Gelin, milletçe gönüllerimizi cehaletten, kabalıktan, bağnazlıktan, kinden, nefretten, hasetten arındırarak, dinî desen ve millî renklerimiz çerçevesinde yeniden kendimiz olalım. “Erbaîn”ler çıkarırcasına, gece-gündüz sürekli nefsânî arzularımıza karşı durarak, kalblerimize ve ruhlarımıza rahat bir nefes aldıralım.
Gelin son bir kez daha, bizi Hak’tan uzaklaştırıp cismâniyetin esiri hâline getiren nefis ve şeytanın bütün karanlık oyunlarına “yeter” diyerek, inancımızın gücüyle, Kudreti Sonsuz’un birer nüve şeklinde mahiyetimize yükleyip genlerimize işlediği “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin esasları sayılan iç dinamiklerimize yönelip insânî husûsiyetlerimizin gereklerini yerine getirelim.
Zaten eğer, içinde bulunduğumuz şu kritik günlerde, bütün bilgi, görgü ve müktesebâtımızı insan, kâinat ve Yaratıcı münasebetlerine bağlayarak gerçek ilim ve mârifete yönelmezsek, ilim adına bir kısım vehimlere kurban gitmemiz, kazanma kuşağında kaybetmemiz ve “Onlara, kendisine âyetlerimizi verip duyurduğumuz densizin kıssasını da anlat; anlat ki o, sahip olduğu bilgisine rağmen, sıyrılıp (tekvînî veya tenzîlî) âyetleri (idrak çerçevesinin) dışına çıktı. Derken şeytan onu kendine uydurup kendine benzetti; o da onun arkasına takıldı ve azgınlardan biri oldu.” (A’raf, 6/175) âyetinde anlatılan talihsizin durumuna düşmemiz kaçınılmaz olacaktır. İlimlerin evhama dönüştüğü, hikmetin abeslere inkılâp ederek tam bir tereddüt kaynağı oluşturduğu, bütün varlık ve eşyanın ürperten cenazeler halini alıp içlerimize korkular saldığı bir duruma düşmenin ise, düz cehaletten daha tehlikeli olduğu açıktır.
İnsanı, haktan, varlığın hakikatından uzaklaştırıp kendi özüne de yabancılaştıran gâyesiz, hedefsiz bilgi ve müktesebâtı, bir meçhul şairimiz şöyle ifade eder:
“Ümmî kalıp cazibe-i dîne incizâb,
Evlâ değil mi âlim olup çekmeden azâb.”
Öyle ise gelin, bilmeyi bilelim; kendi özümüzü keşfetmeye çalışalım ve vicdanlarımızı mârifetle harekete geçirerek el ele, gönül gönüle hep beraber Hakk’a yürüyelim. Suların döne döne ve değişe değişe ummana yürüdüğü gibi “Biz hepimiz Allah’a aidiz -bu aidiyete ruhlarımız feda olsun- ve mutlaka O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) mülâhazasıyla, varlığımızı değerler üstü değerlere yükseltecek üst üste süreçlerden (vetîre) geçip kendi mahiyetimize münasip bir şekil almaya, ruhumuzun ufkuna ulaşmaya veya özümüzle bütünleşmeye daha ciddî gayretler gösterelim.
Evet sular, ummandan, mini mini nem parçacıkları halinde ayrılır; enerjilerini kullana kullana, mahiyetlerinin müsaadesi çerçevesinde zıtlıkları aşar, “çiy noktası”na ulaşır.. birbiriyle bütünleşir ve ayrı bir mahiyet alırlar; ardından da bin bir tarraka ve ışık oyunları içinde yeniden baş aşağı toprağın bağrına boşalır; arzın derinliklerinde rezervi azalan veya tamamen biten havuzları doldurur; kuruyup ciğeri yanmış ovanın-obanın imdadına koşar; bağların-bahçelerin yüzünü güldürür ve geçtiği her yerde yolunu gözleyenlere tebessümle mukabelede bulunurlar. Her şeyle ve herkesle sarmaş-dolaş olur, hemen bütün muhtaçları şefkatle kucaklar ve hiçbir ayırım gözetmeden hemen hepsinin hararetini giderirler. Sonra da, yeniden, derin bir birleşme tutkusu ve kendi havuzuna ulaşma sevdasıyla, çaylar-ırmaklar oluşturarak yürürler değişik çağıltı mûsıkileriyle göllere-deryalara.. her zaman bir gözü atmosferin derinliklerinde, diğeri arzın enginliklerinde, bitmeyen bir aşk u şevkle döner dururlar yer-gök arasında.. hem de edip eylediklerini başa kakmadan, kimseyi mahrum bırakmadan, herkesi, her şeyi, her yeri sevindirir ve bütün muhtaçların yüzlerini güldürürler; güldürür, insaf ve insaniyetimize tembihlerde bulunarak, bizi iradelerimizin hakkını vermeye çağırırlar.
