Evde kapalı kalacağınız günleri çocuklarınızla okuyarak geçirmek ister misiniz?
Dün lise öğrencisi çocuklarınızla birlikte okuyabileceğiniz dünya edebiyatı klasiklerini sizlerle paylaşmıştık. Bugünse ortaokul yani 10-14 yaş arası çocuklarınızla okuyabileceğiniz 10 seçkin eseri hatırlatalım istedik. Bazılarını belki de okumuşsunuzdur. Ama unutmayın klasikler tekrar tekrar okumak içindir ve birlikte okumanın verimi de keyfi de başka olur.
1.KRALİÇEYİ KURTARMAK, VLADİMİR TUMANOV

Çocuklara, matematiğin korkulacak değil, tersine eğlenceli bir şey olabileceğini gösteren kitap!
Yolda bulduğu tuhaf kalemin, canını sıkan bütün matematik problemlerini çözüverdiğini fark eden Aleks, bir de üstüne kitaplığında esrarengiz bir kitap bulunca hiç tahmin etmediği bir maceraya atılır. Kitapta anlatıldığına göre, Kral Rechner’in şatosuna kaçırılan Zümrüt Kraliçe Jayden’ın birbirinden ilginç matematik problemleri halindeki yüzlerce bilmeceyi çözmesi gerekiyordu. Bu zorlu bilmeceler çözüldükçe zindanların kapısı birer birer açılacaktı. Kraliçeye yardım etmek zorunda kalan üç kafadar için soluksuz bir mücadeleden başka kurtuluş yoktur…
2. “ŞEKER PORTAKALI”, JOSE MAURO DE VASCONCELOS

Jose Mauro de Vasconcelos’un başyapıtı Şeker Portakalı, “günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü”dür. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelos’un çocukluğundan derin izler taşıyan Şeker Portakalı, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zeze’nin başından geçenleri anlatır. Vasconcelos, on iki günde yazdığı bu romanı “yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını” söyler
3. “KÜÇÜK PRENS”, ANTOINE DE SAINT-EXUPERY

“Hoşça git.” dedi tilki. “Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.” Küçük Prens unutmamak için tekrarladı: “Gerçeğin mayası gözle görülmez.” Küçük Prens, her yaştan okuyucuya hitap edebilen ender kitaplardan biri.
4. “ALICE HARİKALAR DİYARINDA”, LEWIS CAROL

Alice nehir kenarında ablasının dizi dibinde yarı uyur yarı uyanık, acaba kendime papatyalardan bir taç mı yapsam derken, telaşla yanından yeleği ve köstekli saatiyle kim bilir nereye yetişmeye çalışan pembe gözlü beyaz bir tavşan geçer. Tavşanın peşinden hızla koşmaya başlayan Alice, tavşan deliğinden geçerek bambaşka bir dünyaya merhaba der. Alice, Harikalar Diyarı’nda meraklı bir yolculuğa çıkarken, biz de zihnindeki acayip dünyayla tanışırız. Follow the White Rabbit…
5.ROBİNSON CRUSOE

Tam 300 yıllık bir klasik. Daniel Defoe’nun 1719 yılında ilk basımı yapılan ve bazılarınca ilk İngilizce roman olarak nitelendirilen kitabı… Kitap İngiltere’de yaşayan Alman asıllı orta halli bir ailenin en küçük oğlu olan Robinson Crusoe’nun babasının tüm itirazlarına rağmen, dünyayı gezme hayalleri ile çıktığı yolculukları ve bu sırada karşılaştığı olayları anlatır. Bu yolculuklar içinde ıssız bir adada 28 senesini son üç yılı hariç yalnız geçirir.
6. “MOMO”, MICHAEL ENDE

Momo karşısındakileri, aptal insanların bile aklına parlak düşünceler getirtecek şekilde dinlerdi… Momo’nun yanında oynanan oyunlar başka hiçbir yerde oynanamazdı. Yaşanılan gün içinde çok büyük bir sır vardır. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır, ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki, bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir. Bu gerçeği hiç kimse duman adamlardan daha iyi bilemezdi..
7. “HUCKLEBERRY FINN’İN MACERALARI”, MARK TWAIN

Kızılderili Joe’nun hazinesinden kendisine düşen payı alan Huck, herkesi, öldürülmüş olduğuna inandıracak bir yol bulur ve kasabadan kaçar. Yolda zenci köle Jim’le karşılaşır. Birbirlerine yardım etmeye karar verirler; ancak iki insan avcısı, zenciyi tuzağa düşürüp yakalar ve Jim’i, Tom Sawyer’ın teyzesine satarlar. Heyecan dolu bu macerayı çocuklarınız pek sevecek…
8. TOM SAWYER’IN MACERALARI, MARK TWAIN

Bu kitapta anlatılan serüvenlerden birçoğu gerçektir; bir iki tanesi benim, diğerleri de okuldaki arkadaşlarımın yaşadığı olaylardır. Huck Finn de gerçek hayatta var olan bir karakterdir; Tom Sawyer da öyle. Öyküde sözü edilen tuhaf batıl inanışların tamamı, bu öykünün geçtiği zamanda, yani otuz kırk yıl öncesinde Batı’daki çocuklar ve köleler arasında büyük kabul görüyordu. Elinizde tuttuğunuz kitap, kız ve erkek çocukları eğlendirmek için yazıldı, fakat yetişkinlerin de bu öyküden keyif almasını umuyorum, çünkü amacımın bir bölümü de, yetişkinlere geçmişte nasıl olduklarını, neler hissettiklerini ve ne düşündüklerini, neler konuştuklarını ve ne kadar tuhaf işlere kalkıştıklarını anımsatmak. (Mark Twain)
9. “KÜÇÜK KARA BALIK”, SAMED BEHRENGİ

Kış ortasında bir akşam vaktiydi. Denizin en derin yerinde, yaşlı mı yaşlı bir balık nine sayıları on iki bini bulan çocuklarıyla torunlarını çevresine toplamış, onlara bir masal anlatıyordu… Böyle başlar Küçük Kara Balık’ın hikayesi… Tüm aile bir arada iken okuyun…
10. BEYAZ DİŞ, JACK LONDON

