“Zaman durmadan deveran ediyor, karanlıkları ışıklar takip ediyor, gündüzler gecelerin arkasından süratle geliyor, tatlı haller sıkıntılı halleri takip ediyor, fena günlerin arkasından iyi günler içlerimize inşirah salıyor, huzur salıyor. ‘ve tilke’l-eyyâmu nudâviluhâ beyne’n-nâs’ (Âl-i İmran, 3/140) ferman-ı subhanisini Allah’ın döndürülmez, çevrilmez muhteşem yedinde, kudret elinde daima dönüp duruyor görüyoruz. Allah, zamanı eline takmış çeviriyor ve zaman dairevî olarak hareket ediyor, zaman müstakim bir hat gibi gitmiyor. Bugün birilerine bayram, yarın başkalarına bayram. Bugün birilerine sevinç, yarın başkalarına sevinç. Bugün birileri derenin dibinde emekleyip duracaklar, ama yarın bunlar zirvelerde gezmeye namzet. Bugün ortalık kurak ve çorak olabilir. Ama bugünün toprağının bağrına dökülen cennetteki kevserlerden daha kutsi gözyaşları yarını çemenzar haline getireceğinde kimsenin şüphesi olmasın. Daha şimdiden biz içlerimize inşirah salacak o günlerin tatlı tatlı cennet-nümun esintilerini vicdanlarımızda duyuyoruz.”
Dünyada ve âhirette ebedî ve daimî saadetin formülü: İman, sâlih amel ve takva
Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir. Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak. Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.
Keşke, toplumun manâ ve ruh sefâleti karşısında, ürpermeyen gönüllerimizden, yaşarmayan gözlerimizden utanabilseydik!
Geçmişin şanlı ve ibret dolu sayfaları ve hâlin düşündürücü tabloları karşısında, kim bilir şimdiye kadar, içlerinde burkuntu, ruhlarında hüzün niceleri ağlayıp inledi. Niceleri; şanlı fakat gurûru rencide olmuş bir milletin; muhteşem, fakat hırpalanmış bir devletin; her tarafı “bağ-ı irem”ken, vîrânelere dönmüş bir ülkenin, yürekler acısı umumî manzarasıyla âh u efgân ederek iki büklüm olup gitti.
Kaç defa insanımız, Eyyûb (as) gibi hayat çeşmesinin çağıltılarını duyup sevindi, kaç defa Yakup’un (as) hasreti içinde, Mısır’dan gelen gömleğin kokusundan dem vurup avundu ve kaç defa, şafak sonrası, yıllar süren bir upuzun gecede, elinde ümitten meş’ale, gözleri dolu dolu “seniyye-i vedâ” türküleriyle güneşin yakında doğacağını mırıldanıp durdu… Aslında, bugüne kadar bir buhurdanlık gibi tütüp duran, gözlere aydınlık bu müjdeler olmasaydı, belki de biz ve ülkemiz bir bilinmez karadeliğe kapılarak zâyî olup gidecektik.! Evet, bin hasret ve iştiyak, bin ümit ve azimle, geleceğe açılanların ak ikliminde, birbirini kovalayan ışık tufanları sâyesindedir ki toplum, şu karmakarışık labirentlerde özünü koruyabildi ve millet, kendi orijiniyle bugünlere geldi ulaştı.
Nesiller; yüzleri ak, alınları açık, buradan göçüp giden bu aydın sîmâları, ebetlere kadar hep hayırla yâd edecek ve ruhlarında yaşatacaklardır.
Selâm; sînelerimizde “yâd-ı cemîl” olarak kalıp giden dostlara! Selâm; mukaddes mefkûresi uğrunda dünyayı ve hayatı hakîr gören ruhlara! Selâm; yarınlar, öbür günler için toprağa tohumlar saçıp, sonra da arkasına bakmadan çekip gidenlere! Selâm; milletinin inanç ve düşünce istikâmeti yolunda, cehennemin alevleri içinde yanmaya râzı olmuş zirve insanlara! Selâm; hayatını kan-ter içinde yaşayıp arkadan gelenlere azim ve mücâdele yolunu açanlara..!
Onlar, bütün bütün yaşama zevkinden sıyrılarak başkaları için var oldu ve başkaları için yaşadılar. Onlar, bugün ve yarın kendilerini utandıracak şeylerden uzak kalmasını bildi, sonra da izzetleriyle buradan göçüp gittiler.
Millet binbir ızdırap içinde kıvranırken, onun dertlerine âşinâ olmayan çehreler utansın! Yıkılan düşünce dünyası, eriyen toplum ve yitirilen nesiller karşısında irkilmeyen ruhlar utansın! Taş taş devrilip yerle bir olan bir muhteşem medeniyet enkâzı arasında, gözü yaşarmadan, gönlü hoplamadan dolaşıp duran gamsızlar utansın! Kurumuş sularımızı, bozulmuş bağlarımızı, yıkılmış köprülerimizi, harap olmuş yollarımızı görmeden geçip giden körler utansın!
Utansın, ovayı çölleştirip obayı kirletenler; etrafa habâset saçarak karayı, denizi yaşanmaz hâle getirenler! Utansın, enkaza destan kesenler; yosun tutmuş mihraplar, örümcekli tavanlar karşısında ürpermeyenler! Utansın, elde ettikleri fırsatları değerlendiremeyip fertleri âtıl, müesseseleri de verimsiz bırakanlar! Utansın, ölülerin sırtında hakkı-ı temettür arayanlar ve kefen soymayı sanat edinenler..!
Utanıyorum, hakkı tutup kaldıramamadan ve onu bâtılın savletinden kurtaramamadan!
Utanıyorum; yıkılıp giden hayâ hissinden ve ortalığı saran yüzsüzlükten! Utanıyorum, milletime karşı vefâsızlıktan ve onun çeşitli erozyonlarla aşınıp gitmesi karşısında hissizlikten, umursamazlıktan! Utanıyorum, hakkı tutup kaldıramamadan ve onu bâtılın savletinden kurtaramamadan! Utanıyorum, mâzînin gürültülerini ruhumda duyamayışımdan; hiç olmazsa, izzetle ölüp gitmeyi, zilletle hayata tercih edemeyişimden! Utanıyorum, irtikap ettiğim haksızlıklardan, ufkumu saran hiyânetlerden ve ruhumu karartan aldatmacalardan! Utanıyorum, mürâî çehrelerden, sahte davranışlardan, samîmiyet bilmeyen ruhlardan..!
Gönlümdeki kasvetten, duygularımdaki sefâletten, vicdanımı çepeçevre saran zilletten utanıyorum! Milletim uğrunda şahsî zevklerimi terk edemeyişimden, onun dertleriyle seccâdemi ıslatamayışımdan ve onun ızdıraplarıyla nefsimi, yurdumu, yuvamı unutamayışımdan utanıyorum!
Keşke, toplumun manâ ve ruh sefâleti karşısında, ürpermeyen gönüllerimizden, yaşarmayan gözlerimizden utanabilseydik! Keşke, yıllar yılı insanımızın câhil ve görgüsüz bırakılışından, gençliğin insafsızca ihmâl edilişinden utanabilseydik! Keşke, bugünün işini yarına, yarınınkini de öbür güne bırakmış olmamızdan ve hâlledilmedik dağlar kadar problemlerden utanabilseydik! Tarihten ve gelecek nesillerden utanmasak bile, keşke Allah’tan utanabilseydik!
Sızıntı, Mayıs 1984, Cilt 6, Sayı 64
Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri İsveç’te düzenlenen resim sergisiyle protesto edildi. Cezaevinde tutulan 864 bebek ve 30 bin tutsak için özgürlük çağrısı yapıldı.
İsveç’in Malmö kentinde aktivistler, AKP iktidarını resim sergisiyle protesto etti. Türkiye’deki hukuksuz tutuklamalar, cezaevlerindeki işkenceler, 30 bin tutsak ve 864 bebeğin özgürlüğünü konu alan resimler sergilendi. Eylemi, halkın eğitim düzeyini artırmasına yardımcı olan Arbetarnas Bildningsförbund Platformu (ABF) gönüllüleri ve Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) birlikte düzenledi.

ABF gönüllüleri, Gustav Meydanı’nda fotoğraf sergisi açtı. Sergide Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara ilişkin resim, fotoğraf ve infografik çalışmalarına yer verildi. Tutsak bebeklerinin resimlerinin işlenmiş olduğu tişörtleri giyen platform gönülleri, resim sergisini ziyarete gelen İsveçli ve İsveç’te yaşayan farklı ülkelerden binlerce kişiye Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini anlattı.

Serginin bulunduğu meydanda, “864 bebeğe özgürlük” dövizleri taşıyan gönüllüler, Türkiye’de bebeklerin hapiste büyüdüğünü ve dört duvar arasında, soğuk betonda yaşam mücadelesi verdiklerini vurguladı.

https://twitter.com/sosyalpencere/status/1183012895669522432
https://twitter.com/i/status/1183013325749272576
Tufeyli nedir?
Tufeylî, başkalarının sırtından geçinen, onlara dayanarak hayatını sürdüren bir parazit, gözü hep elin âlemin kapısında bir asalaktır. O, her gürültüyü bir düğün, her kaynaşmayı bir ziyafet zannedecek kadar hazım sisteminin altında kalmış bir irâdesizdir. Bu itibarla,kendisine gösterilen her tebessümü bir davet mukaddimesi, her kaşıntıyı bir sadaka verme hamlesi sayarak, daima ümitlenir ve hep yutkunur durur.
Tufeylînin böylesi, mide ve bağırsaklarının esiri bir sefil ve zavallı bir parazittir ki hep kendi irâdesine kement atar, hep kendi ruhunu sefilleştirir. Onun, başkaları nazarındaki sevimsizliği kat’i görülse bile, bütün bütün zararlı olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Vâkıa, zararlı dahi olsa, çevrenin ona karşı sürekli nefret ve teyakkuzu, tufeylînin başkaları tarafından taklit edilmesine mâni olacağı gibi, kısmen dahi olsa, onun tufeylîliğini de engelleyecektir.
Ya fikren tufeylî çocuk düşünceliler, acaba onlar için de aynı şeyleri düşünebilir miyiz? Kendini bulamamış, benlik sırlarına erememiş, işi hep taklit bu türlü sefîl tufeylîler için… Evet, bu mel’anetlerin elinde, yığınlar dâima perişan, düşünceler de karmakarışık olmuştur. Dün bir toteme dil beste, bugün bir başkasına; yarın hangi puta destan tutacakları belli olmayan bu ham ruhların arkasında, kitleler tamamen şaşkın, millet de derbeder olup gitmiştir.
Bunların, ne canlı bir düşünceleri, ne istikbâl va’deden bir plânları, ne de istikrarlı bir halleri vardır. Hele, değişen şartlar karşısında, öze sadakatı koruyarak, hâdiselerin eksantriğinden istifade ile aksiyoncu olmak, bunlardan fersah fersah uzaktır.
Zaten mevsimlik düşünceleriyle, neyi ve kimi tutacaklarını önceden kestirmek de, âdeta imkân hâricidir. Bugün yahşi çektiklerine, bir müddet sonra lânet okumaları gayet tabiî ve olağan şeylerdendir. Dün yerin dibine batırdıklarını, bugün bir uluhakan gibi şişirip göklere çıkarmaları da nâdir olan vakalardan değildir. Bu itibarla, onların, ne tutup birisini, semâvî hüviyetler bahşederek melekleştirmelerine, ne de bin lânet deyip gayyâlara savurmalarına kat’iyyen itimat edilmemelidir.
Evet, ne onların omuzlarında yükselenler emin olup övünmeli, ne de tard ettikleri, ümitsizliğe düşüp mahzun olmalıdır. Zira, hiçbir irâde eseri göstermeyen bu akılsız nâmerdler, her gün ayrı bir mes’elenin havarîsi kesilip, ayrı bir nağme tuttura geldiklerinden, bugün yerdiklerini yarın övmeyeceklerine, övdüklerini de yermeyeceklerine dâir, herhangi bir şey söylemek âdeta imkânsızdır.
Bir bakarsın onlar, bir hizib veya grubun en hararetli dellâlı kesilmişlerdir. Ve o hususta müsâmahasız, merhametsiz ve insafsızdırlar. İstediklerini cennetlere kor dilşâd, istediklerini gayyâlara atar, nâşâd ederler. Bir de bakarsın, o güne kadar kavgasını verdikleri yüce ideâllerin, en amansız hasmı kesilmişlerdir. Yıllarca uğrunda cansiperâne mücadele verdikleri şeyleri, bir hamlede yerle bir eder ve değişik şeylere destan tutmaya başlarlar. Bir bakarsın, devâir-i devlette yer kapma, kelepire koşma, onlar için mukaddeslerden mukaddes bir cihad; bir de bakarsın bu vatan ve bu millete hizmet etmek, onların nazarında küfür ve ilhad… Bazen, sarıya elpençe divan durup, turuncuyu alkışlamak en yüksek bir gaye; bazen ıspanak rengini selamlayıp, mora gamze çakmak biricik mefkûre…
Âh akılsız mukallid, yaramaz aptal! Sen daha ne zamana kadar tufeylîlik yapıp başkalarının “ak” dediğine ak, “kara” dediğine kara diyeceksin? Yıllar var ki sen, hep başkalarının tezgahlayıp sahneye sürdüğü oyunlarla meşgul olup, onların türkülerinde kendi dünyana ait nağmeleri araştırıyor, özüne ve safvet-i asliyene yüzde yüz yabancı bir sürü ecinnî düşüncesiyle uğraşıp ömür tüketiyorsun. Seni tutup ulvîleştirecek, fazîletlerin kol gezdiği iklimlere yükseleceğine, gidip şerlere gömüldün. Aradıklarını, hiçbir zaman bulamayacağın çorak yerlerde araştırdın. Çölde gül, mezbelelikte ıtriyattan bir şey araştırır gibi!.. Kaç defa, en aydın, en sünnî atmosferini bırakarak, yolların en çapraşığı ile en karanlık dehlizlere yuvarlandın. Kaç defa, Ömer’lerden kopup, Nazzam’ların arkasına düştün, Yavuz’ları terk edip Şah İsmail’lerle hemdem oldun! Söyle, Allah aşkına! Sen benden misin, yoksa şu kızılca başlardan mı..?
Senin siyaset ve idare anlayışın, hep başkalarını taklit ve taklitleri alkışlamadan ibaret kaldı. Kendi düşünce çizginde, hasımlarını idare edeceğine, onların, bin bir fezaat olan icrâtlarına hayranlık duyup, saf yığınları dalâletten dalâlete sürükledin!.. Böyle yaptın; çünkü aklını kullanmıyor, kendi düşüncelerine itimat edemiyor ve kendi şahsiyetinden kuşku içindeydin. Böyle yaptın; çünkü süflörün sana böyle fısıldıyordu!..
Şimdi, eğer sende bir düşünce ve irâde bulunduğuna inansaydım; “Bari arkandaki yığınlara acı!” diyecektim. Heyhat! Seni, bu kadar oynak, bu kadar “yüzer-gezer” bulduktan sonra, bunu demeye dahi cesaret edemiyorum.
Âh, o binbir sefalet içinde perişan olup giden zavallı yığınlar! Olan hep onlara oldu. Hodgâm ve bencil bir kısım rehberlerin, hem de kör ve sağır olan bu rehberlerin, her gün ayrı bir vâdîde onlara seyir ve tenezzüh va’detmeleri; her gün ayrı bir yalancı ışıkla onları aldatmaları, bütün bütün o zavallıların zillet ve perişaniyetlerine sebebiyet verdi. Evet, bu tuhaf rehberler onları, bir gün batı pınarlarının başında, bir başka gün Amerika yakasında, diğer bir gün İran-Turan çayırlarında sürükleyip durdular. Yığınlar olup bitenlerden bir şey anlamıyor; tufeylî, kapı kapı düşünce dilenciliğinden usanmıyor, durmadan mihrabdan mihraba koşuyor, durmadan kıble değiştiriyor. Hem de yalancı mabudlarından, hiç mi hiç iltifat görmemesine rağmen!..
Kim bilir, belki de mes’elelerimiz etrafında kenetlenip, kendi dünyamızı kuracağımız, kendi siyasetimizi belirleyeceğimiz âna kadar da bu böyle sürüp gidecektir!
Sızıntı, Kasım 1982, Cilt 4, Sayı 46
Ana için derler, sonu yok ızdırabın…
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın…
Fânîler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baş ve cennet de ayaklarının altındadır. Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan… Onun analığı evlâtla kâim; ‘anam’ diyen biriyle… Evlât olmayınca ana, ana değildir. Ya ‘anam’ demeyince! Ananın emeli bir evlât, bazen de başka bir şeydir manâ gibi, ruh gibi, ideâl gibi bir şey…
Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hakk yoluna adar. Ana vardır, bir yavru ister, ister de elde etmeden inkisâr içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve ‘keşke daha önce ölüp de unutulup gitseydim’ der. Ana vardır, evlâdıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır. Ana vardır, evlâdıyla derbeder ve perîşan olur. Ana vardır, firavun otağında bir milletin gözdesi. Ana vardır, Nebî hücresinde şeytan bendesi. Ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhûldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sînelerde, göklerdedir. Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır…
Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruh’a; Âmine bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne…
İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, talihsizine ne demeli.? Evlâdını güldürmemişe ve evlâdından yana gülmemişe, günyüzü görmemişe…
Ana-evlât iki vücut bir rûh. Evlât, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda ‘gönül yakan sevgili’, emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sîneyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak…
Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı, bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakta bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine… Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.
Evet o, küffara karşı şehit olan evlâdına koşmalar dizer, ninni söyler, onlarla avunur.
Burası Yemen’dir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir,
Acep nedendir.
Gözlerde şehit silûeti, kulakta cennet ırmakları gibi onun sesi:
Küffar Kırım’ı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâymal oldu anam,
Ben oraya giderim…
Kırım’da küffara iltihak eden de var. Plevne’yi unutup Tuna’da tenezzühe çıkan da var. İşte ananın belini büken de bunlardır. Eski kurbanın düşmanı, yeni kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!
Vay benim talihsiz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine…
Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, tâ arşa kadar yükseldi. Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler… Dağınık kâkülünü düzeltmek için sana koşuyorlar. Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz. Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusuf’un gömleği, Çîn-i cebinine , yaşaran gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz. Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan yaraların onulsun diye, bütün bir mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine baş koyduk anam…!
Sızıntı, Nisan 1979, Cilt 1, Sayı 3
Gördüm nurlu geleceği rüyamda bir gece,
Işıklar yağıyordu her tarafa sessizce…
Ahenkle işleyen bir saat gibiydi isler;
Bir bir silinip gitmisti asırlık teşvişler…
Ve herkes birbirine yürekten bakıyordu;
Somaki musluktan kevserler akıyordu.
Tertemiz çehreleri ile geçerken kudsiler,
Ümitlerimize bir bir fer salıp geçtiler.
Yeni bir dünya kuruluyordu; harıl harıl…
Her taraf gökle yarışır gibi… pırıl pırıl !