Aslında, canlı-cansız ekosistemin bütün unsurları birbirleriyle el ele, omuz omuza öyle bir birlik içindedir ki, dahası olamaz: Evet, en küçük ve önemsiz görünen yaratıklardan en dev ve cesametli varlıklara kadar her şey ve her nesne, bir vücudun uzuvları gibi belli bir plân çerçevesinde, hep birbirinin imdadına koşmakta, birbirine yardım ellerini uzatmakta hatta çok defa hayatlarını hep başkalarını yaşatmaya bağlı sürdürüp tam bir dayanışma ve yardımlaşma örneği sergilemektedirler: Güneş, o dev cesameti ve o her şeyi kucaklayan sımsıcak atmosferiyle, tıpkı şefkatli bir anne gibi, tesir alanına giren hemen herkesi ve her şeyi sıyânet kanatları altına almakta, hiçbirini mahrum etmeden hemen hepsini görüp gözetmekte ve vâridâtını onların başlarına boşaltarak türlü türlü ışık-renk oyunlarıyla her zaman emre âmâde olduğunu haykırmaktadır. Toprak, su, hava ve bunları teşkil eden daha küçük elementler, apaçık birer hizmetkâr gibi, bizim ve daha başkalarının imdadına koşmakta, yaşamamıza, varlığımızı sürdürmemize kol-kanat germektedirler. Bağlar-bahçeler, bağlarda-bahçelerde meyveler-sebzeler, semavî sofralar şeklinde önümüze konup-kalkmakta ve bize ziyafetlerin en nefislerini sunmaktadırlar; sunmakta ve kâinatta cârî umumî ahenk adına ruhlarımıza teâvün ve tesânüt duyguları fısıldayarak gönüllerimizi yüksek insanî değerlere uyarmaktadırlar.
Öyleyse gelin, bütün varlık ve eşya, varlık ve eşyanın arkasındaki ruhânîler ve melekler gibi biz de, el ele, gönül gönüle birbirimizi candan kucaklayalım ve iradelerimizin hakkını eda etme azmiyle, içimizdeki kin, nefret, ihtiras, düşmanlık, şehvet.. gibi hayvanî hisleri söküp atarak, ruhânîlerin o tertemiz havasına dem tutmaya çalışalım.. kalbî ve ruhî hayat ufkuna otağlar kurarak hak yakınlığına açık duralım.. ve içlerimize akan arz u semanın güzelliklerinden, lâhut âleminin o el değmemiş güllerinden, çiçeklerinden hazırladığımız buketlerle sevgiye ve güzelliğe aç gönüllere bayram şölenleri yaşatalım..
Gelin, cismâniyet ve nefsânîliğin o boğan, bunaltan dar mahbesinden sıyrılarak, biraz da ruhların ferah-feza ikliminde kanat çırpıp pervaz etmeyi deneyelim: Sürekli Allah için işleyip Allah için başlayalım.. Allah için görüşüp Allah için konuşalım.. ve O’nun hoşnutluğuna götürmeyen her davranıştan da uzak durarak, ömürlerimizi bütün bütün O’nu memnun etmeye adayalım: Ellerimizi-ayaklarımızı, gözlerimizi-kulaklarımızı, dillerimizi-dudaklarımızı O’nun istediklerine bağlayarak, her hamle ve her hareketimizde O’nun sadık bendeleri olduğumuzu haykıralım.. ömrümüz oldukça hep hak aşkı, insanlık sevgisiyle oturup kalkalım.. dünyadan göçüp gideceğimiz zaman da birer aşk ve muhabbet şehidi gibi, ruhânîlerin uçuşup durduğu âleme gidiyor olma şuuruyla ayrı bir aşkınlık neş’esi ortaya koyalım…
Gelin, bütün benliğimizle Hakk’a yönelip Hak’ta buluşalım.. böyle bir nokta itibarıyla unutulacak şeyleri bütünüyle gönüllerimizden çıkarıp atalım ve tutulup korunması gereken değerleri de birer göz nuru gibi canlarımızdan daha aziz bilerek, sînelerimizin nefse ve şeytana kapalı en mahrem yerlerinde sımsıkı korumaya alalım; ulaşmasın, ulaşamasın ona hiçbir hain düşünce ve zalim el, ilişemesin hiçbir menfur emel.
Gelin, vicdanlarımızın Hakk’a ulaşma heyecanını bir iman derinliği, bir “şeb-i arûs” neşvesi gibi duyup, bu neşveyi sînelerimizin en yüksek tepelerinden bir ezan edasıyla haykırarak, bin bir yabancı gürültüyle sağırlaşmış bütün kulaklara yepyeni bir ezel bestesi duyuralım; duyurup bütün gönülleri coşturalım. Bir yandan çehrelerimizin kirlerini gözyaşlarıyla giderirken, diğer yandan da sînelerimizi en mahrem duyguların heyecanlarıyla coşturabildiğimiz kadar coşturup bütün samimiyetimizle; “Dil bir beyt-i Hudâ ise, temizledik onu mâsivâ kirlerinden; ey can, doğ artık ruhlarımıza ve bize yalnız olmadığımızı duyur; duyur ve gurbetlerin en acısıyla kıvranıp duran gönüllerimizi mârifetinle doyur.” diyerek varlığımızı bir kere daha cihanlara haykıralım.
Gelin ne olur.! Öyle bir canı kucaklayalım ki, kucaklamaya ve beraberliğe değsin ve neticede asla pişmanlık duyulmasın. Bence, fânilik kirlerinden arınmanın ve ömür boyu melekler gibi tertemiz yaşamanın yolu da bu olsa gerek.. gelin hep bu yolda olalım ve yok olup gitmekten kurtulalım. Zaten, yazda doğup kışta ölenlere, baharda hazan endişesiyle tir tir titreyenlere gönül vermeye de değmez ya…
Gelin, bütün insanlar karşısında, tıpkı meyveli ağaçlar gibi olalım; olalım ve semtimize sokulanları, gölgeden daha başka şeylerle de mükâfatlandırarak, bütün vâridâtımızla onların başlarına boşalıp duralım ve tabiî kendimiz de her zaman toprakla sarmaş-dolaş kalalım…
Gelin, güç, kuvvet, servet, hakimiyet ve daha değişik imkânlar gibi, bir kısım zahirî fâikiyet unsurlarını, Hakk’a karşı birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet vesilesi sayarak, Allah’ın ihsan ettiği bütün bu mazhariyetleri, O’na bağlı görme idrak ve şuuruyla ölçüp, biçip, değerlendirip onları gönüllerimizde iki büklüm olma duygusuna çevirelim; çevirip bütün tavır ve davranışlarımızı Hak karşısında rükû ve secde hâliyle, insanlar karşısında da saygı ve muhabbetle bezeyelim.
