
Evet, Sâmirî’den Müseyleme’ye, ondan da nifak şebekesinin reislerine kadar, peygamberâne tavırlarla ortaya çıkan bilumum yalan ve bâtılın temsilcileri; muvakkaten, cehâlet ve muhakemesizliğe vize ettirdikleri beraatlarla, bugüne kadar cemiyetin çeşitli kesimlerinde varlık gösterip yığınları iğfâl etmişler ise de ışığın tufan-tufan yayıldığı ve karanlığın hırıltıya düştüğü günümüzde, mihrabını bulmuş aydın gönüller için, öyle inanıyoruz ki artık bunlardan hiçbiri bahis mevzuu olmayacaktır. Zîra bugünün insanı, artık kat’iyyen dünün insanı değildir. O, yıldızların kolları arasında sergilenen, Yaratıcı Kudret’in donanma gecesiyle, çocukların havaya saldıkları fişeklerden meydana gelen sunî ışık oyunlarını, birbirinden tefrîk edecek kadar kendinde ve idrâkiyle iç içedir.
Şimdiye kadar insanlık tarihindeki her gerçek diriliş, ölümsüzlüğe ermişlerin ak ikliminde bir tomurcuk gibi belirmiş, sonra da gelişip gitmişti. Nefis ve benlikleri îtibâriyle başları yokluğa ulaşmış bu dev-âsâ kâmetlerdir ki ne kabirden korkarak geriye durmuş ne de hayat endişesiyle sarsılmışlardır. Korku ve endişe şöyle dursun, dostlara visâl kapısı saydıkları kabri ve ölümü gülerek karşılamış, hatta o yoldaki vesîleleri âdeta alkışlamışlardır.
Onların düşünce dünyalarında, ne varlığa bağlanıp onunla övünme ne de kaybettikleri şeyler karşısında mahzûn olma vardır. Gönülleri ebed melodilerine göre akort olmuş bu olgun ve doygun ruhlar, bütün gökler yıkılsa ve onlar altında kalsalar, ihtimâl ki başkalarına müthiş görünen bu manzara, onlarda sadece hayret ve hayranlık uyaracaktır!
Onlar iç yapıları itibâriyle insanlığın başı üstünde semâ gibidirler; bulutlanınca yağmurla imdâda koşar, açılınca da güneşten huzmelerle… Meyvedâr ağaç gibidirler; kâh çiçekleriyle yüzümüze gamze çakar gönüllerimizi hoplatırlar, kâh meyveleriyle çevrelerine tebessüm yağdırırlar… Bunlardır ki.
Ötelerden gelen sırlarla coşar,
Ellerde meş’ale ha bire koşar,
Derin vâdiler, sarp yokuşlar aşar,
Işık olur meltem olur eserler…
Kendini aşamamış, ruhunda ölümsüzlüğe erememiş derbeder gönüller ise yer yer ölüm ve zevâle takılıp kalırlar; vakit vakit bedenî hazlarında boğulurlar ve zaman zaman da nefsânîlikleriyle târumâr olup giderler. Perspektiflerinde ikbâl hırsı, sînelerinde şöhret arzusu, ruhlarında şehvet hissi ve bencilliğin kurutucu fırtınalarıyla her an hazâna maruz bu tâlihsizler, hep inançsız, hep ümitsiz ve hep karamsar oldukları için, ne peşi peşine sökün edip gelen baharlar ne de yukarılardan akıp gelen nurlar, onların gönüllerinde en ufak bir ümit kıvılcımı meydana getiremez. Ego’nun öldürücü atmosferinde felce uğramış bu bahtsızlar, feleğin çarkları onların hevâ ve heveslerine göre hareket etsin isterler: Güneş arzularına göre doğsun; rüzgâr onların isteklerine göre essin; yağmurlar gönüllerine göre yağsın… Tek kelimeyle, Hakk’ın binlerce hikmeti sussun, onların hevesleri konuşsun dilerler..! Olmayacak şeylere gönül kaptırmış bu serseri ve çocuk ruhlar, hiçbir zaman umduklarını bulamaz, dolayısıyla da bedbînlikten kurtulamazlar. Onlar için;
‘Emeller âdeta kuyu içinde
Hiç erilmezlerin köyü içinde
Varılmaz sâhilin ‘koy’u içinde,
Hicran ve yeis, yürekler pek hissiz,
Düşler kâbuslu, çevre merhametsiz…’
Yer-gök farklılığı içinde birbirine zıd bu iki düşüncenin de insanımızın hayatına maya olduğu ve onu kendi rengine göre şekillendirdiği zamanlar olmuştur. Ancak, azim ve inançla gerilmiş ışık süvarilerinin rehberliğinde, toplum, gönlü îtibâriyle, yüksek ideâllere dil beste; rûhu îtibâriyle, mızrabını yemiş tel gibi inim inim; gözleri her zaman güneşin doğduğu iklimde ve dudaklarında ‘seniyye-i vedâ’ türküsü kanatlanıp gitmiştir. Berikilerin arkasında ise fertler ümitsiz, kitle derbeder ve millet de bu titrek ellerde yıkılıp gitmekle yüz yüze, talihsizler yığını olup kalmıştır.
