Kürsü

Işık Süvarileri | Sızıntı,Haziran 1984

Işık Süvarileri

Yıllar var ki milletimiz, bütün müesseseleriyle bir varoluş mücâdelesi içinde çırpınıp durmaktadır. Değişik çizgi ve değişik buudlarda cereyan eden bu mücâdelede, insanımıza gerçek diriliş vâ’deden çaplı hamleler olduğu gibi, onu özünden uzaklaştıran, miyoplaştıran ve başını döndürerek yoldan saptıran gayretler de eksik olmamıştır.

Hemen her zaman bir yanda, ızdıraplı sînelerde, sonsuzdan gelen aydınlık ve esintilerle ortaya çıkan ve milleti ‘ba’sü ba’del-mevt’ e götüren hakîki mücâdele; diğer yandan da his, heves ve ihtirasların bağrında gelişen reaksiyoner, sunî ve yapmacık mücâdele devam edip durmuştur. Yıllar yılı kültürsüz ve görgüsüz bırakılan yığınlar, bu mücâdelenin hakîkisinin yanında yerini aldığı gibi, çok defa, sahtesine aldandığı da olmuş ve yıldız böceğini yıldız; sineği kartal, saksağanı da tavus zannederek, tereddüt ve yanılmalara düşmüştür. Ama; bu yanılmalar kat’iyyen uzun sürmemiştir. O, yeniden toparlanarak kendine gelmiş ve yoluna devam etmiştir.

Evet, Sâmirî’den Müseyleme’ye, ondan da nifak şebekesinin reislerine kadar, peygamberâne tavırlarla ortaya çıkan bilumum yalan ve bâtılın temsilcileri; muvakkaten, cehâlet ve muhakemesizliğe vize ettirdikleri beraatlarla, bugüne kadar cemiyetin çeşitli kesimlerinde varlık gösterip yığınları iğfâl etmişler ise de ışığın tufan-tufan yayıldığı ve karanlığın hırıltıya düştüğü günümüzde, mihrabını bulmuş aydın gönüller için, öyle inanıyoruz ki artık bunlardan hiçbiri bahis mevzuu olmayacaktır. Zîra bugünün insanı, artık kat’iyyen dünün insanı değildir. O, yıldızların kolları arasında sergilenen, Yaratıcı Kudret’in donanma gecesiyle, çocukların havaya saldıkları fişeklerden meydana gelen sunî ışık oyunlarını, birbirinden tefrîk edecek kadar kendinde ve idrâkiyle iç içedir.

Şimdiye kadar insanlık tarihindeki her gerçek diriliş, ölümsüzlüğe ermişlerin ak ikliminde bir tomurcuk gibi belirmiş, sonra da gelişip gitmişti. Nefis ve benlikleri îtibâriyle başları yokluğa ulaşmış bu dev-âsâ kâmetlerdir ki ne kabirden korkarak geriye durmuş ne de hayat endişesiyle sarsılmışlardır. Korku ve endişe şöyle dursun, dostlara visâl kapısı saydıkları kabri ve ölümü gülerek karşılamış, hatta o yoldaki vesîleleri âdeta alkışlamışlardır.

Onların düşünce dünyalarında, ne varlığa bağlanıp onunla övünme ne de kaybettikleri şeyler karşısında mahzûn olma vardır. Gönülleri ebed melodilerine göre akort olmuş bu olgun ve doygun ruhlar, bütün gökler yıkılsa ve onlar altında kalsalar, ihtimâl ki başkalarına müthiş görünen bu manzara, onlarda sadece hayret ve hayranlık uyaracaktır!

Onlar iç yapıları itibâriyle insanlığın başı üstünde semâ gibidirler; bulutlanınca yağmurla imdâda koşar, açılınca da güneşten huzmelerle… Meyvedâr ağaç gibidirler; kâh çiçekleriyle yüzümüze gamze çakar gönüllerimizi hoplatırlar, kâh meyveleriyle çevrelerine tebessüm yağdırırlar… Bunlardır ki.

Ötelerden gelen sırlarla coşar,
Ellerde meş’ale ha bire koşar,
Derin vâdiler, sarp yokuşlar aşar,
Işık olur meltem olur eserler…

Kendini aşamamış, ruhunda ölümsüzlüğe erememiş derbeder gönüller ise yer yer ölüm ve zevâle takılıp kalırlar; vakit vakit bedenî hazlarında boğulurlar ve zaman zaman da nefsânîlikleriyle târumâr olup giderler. Perspektiflerinde ikbâl hırsı, sînelerinde şöhret arzusu, ruhlarında şehvet hissi ve bencilliğin kurutucu fırtınalarıyla her an hazâna maruz bu tâlihsizler, hep inançsız, hep ümitsiz ve hep karamsar oldukları için, ne peşi peşine sökün edip gelen baharlar ne de yukarılardan akıp gelen nurlar, onların gönüllerinde en ufak bir ümit kıvılcımı meydana getiremez. Ego’nun öldürücü atmosferinde felce uğramış bu bahtsızlar, feleğin çarkları onların hevâ ve heveslerine göre hareket etsin isterler: Güneş arzularına göre doğsun; rüzgâr onların isteklerine göre essin; yağmurlar gönüllerine göre yağsın… Tek kelimeyle, Hakk’ın binlerce hikmeti sussun, onların hevesleri konuşsun dilerler..! Olmayacak şeylere gönül kaptırmış bu serseri ve çocuk ruhlar, hiçbir zaman umduklarını bulamaz, dolayısıyla da bedbînlikten kurtulamazlar. Onlar için;

‘Emeller âdeta kuyu içinde
Hiç erilmezlerin köyü içinde
Varılmaz sâhilin ‘koy’u içinde,
Hicran ve yeis, yürekler pek hissiz,
Düşler kâbuslu, çevre merhametsiz…’

Yer-gök farklılığı içinde birbirine zıd bu iki düşüncenin de insanımızın hayatına maya olduğu ve onu kendi rengine göre şekillendirdiği zamanlar olmuştur. Ancak, azim ve inançla gerilmiş ışık süvarilerinin rehberliğinde, toplum, gönlü îtibâriyle, yüksek ideâllere dil beste; rûhu îtibâriyle, mızrabını yemiş tel gibi inim inim; gözleri her zaman güneşin doğduğu iklimde ve dudaklarında ‘seniyye-i vedâ’ türküsü kanatlanıp gitmiştir. Berikilerin arkasında ise fertler ümitsiz, kitle derbeder ve millet de bu titrek ellerde yıkılıp gitmekle yüz yüze, talihsizler yığını olup kalmıştır.

Şimdiye kadar, milletçe yaşadığımız bu iniş ve çıkışları göz önünde bulundurarak, son bir kere daha, omuzumuza alıp bayraklaştırmayı düşündüğümüz diriltici hakikatı belirleyemez ve ona yürekten hizmet edeceklerin imdâdına koşmazsak, yeniden bir düzine fâsit daireler içinde boğulup gitmemiz kaçınılmaz olacaktır.

Sızıntı, Haziran 1984, Cilt 6, Sayı 65

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı