Hz. Muhammed (sas) hayatını derinlemesine inceleyen Peygamberyolu.com sitesi yeni içerikleri yayınlamaya devam ediyor. Sitede ‘Hicret, Başkalarına Benzeme ve Asimilasyon’ başlıklı yazıda Hicret süreci, oluşabilecek sıkıntılar ve buna karşı reçete olacak çözüm önerileri sıralanıyor.
Dr. Selim Koç’un kaleme aldığı yazıda Hicret sürecinde yaşanılabilecek tehlikeye şöyle dikkat çekiliyor: “Muhacirler, hicret yurdunda asimile olmama adına dinî, itikadî, amelî ve ahlakî meselelerde onlara özenmemeye ve benzememeye dikkat etmelidir. Aksi takdirde başkalarını taklit etmede ve onlara tabi olarak yaşamakta mahzur görmeyen ve bundan dolayı zamanla bütünüyle yabancılaşan nesiller, artık İslam’dan uzaklaştıklarının da farkına varmayacak hatta bunu önemsemeyeceklerdir bile.”
Makalede bunun önlenmesi için ise şu reçete sunuluyor: “Hicret diyarında, baskın kültürün ve modern hayatın menfi tesirlerinden korunmak ve asimilasyona uğramadan entegre olma adına, Muhacirlerin, İslâm’ı iyice öğrenmesi ve eşsiz bir örnek olarak Allah Resûlü’nü ve ashâbını iyi tanıması şarttır. Zira Müslümanın, içi ve dışıyla kendisine benzemeye çalışacağı tek örnek şahsiyet Efendimiz’dir…Bu çerçevede O’nu ve ashabını yakından tanıyıp örnek alanlar, nereye giderlerse gitsinler ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar asla savrulma yaşamayacaklardır.”
Hicret, Başkalarına Benzeme ve Asimilasyon
Hicretten sonra entegrasyon sürecinde muhacirleri bekleyen tehlikelerden birisi de hâkim kültürün tesirinde kalarak zamanla her hususta onlara benzemedir. Zira aynı ortamda yaşayan, aynı eğitim müesseselerinde eğitim gören ve sosyal aktivite mekanlarını kullanan… farklı inanca sahip kimlikler, zamanla birbirinin örf, adet, dini ve kültürel hayatından etkilenerek birbirine benzemeye başlayabilirler. Bu durum, İslamî açıdan belli alanlarda bir sınıra kadar kabul edilebilse de bir safhadan sonra kendi değerlerinden kopuşu beraberinde getireceği için kabullenilemez. Kabul edilebilir benzemeler, ilim ve teknolojinin kullanımı, yeme, içme ve seyahat vasıtaları gibi hayatın devamında lazım olan araç ve gereçlerde vs. olabilir. Genel olarak bunlar, hayatı kolaylaştırmalarının yanında kendilerine dinî, itikadî, amelî ve ahlakî bir hüküm de terettüp etmeyen dünyevî bazı meseleler ve toplumun genelinin kullandığı temel ihtiyaç kategorisinde şeylerdir.
Bir Kavme Benzeyen Onlardandır!
İslam’da, itikadî, amelî ve ahlakî hususlar da Müslüman olmayan toplumlara benzemek yasaklanmıştır. Allah Resûlü, “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o onlardandır.”1 buyurarak bu konuda müminleri özellikle uyarmıştır. Zira fikrî, imanî ve ahlaki çözülmenin, yozlaşmanın temel sebeplerinden birisi de bu sahalardaki özenti ve benzemelerdir. Üstad Bediüzzaman da “Dinî, ahlakî meselelerde müsamaha ve teşebbühle medenîlere yanaşmaya kalkışmayın! Çünkü aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşüp boğulursunuz!”2 diyerek başkalarına benzemenin beraberinde getireceği bu tehlikeye işaret etmiştir.
Efendimiz, “Bizden başkalarına benzeyen, bizden değildir…” buyurarak, kesin bir beyanla günümüz nesilleri tarafından çok da önemsenmeyen “başkalarına benzeme” meselesine hasseten dikkat çekmiştir. Hadiste geçen “Başkaları”ndan maksat, İslam’ın haricindeki dinlere ve din görünümlü yapılara mensup kimselerdir. Nitekim hadisin devamında örnek sadedinde şunlar zikredilmiştir: “Yahudilere ve Hristiyanlara benzemeyiniz. Mesela, Yahudilerin selamlaşmaları parmak işaretiyle, Hristiyanların selamı ise el iledir.”3 İslam’da selâm, dinî bir uygulama olarak kabul edildiği ve detayları Allah ve Resûlü tarafından belirlendiği için bu konuda tarz olarak başkalarına benzemek amelî bir sapmadır.
Hadis alimlerinden Münâvî, bu hadisteki “teşebbüh” ifadesini, yalnızca zahiri benzemeler olarak anlamamak gerektiğini; batınî yani zihinsel-duygusal benzemelerin de hadisin muhtevasına dahil olduğunu söylemiştir. Hatta ona göre, hadiste “duygu, düşünce ve inancın desteklediği benzeme” vurgusu daha öndedir. Bu açıdan o, teşebbühü/başkalarına benzemeyi, “Gayr-ı müslimler gibi helal ve haram ölçülerine riayet etmeden süslenmek, onlar gibi davranmak, onların ahlakıyla ahlaklanmak, onlar gibi yaşamak, giyim-kuşamda onları takip ve taklit etmek; yani zahir ve batının uyum içinde olduğu tam bir benzeme”4 şeklinde anlamamız gerektiğini belirtir.
Efendimiz’in Bazı Uygulama Örnekleri
Efendimiz, ne iç ne de dış yönüyle putperestlere ve ehl-i kitaptan olan kimselere benzememeye özellikle dikkat etmiş ve ümmetine de sözlü ve uygulamalı bir şekilde bu hassasiyeti, ders vermiştir. Bu çerçevede Allah Resûlü, müşriklere benzememek için İslam’ın ruhuna zıt düşen örf ve adetler üzerinde bazı değişiklikler yapmıştır. Mesela, Cahiliye döneminde bir kimsenin çocuğu doğduğunda, ailesi onun için kurban keser ve hayvanın kanından bebeğin başına sürerdi. Efendimiz, kurban kesme adetini devam ettirmiş ancak başa kan sürme geleneğini kaldırmıştır. Onun yerine saçlarını tıraş etme ve ağırlığınca altın sadaka verme ve bir de başına za’feran (güzel koku) sürme sünnetini getirmiştir.5
Bir başka örnek de inananları namaza davet için yöntem arayışlarında yaşanmıştır. Allah Resûlü, namaza çağrı için nasıl bir yol takip edilmesinin daha uygun olacağını, ashabıyla istişare etmişti. Birisi, “Sancak dikelim. Namaz vaktinde dikilen bu sancağı gören herkes cemaatle namaza gelsin!” demişti. Efendimiz, bu teklifi beğenmemişti. Zira bu yöntem, Mecusîlere aitti. Bir başkası, “Ya Resûlallah! Boru çalınsın. Sesi duyan kimseler namaza gelsin.” teklifini sunmuştu. Efendimiz, “Bu Yahudilerin uygulamasıdır.” buyurarak bu görüşü de kabul etmemişti. Bazıları ise “Çan çalalım!” teklifinde bulunmuş; Efendimiz, “Bu da Hristiyanların işidir.” buyurmuştu. Bu toplantıda ortak bir karara varamayan istişare heyeti, bir müddet sonra da dağılmıştı. Fakat o gün toplantıda bulunanlardan Hz. Abdullah İbn-i Zeyd, Efendimiz’in bu arayışıyla çok dertlenmişti. O gece rüyasında, kendisine ezan talim edilmiş; sabahleyin gelip rüyasında gördüğü ezanı Efendimiz’e okumuştu. Bunun üzerine “Bu haktır!” buyuran Efendimiz, Hz. Bilal’den kalkıp ezan okumasını istemişti.6
Dolayısıyla Allah Resûlü, namaza davette yöntem olarak ehl-i kitap ya da mecusîlere benzemeyi hoş karşılamamış İslam’a has bir yol arayışına girmiştir. Zira her taklit, aslını hatırlatırken, hatırlatmakla kalmaz o asla ait bütün ritüel ve manaları da akla hayale getirir.
Kılık-Kıyafette Benzeme Meselesi
Allah Resûlü, Yemen, Habeşistan, Mısır, İran ve Bizans çoğrafyasında üretilen ve kendisine hediye edilen elbiseleri kabul edip kullanıyordu. Fakat o toplumlar için milli, dinî ve külterel anlamda özel bir mana ifade eden ve onların şiarı haline gelmiş elbiseleri, onlara benzememe adına kullanmıyor, Müslümanların da kullanmamasını emir ve tavsiye ediyordu:7 “Rahiplerin elbiselerini giymekten sakının! Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse benim çizgim üzere değildir!”8 Zira bu tür kılık-kıyafetler, sadece bir örtü değildir. “İnsanın mevkiini, cinsiyetini, kabilesini, bölgesini, milletini, medeniyetini, inançlarını ve hatta duygularını ortaya koyabilen en müessir vasıtalardan biridir. Adeta ferdin taşıdığı bir bayraktır… Bu yönüyle elbise bir işarettir ve karşımızdakine hangi gruba ait olduğumuzun mesajını verir.”9
Bu çerçevede Allah Resûlü, farklı din ya da putperest toplumlara benzememe ve onlar arasında asimile olmama adına bu konuda duyarlı hareket etmişti. İslam’ı yaşayacak ve cihan çapında temsil edecek yeni bir toplum inşa edilirken onun diğer din ve sapkın kültürlerin küçük-büyük etkilerinden de muhafaza edilmesi gerekiyordu. Bunun için kılık-kıyafetleri de dahil, başkalarına benzememeleri, onları anımsatmamaları önemliydi. Zira şeklen benzemeler, bir süre sonra kimlik problemlerine kadar gidebilir, Müslüman ferdin, kendi din, ahlak ve medeniyetinden uzaklaşmasına sebebiyet verebilirdi.
Yerel ve farklı kıyafet kullanımlarının adeta ortadan kalkarak bütün toplumların birbirinin kopyası haline geldiği global dünyamızda, kostüm benzerliklerinin önüne geçmek mümkün değildir. Buna, farklı inanç ve kültürlere sahip toplumlarla birlikte yaşamanın getirdiği zorunlulukları da dahil edersek “teşebbüh”ten kaçınmanın zorluğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla günümüzde giyim-kuşamla ilgili benzemedeki ölçüyü, “helal sınırlarını aşıp harama girmeme” şeklinde anlamak daha doğru olacaktır. Zira İslam’da asıl olan başkalarından mutlaka farklı olmak değil helal dairesinde kalıp harama girmemektir. Mesela, Müslüman bir erkeğin giydiği bir giysi, girişte de ifade edildiği üzere başkalarının dini ritüellerinden kaynaklanan özel bir kostüm değil, haram kılınan bir üründen üretilmemişse ve İslam’ın örtünmesini emrettiği yerleri de örtüyorsa o giysiyi kullanmakta bir mahzur yoktur. Yine Müslüman bir kadının giydiği elbise, İslam’ın kadınlar için vazettiği tesettür emrinin -bütün vücudu örtmesi, vücut hatlarını belli edecek şekilde dar, vücudu gösterecek kadar ince ve şeffaf olmaması gibi- asgari şartlarına uyuyorsa bunda da bir mahzur düşünülemez. Yoksa problem, elbisenin kendisi değildir. “Marka ve moda bağımlılığı”, ise israf çerçevesinde ayrıca ele alınmalıdır.
Kur’ân ve Sünnetin “Müslüman erkek ya da kadınların kılık-kıyafeti sadece budur!” diye sabit bir kostüm dayatmaması da buna işaret etmektedir. Çünkü giyim-kuşamın dinin emir ve nehiyleriyle ilgisi olduğu kadar içinde yaşanılan coğrafya, toplum ve kültür ile de yakın bağları vardır. Dolayısıyla “Bir kavme benzeyen onlardandır!” hadisine dayanarak, örfe, geleneklere ve hâkim kültüre göre şekillenen ve toplumdan topluma zaman içerisinde değişikliler de gösteren kostüm anlayışını, tek tip bir kıyafete indirgeyip, “İşte İslam’ın emrettiği kıyafet budur.” demek ve onun dışındaki giyim-kuşamları reddetmek İslam’ın ruhu ve evrenselliğiyle de bağdaşmaz.
Teşebbüh, Asimilasyonun Başlangıcıdır!
Bu konulardaki sakındırmanın bir temel hikmeti de önce özenti ve hayranlıkla başlayan benzemenin, zaman içerisinde kendi değerlerini küçümsemeye, kayıtsız şartsız başkalarına tabi olmaya ve tam bir teslimiyete dönüşme tehlikesidir. Bu tehlikeye dikkat çekmek için Efendimiz (aleyhissalatü vesselam): “Sizden öncekilerin yollarını karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz. Hatta onlar, bir kertenkele deliğine girecek dahi olsalar arkalarından gideceksiniz.” buyurmuştur. Bunun üzerine ashab-ı kiram, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Onlar, Yahudiler ve Hristiyanlar mıdır?” diye sormuş, Efendimiz’de, ‘Başka kim olabilir ki?”10 cevabını vermişti. Böylece Allah Resûlü, bütün Müslümanları yaşadıkları çağda peşine takıp sürükleyecek hâkim dinler, felsefi akımlar, ideolojiler ve din görünümlü hareketler karşısında uyarmış; daima uyanık olmalarını, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde kalarak kendilerini asimile olmaya karşı korumaya almaları gerektiği mesajını vermişti.
Allah Resûlü sadece dini ve ahlakî konularda değil, İslam’ın emirlerine ters düşen dünyevî meselelerde de başkalarına benzememe adına tavsiyede bulunmuştur. Mesela çevre temizliği bunlardan birisidir. O gün Medine’de yaşayan Yahudiler çevrelerini temiz tutmuyor, çöplerini avluya atıyorlardı. Bu uygulama karşısında Efendimiz ashabına: “Şüphesiz Allah güzeldir, güzel olanı sever. Temizdir, temizliği sever. Kerîm’dir, keremi sever. Cömerttir, cömertliği sever. Avlularınızı temizleyin ve temiz tutun ve bu konuda Yahudilere benzemeyin.”11 buyurmuştu.
Muhacirler, hicret yurdunda asimile olmama adına dinî, itikadî, amelî ve ahlakî meselelerde onlara özenmemeye ve benzememeye dikkat etmelidir. Aksi takdirde başkalarını taklit etmede ve onlara tabi olarak yaşamakta mahzur görmeyen ve bundan dolayı zamanla bütünüyle yabancılaşan nesiller, artık İslam’dan uzaklaştıklarının da farkına varmayacak hatta bunu önemsemeyeceklerdir bile. Hatta bu durum aynı din mensuplarının arasında tefrikaya da sebebiyet verecektir. Sonunda taklit ve benzemeyle İslamî kimliğinden uzaklaşan Müslüman topluluklar, fikir ayrılıkları içerisinde bocalayacak, ciddi zaman, imkân ve kuvvet kaybı da yaşayacaktır.
Teşebbühün Çaresi: Allah Resûlü’nü ve Ashâbı Örnek Alma12
Hicret diyarında, baskın kültürün ve modern hayatın menfi tesirlerinden korunmak ve asimilasyona uğramadan entegre olma adına, Muhacirlerin, İslâm’ı iyice öğrenmesi ve eşsiz bir örnek olarak Allah Resûlü’nü ve ashâbını iyi tanıması şarttır. Zira Müslümanın, içi ve dışıyla kendisine benzemeye çalışacağı tek örnek şahsiyet Efendimiz’dir: “Hakikaten, Resûlüllah’ta sizler için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel örnekler vardır.”13 Örnek toplum ise Efendimiz’in: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız hidayete erersiniz.” buyurarak arkadan gelen müminlere adres gösterdiği sahabedir. Bu çerçevede O’nu ve ashabını yakından tanıyıp örnek alanlar, nereye giderlerse gitsinler ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar asla savrulma yaşamayacaklardır.
Sonuç
Entegrasyon, bütünüyle karşıdakine benzeyerek, “o olmak” demek değildir. Kendi öz değerlerini kaybetmeden ve karşındakileri ötekileştirmeden onlarla birlikte barış ve huzur içinde yaşamaktır.
Kuru bir özentiyle başkalarına benzemeye çalışanlar, zamanla öz benliklerini kaybeder ve bir ömür boyu arayış içerisinde bocalar, bir adım yol alamazlar. Zira özentiyle, öz bulunamaz, öze varılamaz.
Hicret yurdu, adalet ve özgürlükler diyarıdır. Muhacirin, hürriyete kavuştuktan sonra taklit ve teşebbühle tekrar köleleşmeye soyunması, davası uğruna kandan-irinden deryalar geçtikten gölde boğulması demektir ki bu, ne iman hakikatiyle ne de hicret anlayışıyla bağdaşır.
Muhacirler, var olan enerji ve imkanlarını başkalarına benzemek için değil inançlarını sürdürmek, yaşamak ve nesillerine aktarmak için kullanmalıdır. Zira ancak yaşanan inançlar, gelecek nesiller tarafından tevarüs edilecektir.
Muhacirler, başkalarına benzeyip sahip olduğu güzellikleri kaybetmek yerine bilakis farklılıklarını ve değerlerini içinde yaşadığı topluma kazandırıp onlara zenginlik ve renk katmalıdır.
İnançlarını yaşayarak kendi kişiliğini inşa edememiş olanlar başkalarına özenir ve onları taklitle onlar gibi olmaya çalışırlar. İslâm’ı bilen ve şuurluca yaşamaya çalışan kimseler de ise bu tür şahsiyet bunalımları olmaz. Onun için körü körüne taklit, imanın bir şubesi değil olsa olsa dalaletin bir koludur.
Başkalarına benzemekle değil ama Allah Resûlüne tabi olmakla, ferd, aile ve toplum olarak arzu ettiğimiz ufka, hakiki izzet ve şerefe ulaşabiliriz. Kur’an’ın beyanıyla “…Hakiki izzet, şeref ve itibar Allah’a, Resûlüne ve Müminlere aittir…”14
Rasûl-ü Rabbi-l Âlemîn Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) henüz daha çocukluk yaşlarındadırlar. Hz. İbrahim (Aleyhisselâm)’ın temellerini attığı Kâbe-i Muazzama’nın tamirinde amcaları ile birlikte çalışmakta, herkes gibi O da mübarek omuzlarında taş taşımaktadırlar. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), aslında o dönemde herkesin gayet normal olarak kabul ettiği, kıyafetin bir kısmını omuzuna alıp taşları o surette bir taşıma şekliyle yardımcı olabilecekken, O öyle yapmamış ve taşları mübarek omuzunda, kendisini taşların zararından koruyacak bir şey olmadan taşımaya devam etmişlerdir.
Bu hadiseyi, ona muttali olan amcası Hz. Abbas’ın (radıyallahu anh) Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) tavsiyesini ve akabinde vuku bulan vakıayı Cabir İbni Abdillah (radıyallahu anh) şöyle nakletmektedir:
أَخْبَرَنِي عَمْرُو بْنُ دِينَارٍ، أَنَّهُ سَمِعَ جَابِرَ بْنَ عَبْدِ اللهِ، يَقُولُ: لَمَّا بُنِيَتِ الْكَعْبَةُ ذَهَبَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَبَّاسٌ يَنْقُلَانِ حِجَارَةً. فَقَالَ الْعَبَّاسُ، لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اجْعَلْ إِزَارَكَ عَلَى عَاتِقِكَ مِنَ الْحِجَارَةِ، فَفَعَلَ فَخَرَّ إِلَى الْأَرْضِ وَطَمَحَتْ عَيْنَاهُ إِلَى السَّمَاءِ، ثُمَّ قَامَ فَقَالَ: «إِزَارِي إِزَارِي» فَشَدَّ عَلَيْهِ إِزَارَهُ…
Cabir İbni Amr (radıyallahu anh) anlatıyor: Kabe’nin yeniden inşası (tamiri) esnasında Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile (amcası) Abbas taş getirmeye gittiler. Abbas Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem)e: “Ey kardeşimin oğlu! Taşlardan korunmak için esvabını omuzuna koy” dedi. Resulûllah Efendimiz de öyle yaptılar! Bunun üzerine O (sallâllahu aleyhi ve sellem) derhal yere yıkıldı ve gözleri semaya bakarken öylece kalakaldı. Sonra kalkıp hemen amcası Hz. Abbas’a “Elbisemi ver, elbisemi!..” dedi, o da hemen esvabını üzerine bağladı.[1]
***
Evet, O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde bu türden hadiselerin örneğini bulmak hakikaten zordur. Zira sıradan bir insanın günde bilmem kaç defa sürçmeler yaşadığı göz önünde bulundurulacak olursa Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bütün bir hayatında bu türden hadiselerin bir elin parmağını geçmemiş olması akıl sahibi insanları bunun sırrına ve hikmetine vakıf olmaya sevk eder. Böyle bir hakikatin hikmetini araştıran insan ise itiraf etmekten kendini alamayacağı iki temel hususa ulaşacaktır.
- Evet, sair insanların hayatlarındaki zikzaklara atf-ı nazar edilecek olsa hadd ü hesaba delmeyen sapmalara şahit oluruz. Ama O’nun bütün bir hayatı istikamet çizgisinde seyrettiği gibi sadece bu türden küçük birkaç zelle söz konusudur. Hal böyle olunca O’nun diğer insanlar gibi bir insan olduğunu ifade etmek indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Zira o ne doğumundaki harikuladelikler ile ne çocukluk çağında sergilediği güzel ahlakı ile ne de nübüvvetten sonraki ahval-i âliyesi ile asla sair insanlar gibi olmamıştır. Evet, çünkü O (sallâllahu aleyhi ve sellem) ayet-i kerimenin de beyanı ile hem nübüvvetten önce hem de sonra “Hakk’ın himayesi ile serfiraz”[2] bir kuldur.
- İkinci bir itiraf noktası da şu almalıdır: Evet her dem “Hakk’ın gözetiminde” olan bir kulun yine de küçük de olsa birkaç zelle yaşaması ancak Rabb’inin öyle murad buyurması ile mümkündür ve bir hikmete bir gayeye mebnidir. Öncelikle şayet O (sallâllahu aleyhi ve sellem) birkaç küçük zelle dahi yaşamasına müsaade edilmeyen bir Peygamber olsa idi insanlar nazarındaki örneklik misyonu ortadan kalkmış olacaktı. Çünkü küçük bir zelle dahi yaşamayan bir peygamberin insanlar tarafından örnek alınabilirliği ortadan kalkmış olacaktır. O yüzden O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) nübüvvetine zarar vermeden böyle küçük zellelerine müsaade olunması O’nun melek bir peygamber olduğu, dolayısıyla örnek alınamayacağı algısının önünü almak içindir. Böylece kendisini takip edecek olan insanlara zımnen şu husus anlatılmak istenmektedir. Evet, O da sizin gibi bir beşerdir. O melek bir peygamber değildir. O yüzden O, hayatı ile, yaşantısı ile, özü ve mayesi itibariyle sizden sizin için “en güzel örnektir”[3]. Müşriklerin “Allah bula bula bir insan mı seçip halka elçi olarak gönderdi”[4] itirazlarının arkasındaki gerçek niyete nigehban olan Cenâb-ı Hakk’ın O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) adeta örnekliğini nazara verir mahiyette “De ki: Eğer yeryüzünde salına salına gezinler melekler olsa idi biz onlara melek bir elçi gönderirdik”[5] buyurması bu hakikati teyid eder mahiyettedir.
Öte yandan her daim Hakk’ın himayesi ile serfiraz olan Rasûl-i Kibriya Efendimiz’in günahın zerresi karşısında dahi ortaya koyduğu bu hassas tutum, Hakk’ın himayesinde olmayan sair kulların günaha yaklaşımlarının nasıl olması gerektiğinin bir talimi (öğretmek) demek olduğundan, bu türden küçük zellelerin vukuuna müsaade olunmasının hikmeti daha ayrı bir derinlik kazanmaktadır.
O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) Rabbi’nin gözetiminde bir hayat yaşadığının daha başka örneklerini görmek isteyen, henüz nübüvvet gelmezden evvel farklı zamanlarda iki kez düğün seyretmek üzere yola çıktığı vakit ikisinde de yolda uyuyup kalmasında, Bedir esirleri ile alakalı ictihadları mevzuunda, Sevr Sultanlığındaki Hz. Ebu Bekir Efendimiz’i tesliye eden beyanlarında, Bedir de melekler ile te’yid olunmasında, zehirlenmek istenildiğinde bu haberin Cebrail (aleyhisselâm) aracılığıyla bildirilmesinde… olduğu gibi pek çok hadiseye bakabilirler.
Ya Hayatlarını O’nun Hayâsı Gölgesinde İdame Gayretinde Olanlar
Sevgililer Sevgilisi Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmasının akabinde, ciğerparesi Hz. Fatıma Validemiz ahiret hazırlıklarıyla daha bir ciddiyetle ilgilenir olmuşlardı. Zira Sevgili Babası Hz. Resul Efendimiz’in ruhunun ufkuna kanatlanmadan evvel ona “Ehl-i beytimden bana ilk ulaşacak sen olacaksın” buyurmalarından aldığı mesajla artık her haliyle ukba yolcusu olduğunu belli ediyor, hazırlıklarını ebedi yurda göre yapıyordu. Fahr-i kâinat Efendimiz’in ruhunun ufkuna yükselmesinden altı ay kadar sonra Hz. Fatıma Validemiz rahatsızlanmışlardı. Bu sırada Hz. Ebu Bekir Efendimiz’in hanımı Esma (radıyallahu anha) onu ziyarete gelmişti. Konuşurlarken Hz. Fatıma Validemiz günlerdir içini kemiren hususu Hz. Esma’ya açmak istedi. Hz. Esma: “Ey Fatıma! Seni üzen şey nedir? Söyle de Ebû Bekir’i haberdar edeyim, bir çare bulsun” dedi. O hayâ, iffet ve edep timsali, o nezahet menbaı Anamız günlerdir gönlünü dilhun eden şeyi şöyle açıklayacaktır:
“Yâ Esma, beni günlerdir düşündüren şey, vefatımdan sonra üzerine konarak götürüleceğim tabutun şeklidir. Çünkü bu tabutlar dümdüz tahtadan ibarettir. Bu tabuta konan cesede, bir kilim örtülmekte ise de, cesede yapışan örtü mevtanın vücudunu belli ediyor. Bakanlar cesedin iriliğini, ufaklığını anlıyorlar. Benim cesedimin de namahreme böyle görülmesini istemiyorum. Kalbimi huzursuz eden, şimdiden üzüntüsünü çektiğim şey budur.”
Bunun üzerine Hz. Esma, Fatıma Validemizin müşkilini hal adına Habeşistan’da gördüğü bir tabut şeklinden şu şekilde bahsetmiştir.
“Yâ Fâtıma, biz Habeşistan’a hicret ettiğimizde, onların cenazelerini taşıdıkları tabutları gördüm. Dümdüz tahtaların üzerine çatı yapıp, bu çatının üzerine de hasır örtüyorlar ve böylece tabutun içinde bulunan cesedi başkaları görmüyor.”
Hz. Fatıma Annemiz bu şekliyle tabutu çok beğenmiş ve “Bunu çok beğendim, vasiyet ediyorum, beni taşıyacağınız tabutu böyle yapın ve kefene sarılı cesedimi, bakanların nazarından gizli tutun!” diye ricada bulunmuştur. Evet, o mübarek validemiz böyle bir tabutla babasına vasıl olacaktır fakat iş bununla da kalmamıştır.
Bir başka iffet abidesi Hz. Aişe annemiz Resulûllah’ın ciğerparesinin vefatı haberini almış ve pür telaş evine gitmiştir. Zira defin işlemlerinde bizzat bulunmak istiyordur. Ne var ki Hz. Esma, Aişe Validemizi kefenlenme işleminin yapıldığı yere almamıştır. Zira Hayâ Sultanı Annemiz cenazesi yıkanırken Hz. Esma’dan başka hiç kimsenin orada bulunmamasını da vasiyet etmiştir.
Hz. Aişe annemiz bu durumu babası Hz. Ebu Bekir Efendimiz’e bildirince Sıddık-ı Ekber şu sözlerle mukabelede bulunacaktır: “Kızım, onda o derece bir hayâ duygusu varmış ki, cesedine bile, velev ki kadın olsun, fazla gözün bakmasını istememiş ve cenazesini yıkaması için üvey annen Esmâ’dan başkasının içeri girmemesini de vasiyet etmiştir.”
İşte bir yanda iffet, haya, edep ve nezahet Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa.. diğer yanda Müminlerin Annesi, Nezihlerin Sultanı, Ciğerpare-i Muhammed Hz. Fatımatü-z Zehra.
Evet, belki bizler Hz. Resulûllah gibi (sallâllahu aleyhi ve sellem) “ismet” ile serfiraz değiliz. Ama Cenâb-ı Hakk biz kullarını da ümitsiz bırakmamıştır: Bir kutsi hadiste şöyle buyurulur:
“…Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum…”[6]
Hukemadan bazıları edebi anlatırken: “Edep aklın suretidir!” derler.
Cenâb-ı Hak bu manada akıl ve idraklerimizi fetanet ile te’yid buyursun.
[1]. Sahih-i Müslim, Hayz, 76/77
[2]. Bkz. Tur suresi, 54/48
[3]. Ahzap suresi, 33/21
[4]. İsra Suresi, 17/94
[5]. İsra suresi, 17/95
[6]. Buhari, Rikak 38.
Varlığın özü, usâresi insan; kâinatların fihristi ve hülâsası da insandır. Mevcudatın merkez noktasını insan tutar; canlı-cansız diğer her nesne ise onun çevresinde iç içe halkalar teşkil ederler. Öyle ki, Yüce Yaratıcı bir mânâda her varlığı ona bağlamış, onu da, vicdanındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdadı duyurarak kendi “câzibe-i kudsiyesi”ne. İnsan mazhariyetleri itibarıyla, bütün varlık içinde, eşyayı, hâdiseleri ve tabiî her şeyin arkasında Kudreti Sonsuzu söyleyen bir dil ve kâinatlar genişliğinde vüs’ate sahip bir gönüldür. Varlık onunla yorumcusunu bulmuş, madde onun idraki sayesinde incelmiş ve mânâ kesilmiştir. Onun eşyayı temâşâsı tamamen bir hususiyet, kâinat kitabını okuyup yorumlaması bir imtiyaz ve her şeyi Yaratıcıya bağlaması da bir marifettir. Bu ufku itibarıyla onun, susup murakabe yaşaması bir tefekkür, ağzını açıp konuşması bir hikmet, her şeyi yorumlayıp ona son noktayı koyması da bir muhabbettir.
Varlığa hükmedip tasarrufta bulunma konumunda yaratılan o, maddede mânânın bütün hususiyetlerini ortaya çıkarıp yaratıcıya armağan eden de odur. Odur, insan-kâinat-Allah münasebetini duyup, sezip anlayıp marifete bağlayan; odur kendi potansiyel güç ve derinliklerinin sırrını kavrayıp damlada deryayı, zerrede güneşleri aksettirme mazhariyeti ile meleklerin bir kadem önüne geçen. O, yeryüzünü şereflendirmesi ile, ayağı, kendinden evvel gelenlerin başlarına taç, onun küre-i arzda yaratılması da, bu maddî kitlenin semalara karşı kıvanç vesilesi olmuştur. Varlık bütünüyle bir geniş derya, o, bu deryanın en kıymetli incisi; kâinat iç içe meşherler alemi, o ise bu meşherlerin temâşâcısı; eşya ve hâdiseler, bir dengeler armonisi, o ise bu baş döndüren ahengin hassas bir müşahididir. Onun imana bağlı düşünce ve şuurunun aydınlığında, sessizlik içinde ve zulmetlerle kuşatılmış görünen varlık gündüz gibi aydınlandı ve gönüllerimizde Cennet duygusu uyaracak bir güzelliğe büründü.
O, yerkürede otağını kuracağı ana kadar melekût ufuklarında Hakkı ilan bayrağını melekler ve ruhânîler taşıyordu; onun teşrifiyle bir başka şekilde livâlaşan o bayrak, mülk burçlarında dalgalanmaya başladı ve göklere nispeten bu mini küre, ötelerin ufku hâline gelerek semalara denk bir vaziyet aldı. İman onun sevinç kaynağı, İslâm yaşam programı, marifet yol azığı, muhabbet de iç dinamiği olduğu sürece o hep başlarda taç olageldi; tabiî zemini de onun neşrettiği nura muhtaç.. bu, Hakk’ın ona bir ihsanıydı; sebebi de başka değil, yine O’nun has teveccühü. Bu husûsî teveccüh onu “mevcut durumdan daha bedîi, güzeli ve çarpıcısı olamaz” sözleri ile anlatılan bu güzellikler meşherinin en nadide gülü ve Cennetin bir gölgesi sayılan dünyanın da biricik bülbülü olma şerefiyle şereflendirdi.
Evet, bu iç içe galeriler mecmuası, onun için nizama tâbi tutuldu ve dizayn edildi dense mübalağa edilmiş sayılmaz. Bu cihan o nadide güle bahçe, varlık deryası da o inciye sadef olmak için yaratıldı denmesi de abartı değil, vak’anın mütevaziane ifadesidir. Doğrusu, topyekün varlık, bir mânâda, insan için, insanın emrinde ve bir tamamiyet içinde insanla yorumlanıp seslendirildiğinden, âdeta ona bağlıdır; insan da her şeyi onun emrine musahhar kılan Yaratıcıya muhtaç olması açısından, insan ve Allah arasında öyle sıkı bir münasebet hissedilmektedir ki, bundan, yaratılıştan gaye insan ve onun ubûdiyeti olduğu hemen anlaşılabilmektedir.
Aslında insanın ihtiyaçları, varlığı içine alacak kadar geniş ve ebedlere uzanacak kadar da derindir. Her şeyden evvel o ebet için yaratılmıştır; ebede namzettir. Arzuları, istekleri sınırsız, beklentileri de sonsuzdur. Bütün dünyalar ona verilse açlığı giderilemez ve emelleri de sona ermez.. o, açık-kapalı her zaman dünyanın ebediyetini temenni ettiği gibi, başka ebedi bir yurdun mevcudiyetini de beklemektedir. Azıcık kalbinin menfezleri açık olan herkes, Cenneti ve Cennet bütün ihtişam ve güzellikleri ile Cemâl’inin küçük bir gölgesi olan, o güzeller güzeli Yüce Yaratıcıyı görmeyi de arzu eder.
Evet, varlık ve hâdiselerin çehresindeki hakikatleri duyup sezebilen ve kâinat içindeki konumunun farkında olan herkes yoldadır ve aynı zamanda o kendine karşı kadirşinas, Rabbisine karşı da saygıya açık demektir. Varlık içinde, bulunduğu konumun şuurunda olmayana gelince, onun ne kendine karşı ne de Rabbine karşı saygısının olduğu söylenemez; saygısının olması bir yana, böyle biri hakiki manasıyla Rabbini bilemez; bilse de ululuğu ölçüsünde ona tazimde bulunamaz. Hakiki insanlık, kul ile Rabbisi arasındaki münasebetin bilinip değerlendirilmesine bağlıdır. Aksine böyle bir münasebet sezilip değerlendirilmediği yerde, potansiyel değerleri itibarıyla meleklerden dahi ulvi sayılan insanın, “Kel en’ami bel hüm adall” fehvasınca, en sefil varlıklardan daha aşağılara sürüklenme ihtimali söz konusudur.
Evet, umûmi mânâda iman unvanıyla ifade edilen bu nispet, büyük bir mütefekkirimizin ifadesiyle, insanı insan, hatta sultan yapan bir payedir. Böyle bir nispetin bulunmayışının diğer adı olan küfür ise, onu, canavar bir hayvan hâline getirir ki, bu türden fertlerin teşkil ettikleri toplumlarda, büyük ölçüde, kinler, hiddetler, şehvetler, hırslar, yalanlar, riyalar, kıskançlıklar, aldatmalar, komplolar hükümfermâdır ve herkes âdeta birbirinin kurdudur. Zaten, bu kabil fena huylara yenik düşmüş yığınlara da kat’iyen millet ve toplum denemez; dense dense bunlara şuursuz kalabalıklar denir. Diyojen güpe gündüz, elinde fener çarşılarda insan aramaya çıkarken, ihtimal bu kabil yığınlara karşı tenbih ya da tepkisini ortaya koyuyordu. Aynı mülâhazayı bir başka zaviyeden değerlendiren “Düşünceler” yazarı Mark Orel: “Her sabah insanların içine girerken kendi kendime düşünürüm; yine bu gün insan şeklinde birtakım yaratıklarla karşılaşacağım. Eğer onları ürkütmeden ya da onlar tarafından ısırılmadan akşam edebilirsem mutlu sayılırım” der. Bu tesbite, büyük kadın Râbia Adeviye’nin yaklaşımı ise daha ciddi ve daha sertçedir: “Ben sokaklar da pek insan görmüyorum; gördüğüm, dükkanlar önünde bazı tilkiler, kurtlar ve zaman zaman da birbirleri ile hırlaşan daha başka yaratıklardır.. bir aralık yarım bir insan gördüm ve ona göre kapandım.” Bu mülâhaza sahiplerinden hiçbirinin, bu şekildeki düşünceleriyle bütün insanları karalamak gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.
Bu kabil mülâhazalarda, daha ziyade mahiyetindeki insani değerleri, birer sefalet unsuru hâline getiren kimselerin iç dünyaları resmedilmek istenmiştir. Eğer insanlar, sık sık şemâillerini yaratılış gayelerine, sîretlerini de sûret çerçevelerine göre gözden geçirip gaye ile hâl, muhteva ile şekil farklılığını gidermeye çalışmazlarsa, Râbia Adeviye’nin ve Mark Orel’in gördüğü şekilde müşahade edilmeleri ihtimalden uzak değildir.
Bazen de, bu insanlar arasında, dışı muntazam, içi oldukça perişan ve derbeder kimselerle de karşılaşırız ki, bunlar da ayrı bir türü temsil ederler. Bir düşünür bunları, caddeye bakan yanı ve arka tarafı birbirinden farklı binalara benzetir. Bu binaların ana yola bakan cepheleri temiz, güzel, görkemli ve göz alıcıdır; ama, arka tarafları kirli, perişan, bakımsız ve tiksindiricidir. Cadde tarafından baktığımızda ona “iyi” der ve değerler üstü değer veririz. Arka tarafını gördüğümüzde de biraz önce göklere çıkardığımız bu binayı yerin dibine batırırız. İnsanlar içinde de böyleleri vardır; onları tek yanlarıyla ele aldığımızda hep yanılırız; yanılır da bazen göklere çıkardığımız birisi için bir müddet sonra arz üzerinde bile yer bulamamanın darlığına düşeriz. Aslında her zaman iyi kabul ettiğimiz kimselerin çok fena yanları, fena saydıklarımızın da çok iyi tarafları bulunabilir. Önemli olan onu, olduğu gibi görüp, iyi yanlarıyla bir yere oturturken, arka cephesini de mahiyetine uygun hâle getirme gayreti içinde bulunmamızdır.
İnsanoğlu kendi sıfat ve tavırlarının çocuğudur. Onun iyi veya kötü vasıflarından hangisi galebe çalarsa o da, o türden vasıf ve davranışlar göstermeye başlar. Bazen canavar duygulu bir insan hâline gelir; öz kardeşini bile dişler.. bazen ay yüzlü bir Yusuf’a dönüşür, zindanları aydınlatır ve Cennet koridorlarına çevirir. Bazen öyle melekleşir ki, ruhanileri bile gıptaya sevk eder. Bazen de şeytanları utandıracak şirretlikler sergiler. Mevlâna: “Bazen melekler bizim nezahet ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler” derken, zannediyorum, insanoğlunda birbirinden çok uzak bu iki yakanın, aynı zamanda ne kadar iç içe olduğunu vurgulamak istemişti.
Evet insan bazen semâvîleşir ve gökler kadar bir derinliğe ulaşır; bazen de o kadar bayağılaşır ki, yılanlara-çıyanlara rahmet okutturur. O, ne esnek ve eksantriği geniş bir varlıktır ki, çeşitli meziyetlerinin yanında bir sürü de rezileleri vardır; sînesinde dünya kadar güzellikleri barındırdığı aynı anda dünyaları aşkın fenalıklara da açıktır.. iman, marifet, muhabbet, ruhanî zevkler ona kalbi kadar yakın; insanları sevme, herkesi kucaklama, iyilik duygusu ile oturup-kalkma, hayatını başkalarını yaşatmaya bağlama, kötülükleri iyiliklerle savma, sevgiyi sevip ruhundaki düşmanlık duygusuna karşı her zaman savaş vaziyetinde bulunma ona kendi ruhunun sesi-soluğu kadar sıcak; hırs, kin, nefret, şehvet, iftira, yalan, tezvir, riya, komploculuk, çıkarcılık, bencillik, korkaklık, şöhretpereslik.. gibi fena duygular da ona pusu kurmuş, zayıf anlarını kollamaktadırlar. O, iyi vasıf ve olumlu davranışlarıyla kâinatların efendisi olabilme kıvamında iken, bazen kötü duygu ve kötü tutkuların pençesine düşerek bayağılardan bayağı bir tutsak hâline gelebilmektedir. İşte böyle bir insan zâhiren hür görünse de, hakikatta zavallılardan zavallı bir köledir. Aslında insan, kendi içinde sürdürdüğü savaşta -ki din buna “cihad-ı ekber” diyor- başarılı olduğu ölçüde hür ve faziletlidir. Onun, kendi mahiyetindeki potansiyel derinlikleri inkişaf ettirmesi ve Hak’la münasebete açık ikinci bir tabiata ulaşması, ruhunun derinliklerinde gerçekleştirdiği bu savaşı kazanmasına ve başı-ayakları aynı noktada birleşerek halka hâlini almışlık içinde bir tevazu ve mahviyetle bu zaferi duymasına bağlıdır.
Afâkîlikten sıyrılıp kendi içine eğilemeyen, ruhundaki derinliklerin yanında, mahiyetindeki çukur ve boşlukları göremeyen ve her gün kendini yeniden bir kere daha inşa edemeyen iradesizler, hep mesafe almaktan bahisler açsalar da iç alemlerinde sürekli yerlerinde sayar, hatta kımıldadıkça biraz daha geriye kayarlar. Ömür boyu, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını, ellerini-ayaklarını kendi egolarının esaretinden kurtaramamış böyleleri, hep tutsak olarak yaşayıp tutsak olarak ölür giderler de bunun farkına bile varamazlar. Doğrusu, hayvânî tabiatlarının esiri hâline gelmiş bu insanlar acınacak durumdadırlar. İnsanlığını koruyup geliştirmiş olanlara karşı sevgi ve alâka onların hakkı; berikilerine karşı gösterilecek muhabbet ve alâka da onları fena duygu ve tutkuların esaretinden kurtarma şeklinde olmalıdır. Böyle bir tavır, Allah’ın mükerrem olarak yarattığı insana karşı sevgi ve O’ndan ötürü alâka duymanın ifadesidir… ve insan sevilmek için yaratılmış bir varlıktır.
Sızıntı, Ağustos 1999, Cilt 21, Sayı 247, M. Fethullah Gülen
”Bunlar geldiğinden beri burda namaz kılıyor, polis camilerden adam mı topluyor?”
Hollanda ‘gizli bilgileri’ AKP iktidarının eline geçen Hizmet Hareketi üyelerine oturma izni verdi
Hollanda Göç ve Vatandaşlık Dairesi’nin (IND), avukat Yılmaz S. Ankara’da gözaltına alındıktan sonra, o güne kadar sığınma başvurusunda bulunan “Hizmet Hareketi üyelerine” oturma izni verdiği belirtildi.
Hollanda buna gerekçe olarak, avukat Yılmaz S.’de bulunan, Hizmet Hareketi üyelerine ait gizli kişisel bilgilerin Türk makamlarının eline geçmesini gösterdi.
Hollanda’da yayın yapan RTL Televizyonu’na göre Avukat S., Hollanda ve Almanya’nın Ankara Büyükelçilikleri adına, bu ülkelere iltica başvurusu yapan Hizmet Hareketi’ne yakın kişiler hakkında Türkiye’de araştırma yapıyordu.
Bu nedenle Yılmaz S.’nin ofisinde, Hollanda ve Almanya’daki kişiler ile onların Türkiye’deki yakınlarına ilişkin kişisel bilgiler içeren dosyalar bulunuyordu.
BBC’nin haberine göre, Hollanda Göç ve Vatandaşlık Dairesi, “casusluk” suçlamasıyla Kasım ayında gözaltına alınan Avukat S.’deki bilgilerin, Türk güvenlik birimlerinin eline geçtiğini bildirdi.
Hollanda medyasına göre, IND tarafından sığınma başvurusu yapanlara gönderilen mektupta, gizli kişisel bilgilerinin Türkiye’nin elinde olduğu vurgulandı.
Hollanda bu nedenle, kişisel bilgilerinin korunacağı taahhüdünde bulunduğu ilticacılara oturma izni verdi.
IND, Türk makamları tarafından ele geçirilen dosyaların ‘sınırlı sayıda’ olduğunu bildirdi. Ancak rakam vermedi.
IND verilerine göre, Hollanda’ya sığınma başvurusu yapan Hizmet Hareketi ile illişkili kişilerin sayısı, son dönemde arttı.
Hollanda’ya 2015 yılında Türkiye’den 56 iltica başvurusu yapılırken, 15 Temmuz 2016 sonrası bu sayı 235’e çıktı.
2017’de 481 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Hollanda’dan sığınma talep etti. 2018’de ise, bin 382 kişi sığınma başvurusunda bulundu.
Bu yılın ilk 11 ayında Hollanda’dan sığınma talep eden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısı bin 159 oldu.
Yoldaki Işıklar 10
(Yılmadan Yola Devam Edenler)
Elli defa başında değirmen taşlarını çevirseler Hazreti Bediüzzaman gibi, elli defa alsa
zindanlara koysalar yine yolunu bulup çıktığın zaman yoluna devam etme. Yiğitlik budur yani.
Yılmama, git başımdan dememe, artık canıma tak dedi, intihar düşünüyorum, işim bozuldu
defaatla, dümenim bozuldu. Hayır öyle değil. Elli defa orduların bozguna uğrasa, elli defa
onda onluk adamların çevrenden çil yavrusu gibi dağılıp gitse kader buymuş diyecek, Resulün
tebcili içindeki bir insan gibi tıpkı, savaşıyordu ; sağı dağıldı, solu dağıldı etrafına baktı kimseyi
göremedi, atını mahmuzladı ileriye sürdü, demek ki iş başa düştü dedi. Bu hava içinde, iş başa
düştü deyip yürümek.
Elli defa düzenin bozulsa, elli defa bir parya muamelesi görsen, elli defa şaki gibi
takip edilsen, elli defa iş yerin kapatılsa, elli defa ırzın payimal, namusun ayaklar altında
kalsa, hanımına elli defa yedirecek bir şey bulunmasa, elli defa sana mektup yazsalar yine
belinin üzerine doğrulup yoluna devam etme. Onlar varsın öyle biz sindiririz, yıldırırız
görsünler. Fakat zaman gösterecektir ki, hayır bunlar yılmıyorlar ve sinmiyorlar. O
kahraman Zübeyr Gündüzalp’ın ifadesinde dendiği gibi: eğer Bediüzzaman talebelerine temkin
öğretmeseydi, bilmem nerede talebelerini başına alıp savaştığı gibi, az bir işaret etseydi, şu
Afyon mahkemesinin adilane bir kararı izharı için Afyon tepelerine çadırlarını kuracak, ondan
adilane bir karar bekleyeceklerdi. Ben az değiştirerek ifade ettim. Evet, öyle olma, elli defa
alınıp götürmüşler ama, bu insanların hayatlarının orta dönemini de, son dönemini de, ölümden
bir hafta önceki dönemlerini de gördük, yarım adım geriye atmamışlardı. Yarım adım bir
değişiklik göstermemişlerdi bu insanlar. Dolu dizgin hepsi bir Cafer İbni Ebu Talip gibi bu
yolda yürümüşlerdi. Başlarına belalar sağanak sağanak yağdığı halde gözlerini bile
kırpmamışlardı, gözüm sende nasibini al bundan demişlerdi. İşte bu, mukassi görünüp mualla
olma demektir.
Tabi belli değil yani bir hapishaneye girmedin sen, çoluk çocuğun hiç aç kalmadı, üç gün
beş gün açlık nedir bunu tatmadın, evinin kirası verilemediğinden dolayı eşyaların bir yerden
bir yere taşınmadı. Belli değil ki, sen gerçekten bir insan kahramanı mısın değil misin?
Bediüzzaman gibi 28 sene memleket memleket sürgüne gönderilmeliydin, hapishanelerde sana
yer hazırlanmalıydı, divan-ı harplerde cani gibi muamele görmeliydin, adın unutulmalıydı,
kimse gelip seni ziyaret etmemeliydi, seni tıraş eden berber bile istintaka tabii tutulmalıydı,
kunduranı boyayan boyacı götürülüp hesaba çekilmeliydi, bu kadar tecrid edilmeliydin. Barla
dağlarında tek başına, yapayalnız, kır bekçisi ile bile görüştürülmediği halde, zerre kadar fütura
düşmemeliydin, o zaman ben de demeliydim ki: Evet sende gerçekten bir yürek varmış, sen
bozgunu bütünüyle kafandan silip atmış ve bütünüyle civan mertliğe, bütünüyle aktiviteye
kilitlenmiş bir insansın.
Risale-i Nur için darağaçları kuruldu, onun için binlerce mahkeme cereyan etti ve onun
için binlerce müspet kararlar verilmesine rağmen yine insanlara eziyet edildi, karakollarda
insanlar can verdi, evler basıldı. Şurada şu heyet içine bile az dikkatli baksanız bir sürü insan
görürsünüz onlardan ve bu arkadaşlar rüştlerini ispat ettiler. Onun için Kıtmir şöyle düşünürüm
ben; burada 27-28 sene, kaç oluyor 66’nın başı oluyorsa, 28 senedir ben geldiğimden bu yana
ciddi bir vefa, sadakat içinde gördüğüm arkadaşlar var. Bir delikanlı olarak geldim. O gün bu
kıtmirce şeylerin bu işin içine katılmayı, suyun akışına doğru, genel akış içinde kürek çekmeyi
hizmet zannedip, alnımdan öpen arkadaşlar vardı her Cuma. Ve ben şimdi bunlar o günden bu
güne hiç vaade vefada hıyanet etmediler, hiç yanlış adım atmadılar, bir Yunus vefası içinde
başlarını eşiğe koydu, hep sadakatle beklediler. Şimdi sıra, alınlarından öpme sırası bana geldi.