Sızıntı, Eylül 2000, Cilt 22, Sayı 260 M.Fethullah Gülen
81 yaşında tutuklanan Yusuf Bekmezci: “Cemaat terör örgütü değil, Gülen’e terörist diyemem”
Yusuf Bekmezci savcılık ifadesinde; Cemaatin terör örgütü olmadığını, Fethullah Gülen’i sevdiğini, hiçbir terör faaliyetini görmediğini söyledi. 81 yaşındaki Bekmezci tutuklandı.
İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alınan, Fethullah Gülen’in yakın arkadaşlarından Yusuf Bekmezci (81) çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Bekmezci’nin kalmakta olduğu Karşıyaka ilçesindeki bir dairede gözaltına alındığı bildirildi.
“CEMAAT TERÖR ÖRGÜTÜ DEĞİL”
Geçmişten bugüne Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Bekmezci’nin Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki ifadesinde, “Kendisiyle geçmiş yıllarda İzmir’de bir Kuran kursu kurduk. Fetullah Gülen’i severim. Ona terörist diyemem çünkü hiçbir terör faaliyetini görmedim” dediği belirtildi.
MAHKEMEYE GÖRE “KADİM ABİ”
Mahkeme kararında, Bekmezci’nin “Kadim abi – irşatçı gibi sıfatlarla tanındığı”, “Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldığı”, belirtildi ve Bekmezci’nin savunmasında suçlamaları kabul etmediği belirtildi.
Kararda, “Dosya kapsamındaki delillere göre Türk Ceza Kanunu’nun 314/1 maddesi kapsamında ‘silahlı terör örgütü yöneticisi olmak’ suçunu işlediği iddiasıyla sevk edildiği İzmir Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklanmıştır.” denildi.
Yıllarca yaptığı hayır faaliyetleriyle tanınan, ve pek çok kişi tarafından gönül insanı olarak bilinen Bekmezci 81 yaşında.İlerleyen yaşıyla birlikte artan hastalıklarına rağmen, saçma iddialarla Bekmezci’nin tutuklanması vicdanları bir kere daha kanattı.
Biz, düşüncelerin hayata dönüştüğü, hayatın, bütün zamanları aşkın bir hızla akıp gittiği, rüyalara sığmayan bir aydınlık geçmişten geliyoruz. Bugüne kadar pek çok defa aşılmaz gibi görülen bâdireleri -Hakk’ın inayetiyle- aştık; geçilmez kabul edilen engebeleri geçtik ve gelip bugünlere ulaştık. Ne önümüzü kesen tersliklere takıldık ne de yol boyu karşımıza çıkan ifritten handikaplara pes ettik. Yürüdük yolumuza her şeye rağmen.. azmimizi biledi karşılaştığımız engeller.. iradelerimize fer kaynağı oldu hasımların kini, nefreti.. imanın yenilmez gücü ve imanlı ruhların sımsıcak sîneleri eritti yollardaki karı-buzu.. ve şimdi semalara açık yamaçlarda, başları döndüren mini mini baharlar tülleniyor.. hâlâ, karın-kışın hükmettiği yerleri de mü’min ruhların sıcaklığı yumuşatıyor ve hazanla inleyen yerlerdeki mağmumları ümit neşideleriyle dayanmaya çağırıyor.
Aslında biz, hayatı hep böyle duyduk ve hâdiseleri de hep böyle yorumladık. Ne dün ne de bugün, karı-buzu, tipiyi-boranı başkalarının yorumlayıp paniklediği gibi ekşi çehreleriyle hiç mi hiç duyup hissetmedik. Öyle ki en karanlık dönemlerde dahi “Hak şerleri hayr eyler/Sen sanma ki gayr eyler/Arif onu seyr eyler/Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler.” (İbrahim Hakkı) deyip yürüdük Hakk’a kendimizce..
Gönüllerimiz acz u fakr düşüncesine kilitli, dillerimizde şevk u şükür türküleri ve ellerimizde ihtiyaç tezkeresi dayandık Kudreti Sonsuz’un kapısına. Allah’ın izniyle, ne yıkılma, ne devrilme; köpürüp cehennem gelse üzerimize, kurtulma telaşı değil, kurtarma azmiyle karar verdik kendimizi o magmaların içine salmaya.