Beyaz Diş’te, Jack London “altına hücum” dönemini farklı bir bakış açısıyla anlatır. Dünya görüşünü, “Köpeğe kemik atmak hayırseverlik değildir. Hayırseverlik, kendin de en az köpek kadar açken kemiği köpekle paylaşmaktır,” diye özetleyen London, Beyaz Diş’te Kuzey’in karlarla kaplı bölgelerinde sürdürülen yaşam kavgasını, soğuk, açlık ve hayatta kalma mücadelesini paylaşan insanları ve hayvanları anlatıyor. Kitabın kahramanı olan Beyaz Diş adlı köpeği ise çocuklarınız çok sevecek.
Soru: Bazı ülkelerde sefahetin çok ileri seviyede olduğu söyleniyor. Bu memleketlerin istikbali hakkında ne dersiniz?
Sefahet ve sefalet nereye girmişse orayı helâkete sürüklemiştir. Nerdeyse bu iki virüsün şimdiye kadar içine girip helâk etmediği herhangi bir memleket göstermek mümkün değildir. Meseleyi önce tarih perspektifinden ele almak, daha sonra da soruda ima edilen ülkeler açısından bir değerlendirme yapmak uygun olacaktır.
Evet sefahet, ruh sefaleti ile birleşince önce Emevi, sonra Abbasi daha sonra da Endülüs’ü tıpkı bir canavar gibi yutmuştur. Selçukîlerin sefahet ve sefalet demeye imkân ve zamanlarının olup olmadığını bilemiyorum. Zira onlar, zaten bir vahdet tesis ve temin edememişlerdi. Bununla beraber Anadolu’ya girdikleri dönemdeki kıvamları, canlılıkları ve hareketliliklerini koruyup koruyamadıklarına dair mülâhaza dairesini de açık bırakmanın uygun olacağını düşünüyorum. Şu kadarını söylemede bir beis olmasa gerek; Selçukîler eğer bu kıvamı korusalardı o iki hastalığın onları yutması mümkün olmayacaktı. Oysaki onlar da silinip gitmişlerdi…
Hatta bu iki virüs, altı asır boyunca bütün zirekliği, canlılığı ve zindeliği ile devam etmiş olmasına rağmen koca bir milleti, koskoca, canlı, muhterem ve muazzez Osmanlı İmparatorluğu’nu bile yutmuştu. Osmanlı öyle bir imparatorluk idi ki, toprakları bugünkü Türkiyemizin yirmi katından daha büyük koca bir devlet idi. Osmanlı Devleti, padişahları ordusunun başında, halkının içinde olup rahatı ve rehaveti terk ettiği dönemlerde daima ilerliyordu. Kanunî’den iki üç göbek sonra, onun oğlu ve torunu (bir kere müstesna zannediyorum) ordusunun başında ve onların içinde olmamıştı/olamamıştı. İşte bu mübarek seferlere iştirak durup da sarayda rahat etme arzusu belirip ve millet fertlerinde de rahatlarını milletleri için feda etme ulvî düşüncesi kaybolunca onlar da eriyip gittiler. En azından paşalara ait saraylarda cariyelerin, altının, gümüşün, paranın, servet hırsının ve çalıp çığırıp oynamanın çoğalması, koca bir imparatorluğu hâk ile yeksân etti ve âdeta bitirdi. Bu konuyu, bir mevkûtede yayınlanan, az buçuk rahat ve rehaveti örseleyen, hırpalayan bir ölçü mahiyetindeki yazılara havale edip şimdilik üzerinde daha fazla durmak istemiyorum.[1]
Tarihte çok misallerini gördüğümüz bu sünnetullah’a (değişmez ilâhî âdet) binâen denebilir ki, bugün sefahate giren ülkeler de er-geç birgün tarih sahnesinden silineceklerdir ve bunu önlemeye de kimsenin gücü yetmeyecektir. Ve o ülkelerin şu veya bu sahada gelişmiş olmaları da yıkılmalarının önünü alamayacaktır. Şu kadarı vardır ki, devletin bir süre devletliğini koruması ve milletin de eskiden gelen hızını muhafaza edebilmesi her zaman ihtimal dâhilindedir. Nitekim Kanunî’den sonra rind bir adam olan Sarı Selim devletin başına geçti ama, Kıbrıs o devirde fethedildi, Selimiye Cami-i Muhteşemi de o devirde yapıldı, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yine o devirlerde rüyalara girdi. Hatta o rind Selim’in rüyasına giren Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona: “Selim! Edirnemde bir cami yap!” dedi. Ne var ki, güzellik adına sayılan bu hususlar, Yavuz ve Kanunî devrinde hızlı bir şekilde çağlayıp gelişen anilmerkez bir hareketin hızıyla gerçekleşiyordu. Kanunî’nin 1566’da ölümüyle bu hız bir bakıma 35-40 sene daha sürmüştü. Beş-on sene sonra İran ve Alman cephelerinde bozgunlar birbirini takip etmeye başlayınca durgunlaşma da kendini göstermeye başlamıştı.
Bazı ülkeler, İkinci Cihan Harbi’nden sonra Batı ve Amerika düşmanlığı içinde derlenip toparlandı, bir vahdet ve birlik kurdu, sonra da insanlarında çalışma düşüncesi uyardılar. Daha sonra da Batılılar kendi düşüncelerini onlara okutmak için alfabelerini değiştirmek istediler. Âdeta onların ruhlarının içine birer kurt gibi girdiler ve onları karmakarışık bir renk mozayiğine çevirip delik deşik ettiler. Kendi sefahet ve sefaletlerinin bin türlüsünü, daha önce bize bıraktıkları bütün eracifi götürüp onların dünyalarına boşalttılar. Bu ülkelere gidip gelen arkadaşlarımızın müşâhedelerine göre onlar şimdilerde kendi toplumlarını da yanlarına alarak yavaş yavaş sefahete kayıyorlar. Bu konuda düşünürlerin ekserisi aynı istikamette görüş beyan etmektedir. Bu itibarla da daha şimdiden bu ülkelerin istikbal vaat edemeyeceğini söylemek mümkündür.
Zira sefahet ve sefaletin yaygın olduğu hiçbir ülke istikbal vaat etmemektedir/etmeyecektir. Evet, ruh sefaletine maruz kalan hiçbir millet iflah olmamıştır. Sadece iktisadî durumları iyi olan, maddeten müreffeh insanların yaşadığı ülkeler, ruhen çökmüş insanlarla doludur ki oraların da bir muhalif rüzgâr esintisiyle savrulup gitmeleri kaçınılmazdır. Tabir-i diğerle, o ülkeler dıştan çok görkemli görünen çınarlar gibidirler, ama içleri çoktan karbonlaşmış, çürümüş, yanmış ve devrilme sath-ı mâilinde bulunmaktadırlar.
Bir misal vererek konuyu sona erdirmek istiyorum. Bundan on beş sene evvel, yukarıda sözünü ettiğimiz ülkelerde intihar nispeti yüz binde on iki idi. Aynı yıllarda bu oran az buçuk dinine ve diyanetine bağlı bazı ülkelerde yüz binde bir nispetindeydi. Türkiyemizde ise belki yüz binde bir veya iki oranlarındaydı. İstatistiklerin ifade ettiği bu rakamlara bakılacak olursa böyle bir dünyada huzurun var olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira bu ülkelerde insanlar mesut olmadığı gibi, pek çoğu itibariyle böyle fertlerden müteşekkil bu tür toplumların itminan içinde olduklarını da söylemek çok zordur. Hatta güçlü bir devletin, gelip bu tür insanlardan oluşan bir memleketi elinin tersiyle bertaraf etmesi de çok zor olmasa gerek. Zira sefalet zaten onları yıkmış ve mahvetmiştir. Tahminime göre bundan on beş veya on altı sene evvel bir avukat arkadaşımız, biteviye Avrupa’yı gezip gelmiş ve bana şunları anlatmıştı. Ben şahsen arkadaşımızın daha o zamanlarda verdiği bilgilerden Avrupa’nın çürümeye başladığını görmüş ve “alternatif” diye inlemiştim. Zamanımıza gelinceye kadar da oralardaki kokuşma çok daha ilerlemiş ve durum çok daha beter hâle gelmiş olabilir.
Netice itibariyle denebilir ki, nasıl insan hayatında Allah’ın değişmeyen kanunları vardır, aynen öyle de âdetullah’a göre sefalet ve sefahetin yoğun bir şekilde bulunduğu toplumlarda da çökmeler kaçınılmazdır. Evet, her yeni eskir, her gelen gider. Ne var ki, yukarıda sözünü ettiğimiz ülkelerde olan imkân ve zenginlikler ile devlet hayatında gerçekleşmesi muhtemel çökmeler de hemen birden bire olmayacaktır. Mesela, bizim için bir yönüyle 1600 senesinde başlayan çökme, ondan hemen hemen üç yüz sene sonra tahakkuk etmiş ve acı neticesini göstermiştir. Bu itibarla da, insanları kokuşan ve çürüyen memleketlerin hemen çökmesini beklemek doğru değildir.
Allah (celle celâluhu), bizi ruh ve mânâ köklerimizle ilelebet payidâr eylesin.
[1] Bkz.: M. F. Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar s.234-237.
. Kategori Kendi Ruhumuzu Ararken, M.Fethullah Gülen
Dünya’da herkesi meşgul eden Corona hakkında herkes birseyler yazıp çiziyor. Kimisi
fazla abartılduğını söylerken, diger bir kısım da Corona’nin dabbetül arz olduğunu savunuyor. Corona, dabbetül arz olabilir mi?
Dabbetül arz nedir?
Kuran’da ve hadislerde geçen dabbetül arz kelimesi, yerde debelenen, ayakları üzerinde yürüyen canlı demektir.1 Bu, mikro organizmalardan en büyük varlıklara kadar, eskilerin dinazorları, daha sonraların mamutları, filleri ve gergedanları; bütün bu varlıkların hepsi, bu umumî hükmün altına girer. Ama, bir de bizim şu anda bilmediğiniz şeyler vardır ki, Allah murat buyurduğu zaman, ileride, değişik türleriyle onlar da yaratılacaktır. Mikro organizma türüyle CORONA da onlardan olabilir. Hatta bunlar canlı varlık olmayıp başka tür varlıklar da olabilir…
Kuran’da, kıyametten önce çıkacağı ve insanlarla konusacağı haber verilen bu canlı için “Kıyamet hakkında sözün gerçekleşme zamanı yaklaşınca, onlara yerden bir dabbe (canlı) çıkarırız. O da insanların bizim (kıyametle alakalı ayetlerimize) inanmadıklarını söyler.”2 buyurulmaktadır. Yani, işiniz bitti artık; yeryüzünde teşhir vazifesini gördünüz, yeryüzü de vazifesini bitirdi. Allah burada, bilinip tanınmasını ve bunun ilân edilmesini istiyordu. Şu anda artık bilinmediğine ve yeryüzünde Allah diyenlerin sayısı her gün biraz daha azaldığına göre, öyleyse, Allah sizin hakkınızda yok olma hükmünü verdi. İşte bu hükmün verilmesi için de biz, yerden konuşan bir dabbe çıkarıverdik. O dabbe ister sözüyle, ister mikrofonla, isterse hâl diliyle olsun konuşan bir dabbedir ve artık bundan böyle, insanların iman etmeyeceklerini ilân edecektir.
Yani dabbenin çıkması, mevcut imanî durumun ve inananların duraklaması, bir ölçüde geriye gitmesi, zayıflaması, hatta bitmesi ve tükenmesi demektir. Zaten bu âyetin arkasında da hemen yeniden dirilmeyle alâkalı âyetler geliyor ki, bundan da, bunun önemli bir kıyamet alâmeti olduğu anlaşılıyor.
Dabbetül arz, zuhur edecek 10 kıyamet alâmetinden bir tanesi3 ve ihtimal ki aynı zamanda sonuncularından birisidir. Bu hayvanın ortaya çıkmasıyla birlikte, iman çağlaması duracak, Islâm’a ait her şey süratle kuruma ve tükenmeye doğru gidecektir.
Peki corona dabbe olabilir mi?