Şimdiye kadar, milletçe yaşadığımız bu iniş ve çıkışları göz önünde bulundurarak, son bir kere daha, omuzumuza alıp bayraklaştırmayı düşündüğümüz diriltici hakikatı belirleyemez ve ona yürekten hizmet edeceklerin imdâdına koşmazsak, yeniden bir düzine fâsit daireler içinde boğulup gitmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Sızıntı, Haziran 1984, Cilt 6, Sayı 65
Dünya artık bu mağduriyetleri duymalı
5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü vesilesiyle Hollanda’nın Dan Haag Parlamentosu önünde bir araya gelen KHK’lı öğretmenler, yaşanan mağduriyetleri kamuoyu ile paylaştı.

Parlamento binası önünde ellerindeki pankarlarla toplanan Victim Edicator Platform ile Internationel Broken Chalk Platformu (Kırık Tebeşir Platformu) üyeleri adına açıklamayı Broken Chalk Platformu Sözcüsü Erdinç Demirok yaptı. Demirok, eylemin amacını şöyle anlattı: “Bugün 5 Ekim Dünya öğretmenler günü olarak anılmaktadır. Internationel Broken Chalk platform ve Victim Edicator Platformları olarak 5 Ekimde Dünyadaki bütün öğretmenlerin bu özel gününü kutlamak, ayrıca Türkiye ve Dünyada işkenceye maruz kalmış, hapishanelere atılmış, sürgün edilmiş, baskılar neticesi vefat etmiş öğretmenlerin sesi olmak için burada topladık. Erdoğan Rejiminin Türkiye’de ve dünyada yaşattığı mağduriyetlere dikkat çekmek istiyoruz.
Türkiye’deki Erdoğan rejimi, özellikle 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonları sonrasında, kendisine muhalif olan toplumun tüm kesimlerini hedef alırken, hiç kuşkusuz en ağır darbeyi Hizmet Hareketi ve gönüllülerine indirmeyi amaçlamıştır. “Allah’ın bir Lütfu” olarak adlandırdığı 15 Temmuz sahte darbe girişimi, OHAL ve sonrasındaki uygulamaları ile Erdoğan, amaçladığı dikta rejimini her gün daha emin adımlarla uygulamaya koymuştur. Kuvvetler ayrılığı ilkesini, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığını çiğneyen Erdoğan rejimi Türkiye’deki tüm toplumsal kesimleri kontrol altında tutmak istemektedir. Öte yandan, devletin ve özel kuruluşların tüm imkânlarıyla propaganda yaparak Hizmet Hareketini günah keçisine çevirerek ve şahsi hırsından, tüm kinini Türkiye ve Dünyadaki masum insanların üzerine salmıştır.
KHK İLE 15 ÜNİVERSİTE 1065 LİSE 980 DERSHANE 848 ÖĞRENCİ YURDU KAPATILDI
Erdoğan Rejimi her meslek grubundaki insanları Kanun hükmündeki kararnameler(KHK) ile işten çıkarıldı. 126 bin’ den fazla insan kamu görevinden ihraç edildi. 126 binin 34’i öğretmen ve 6081’i akademisyendir.
Yine KHK’lar ile 15 üniversite, 1065 lise, ortaokul ve ilkokul, 980 dersahane,848 öğrenci yurdu kapatılmıştır. Kapatılan bu eğitim kurumlarında vazife yapan 35 Bin’ den fazla öğretmen ve 30 Bin’ den fazla yardımcı personel işsiz bırakılmıştır.
Kapatılan eğitim kurumlarına el konulmuştur. 15 Temmuz sonrası eğitimcilerin işveren, işçi ve kamu sendikaları kapatılmıştır. Bunlar Eğitim işverenlerini kalkındırma sendikası (EKASEN), Eğitim Pak sendikası ve Aktif Eğitimciler Sendikası (AKTİFSEN).