Biz hep böyle düşündük ama, içimizde bir hayli devrilenler de oldu. Bunları görüp duydukça her zaman içimiz kanadı. Dimdik duramamışlardı tipi-boran karşısında.. önce kalblerinin ritmi bozulmuş, sonra başları dönmüş, bakışları bulanmıştı.. ve yer değiştirmişlerdi bir kısım yalancı vaatlere kapılarak. Bunlar, tarihî bir yanılgıyla geçmişten tevârüs ettikleri değerleri şuraya-buraya saçıp başkalarının el ve eteklerindeki çakıl taşlarına talip olmuşlardı. Evlerini, köylerini, şehirlerini, neden kaynaklandığı belli olmayan maceralara kurban ediyor ve her biri birer cennet köşesi hânelerinin ruh ve mânâsını söküp dışarıya fırlatıyor ve o mübarek yuvaları kaba, hoyrat birer madde meşheri haline getiriyorlardı; getiriyor ve altından, gümüşten, billûrdan, mercandan, yakuttan, zümrütten değerlerimizin yerlerini bakır kırıntılarıyla doldurma fantezileri yaşıyor ve sırmadan, atlastan, ipekten, bürümcükten, kadifeden, canfesten örülmüş bediî zevklerimizin akisleri sayılan o muhteşem güzellik unsurlarının yerlerini de şunun-bunun çuluyla, partalıyla kirletiyorlardı. Her yanıyla bir hülya iklimi, bize ait o büyülü saraylar zincirini, dünya ve ukbânın birleşik noktası sayılan ve her yanıyla tam bir uyum içinde bulunan o ruh ve mânâ renkli kendi atlasımızı, resim denemesi yapan çocukların kirlettikleri tuvale benzetiyorlardı..!
Şimdilerde o şanlı geçmişimiz ve onun hakiki ruhu, mânâsı sayılan dinî, millî değerlerimiz; tıpkı bir canlı misillû hafakanlarla çarpan kalbi ve ağlaya ağlaya kan çanağına dönmüş gözleriyle bize yönelip rikkatle yüzümüze bakıyor ve en içten iniltilerle “Hâlâ beni hatırlamayacak mısınız?” dercesine -bütün bütün yitirmemişsek- insaflarımıza sesleniyor gibi bir hâli var. O yönelip bize sesleniyor veya biz öyle farz ediyoruz, çok önemli değil; önemli olan bunca hasret ve bunca hicrandan sonra hâlâ ona “dâüssılalar” yaşatmamızdır.
Aslında, ne hasımların ardı-arkası kesilmeyen ihanetleri, ne de dostların vefasızlığı, onun, benliğimizde meknûz şuuraltı ihtişamına hiç mi hiç dokunamadı ve onun renklerini asla solduramadı. Aksine o hep kadirşinas gönüllerle hasbıhal etti ve mânâ köklerine bağlı vicdanlara kendi sesinden ne besteler ne besteler sundu! Kim ne derse desin o hâlâ, değişik çağrışımlara açık hülyalarımıza, harfsiz-kelimesiz, fakat çok engin, çok muhtevâlı, en renkli beyanlardan daha beliğ hutbeler îrad etmekte ve bir gün mutlaka geriye döneceği bişâretiyle yüreklerimizi hoplatmaktadır.
Bize göre, geçmişten tevârüs ettiğimiz millî ve dinî değerler, milletimizin canı-kanı mesâbesinde ve olmazsa olmaz hususlardandır. Biz onları yaşarken âdeta, mazinin kalb atışlarını, hâlin hesap, plân ve aktivitelerini, geleceğin de ümitlerini, hülyalarını duyar ve kendimizi cedlerimizin “hay-hû”ları arasında sanırız; sanırız da bu büyülü rüyadan bir daha da uyanmak istemeyiz. Kim bilir şimdiye kadar kaç kere geçmişin sessizlikten örülmüş melodileriyle değişik hafakanlarımızdan sıyrılmış ve yürüdüğümüz o upuzun ve çetrefilli yollarda, onun refâkat ve vesâyetinde serinlemişizdir.! Kaç kere hülyalarımızın menfezleriyle onu temâşâ etmiş ve atalarımızın azm u ikdâmıyla şahlanıp kendimiz olmaya doğru yürümüş ve hemen her zaman sağlam düşünen, yaşadığı dönemi iyi okuyan, okuduklarını da doğru yorumlayan o üstün karakterlerin vesâyetine koşmuşuzdur..!
Gerçi onlar da bizim gibi insandı; onların da bir kısım zaafları vardı. Yer yer nefsânîliğe yenik düşüyor, zaman zaman ruhî âhenkleri bozuluyor ve bazen ciddi denecek ölçüde aralarında hır-gür yaşıyor ve birbirlerine düşüp kavga ettikleri de oluyordu; hatta bazen tamamen istikamete kilitlenmişlerin yanında bir kısım aldatanlar, dimdik duranların yanında eğri-büğrü oturanlar; hiçbir zaman haktan, adaletten şaşmayanların yanında benciller, kıskançlar, zalimler de bulunabiliyordu. Ne var ki, bu olumsuzlukların hiçbiri yaygın ve mütemâdî değildi.
Aslında, peygamberler müstesna, insanoğlu hiçbir dönemde melekler gibi sürekli müstakîm kalamamış, nefis ve hevâsı karşısında kıvamını koruyarak her zaman dimdik duramamış ve irtifâ kaybetmeden hep yüksek uçuşlarını devam ettirememiştir. Onun, Hak’la münasebetlerini rûhânîlerle atbaşı götürdüğü aynı anda, ervâh-ı habîse ile en pes şeyleri paylaştığı, nefsânî arzuların önünde hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulduğu ve cismâniyetin çekim alanına girerek gidip baş aşağı bir yere kakıldığı hiç de az değildir. Aslında, bunun garipsenecek bir yanı da yoktur. Onca gayret ve temkine rağmen, bugün dahi çok yakınımızda bulunan bazı kimselerin inhiraflarından, her zaman içimizi kanatan değişik münasebetsizliklerinden, Hakk’ın çiğnenmesi karşısında vurdumduymazlıklarından, yaramaz düşünce, yaramaz söz ve yaramaz tavırlarından şikayet etmiyor muyuz.! Hem de bunca aydınlanma, bunca eğitim gayreti ve bunca caydırıcı müeyyidelere rağmen…
Bu itibarla da geçmişi bugünle ve cedlerimizi de bizimle mukâyese etmek doğru olmasa gerek. Geçmiş çok farklı ve atalarımız da örnek birer karakter insanı idiler. Onlar, yürekten inandıkları Allah’a gönül vermiş birer ruh insanı, bütün süflîliklerden ve bayağılıklardan arınmış birer nezâhet âbidesi; maddiyatları mâneviyat destekli, düşünceleri ukbâ eksenli öyle pırıl pırıl simalardı ki, yaşadıkları dönem bir altın çağdı dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. İşte bu mülâhazalara bağlı biz ne zaman o büyülü dönemi ansak, hayallerimizde bütün ülke birdenbire mâbetleşir ve sokaklardaki insanlar âdeta ruhânîleşir; derken dört bir yana ışıklar yağmaya başlar.
Şimdilerde, hülyalarımıza küçük mumlar gibi mini ışıklar salan bu rüyanın bir gün mutlaka gerçekleşip bir aydınlık tufanına dönüşerek bütün dünyaları ışığa gark edeceğine inancımız tamdır.
Sızıntı, Ekim 2002, Cilt 24, Sayı 285 M.Fethullah Gülen
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hasbihalinde şu hususlar üzerinde durdu:
*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur:
أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ
“Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” Zira secdede, Allah’ın büyüklüğünü ifadenin yanında insanın kendi küçüklüğünü ortaya koyması gibi iki mülâhaza bir araya gelir; bu iki mülâhaza bir araya gelip örtüşünce de Allah’a en yakın olma hâli zuhur eder. Evet, kul, tevazu, mahviyet ve hacâlet içinde başını yere koyduğunda ve hatta mümkün olsa başını topraktan daha aşağı götürme azmiyle secdeye kapandığında Allah’a kurbet hâsıl olur.
*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Hazreti Ebu Bekir’e öğrettiği ve secdede okunması tavsiye edilen dua şöyledir:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
“Allah’ım, muhakkak ben nefsime namütenahî zulümde bulundum; günahları bağışlayacak Senden gayrı kimse yoktur. Nezd-i Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa, bana merhamet et; şüphesiz ki Sen yegâne Gafûr ve Rahîm’sin.”
*Kanaatimce, İnsanlığın İftihar Tablosu’na nispet edilecek her şey “saadet”, “kutlu”, “mutlu” gibi sıfatlarla anılmalıdır. Bu mevzuda Kitap ve Sünnet’te bir şey görmedim; fakat, Efendimiz’e gönülden saygımızın ifadesi olarak, böyle davranmak gerektiğine inanıyorum. Halk “Hira Mağarası” diyor; bunu kullanmada bir mahzur olmayabilir; lakin Efendimiz’e saygının gereği olarak ona “Hira Sultanlığı” denmeli; “saadetli Hira yuvası” denmeli. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hicret ederken tahassun buyurduğu yer hakkında Sevr Mağarası değil, “Sevr Sultanlığı” diyeceksiniz. “Kabr-i Saadetleri”, “mutlu kabirleri”, “kutlu kabirleri” diyeceksiniz. Hatta “makbûr” düşüncesini hatırlattığından dolayı ona kabir dememeyi tercih ederim. Bir yönüyle “ruhunun ufkuna yürüme limanı” derim. Saygınız ölçüsünde saygı görürsünüz.
*Hücre-i Saâdet o kadar dardı ki, -o hücreye canlarımız kurban olsun- Efendimiz’e rahat secde edecek kadar bile yer kalmıyordu. Âişe Validemiz’in naklettiğine göre, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gece namaza durduğunda, secde edeceği zaman eliyle Hazreti Âişe’nin ayaklarına dokunuyor ve ancak o mübarek Validemiz ayaklarını çektikten sonra oraya secde edebiliyordu.
*İmam Bûsîrî, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ortaya koyduğu derin kulluğu anlatırken der ki:
ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ اَحْياَ الظَّلاَمَ اِلٰي
اَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُرَّ مِنْ وَرَمِ
“Ben, ayakları şişinceye kadar geceleri ibadetle ihya eden O Zât’ın sünnetine, onu terk etmek suretiyle zulmettim.”
*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle derin bir kulluk ortaya koymuştu ki, dahası olmaz. Onun, sabahlara kadar ibadet ettiğini gören Hazreti Âişe Validemiz (bir rivayette de Hazreti Bilal), “Senin hiç günahın yok ki!” manasına “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’amı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı şerefli bir zafer vermesi içindir.” (Fetih, 48/1-3) ayetlerini okuyunca, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Beni onca nimetlerle serfiraz kılan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap veriyor ve yine kendine yakışan bir tavır sergiliyordu.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
ثَلاَثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ
وَلاَ يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ: شَيْخٌ زَانٍ،
وَمَلِكٌ كَذَّابٌ، وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ
Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahü anh),
Fahr-i âlem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
“Üç kimse vardır ki kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları temizlemez ve onlara rahmet nazarıyla bakmaz. Ayrıca onlara elem verici azap da vardır. Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan söyleyen devlet başkanı ve kibirli fakirdir.”
(Sahih-i Müslim)
***
Rahmetten Uzak Üç Kimse
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanlığa ve özellikle de ümmetine olan rahmetiyle zaman zaman onları uyarmış ve Yüce Allah’ın engin rahmet deryasından kendilerini mahrum etmemelerini istemiştir.
Hadiste anlatılan, rahmetten uzak üç zümre, af ve merhamet kapısını kendi yüzlerine kapatan, o kapıdan geçme imkânları olduğu halde geçmeyen kimselerdir.
Yaş ve aklının kemaline, iyi ve kötü, hayırlı ve hayırsız fiilleri ayırabilecek ilim ve tecrübesinin çokluğuna ve vücudunun zayıflığına rağmen zina eden yaşlı, kendi kendini rahmetten uzağa atmıştır.
Güç ve otoritenin yanı sıra dünyevi imkânların pek çoğuna sahip olduğu halde yalan söylemeye devam eden yönetici de kendi elleriyle kendini azaba itmiş ve şefkatten mahrum etmiştir. Onun, artık dünyevi anlamda kendisinden korkacağı bir kimse yahut ulaşmak istediği maddi bir nimet bulunmadığı, yani yalana itici hiçbir sebep olmadığı halde yalan söylemesi, aftan mahrum bırakacak büyük bir vebaldir.
Malı-mülkü olmadığı, makam sahibi bulunmadığı halde mağrurlanan yoksul ve fakir kimse de kendisini çok büyük bir nimetten, Allah’ın af ve merhametinden mahrum bırakmıştır; çünkü dünyevi anlamda onu kibir ve gurura sevk edecek sebepler olmadığı halde bu günahları işlemekle mesuliyetini katlamıştır.
Hâsılı, herhangi bir kimsenin işlemesi haram olan zina, yalan ve kibir gibi günahların özellikle bu üç zümre tarafından irtikâp edilmesi çok daha büyük bir vebal ve affı çok daha zor olan amellerdir.
Hadiste bildirilen bu üç kişi, az bir gayretle ve iradelerinin hakkını vermekle bu günahlardan uzak durabilecek kimseler oldukları halde bunu yapmayarak hatta aksi yönde bir gayret sarf ederek kendi nefislerine zulmetmişlerdir.
Birbiriyle irtibatsız gibi görünen bu üç zümrenin ortak özelliği, bu günahları işlemekten uzak oldukları halde bunları yapmaları ve Allah’ın hakkını hafife almaları sebebiyle kendilerini merhametten mahrum kılmalarıdır.
Allah böyle bir akıbetten muhafaza buyursun. Amin.
اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ:
Bir zamanlar bu mübarek dünya; rengi, deseni, havası, insanı, ruhanî iklimi, millet olarak kendi kimliğini koruma azm ü gayreti, geçmişten tevarüs ettiği değerleri, kökleri semaviliğe dayanan âdetleri, an’aneleri ve bütün bunların mecmuundan kaynaklanan maddî-mânevî güzellikleriyle bambaşka bir âlemdi. Çarşısı-pazarı, caddesi-sokağı tıpkı birer mâbed harîmi, cami ve mescitleri de âdeta Kâbe’nin izdüşümü gibiydi. Bu dünya insanları, uğradıkları her yerde, duyguları, düşünceleri ve gönül enginlikleriyle ruhanîleri hatırlatan olabildiğine derin, incelerden ince, fevkalâde nazik ve hâllerinden memnun çehrelerle karşılaşır; onların sımsıcak mukabeleleriyle banyo yapmış gibi olur ve böyle bir ülkede bulunma bahtiyarlığıyla hep “şükür” mırıldanırlardı. Yükselen hemen her seste, her solukta göklerin merhameti, meleklerin mehâbeti, annelerin şefkati duyulur ve her bucak bir güven koyu gibi tüllenirdi. Burada yer yer insanlar Hakk’ı tazim duygusuyla ciddileşir, zaman zaman da şükranla gürler ve hep tebessüm düşünür, tebessüm söylerlerdi. Bu mütebessim simaların dolaştıkları hemen her yerde tılsımlı bir meltem esiyormuşçasına, hâdiselerin tazyikinden bunalmış gönüller ve muvakkat bazı olumsuzluklarla sıkışmış ruhlar bu sihirli atmosferde cennet gölgeliklerine sığınmış gibi bütün hafakanlarını atar, mânevî bir banyo almış gibi rahatlar ve serinlerlerdi.
Mektepler her zaman, ilim, irfan parıltılarıyla ışıldar durur; mâbedler birer haremgâh-ı ilâhî nuraniyet ve mehâbetiyle gün boyu tıpkı bir mürşit, bir muallim gibi çevresine ışıklar saçar; gelip bağrına sığınanlara semavî üslûbuyla bir şeyler fısıldar; kürsüler, minberler mukaddes feyizlerin mahall-i feverânı gibi lâhût edalı beyanlarla gönüllere râşeler salar; evler, konaklar buralardan taşıp gelen meltemlerle, mektebin, mâbedin, minberin, mihrabın ışıklarının, seslerinin ulaştığı hepsinin tıpkı bir mâbeyni gibi ruh ve mânâ ile inlemeye durur; caddeler, sokaklar İslâmî ruhun, o ak alınlı, aydın ruhlu hakka açık temsilcileriyle her zaman mektep ve mâbed vâridâtının meşheri olma görüntüsünü sergiler; derken her taraf âdeta birer mescit harîmi ve birer medrese revakı hâlini alırdı.
O günün insanları, günümüzde olduğu ölçüde ne yalan bilir ne tezvirde bulunur, ne iftira ile başkalarını karalar ne de komplo gibi bayağılıklara tenezzül ederdi. Ara-sıra insanî değerlerden habersiz, halka da Hakk’a da saygısı olmayan birkaç sefilin sefalet hırıltıları veya gadr u zulüm “hay-hûy”ları duyulsa da, toplumun hemen büyük çoğunluğunun temel karakteri, böyle aşağılık ruhların sermayesi sayılan bayağılıklara karşı hep kapalı bulunurdu. Onlar arasında ahlâksızlık, hiçbir zaman millet çehresini karartacak şekilde alenîleşip yüze vurmaz; fenalıklar uzun boylu yaşama imkânı bulamaz; hayasızlık kat’iyen yaygınlaşamaz; günah ve isyan istidadı, gücünü denese bile gizlilik içinde dener; bu denemelerse asla tutmaz, tutsa dahi devam etmez; doğmasıyla ölmesi bir olur ve onun yerini de hayat boyu unutulmayan bir nedamet hissi alırdı. O günün insanları hata işlesin işlemesin arınmak niyetiyle sık sık tevbe ve inâbe kurnaları altına koşar; dua ve niyazlarla sürekli iradelerini güçlendirir ve her zaman Hakk’a yakın durmaya çalışırlardı.
O toplumda, herkes herkese güvenle bakar, güvenilir olma konusunda olabildiğine titiz davranır ve kimse kimseden endişe duymazdı. Nadir de olsa, başkalarının onları aldattığı olurdu ama, onlar kat’iyen kimseyi aldatmaz, aldatmayı düşünmez; birine hile ve hud’ada bulunmayı insan olma hakikatine karşı en büyük saygısızlık kabul eder ve itibarlarını bir namus gibi korurlardı. Onların arasında “dediğim dedik” kaba kuvvetin sesi soluğu fazla duyulmazdı; yer yer bir kısım münasebetsiz çıkışlar veya başkaldırmalar olsa da, bu tür kimselerin önüne birer kemik atılıverince hemen sesleri kesilir ve âhenk de yeniden teessüs ederdi.
Başka yerlerde, başka zamanlarda kuvvetin hâkim, hukukun derbeder, keyfiliğin hükümfermâ olmasına mukabil bu mübarek toplumda, hukuk esas, adalet şâyi, insanlar birbirine yardımcı ve kuvvet de her zaman hakkın emrindeydi. Bir vücudun uzuvları gibiydi millet fertleri; birbirlerine saygılı davranır, biri diğerinin önem ve lüzumuna inanır; paylaşmasını bilir; farklı düşünce ve mütalâaları zenginlik sayar, hürmetle karşılar ve değişik düşüncelere karşı da saygı ufuklarını her zaman engin tutarlardı. Kimse kimseye “mürtecî” demez; kimse kimseyi küfür ve dalâlet yobazlığıyla karalamaz; çok dar aralıklı bazı dönemler müstesnâ, hiç kimse herhangi bir baskına uğrayacağı endişesini duymaz ve birilerinin gelip tepesine bineceğini asla düşünmezdi. Sînelerinde ahde vefa hissi, emanet düşüncesi, şefkat ve merhamet hâkimdi. Yalan, bir lafz-ı kâfir kabul edilir, gadr ü hıyanetin telaffuzundan bile utanılır; zulüm ve tecavüz her zaman tiksintiyle karşılanır ve cana kıymak da canavarlık sayılırdı.
O zamanlar, günümüzün problemleri sayılan hortumlama hiç mi hiç bilinmez; spekülasyona sadece bazı Frenkçe sözlüklerde rastlanılır; haram yeme, haramîlik sayılır; çalma-çırpma da eşkıyalık kabul edilirdi. Dahası, bu türlü levsiyâta bulaşmak sadece o münkerâtı işleyenler için değil, onların aileleri, mensup bulundukları oymakları, ikamet ettikleri köyleri, kasabaları için de birer ar sebebi telakki edilirdi. Dinî duygu, dinî düşünce onların iliklerine kadar işlemiş bir ruh ve can; ahlâk “olmazsa olmaz” en yüce hakikat ve diyanet de insan olmanın zaruri bir gereği sayılırdı. Herkes hemen her zaman “iman”, “ilim”, “mârifet” mülâhazalarıyla oturup kalkar; ve çok defa mehâfet ve mehâbet soluklardı. Kimse kimsenin hukukuna tecavüz etmez, kimseye haksızlıkta bulunmaz; kazara böyle bir şeye maruz kaldığında da, hak ölçülerine bağlılık içinde “Zulme zulümle mukabele edilmez.” felsefesiyle hareket eder ve hep Müslümanca davranırdı. Defaatle aldatılsa dahi alçakların işi saydığı aldatmaya asla tenezzülde bulunmaz, gördüğü vefasızlıkları, beklentisiz bir vefa duygusuyla yumuşatmaya çalışır; hoyratlık ve kabalıkları “karşı tarafa ders” deyip centilmenlikle savar ve kendisine yapılan bütün kötülükleri de tek yanlı kalmaya mahkûm ederek, fena sonuçlar doğurması muhtemel bütün olumsuzlukları “lâakal” yarıya indirirdi.
Son birkaç asır var ki, bütün bütün olmasa bile biz, toplum olarak bu yüksek insanî değerlerden bir hayli uzaklaştık. Millî düşünce ve karakterimizde üst üste kırılmalar oldu. Bizi biz yapan inançlarımızın, düşüncelerimizin çehrelerinde renk atmalar, matlaşmalar, hatta bazılarımız itibarıyla kirlenmeler görülmeye başladı. O eski güleç ve gökçek yüzlerin yerlerini, abus, şikayet edalı, somurtkan; çok defa kinle, nefretle moraran ve öfkeyle kızaran simalar aldı. Sanki bir zamanlar, o olabildiğine canlı, neşeli, sımsıcak ve herkese açık bu incelerden ince millet fertlerinin yerini özü, usaresi ve ruhu itibarıyla karbonlaşmaya yüz tutmuş fevkalâde sert, kaba, kırılgan, insan görünümünde bir kısım cisimler almıştı.