Coronaya dabbetül arz demek çok doğru bir ifade değildir. İlla denecekse, belki onun bir parçasıdır denilebilir. Doksanlı yıllarda, bizim lise dönemimizde de AIDS için benzer ifadeler kullanılırdı. Bu tür şeyleri direk ayettin açıklaması gibi irtibatlandırmak, hastalıklar, virüsler geçtiğinde ayetin ruhunu zedelemektedir. Çünkü daha önce de toplumları yakıp kavuran veba, cüzzam vb. Onlarca hastalık gelip geçmiştir. Ayrıca bu Allah Resulü’nün sözleriyle de çelişmektedir. Bir hadis-i şerifte: “Dikkat edin, tedavide kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.” buyurmustur.4 Efendimiz bir diğer ifadesinde ölümün çaresi olmadığına işaret etmektedir.5 Yani asıl yapılması gereken şey tedavinin aranmasıdır.
Maalesef, toplumda ilim adamı görünümünde de olsa meselelere aceleyle yaklaşan, önünü arkasını düşünmeden yorum yapan yüzlerce insan var. Bir çoğunuz duymuşsunuzdur, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Cüzzamdan aslandan kaçar gibi kaçınız.”6 mealindeki hadisine, sözde ilmî ve Efendimiz’in gaybi bildigine dair bir yorum getirmek için, diyorlar ki: “Biliyor musunuz, neden Peygamberimiz, aslandan kaçma teşbihiyle anlattı? Çünkü, cüzzamın mikrobu, tıpkı aslana benziyor da ondan…” Şimdi bu, o kadar aceleden söylenmiş bir sözdür ki, ileride bu mikrobun, mikroskobun altında hiç de aslana benzemediği ortaya çıkınca, dine yararlı mı, zararlı mı olacağı hesap edilmemiştir. Zira izah, hadise dayandırılarak yapıldığından, sanki hadis böyle demiş gibi anlaşılmaktadır. Dolayısıyla izahın yanlışlığı mikroskop altında ortaya çıkınca -hâşâ- bu gerçek dışı yorum, Efendimiz söylemiş gibi kabul edilecek ve dolayısıyla hadis yara alacaktır.
Dini anlatırken zayıf delilden Allah’a veya Peygambere gidilerek ispatta bulunulmaz. Kesin delil üzerinde anlatılır. Ya da Allah var ve şu hakikatler de ona işaret ediyor şeklinde olmalıdır.
Bir de dabbetül arzı sadece hayvan olarak düşünmemek lazım. Baska anlamlara gelecek ihtimal kapıları daima açık bırakılmalıdır. Meselâ, onlardan bir tanesi çoktandır bilim kurgu yazarlarını meşgul eden ve ileride insanlığın kaderine hâkim olacağından bahsedilen yapay zekaya sahip robotlar olabilir… Kur’ân işaret ediyor ki; yeryüzünde şu tür ve canlıların dışında Allah’ın yaratacağı bazı şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz7. Yani ne lâf dinlerler, ne merhametten anlarlar. Ne ağlamaları, sızlamaları dinler, ne de ayaklarına kapanmakla merhametlerini kazanabilirsiniz…8
Sonuç olarak şu söylenebilir ki, kıyamet kopmadan ve dabbetül arz ortaya çıkmadan önce Allah’ın yüce ismini, dünyanın dört bir yanına ulaştırmayı en yüce vazife bilerek koşturmalıyız.
Dipnotlar:
Nur sûresi, 24/45.
Neml sûresi, 27/82.
3. Müslim, iman 249, fiten 118; Tirmizî, tefsir 6; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/201, 491.
4. Ebû Dâvûd, tıb 1; Tirmizî, tıb 2; İbn Mâce, tıb 1.
5. Müslim, selâm 88-89; Tirmizî, tıb 5; İbn Mâce, tıb 6.
6. Buhârî, tıb 19; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/443.
7. Nahl sûresi, 16/8.
8. Fethullah Gülen, Asrin getirdiği Tereddütler.
Yorum : Mithat Tayyar
Müminlerin temel hedefi, ötelere, hataları, kusurları, isyanları ve nisyanları ilahi affa uğramış, her türlü haktan, lekeden ve kirden arınmış olarak tertemiz gitmektir. Zira bir imtihan meydanı olan dünya hayatı hitama erdiğinde herkesi çetin mi çetin bir muhakeme ve muhasebe beklemektedir. Emir olunan gibi istikamet üzere bir ömür sürenler açısından endişe edecek bir durum yoktur. Kur’ân “Allah’a teslim olan erkekler ve teslim olan kadınlar, İslâm dinine iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, hayır yolunda infak eden erkekler ve infak eden kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya, işte Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”1 buyurur ve mağfiretin böylesi kullar için bir ikram-ı ilahi olacağını haber verir.
Kulluk saffetini koruyamayıp kusur edenler, kalbini, kafasını ve ruhunu değişik kirlerle karartanlar ise iradelerinin hakkını vermeli ve pişmanlık duyguları içinde Allah’a yönelmelidirler. Bu O’nun talebidir ve O, şirk, nifak ve inkâr hariç işlenen bütün suçlar için mağfiret kapısını açık bırakmıştır. Böylesi kullar bir ömür istiğfara yönelmeli ve ebedi kurtuluşun kapılarını aralamaya gayret etmelidir. Zira emanet nimetleri yanlış yolda, yerde ve yönde kullanmak ve tüketmek insanı hesap verirken içinden çıkılmaz çetin bir hale düşürebilir.
İşin bir boyutu da odur ki insan ne kadar gayret ederse etsin kendisini sayısız nimetlerle ihata eden Allah’a şükrünü, hamdini ve tesbihini tam manasıyla ortaya koyamayabilir. Koysa da bunu bir ömür aynı çizgide sürdüremeyebilir. Böylesi kulların sürekli istiğfarı terennüm etmeleri ve onu virdi zeban haline getirmeleri de Allah’ın talebidir ve oluşan boşlukların O’nun tarafından örtülmesine vesiledir.
Bütün bunlardan dolayı Kur’ân ve hayatını istiğfarla örgüleyen Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), inanan gönülleri sürekli istiğfara çağırır. Ashab-ı kiram da sık sık Rahmet Peygamberi’ne müracaat eder ve Allah’ın affına mazhar olma adına dua talebinde bulunur. Çünkü Allah’ın mağfireti olmadan burada şeytanın tahribinden, nefsin tahrikinden ve dünyanın aldatmasından ötelerde de hesap ve azap tehlikesinden ve tehdidinden kurtulmak mümkün değildir.
Cenab-ı Hakk “… Melekler Rab’lerini överek tenzih ve takdis eder ve yerde bulunanlar için mağfiret dilerler. İyi bilin ki, gafur ve rahîm O’dur (affı, merhamet ve ihsanı pek boldur)”2 buyurur ve mağfirete nail olma adına bir kapıyı daha işaret eder. Yalnız Kur’ân ve Sünnet bütüncül bir nazarla ele alındığında meleklerin bu istiğfar sağanağından istifade etmenin bazı amellerin samimi bir müdavimi olmaya bağlandığı görülür:
İnanmış Sineler
İman, ilahi davetin en mühim gündemidir. Cenâb-ı Hakk, gönderdiği mesajlar ve bunları hakkıyla temsil ve tebliğ eden peygamberler yoluyla kullarını onlar için en büyük hakikat olan imana davet etmiştir. Kendilerini bu hakikate ulaştıracak sayısız yollara dikkat çekmiş ve marifete açık ruhlar için topyekûn bütün varlığın, iman hakikatlerine davet eden bir sanat, hikmet, ilim ve kudret galerisi olduğunu bildirmiştir. Ebedî mutluluğun yakalanması adına en önemli aracın ve cennet ile cehennem arasında en etkin ayracın, iman olduğunu değişik şekillerde ve yerlerde haber vermiştir. Dünden bugüne bu sese kulak veren, düşünen, araştıran niceleri gerçeğe teslim olup iman etmiş ve kendileri adına kurtuluş güzergahı sırat-ı müstakime dahil olmuşlardır.
İmanın, kula dünyevî ve uhrevî birçok faydası vardır ve olacaktır. Onlardan bir tanesi de kulu, arşı taşıyan ve çevreleyen meleklerin dualarına mazhar etmesidir: “Arşı taşıyan, bir de onun çevresinde bulunan melekler devamlı olarak Rab’lerini zikir ve O’na hamd ederler. O’na gerçekten inanır ve müminler için şöylece af dileyip dua ederler: “Ey Ulu Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır! O halde tövbe edenleri ve Senin yoluna tâbi olanları, affet ve onları cehennem azabından koru!”3
Arş gibi ulvî bir âlemi taşıyan ve çevreleyen melekler, bir taraftan vazifelerini yerine getirirlerken diğer taraftan müminlerle de yakından ilgilidirler. Onlar için endişe duyup akıbetleriyle meşgul olmaktadırlar. Bundan dolayı kurtuluşları adına Allah’a yakarmakta, kendileri için af, mağfiret ve cehennem azabından kurtuluş talep etmekte hem onlar hem de akrabaları için cenneti dilemektedirler. Bu da iman ile kalbimizi, Allah’ın arşına döndürmenin melekler yanındaki kıymetini ortaya koyar.
Tevbe Kahramanları
Yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere arşı taşıyan ve çevreleyen meleklerin dua ettiği ikinci zümre, tevbe ile Allah’a yönelenlerdir. Tevbe, “Kişinin Allah’a yönelmesi ve kendi içini Allah’a açıp dökmesidir. Allah’ın, bizim mahiyetimize derç ettiği günahlarla deformasyona uğrayan temiz ve latîf duygularda, yeniden bir yapılanma meydana getirme ameliyesidir. İnsanı sürekli kötülüklere açık olan kabiliyetlerini, hayra tevcih etmektedir ki, bu da potansiyel olarak insanın hayır yapması demektir… Allah’ın sevmediği, istemediği şeylerden –aklın zâhirî nazarında güzel görünse, yararlı olsa da– uzaklaşıp Hakk’a rücû etmektir.”
Tevbe, kulun hem günahlardan ve azaptan kurtuluşu hem de rızaya nail oluşu adına çok şey ifade etmektedir. Allah katında çok değerli bir ameliyedir. Öyle ki Kur’ân “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.”4 buyurur. Onlarla melekler de yakından ilgilidir; gönülden pişmanlık duygularıyla Allah’a yönelirlerken arşı taşıyan ve çevreleyen melekler de onlara destek olur, bağışlanmaları ve cehennem azabından kurtarılmaları için mağfiret talebinde bulunurlar.
Allah Yolunda Bulunanlar
Ayette arşı taşıyan ve çevreleyen meleklerin, kendileri için mağfiret diledikleri kişiler listesine girme bahtiyarlığına nail olmuş bir grup da Allah yoluna yani İslam’ın emir ve nehiylerine tabi olan kullardır. İman, tevbe ve ilahi emirlere ittibada derinleşen ruhlar için melekler mağfiret talep ettikleri gibi onların yakınlarını da dualarına katmış ve “Ey bizim ulu Rabbimiz! Sen, onları ve onlarla birlikte babalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi kimseleri kendilerine vâd ettiğin Adn cennetlerine yerleştir. Muhakkak ki Sen azîz ve hakîmsin (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibisin).5 şeklinde dua etmişlerdir.
Efendimiz’e Salat u Selam da Bulunanlar
Yaşayan Kur’ân Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) ümmeti için en büyük hidayet, istikamet, rahmet, şefkat, şefaat, bereket ve mağfiret vesilesidir. Her şeyin hakiki sahibi Cenab-ı Hakk, affını, sevgisini ve rızasını arayanlara, her meselede O’nu adres göstermiştir. Adı dahi kazanma veya kaybetme adına kritik bir konumda durmaktadır. Kur’ân “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.”6 buyurarak O’na salât u selâm da bulunmanın ehemmiyetine vurgu yapar. Kendisi de değişik şekillerde bu meselenin üzerinde durur. Mesela bir yerde “Beni hayvanına binen yolcunun maşrapası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.” buyurur. Fakat Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine salât okumayla alakalı farklı bir noktaya daha dikkat çeker ve “Kim bana salâtta bulunmaya başlarsa hemen melekler iner ve o, salâtta bulunduğu sürece ona salâtta bulunurlar. Kul bunu isterse azaltsın isterse artırsın!” buyurur.7 Yukarda da ifade edildiği üzere meleklerin kula salâtta bulunması, onun için Allah’tan bağışlanma talep etmesidir ki bu da mağfirete nail olmanın farklı bir yoludur.