Erdoğan rejimi, içişleri bakanlığının verilerine göre 511.000 kişi hakkında adli soruşturma açmış, 125 Bin’ den fazla insan Terör örgütü üyeliğinden gözaltına alınmıştır hali hazırda hapishanelerde 31 Bin’ den fazla tutuklu bulunmaktadır. Bu soruşturmalar kapsamında öğretmenlerin tamamına yakını terör örgütü üyeliğinden soruşturmaya tabi tutulmuşlardır.
Gözaltına alınanınlar, tek kişilik hücre uygulamasına, uzun süre gözaltında tutulmaya ve hukuksuz yargılamalara maruz kalmışlardır. Bu uygulamalar başlı başına aşağılayıcı bir cezadır, ancak daha da önemlisi, bu sürede mağdurlar işkence ve kötü muameleye maruz kalmışlardır. 8-12 kişilik koğuşlarda 40-50 kişi kalmakta ve en basit insani ihtiyaçlar dahi karşılanamamaktadır.

EGE DENİZİNDE VE MERİÇ NEHRİNDE ÖLÜMLER YAŞANDI
Cezaevlerinde 54 belgelenmiş, şüpheli ölüm vakası bulunmaktadır. Bu şüpheli ölümler aslında işkence ve tıbbi bakım yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
Gökhan Açıkkollu bu gözaltında işkence ve ilaçlarının verilmemesi sebebi ile vefat etmiş ve vefat görüntüleri sosyal medyada yayınlanmıştır. Türkiye’deki hukuksuzluk ve toplumun baskılarından dolayı imkân bulan insanlar kaçak yollarla ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır.
Bu yolculuklar sırasında Ege denizinde ve Meriç nehrinde çok sayıda ölümler yaşanmıştır. Bunlardan bazıları Anne Baba öğretmen Maden ailesi üç çocuğu ile birlikte Ege denizinde, yine anne baba öğretmen Doğan ailesi ve bir çocukları ile Meriç nehrinde, Öğretmen Halil Dinç Atina’da kalp krizi ile vefat edenlerdendir.
Son olarak geçen hafta içinde Ege denizinde Erdoğan rejiminden kaçan 19 eğitimci ve akademisyenin bulunduğu bot alabora olmuş 1 bebek, 4 çocuk ve 2 kadın toplam 7 kişi vefat etmiştir. 2016 yılından bu yana Türkiye’de 29 vatandaşı zorla kaçırılma vakası bulunmaktadır ve bu kaçırılanların bir kısmı öğretmen ve akademisyendir. Geçmiş dönemin beyaz Toroslarının yerini maalesef bugün siyah Transportlar almıştır.
Mağdurların aylarca hangi koşullarda ve nerede oldukları bilinmemektedir. İşkence ve diğer kötü muamelelere maruz kaldıkları muhakkaktır.

MİT TARAFINDAN 18 ÜLKEDEN 100 KİŞİ KAÇIRILDI
Erdoğan Rejimi tarafından organize edilen kaçırılma ve kaybetme eylemleri sadece Türkiye sınırları içinde değil, yurtdışında yaşayan eğitimcileri de hedef almaktadır.
Türk Dışişleri Bakanı, 18 ülkeden MİT tarafından 100 kişinin kaçırılması konusunda övünmektedir. Bu insanların ağır işkencelere maruz kaldığı bilinmektedir. Afganistan, Azerbaycan, Arnavutluk, Bulgaristan, Gabon, Endonezya, Kazakistan, Kosova, Malezya, Myanmar, Tayland, Pakistan ve Katar’da öğretmen ve diğer meslekten insanlar kaçırılmıştır. Saygı değer kamuoyu ve basın mensupları bizler, sizin ülkenize mülteci olarak gelmiş eğitimciler ve aileleriyiz.
Öncelikle bizlere açmış olduğunuz ülkeniz ve imkânlar için teşekkür ederiz.
HOLLANDA PARLAMENTOSU ÖNÜNDE ADALET İSTEĞİ
Bu süreçte Hollanda’ya iltica etmiş öğretmenler, protesto mekanı olarak Den Haag’daki parlamento binasının önünü seçti. 15 Temmuz sonrası kapatılan kurum sayıları ve bu süreçte zulümden kaçanların başına gelenlerin resmedildiği pankartlarla Türk hükümetinden ‘hemen adalet’ isteği dile getirildi.