Nerede görsem alınlarını öpmek geliyor içimden. Bu çok önemli bir meseledir. Hiç bozgun
yaşatmadılar bize, hiç falso göstermediler, hiç fiyasko göstermediler bu insanlar. Tazyik
edildiler, evleri basıldı bu insanların, ama hep dimdik durdular.
Yayınlarımıza destek olmak için: https://www.patreon.com/cinarmedya
Kanalımıza abone olmak için: https://www.youtube.com/c/cinarmedya
Sosyal medya hesaplarımız: Twitter: https://twitter.com/cinar_medya
Instagram: https://www.instagram.com/cinar_medya
Ses Platformlarında Çınar Medya: Soundcloud Podcast Ses https://soundcloud.com/cinar-medya
Spotify Podcast Ses https://open.spotify.com/show/0Y7Irnv…
Deezer Podcast Ses https://www.deezer.com/show/402142
Google Podcast Ses https://tinyurl.com/y3mf29ms
İtunes Podcast Ses https://podcasts.apple.com/de/podcast…
Video Platformlarında Çınar Medya: İnstagram Video-IGTV https://www.instagram.com/cinar_medya…
Türkiye’de deyim yerindeyse 3 yıldır bir soykırım yaşanıyor.Yapılmaya eziyet ve işkence neredeyse kalmadı.Haksız ve hukuksuz yere kimileri hayatını kaybetti kimileri de zindanlarda tutsak.
Yaşanan zulümler o kadar çoğaldı ki delilleriyle bir müze kuruldu. Adı da Tenkil.“Tenkil” kelimesi sözlüklerdeki karşılığı aslında soykırım…Tenkil Müzesi Belçika’dan sonra kapılarını Almanya’nın Kassel şehrinde açtı.
Basında da çok fazla yer alan Tenkil müzesinde neler var?
Müzenin ilk girişinde bulunan temsili cezaevi maketi insanı oldukça ürpertiyor.

Cezaevine beton zemin üzerinde emekleyen bebklerin yırtılan pantolonları dikkat çeken ayrı bir bölüm.

Ve cezaevi imkanlarıyla yapılan oyuncaklar…

Tutuklu Erdal Mavi’nin cezaevinde oğlu Cemal için plastik bal şişesinden yaptığı oyuncak.



Cezaevinde mektuplaşmanın yasak olduğu Olağanüstü Hal Uygulaması’nın ilk döneminde eşine olan sevgisini kağıda dökemeyince, hapishanede giydiği atletinin üzerine işlemiş bir mağdur…Kendisini ziyarete gelen eşine kirli çamaşırlarının arasında verdiği atletiyle yasakları zor bir yolla delerek sevgi cümlelerini iletebilmiş

Bir tutsak, renklerin ve boyaların bulunmadığı hücresinde, temizlik için bulunan çamaşır suyuyla rengini değiştirdiği tişörte yazdıklarıyla, eşine sevgisini anlatıyor.

Mehmet Ali Uludağ…Tenkil sürecini belki de en zor yaşayanlardan biri, bir baba…
Meriç Nehrini geçtikten sonra Yunanistan’ın başkenti Atina’da hayatını kaybeden Esma Uludağ’ın eşi Mehmet Ali Uludağ yaşadığı zor günleri Almanya’nın Kassel şehrinde bulunan Tenkil Müzesi’nde anlattı. Uludağ’ın konuşması öncesinde yaşadıklarını anlatan bir belgesel katılımcılara izletildi. Belgesel ve Uludağ’ın konuşması salondakilere duygu dolu anlar yaşattı.

Mehmet Ali Uludağ’ın konuşmasından satır başları:
“EŞİM DÖRDÜNCÜ ÜNİVERSİTESİNİ OKUYORDU, EĞİTİM AŞIĞI İDİ”
Size burada güzel şeylerden bahsetmek isterdim ama maalesef son 4 yılda Türkiye’de birçok insan gibi ben,eşim ve çocuklarım, acı ve ızdırap ile karşılaştı. Ben ve eşim Esma, üniversite ve master eğitimlerimizi tamamladıktan sonra İzmir’de memur olarak çalışıyorduk.İşimizdeki başarılardan dolayı birçok kez ödüllendirdik. Esma Hanım eğitim aşığı idi. Bu yüzden 3 çocukla birlikte 3 üniversite bitirdi. Ve sonra 4’ncü üniversitesi olan hukuk fakültesini kazanmıştı.Hukuksuzluklara karşı gelmek istiyordu.

“POLİSLER EVİMİZİ BASTILAR”
Bir gün polisler evimizi bastılar ve hiçbir somut delil olmadan eşimi hapse attılar, ikimiz de çok sevdiğimiz işlerimizden sorgu sual yargılama olmadan ihraç ettiler.Ardından biz evde yokken polisler birçok kez evimizi bastı ve son gelişlerinde beni almaya gelmişlerdi. Esma Hanım gözaltında ve işkencelerde yaşadıklarından dolayı benim teslim olmamı istemiyordu. Ben de 8 ay boyunca kaçtım en sonunda benim yurtdışına çıkmamın doğru olacağına karar verdik. Ben Almanya’ya çıkmaya karar vermiştim ama aklım onlarla birlikte kalmıştı.Beni almaya gelen polisler eşimi bir türlü bırakmıyordu ve çocuklarımı sürekli rahatsız ediyorlardı ve son günlerde eşini bulamadıkları bayanları gözaltına alıyor, işkenceler yapıyor, onları rahatsız ediyorlardı. En iyisi Onların da yurt dışına çıkmalıydı.
BANA FELÇ OLDUĞUNU SÖYLEYEREK ATİNA’DAN MESAJ ATTI VE BİR SAAT İÇİNDE VEFAT ETTİ
3 defa çıkış denemesi yapıp ölümle burun buruna geldiler, dolandırıldık ama buna rağmen yılmadı. 4. defa da malum bu görüntüler eşliğinde Atina’ya ulaştı. Tabii buradaki çıkış sürecinden önce gözaltına alınmış ciddi anlamda işkencelere maruz kalmıştı. Geçtikten sonra şartlar O Kadar kolay değildi, hiç dilini bilmediğimiz bir yerde 3 çocukla yüksek ev kiraları, yabancı bir çevre ve bu zorlu mücadeleye dayanamadı. 28 Nisan 2018 tarihinde çocukları duş aldırıp uyuduktan sonra bana mesaj attı, felç olduğunu söyledi ardından da bir saat içerisinde beyin kanaması teşhisiyle vefat etti.”
“ÇOK FAZLA ŞEY ANLATMAK İSTERDİM AMA …”
Mehmet Ali Uludağ “Ben burada daha fazla şey anlatmak isterdim ama kızım ve çocuklarım burada şu anda ağlıyorlar yarım bırakmak zorundayım” diyerek konuşmasını tamamlayamadı.
Mehmet Ali Uludağ’ın anlattıkları yerli ve yabancı pekçok konuğu derinden etkilerken, salondakiler gözyaşlarına hakim olamadı.