Gıyabi Dua Edenler
Cenab-ı Hakk’ın katında inanan ve inancının gereğini hayatına taşıyan kullarının ayrı bir yeri ve değeri vardır. Onlar, a’lâ-yı illiyyîn yolcularıdır ve şehadetlerinin, dualarının, düşüncelerinin vardığı yerler ve kazandırdığı ayrı ayrı şeyler vardır. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) Allah’ın hazinelerinden daha fazla ihsana ulaşma adına o kapıyı da çalmış ve onlardan bir inci olan Hz. Ömer’den (radıyallahu anh) kendisi için dua talep etmiştir. Bu çerçevede müminlerin birbirlerinin gıyabında yaptıkları dualar, hem kendileri için hem de mümin kardeşleri için tam bir kazanma kuşağıdır. Bunun nasıl olduğunu ifade ve teşvik sadedinde Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurur: “Müslümanın kardeşi için gıyabında yaptığı dua, kendisine mutlaka karşılık verilen duadır. Bu esnada dua edenin başucunda bulunan görevli bir melek, o kardeşi için hayır duada bulundukça ‘Âmîn! Sana da bir benzeri verilsin!’ der ve dua eder.”8 Efendimiz’in, diğer peygamberlerin ve ashâb-ı kiramın yakarışlarından anlamaktayız ki böyle bir durumda yapılması gereken duaların başında istiğfar gelmektedir.
İlim Taliplileri
İlim, insanın sağlam duyu organlarını, doğru haber kaynaklarını ve selim aklını kullanarak hakikate ulaşma ve marifete erme gayretini ifade eder. Bu gayret, zihnin, basiretin, kalbin, vicdanın ve ruhun inkişafı adına çok kritik bir konumda durur. Zira ilim olmadan insanın, imana veya onun derecelerine ulaşması, hidayet ve dalaleti birbirinden ayırması, şüphelerden kurtulup yakîne ermesi ve insanî yanlarını ortaya çıkarması çok zordur. Aynı zamanda o, peygamberlerin bıraktığı tek mirastır ki onun hakiki varisi alimlerin, ondan habersiz abidlere üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.
Efendimiz (aleyhisselâtu vesselâm) bu mirasa nail olmak için yollara koyulanlar hakkında: “Allah, onların cennete giden güzergahlarını kolaylaştırır. Melekler girilen yoldan duydukları hoşnutluğu ifade adına kanatlarını, kaldırım taşları gibi onların ayaklarının altına serer. Sudaki balıklara varıncaya kadar yerin ve göğün sakinleri bu yolun salikleri için Allah’a yalvarır ve bağışlanma talep ederler…”9 buyurur. Böylece onların ilmin peşinde bir ömür sürerlerken mağfiretlerine de kapı araladıklarını haber verir.
Hizmet İnsanları
İnsanların şer, kötülük, günah, fitne ve zarar kapsamına girecek her türlü şeyden uzak durması, hayrı bilmelerine ve hayır yolarına girmelerine bağlıdır. İnsana, burada ve ötede faydalı olacak maddi ve manevî her türlü nimeti, hikmeti, iyiliği, güzelliği, fazileti, değeri ve ameli ifade eden hayır, ebedi kurtuluş yollarının haritasıdır. Cehalet, fakirlik, tefrika ve şiddetin ağına düşmüş veya düşme ihtimali bulunan insanlara, yol haritası hayrı talim etmek bir nebî misyonudur. Efendimiz (aleyhisselâtu vesselâm) bu işe talip olmuş insanların nail olacakları nimetlerden sadece bir tanesini anlatırken: “Allah, melekleri, deliğindeki karıncadan denizdeki balığa kadar yerlerin ve semaların sakinleri, insanlara hayrı öğreten kimselere salat eder/istiğfar talebinde bulunur!”10 buyurur.
Abdestli Yatanlar
Hakkı verilerek alınan abdest, kendisine taalluk eden illet ve hikmetlerle maddi ve manevi arınma kurnası, dereceleri yükseltme vesilesi olmanın yanında kulluğa hazır/konsantre olmanın da ilk adımlarındandır. Uykuya abdestli dalmak da mükerrem varlık meleklerin istiğfarına mazhar olmanın vesilelerindendir. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) uyanıncaya kadar abdestli yatanın yanı başında bir meleğin beklediğini ve onun için “Allahım! Falanca kuluna mağfiret buyur. Zira o, abdestli olarak uyudu.” diyerek dua ettiğini haber verir. İnsan için bir dinlenme zemini olan uyku, değerlendirilebilirse abdestli yatan mü’minler için bir arınma kurnasına dönüşebilir.
Gözü Namazda Olanlar
Mü’min bir kulun her şeyiyle hazır bir şekilde aşk, iştiyak ve hasretle yolunu gözlemesi gereken en önemli hususlardan birisi namaz/huzuru ilahiye zamanın da çıkmadır. Namaz ki insanın imanını, kulluğunu ve sayısız nimetler karşısında şükrünü yaratıcısına arzını ifade eder. Cemaatle ve vaktinde eda edilen bir namazdan sonra abdestli bir şekilde ufuktaki namazı gözlemek, her anı, namazda geçirilen zamana çevirdiği gibi meleklerin mağfiret dualarına nail olmanın da sırlı bir anahtarıdır. Zira Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) böylesi namaz murabıtları için melâikenin “Allahım! Onu bağışla! Ona rahmetinle muamele buyur!” diyerek dua ettiklerini haber verir.
İlk Safta Huzura Varanlar
Her hayırlı işin ilk safında yer almanın Allah indinde ayrı bir yeri vardır. Bu hususa hem Kur’ân hem Sünnet değişik yerlerde ve şekillerde işaret eder. Bu çerçevede ilk iman edenlerin ve muhacirlerin faziletine dikkat çekilir. Zira hayrın öncüsü olmak kişiyi arkadan gelenlerin sevaplarına hissedar eyler. İnsana her gün beş defa böylesi bir nimete nail olmanın yolu açık bırakılmıştır ki o da farz namazları ilk safta ikame etmektir. Bir beyanlarıyla meseleden bizi haberdar eden Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm): “Allah ve melekleri, namazlarını ilk safta eda edenlere salâtta bulunur…” buyurur.11 Allah’ın kuluna salâtta bulunması onu meleklerin yanında methetmesi, melâikenin salâtta bulunması da kul için Allah’tan bağışlanma talep etmesidir. İlk safta olmaya gayret, istiğfarı elde etme adına önemli olduğu gibi aynı zamanda kulun, kulluğa iştiyakını göstermesi açısında da mühimdir.
Saflar Arasındaki Boşluğu Giderenler
Müminlerin beraber bir iş yaparlarken “tek vücut gibi olmaları” arzu edilen bir manzaradır. Zira her hallerinin aralarındaki birlik ve beraberliğe, işlerindeki nizam ve intizama tercüman olması gerekir. Bu ahenge vurgu yapılan yerlerden birisi de namazların saflarıdır. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman safları denetleyip bazı müdahalelerde bulunmuş, meselenin ehemmiyetini izah etmiş ve saflar arasındaki boşluğu doldurmaya ve kopukluğu gidermeye gayret edenler hakkında: “Allah ve melekleri, namaz safları arasında boşluk bırakmayan kimselere salatta bulunur. Kim bir kopukluğu giderirse Allah bu davranışına bir mükafat olarak onu bir derece yükseltir.”12 buyurmuştur. Zira diğer nebevî beyanlardan öğrenmekteyiz ki düzensizlik ve dağınıklık, Şeytan’a müminlerin içine/içlerine sızma adına kapı aralar. İşte onun sızacağı bu delikleri kapamak için safları sık tutmak, gedik bırakmamak, Cenab-ı Hakk’ın methine ve melâikenin istiğfar talebine giden ayrı bir yolu müminlere işaret eder.
“Âmîn”leri Denk Gelenler
Namazın kıyamında kulluk, Kur’ân’la Allah’a arz edilir. Kur’ân, aynı zamanda en güzel ve faydalı dua olan Fatiha Sûresi’yle başladığı gibi namazın her rekatının kıraati de bu sûreyle başlar. Her okunduğu yerde sûrenin içerisindeki hayatın her alanı için yapılan hidayet talebinin kabulü adına bitirilince “Âmin” denilir. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) bu aminlerle alakalı bir ayrıntıya dikkat çeker ve “Sizden birisi namazda “âmîn” der ve bu “âmîn” semâdaki meleklerin “âmîn” demesine denk gelirse onun daha önce işlemiş olduğu bazı günahları affedilir.” buyurur. Bu melekler üzerinden mağfirete vasıl olma adına açılan ayrı bir menfezdir. Kıymetini bilen için Gafur isminin tecelli ettiği ayrı bir zemine ve zamana işaret eder.
Cemaat Müdavimleri
Bir vücudun azaları gibi oldukları ifade edilen inanmış sinelerin, başta farz namazlar olmak üzere ibadetlerini cemaat halinde Allah’a sunmalarının beraberinde getirdiği birçok uhrevî kazanımlar vardır. Kulluğu, kabule karin eylemesi, kat kat kazanılan sevap, bereket, ümmet olma şuurunun fıtrî olarak ruhlara yerleşmesi bunlardan bazılarıdır. Allah Resûlü’nün (aleyhissâlatu vesselâm) dikkat çektiği kazanımlardan birisi de meleklerin mağfiret dualarını almaktır: “Gece ve gündüz melekleri, sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Gündüz melekleri, huzuru ilahiye vardıklarında Allah (azze ve celle) kendilerine ‘Nereden geldiniz?’ der. Onlar, ‘Yanlarına gittiğimizde kendilerini namaz kılarken bulduğunuz, huzuru ilahine gelirken de kendilerini namazı ikame ederken bıraktığımız kullarının yanından.’ diye cevap verirler. Aynı şekilde gece melekleri de huzuru ilahiye yükseldiklerinde Allah (azze ve celle) ‘Nereden geldiniz?’ der. Onlar da ‘Yanlarına gittiğimizde kendilerini namaz kılarken bulduğunuz, huzuru ilahine gelirken de kendilerini namazı ikame ederken bıraktığımız kullarının yanından.’ diye cevap verirler. Ardından da ‘Allahım! Din gününde onları mağfiret buyur!’ derler.”
Sabah ve ikindi namazları melekler için vazife/vardiya değişiminin yapıldığı mühim vakitlerdir ki onlar görevlerini birbirlerine devir teslim yaparlarken, Allah’a, emirlerine teslim olmuşluğun en yüksek zirvesini teşkil eden namazda bulunmak bağışlanma adına da çok şey vaat etmektedir.
Netice
Ebedi mutluluğu yakalama adına çok kritik bir yerde duran istiğfara nail olmaya çalışmak mümin için elzemdir. O, bir taraftan bütün benliğiyle istiğfara yönelirken diğer taraftan kendisine sunulan istiğfar vesilelerini çok iyi değerlendirmeli ve aralanan kapıları sonuna kadar açmaya gayret etmelidir. Bir imtihan meydanı olan dünya hayatı, her an sona erip kulu ilahi adaletle karşı karşıya getirebilir. Burada istiğfara yönelmeyenler, hesap koridorundan mağfirete ermiş olarak çıkamaya bilirler. Hata, isyan, nisyan, günah ve hak ihlallerinden sonra dümenin istiğfara kırılması Hazreti Gaffâr’ın talebidir.