Vâkıa, böyle bir durum herkes için hiçbir zaman söz konusu olmamıştı; olmamıştı ve içten içe çürüyenlerin, değişip başkalaşanların ve millî kimliğini inkâr edenlerin yanında sağlam ruh, bozulmamış karakter, mânâ köklerine bağlı saf ve dupduru kalmış bir hayli insan da vardı; vardı ve bunlar, uyaran bir ışık, samimî bir ses, içten bir diriliş çağrısı ve çağın sesiyle bir ezan bekliyorlardı; bekliyorlardı ve mânâ köklerinden sızıp gelmiş mülâyemet hissi, cibilliyetlerindeki iyilik duygusu, herkese saygılı davranma tavrı ve afv u safh enginlikleriyle, kendilerini ifade edecekleri bir eşref saat intizarında idiler. Aslında, arzu edilen ölçüde olmasa da bir hayli zamandan beri bu insanlar, geçmişten tevarüs ettikleri yüksek duygu ve düşünceler etrafında yer yer bir araya geliyor, vifak ve ittifak denemeleri yapıyor; bunlarla Hakk’ın ekstra lütuflarına davetiyeler çıkarıyor ve İsrâfil’den sûr sesi almışçasına bilerek veya bilmeyerek yavaş yavaş, ama âhenkle bir dirilişe doğru yürüyorlardı. Tuzlu denizler içinde tatlı su akıntılarına benzeteceğimiz bu temiz ruhlar, görünüşleriyle o kadar inandırıcı, o kadar içten, o kadar tevekküllü ve teslimiyet içinde idiler ki, her göründüklerinde Hakk’ı hatırlatıyor ve insanlar üzerinde her zaman büyülü bir tesir uyarıyorlardı.
Bunlar sadece insanlarla değil, yer-gök ve bütün varlıkla uyum içinde, herkesle barışık, dostluğa dost, kine, nefrete düşman; paylaşmaya açık, menfaat ve çıkar düşünceleri gibi şeylere kapalı; gözlerinde ümit parıltıları, gönüllerinde aşk u heyecan, çevrelerindeki kızıl kıyamete takılmadan yürüyorlardı hakiki insan olma ufkuna. Ahirete ve ebediyete inançları yürektendi; belli yanları itibarıyla dünya ile alâkaları da tamdı. Hâdiseleri iyi okuyor, yorumlarını burası ve ötelerin birleşik noktasına bağlıyor, her zaman gönüllerinin renk ve desenine göre yaşamaya çalışıyor ve ötelere müteveccih ulü’l-azmâne bir duruş sergiliyorlardı. Talepsiz kendi kendine gelen zevklere, lezzetlere, zayıflara bahşedilegelen birer avans nazarıyla bakıyor ve gördükleri iltifatları da tenezzül dalgaboylu birer teşrifat usulü kabul ediyorlardı.
Ne var ki, şimdilerde henüz dar bir kesimce duyulup hissedilen bu mânâların umuma mal edilmesi, hiç olmazsa çoğunluk açısından benimsenip yaşanması; yaşanıp kıvama ermesi için büyük ölçüde hakikat ve araştırma aşkına, tahlil ve terkip aktivitesine ve sürekli bir beyin fırtınasına ihtiyaç olduğu da açıktı. Günü gelip de bunlar gerçekleşebildiği takdirde, dimağlar ilimle donanmış olacak, muhakemeler birer mârifet havzı haline gelecek, kalbler yumuşayıp sevgiyle atmaya başlayacak.. ve işte o zaman hakiki insan olmanın farklılığı da bütün vuzûhuyla ortaya çıkacaktı.
Bu itibarla, bu seviyeyi yakalamak ve bu ufka ulaşmak önemli olduğu kadar da zor görünüyordu. Bizden evvelkiler, bayrak diktikleri zirvelere yükselmek için kim bilir ne zahmetlere katlanmış; ne kadar aktif bekleyiş içinde bulunmuş; ne uçurumlarla karşılaşmış; ne hayal ve melâller yaşamış; ne emekler ortaya koymuş; ne kadar terlemiş; ne çileler çekmiş; ne ciğersûz hâdiselerle sızlanmış; kaç kere ölüp ölüp dirilmiş ve kaç kez çaresizlikle iç çekip inlemişlerdi..?
Evet, insanın kendi olarak kalması oldukça zor, kendini keşfedip yükselmesi gerekli olan noktaya ulaşması ise zorlardan da zordur. Böyle bir iş, her şeyden evvel iman ister, araştırma cehdi iser, ızdırap çekmek ister, aşk ister ve var olabilme ümitleri yanında yok olma ihtimalleri de söz konusu ise “kader-denk” noktasını yerinde değerlendirmek ister…
Bugüne kadar, bu zorlardan zor işi bir hayli insan başardı. Bu başarılar ve bunların kahramanları, gelecekteki muhtemel muvaffakiyetlerin de referansı sayılabilirler. Bizler, şimdilerde durmuş, yıllardan beri rüyalarını gördüğümüz o aydınlık âtî ile gelecek sevgi, merhamet, şefkat, anlayış ve herkesin konumuna saygıdan örülmüş ışıktan çağların hülyaları ile teselli oluyor ve her fecri, fecir süvarilerinin ortaya çıkacağı bir eşref saat heyecanıyla bekliyoruz.
Sızıntı, Nisan 2003, Cilt 25, Sayı 291 M.Fethullah Gülen