Geçtikçe tekmil bu şimsek bakışlı yiğitler,
Anladım; muştusu verilen zamanmış meğer.
Civanlar gördüm yüzlerinde gariplik rengi,
Hükmettım kı bunlar,o ilk kudsilerin dengi.
Dolaştım her tarafı usanmadan,bezmeden;
Ziya ıçenlere erdim bir ulu çesmeden…
Şükranla gerilip gezenler vardı kolkola..
Sonra teker teker ulaştı herkes o yol’a…
Fethullah Gülen
Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız;
İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”
İşte yüreklere derman, diriltici nefes!
İnsanoğlu bu dünyada, kendini bulma, özüne erme uğrunda, tehlikeleri çok, geçidi yok önünde sarp dağların, derin derelerin bulunduğu upuzun bir yolda, seyahate mecbur edilmiş garip bir yolcudur. O, bilmediği bu uzun yolda, karşısına çıkan güçlüklerle pençeleşerek, sıkıntıları göğüsleyerek, derbentleri aşarak, varıp kendisine gösterilen hedefe ulaşmak zorundadır. Zira böyle bir yolculuk, herkese ancak bir kere nasip olmakta ve her ferdin ölümsüzlüğe ermesi de bu biricik seferle temin edilebilmektedir.
Aslında böyle bir seyahat, sadece insanoğluna mahsus da değildir; belki derecesine göre her yaratık, daha ilk varlığa ererken, böyle çok meşakkatli bir sefer zaruretini de beraber getirir. Sonra da kendine has hüviyete ereceği, özüyle ortaya çıkacağı, hatta bazen ikinci bir varlığa dönüşeceği âna kadar da bir lâhza durup dinlenmeden, kalıptan kalıba dökülür ve şekil değiştirir durur.. ızdıraplı, sıkıntılı ve her an birkaç defa ölüp dirilmek suretiyle…
Tohum, çatlayıp çürümeden sümbül ve başak hayatını netice veremez.
Sular, hararet görmeden buharlaşıp duruluğa eremez. Tohum, çatlayıp çürümeden sümbül ve başak hayatını netice veremez. Irmaklar çağlaya çağlaya, kayalara çarpa çarpa damınır, saflığa erer ve bulutun gözündeki damlalara denk hâle gelir… Kar-kış olmadan bahar gelmez; gelse de kadri kıymeti bilinmez. Altın, kıymet ve parlaklığını; çelik, mukavemet ve sağlamlığını, içinde eridikleri pota ve kazana borçludurlar. Kemikleşmiş toprak, tepesinde yıldırımların çaktığı nisbette, dirilir, kabarır ve bin bir çiçeğe dâyelik makamına yükselir. Karanlık, kendi zararına, aydınlıkları bağrında geliştirir; kış, mekiğini, hep bahar hesabına hareket ettirir. Bundandır ki her kışı bir bahar, her geceyi bir nehâr[1] takip eder durur. Ölümler, dirilmek için; ızdıraplar da daha revnaktar bir hayata ermek içindir. Fert, hayatı boyunca, elli bin defa ölüp dirilmekle, “egonun” karanlık ve yanıltıcı baskılarından kurtularak, ruhta ebediyete ulaşır. Cemaat, çektiği sıkı10ntılar ve karşısına çıkan gâilelerle pençeleşe pençeleşe pişer, olgunlaşır ve ölümsüzlüğe erer.
Ebedî varlığa ermek için, ölüp ölüp dirilmek ne zevkli; her hırpalanışı bir tembih sayarak silkinip kendine gelmek ne hoş; bin bir bâdire içinde ümidini koruyarak, geleceği kucaklamak ne büyük kahramanlık!
Yaşadığı hayatı inanç ve şuurla yaşayanlar, düşüncelerinin aydınlığında ümitten kanatlarla, uçar gibi geçer giderler; bu mihnet yurdunu ve onun kandan irinden deryalarını. Bilirler durulup saflaşmak için buraya geldiklerini.. ve bu uğurda, Nesimî gibi derilerinin yüzüleceğini, Mansûr gibi berdâr[2] edileceklerini. Kahr u lütfu bir bildiklerinden, dermanı dert içinde gördüklerinden, başlarına gelenleri, zevk ve hayranlıkla seyreder ve kat’iyen paniğe kapılmazlar. Paniğe kapılmak şöyle dursun, her yeni musibet, onların sinelerinde, değişik nağmeler meydana getiren bir mızrap hâline gelir ve onları yeni yeni heyecanlarla coşturur. Tipi-boran, ulu dağların zirvelerinde ne ise onlar için ızdırap da aynı şeydir. Hatta bir bakıma ızdırapsız yaşamak, onlar için dayanılması güç bir azap ve ölümdür; hele milletleri muzdarip ve millî değerleri de tahrip edilip duruyorsa!..
Hakk’ın en şanlı kulları, bir an “belâ-yı dertten cüdâ[3]” kalmadılar; milletlerinin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaranlar da… Günümüze kadar terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan Ebû Hanife, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim bir hayat yaşadı. Ahmet bin Hanbel, âdi bir insan gibi tartaklandı ve bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı; hem de yıllarca!.. Serahsî, koca kâmûsunu (el-Mebsût) hapsedildiği kuyu dibinde telif edip meydana getirdi.[4] Ve daha çileli niceleri… Bu olgun ruhlar, âdeta preslerde sıkılıyor gibi işkencelere uğratıldıkça, başları gökler ötesi âlemlere yükseliyor ve aydınlanan gönülleriyle, milletlerin dirilişi yolunda, ebedî birer ışık kaynağı hâline geliyorlardı. Campanella, zindanda; Cervantes, esarette; Dostoyevski, kürek mahkûmu iken kendilerini keşfedebilmiş ve milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaşmışlardı…
İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve yön değiştirme ihtimalleri vardır.
Ah miskin ruh! Yağmur yağsın, yalnız gök gürlemesin; etraf, zümrüt gibi yemyeşil olsun, ama hiçbir tohum çürümesin, hiçbir dâne zâyi olmasın; analar çocuklar doğursun, fakat ızdırap ve sancı çekmesin… Yani, feleğin geniş dairedeki çarkı ve hikmetli nizamı senin hendesene göre hareket etsin, istiyorsun! Hayır, hayır! Sen bu dünyaya sırf keyif sürmek, heva ve hevesine göre yaşamak için gelmedin. İnsanî kabiliyetlerinin inkişaf etmesi, mahiyetindeki yüceliklerin tomurcuklaşıp ortaya çıkması, içinin aydınlanıp Hakk’ı aksettiren bir ayna hâline gelmesi için, tekrar tekrar potalara konup ateşe arz edilecek, defalarca iğneli fıçılardan geçirilecek ve defalarca ırgalanacaksın!
Yol bu, töre bu, gerisi aldanma ve heves!
Gevşeklik göstermeyiniz, tasalanmayınız;
İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz!”
İşte yüreklere derman, diriltici nefes!
[1] Nehâr: Gündüz.
[2] Berdâr edilmek: İdam edilmek.
[3] Cüdâ: Ayrılmış, ayrı.
[4] Bkz.: es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî (mukaddîme) s.5; ez-Ziriklî, el-A’lâm 5/315.
Sızıntı, Haziran 1983, Cilt 5, Sayı 53
Aziz kardeşlerim,
Bu cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. “Bu musibetten kurtulmak için ne yapacağız?” lisan-ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünki birbirinden ve Risale-i Nur’dan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek isteyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eğer bilseydim ki benden teberri etmekle kurtulacaksınız, beni tahkir ve ihanet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek isteyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za’fınızdan, teberrinizden cesaret alır, daha ziyade ezer. Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enaniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaîf bir bîçarenin noksaniyetlerine değil, belki Risale-i Nur’un kemalâtına bakmalı.