Yazar: Rıfkı Çağlayan
Dipnot:
- Ahzâb Sûresi 33/35
- Şûrâ Sûresi 42/5
- Mü’min Seresi 40/7
- Bakara Sûresi 2/222
- Mü’min Sûresi 40/7, 8
- Ahzâb Sûresi 33/56
- Aynı meseleye dikkat çekilen başka bir yerde de “Allah Teâla benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslümanın yanında anıldım da bana salavat getirdimi mutlaka o iki melek ona ‘Allah seni bağışlasın’ der. Allah ve diğer melâike de o iki meleğe cevap olarak ‘Âmîn!’ derler. Bir Müslümanın yanında adım zikrolunduğunda da bana salavat getirmedi mi mutlaka o iki melek ‘Allah seni bağışlamasın’ der. Allah ve diğer melâike de o iki meleğe cevap olarak ‘Âmîn!’ derler.” buyurulur.
- Müslim, Zikir 86, 88; Ebû Davud, Salât 364
- Buhârî, İlim 10; Ebû Davud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn-i Mâce, Mukaddime 17
- Tirmizî, İlim 19; Taberânî, Kebîr 8/233 (7911)
- Ebû Dâvûd, Salât 93; İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salât 51
- İbn-i Mâce, İkâmetü’s-Salât 50
İlk arabasıyla İstanbul trafiğine çıktığı günü resmederken bir arkadaşım, “Acemi bir şoför trafiğe girdiğinde, ustalık sökmüyor; herkes acemileşiveriyor!” demişti, yıllar önce.
Günümüzde sosyal medya biraz öyle.
Hakkını yememek lazım; ne yaptığını bilen, bu mecranın imkanlarıyla insanlığa hizmet eden elbette çok insan var. Allah (celle celâlühû) adetlerini çoğaltsın ve istikametten de ayırmasın!
Ancak, bu trafikte, boyu direksiyona yetişmeyen bebeler de yok değil; dört lastik üstü direksiyon bulan koltuğa kurulmuş, girmişler düz gördükleri yola! Sanki lunaparkta çarpışan araba pistindeler, tam gaz ve vuran vurana!
Veya ilk adımını henüz atmış ağzı yalancı memeli badi bebeler, ellerine otomatik silah geçirmiş ve önüne gelene kurşun sıkıyor; yaptığını oyun sanıyor, aklınca ve anne-babası da olsa fark etmiyor, öldüren öldürüne!
Bir de o âlemin gönüllü, bir o kadar da emirber neferleri var, fırsat kollayan; üşüştükleri zaman ses gelecek yer fırsatçılığı yapıyor ve kokusunu aldıkları o yere sırtlanlar gibi saldırıyorlar; didikleyen didikleyene!
Bu yönüyle bu âlem, bir fecaât; hele bir de akıl ve muhakeme arkalara düşmüş, dümene de hisler oturmuşsa!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ
Kin ve nefret duvarını aşmış haset, bünyeyi sarmış ve sulh sahilinde demir almış vuslata vesile mantık gemileri çoktan yakılmışsa!
Bugünlerde, “Haziran” fırtınasında kaleme alınan ıstırap yüklü yazıların yer aldığı “Sükûtun Çığlıkları” adlı kitabın sayfalarında gezinmeye çalışıyorum; kanaatim o ki bugünlerin ilacı, o kitabın içinde saklı!
Aradan yirmi yıl geçmiş; değişen bir şey yok, hatta durum daha da vahim!
Baksanıza, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok..
Kin ve nefretle oturup kalkanlar, lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız..
Çokları, ağızlarını her açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza!
Realiteden çok uzak; tedaviye kapalı ve hakikate karşı da kör ve sağır!
Kalabalıkların kuru gürültüye teslim olduğu böyle zamanlarda “sabır”, “sükûnet”, “ihtiyat” ve “teenni” Nebevî bir tavsiye.
Kolay mı?
Elbette, değil!
Yaşananlar ilk mi?
O da değil!
Hazreti Meryem gibi bir “Betül” olacaksınız ve adamlar ağızlarını doldura doldura “iftira” kusacaklar; her defasında siz, acı acı yutkunacaksınız. Hatta, bunlara muhatap olmaktansa yok olup gitmeyi yeğleyecek ve küllerinizi, unutulmuşlar deryasına savurmak isteyeceksiniz!
Yûsuf (aleyhisselâm) gibi bir “Kerîm” olacaksınız; yıllardır içlerinde teraküm ettirdikleri kin ve nefretlerini, yüzünüze kendi öz kardeşleriniz kusacak! Ve daha ötesi; siz görüp bileceksiniz ki dışarıya çıkan bir yana, hâlâ içlerinde saklı duran, dışarıya taşandan daha fazla!
Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) gibi bir “Afîf” olacaksınız; gündemi değiştirmek için mücrim musallat olacak ve sizden önce koşup yetiştiği Medîne’yi iftira seylaplarıyla kaynatacak!
Ve daha niceleri!
Zulmü lânetlemek, zâlimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek, mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya “yeter artık” demek, dilinizin ucuna kadar gelecek ve tabiatınızın cidarlarını zorlayacak..
Yine de kimseye bir şey demeyecek..
Allah’ın görüp bildiğini düşünecek..
Olup bitenleri kaderin mutlak adaletine bağlayacak..
Bir iki yutkunacak..
Sonra da bütün hiddet ve şiddetinizi, her zaman muhabbetle çarpan kalbinize emanet edecek..
Karakter, düşünce ve üslûbunuzun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda, bir “Lâ Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetineceksiniz.
Bunu yaparken bazen, âleme karşı saygılı olayım derken kendinize saygısızlık yaptığınız hissine kapıldığınız anlar da olacak…
Nebevî beyanı hatırlayacak ve aklınıza, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükûtun, Şeytan’a mum yakma mânâsına geleceğini de düşeceksiniz!
Kolay değil!
Kolay olsaydı, bu sabrı gösterenlere “sıddîkiyet” nişanı takılmazdı; Hazreti Meryem ile Hazreti Yûsuf’u bize, müşârun bi’l-benân bir “sıddîk” olarak yâd etmiyor mu, Allah (celle celâlühû)?
Hem, Âişe Validemiz’in meşhur unvanı da “Sıddîka Binti’s-Sıddîk” değil mi?
Öyle ya, bu anlamsız saldırıların hedefinde sükût yutkunanların sesini duyuran, bizzat Allah (celle celâlühû) olmuş.
Tabii ki masumu tebrie edecek bir vahiy yok bugün.
Peki ne var?
Kökleri mazinin derinliklerinde bir devletin, bütün imkanlarıyla didik didik ettiği hayatlar, takibin her türlüsüyle kaydedilmiş adımlar var!
Bir arkadaşım, taaccüble bana yazıyor; “Dosyamdaki tek isnat, 2000 yılına ait sizinle 103 saniyelik bir telefon kaydı; başka da bir şey yok! Hâkim de savcı da iki de bir onu önüme getiriyor!”
Adamlar, üzerinize gelen yumruk henüz doğmadan işe başlamış!
Muayenenin her çeşidiyle seni masaya yatırmış, görüntülemenin en âlâsıyla didik didik etmiş, laboratuvarın en gelişmiş teknikleriyle testlere tabi tutmuş!
Dosyaya, Hipokrat yeminine sadık bir doktor baksa, bünyenin sağlamlığına hükmedecek!
Ne yaparsın ki turp gibi bir bünyeye, hâlâ “corona” muamelesi yapan hastalar var!
Psikolojik savaşın ne olduğunu bilmeyenimiz yok gibidir; ancak, farkında olarak veya farkına varmadan onun bir parçası olmak ne acı!
Kur’ân, birilerine kızgınlığımızın bizi başka yanlışlara sevk etmemesi gerektiğini haykırıyor, hem de defaatle…
Farz-ı muhal o tetkiklere, henüz anasından doğmamış bir mikrop bile takılsaydı, buldukları o gün zâlimin bayramı olur, davul-zurna ile yedi düvele duyururlardı!
Öyleyse, bugünkü gürültüye bakıp aldanmamak lazım; can damarlarımızda dolaşan Mösyö Javert’lerin “iddianame” diye mahkemeye sunduğu evraklar, bu Cemaat’in yarınki “beraat” kararlarıdır!
İşin özü, sıddîkiyet yolunda “sadakat” testinden geçiyoruz!
Yarınlara yürüyen safvet arınıp durulurken, bir kenarda takılıp kalmamak için azı dişlerimizle tutunmamız gereken bir sahildeyiz!
Bakın, o günlerde daha neler söylemiş Hocaefendi?
Mü’min, denge insanıdır; içinde en korkunç heyecan dalgalarının telâtumlarını duyarak oturup kalktığı durumlarda bile o, ciddi bir sorumluluk duygusuyla olabildiğine itidalli ve basiretli kalmayı bilendir.
Şüphesiz o, tahayyülleri mantık ve muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap endişesine kapılan, sonra da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir çocuk değildir. Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin şuurunda bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır.
İncinse de kimseyi incitmez; kendisine zulmedilse de o asla can yakmaz.
İçten içe fırınlar gibi yansa da yutkunur, fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu kat’iyen kimseye hissettirmez.
Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar.
Şartlar ne olursa olsun mü’min, her daim işine bakandır; dolayısıyla onu, susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da yanılır!
Varsın, olsun!
Oysaki, eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı.
Dünkü sükût ile bugünkü duruşu özetleyen şu ifadeler de müthiş:
“Sükûtumuz, üslûbumuza emanet..
Misliyle mukabele, bizim kitabımızda zalimce bir kaide..
Dövene elsiz, sövene dilsiz davranma, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin gereği..
Ne yapalım, Allah, ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş, elimizden bir şey gelmez ki…!
Ayrıca, herkes kendi karakterinin gereğini sergiler, karakterimize rağmen farklı bir tavır takınmayı kendimize karşı saygısızlık saydık ve böyle bir saygısızlığı irtikâp etmemek için, gürül gürül konuşacağımız bir yerde sadece yutkunmakla iktifa ettik.”
Hislerin kabarıp benliklerin çarpıştığı trafikten uzak kalmakta fayda var.
Zira, gününe takılan, yarınlarını inşa edemez!
Aymaz Abi’nin sıklıkla söylediği gibi, müşteriler bekliyor; işimize bakalım!
Belki de beklenen bahar, işte böylesine bir sükûtun arkasında gizli!
Gelin, her şeye rağmen biz, yine de gönüllerimizle konuşalım!
Karantina günlerini çocuklarınızla kitap okuyarak geçirmek isterseniz size önerilerimiz var.
Milli Eğitim Bakanlığı okulları 2 hafta tatil etti. Beklentiler bu tatilin daha da uzayacağı yönünde. Evde sıkılması kaçınılmaz olan çocuklarınızla belki de uzun zaman sonra ilk defa kaliteli vakit geçirme fırsatı yakalamış olabilirsiniz. Bu zamanı dünya edebiyatından seçkin eserlerle değerlendirmek isteseniz sizin için kısa bir öneri listemiz var.
Karantina günlerini çocuklarınızla kitap okuyarak geçirmek isterseniz size önerilerimiz var.
Milli Eğitim Bakanlığı okulları 2 hafta tatil etti. Beklentiler bu tatilin daha da uzayacağı yönünde. Evde sıkılması kaçınılmaz olan çocuklarınızla belki de uzun zaman sonra ilk defa kaliteli vakit geçirme fırsatı yakalamış olabilirsiniz. Bu zamanı dünya edebiyatından seçkin eserlerle değerlendirmek isteseniz sizin için kısa bir öneri listemiz var.
İşte 14-18 yaş arası çocuklarınızla birlikte okuyabileceğiniz ve tartışabileceğiniz 10 klasik roman…
1- 1984, GEORGE ORWELL

George Orwell’in bu kült kitabı, en iyi distopik romanlardan biri olarak dikkat çekiyor. Bireyselliğin yok edildiği, zihinlerin bile kontrol edildiği totaliter bir dünya düzeni, Orwell’in inanılmaz hayal gücüyle işlenmiş. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığı.
2- BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK, HARPER LEE

1960 tarihli Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek, en sevilen kitaplardan biri. Harper Lee, kullandığı yalın ama çarpıcı dil aracılığıyla adalet, özgürlük, eşitlik ve ayrımcılık gibi hâlâ güncel temaları, Scout’ın büyüyüş öyküsüyle birlikte dokuyarak, iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal düzeyde mercek altına alıyor. Bir “zenci”nin haksız yere suçlanması üzerinden gelişen olaylar; önyargılar, riyakârlık, sınıf ve ırk çatışmalarıyla beslenen küçük Amerikan kasabasının sınırlarını aşıp, insanlar arası ilişkide adaletin ve dürüstlüğün önemini anlatan evrensel bir hikâyeye dönüşüyor.
3- HAYVAN ÇİFTLİĞİ, GEORGE ORWELL

Orwell’in bir diğer klasiği olan Hayvan Çiftliği, “reel sosyalizm”in eleştirisi olarak kaleme alınsa da diktatörlüğün nasıl adım adım geliştiğini çarpıcı bir şekilde anlatmasıyla geçerliğini hep koruyacak bir başyapıt. Hayvan Çiftliği’nin başkişileri hayvanlar. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık.
4- SİNEKLERİN TANRISI, WILLIAM GOLDING

“Sineklerin Tanrısı”, korkunç bir savaş sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan doğasının korkunç yanlarıyla yüzleşmelerini anlatıyor. Issız ada romanlarının çoğunun aksine Sineklerin Tanrısı bir başarı öyküsü değil. Uygarlık burada yeniden kurulmuyor. Hakimiyet, özgürlük, şiddet gibi kavramların kökeninin sorgulandığı eserde kahramanların çocuklar olması ise hikâyeyi daha çarpıcı hale getiriyor.
5- FARELER VE İNSANLAR, JOHN STEINBECK

Fareler ve İnsanlar, birbirine zıt karakterdeki iki mevsimlik tarım işçisinin, zeki George Milton ve onun güçlü kuvvetli ama akli dengesi bozuk yoldaşı Lennie Small’un öyküsünü anlatıyor. Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran bu ikilinin öyküsünde dostluk ve dayanışma duygusu önemli bir yer tutuyor.
6- BİR NOEL ŞARKISI, CHARLES DICKENS

Noel Şarkısı, dünyada, yediden yetmişe her yaşta insanın sevdiği bir Noel masalı. Romanın son derece sevimsiz, acımasız, pinti bir ihtiyar olan Scrooge, bir Noel gecesinde bir hayaletle karşılaşır. Bu ilginç hayalet, huysuz ihtiyarı geçmişine doğru çok sıra dışı bir yolculuğa çıkarır. 200’e yakın sinema ve TV uyarlaması yapılan Noel Şarkısı keyifle ve ders alarak okunacak bir kitap.
7- ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK, JOHN BOYNE

Bu kitabı okumaya başladığınızda, Bruno adında 9 yaşındaki bir çocukla bir yolculuğa çıkacaksınız ve er geç Bruno ile birlikte bir tel örgüye varacaksınız. Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Dünyanın ağır mülteci krizleriyle yüzleşmek zorunda olduğu günümüzde yeniden okunması gereken bir eser.
8-CESUR YENİ DÜNYA, ALDOUS HUXLEY

“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford’dan sonra 632 yılına” götürüyor. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretiliyorlar. Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanıyor. Hipnopedya sayesinde herkes mutlu; herkes çalışıyor ve eğleniyor.
Kendinden sonrasını en çok etkileyen “Cesur Yeni Dünya” distopik bir romanın aynı zamanda iyi bir edebiyat metni de olabileceğini gösteriyor.
9- YÜZÜKLERİN EFENDİSİ SERİSİ, JRR TOLKIEN

‘Yüzüklerin Efendisi’ni bir okumuş olanlar vardır bir de okuyacak olanlar. 20. Yüzyılın açık ara en çok okunan kitabı olan üçleme; iktidar, kahramanlık, kötülükle mücadele, çevrecilik, iç hesaplaşma gibi birçok insani duruma değiniyor. Her okuyuşunuzda yeni bir derinlik bulabileceğiniz Yüzüklerin Efendisi’ni geç kalmadan çocuklarınıza okutmalısınız.
10- DÜNYA ŞAMPİYONU DANNY, ROALD DAHL

Babasıyla karavanda yaşayan Danny, bir çocuğun sahip olabileceği en harika ve en heyecan verici babaya sahip olduğunu düşünür. Ama bir gün babasının bir sırrı olduğunu öğrenir. Babası kaçak avcıdır. Gecenin karanlığında Hazell Ormanı’na giderek zorba Victor Hazell’in sülünlerini avlamaktadır. Bay Hazell mevsimin en büyük av partisine ev sahipliği yapmak için hazırlanadursun, Danny ve babası sülünlerin hepsini avlamak üzere bir plan hazırlar.
7-14 yaş arası çocuklarınız için listemizi de yarın sizlerle paylaşacağız. Şimdiden iyi okumalar…
Soru: Müslüman olarak yaşamak, Müslüman olarak ölmek ve öbür tarafta salihler zümresine ilhak olmak için ferdin alacağı durum nedir?
Evvelâ, bir insanın Müslüman olarak yaşaması, onun Müslüman olarak ölmesi için önemli bir husustur. Bir hadis-i şerifte Efendimiz –hadis kriterleri açısından tenkidi yapılabilir– “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz.”[1] buyurur. Yani öbür âlem, mü’minin ölüm hâlindeki durumuna göre şekillenmektedir. Ölüm hâlindeki durum ise mü’minin yaşadığı hayat çizgisinde cereyan eder. Bir hayat fevkalâde nezih ve çok üst seviyede yaşanmış, her dem Rab’le irtibat korunmuş, kafa ve ruhtaki her gudde ve fakülteye Allah’a ait mânâ ve ruh işlenmiş ise, bu dünyadan göçme de –Allah’ın tevfik ve inâyetiyle– aynı istikamette olacaktır. Buna mukabil iman mevzuunda derinleşilememişse, bu defa da insan, öyle bir boşlukla bu dünyadan göçüp gidecektir.
Selef-i sâlihînin bu mevzuun hem menfisi hem de müspetinde pek çok müşâhedeleri olmuştur ve bunlar, daha ziyade Kitâbü’r-Rekâik denen, insanın ruhunu harekete geçiren, kalbine dokunan, onun nazarını ahirete ve hesaba tevcih eden meselelerden meydana gelen kitaplarda ele alınmıştır. Buna, İmam Kurtubî’nin bir Tezkire’si misal verilebilir. Bu tür eserlerde gördüğümüz gibi seleften öyle kimseler vardır ki, vefat ederlerken âdeta kanatlanıp uçmuşlardır. Zira böyleleri hayatları boyunca Kur’ân’la iştigal etmiş, onu sevmiş ve ona gönül vermiş kimselerdir ki, bunlar komada dahi olsalar gürül gürül Kur’ân okumuş ve dilleri Hak adına hiç susmamıştır. Zira bu mesele onlar için artık bir şuuraltı olmuş ve âdeta onların iç melekeleri dinamosu hâline gelmiştir. Hayatında namazın büyük bir yeri olan Müslüman için ölüm anında en tatlı şey, Rabbisinin huzurunda başını yere koyup secde hâline gelmesidir. Hadiste bildirildiği üzere, insanın, Rabbine en yakın olduğu an secde hâlidir.[2] İşte böyle bir insan secde hâlinde ruhunu Rabbisine teslim etmek ister. Nitekim bu şekilde vefat edenler de vardır ki merhum Ahmet Naim de bunlardan biridir.
Buna mukabil öbür kutupta da öyle kimseler vardır ki –hafizanallah– onlar da –bağışlayın– “Atı tavlaya götürüp bağlayın, onun altını süpürün, süpürgeyi getirin.” veya “Falanda benim alacağım vardı, bir zamanlar tefecilik etmiştim ben onunla. Filan yerde bir iki işten gelecek var.” diyerek öbür âleme öyle yuvarlanıp gitmişlerdir. Evet, bu sözleri söyleye söyleye, bu hezeyanlar içinde ruhunu teslim eden nice kimseler olmuştur. Zira insan nasıl yaşamışsa onun yaşantısı, onun şuuraltı hâline gelmiş olur. İnsan kendinden geçince şuuraltı olan hususlar hortlar ve insanı belli ölçüde baskı altına alır. Bu durum kabre kadar uzayıp gider. Hatta o derecede ki bunun bir uzantısı olarak kabirde melek gelip ona Rabbisini ve kitabını sorduğunda onun, “Sepeti getirin, verin onlara otları, samanı götürün.” gibi sözler söylemesi ihtimal dâhilindedir.
Rabbimizden dileğimiz bizim encamımızı hayırlı etmesidir. Bundan dolayı Kur’ân: “Sakın, zinhar, başka şekilde değil, Müslüman olarak ölmeye çalışın.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/102) buyurur. Bu arada akla şöyle bir soru da gelebilir: “Müslüman olarak ölmek elimizde mi?” Fakat unutmamalı ki mü’minler olarak elimizdeki imkânları kullanma mecburiyetindeyiz. Bir kere sevap, sevabı doğurur. Evet, bir hadis-i şerifte ifade edildiği üzere hayırdan hayır doğar, hayır hayrı netice verir.[3] Mesela, Allah, sadaka veren bir mü’minin kalbini yumuşatır ve ona ibadet aşkı verir. Ondaki bu ibadet aşkı, yeni hayırlar yapma aşkını doğurur. Nasıl ki kısır döngü denilen fâsit daire boş bir şeydir ve yeni boş bir şeyi tevlid eder; öyle de fâsit daireye karşılık sâlih (doğurgan) bir daire, bir hayırdır ve yeni bir aşk, şevk ve hayrı tevlid eder. Böylece mü’min yeniden bir daha koşar ve koşmalar olumlu koşmalara vesile olur.
Bana, gençliğini hep namaz ve niyaz içinde geçirdiğini bildiğim bir arkadaşımı anlattılar. Demişlerdi ki: “Namazda rukûya giderken, eline dayandı ve gitti. Sonra arka üstü yatırdılar ve ardından vefat etti.” Bir başkasının da secdeye giderken “Allahu Ekber” dedikten sonra başını koyup vefat ettiğini söylediler. Evet, insan hangi duygularla meşbû ise, Rabbim de onu öyle öldürür. Tabiî bu demek değildir ki namazda veya secdede ölmeyen fena bir hâlde gitmiştir. Hatta söylemesi gerekli olan şeyleri ağzına almadan ölenin de fena hâlde gittiği söylenemez. Hâşâ, hiç kimse böyle bir şey diyemez ve bunu iddia da edemez. Fakat güzel yaşayan, sonra da hayatını iyi mühürleyen bir insan vefat ederken –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– her hâlukârda iyi gider. Hafizanallah, fena şeyleri şuuraltı yapmış bir kimsenin de âkıbetinden korkulur/korkulmalıdır da.
Mevzu ile alâkalı diğer bir husus da şudur: İnsanın, Rabbisine olan imanı, hayatı boyunca ruhuna öyle işlemeli ki, şeytanın eli, o imanı onun içinden söküp atamamalı ve kendisine toslayan hiçbir tereddüt onu sarsamamalıdır. Evet, insanın her günkü hayatında tefekkürden dantelâlar olmalıdır. Mesela, bizim, Allah inancı mevzuunda kanaatimize bir tek delil yeter. Rabbimize –inşâallah– öyle inanmışız ki aksine ihtimal vermiyoruz; fakat yine de bu inancımızı öyle takviye etmek gerekir ki, karşımıza bin felsefe çıksa, bize fünûn-u müsbetenin inkâra götürücü yüzlerce pozitif neticelerini anlatsalar, bin tane ışık oyunuyla gözlerimizi bağlayıp bakışımızı bulandırmak isteseler, bizler O’na, ilmin takviyesiyle muhkem kaziyeler hâlinde öyle inanmalı ve öyle sağlam durmalıyız ki, mahall-i imanımıza ne insî ne de cinnî şeytanların eli ulaşamamalıdır. Hatta iman sadece kalbimizde kalmamalı, âdeta damarlarımızdaki kanın içinde dolaşmalıdır. Aleyhissalâtü vesselâm’ın ifadesiyle, şeytan, insanın damarlarındaki kanın içinde dolaşır,[4] alyuvarlara ve akyuvarlara biner, kalbine uğrar, fitne sokar; onun beynine girer ve kafasını karıştırır. İman, mü’minin kanı içinde öyle hareket etmelidir ki, şeytan her yerde iman gücüyle boğulmalı, iman da sırrımıza girip hafâmızı fethetmelidir. Evet, bizler Rabbimizle öyle bir münasebet içine girmeliyiz ki, başkaları onu hiç anlayamamalı, şeytan da ona muttali olamamalı. O noktayı sadece Rabbimiz bilmeli ve bizim kalbimiz sezmeli. Bu konuda sürekli ilerleyerek ilimden ve kâinattan gelen şüphe ve tereddütlere öyle kapalı olmalıyız ki, şeytan son demde değişik oyunlarla kafamızı bozmasın. Tabiî ki, bu da hayatımız boyunca ameliyât-ı fikriyede bulunmaya ve fevkalâdeden tefekküre bağlıdır.
Müslüman olarak ölmek için dikkat edilmesi gereken diğer bir mesele de şudur: Ehl-i hakikat ve ehl-i tasavvufun yaptığı gibi “râbıta-i mevt”te bulunarak sık sık ölümü düşünmek ve onu her an ensemizin kökünde hissetmek ve böyle bir mülâhaza ile adımları dikkatli atmak, her an ölümü intizar etmek ve yer yer de kavuşmanın iştiyakıyla coşmak… Evet, “Sevgiliye, mahbuba, matluba, ne zaman kavuşacağım?” iştiyakı içinde bulunmak… ki Efendimiz şöyle buyururlar: “Bir kimse Allah’a mülâki olmayı arzuluyorsa, (Rabbim Rabbim diyerek âşıkın mâşuka yanıp tutuşması gibi yanıyorsa) Allah onunla karşılaşmadan (mukaddes hoşlanma ne ise) öyle hoşlanır. Eğer bir kimse ölümden korkuyor, Rabbe mülâki olmayı arzu etmiyorsa, Allah da öylelerinin huzuruna gelmesini istemez.”[5] –hafizanallah–.
Kalbinde imanı taşıyan her mü’min böyle bir iştiyakı da taşımalıdır; taşımalı ve imanının seviyesine göre Rabbine mülâki olmayı, dâussıla ile yanıp tutuşan bir insanın yer yer trenden, otobüsten başını çıkarıp, “Memleketime vardım mı?” diye beklemesi gibi öteleri beklemelidir. Tabut ve teneşiri, meleklerin kanatlarından daha şerefli gören, “Rabbim emretmediği için ölümü istemiyorum. Yoksa benim için ölüm Cennetlere uçmak için en mühim bir pisttir.” diyebilen bir mü’min, Rabbisine kavuşmaya arzulu demektir. O (celle celâluhû), ancak –tabir caizse– arzulu olana arzulu olur. Bu arzu ve istek ile alâkalı Cenâb-ı Hak der ki: “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim.”[6] Daha sonra da bu yakınlık öyle bir hâl alır ki, Cenâb-ı Hak o mü’minin gören gözü olur da artık o insan hiç yanlış görmez, Allah onun duyan kulağı olur da, artık her şeyi en iyi şekilde değerlendirir ve duyduğunu yanlış duymaz, onun tutan eli ve yürüyen ayağı olur da Allah onu yanlıştan uzak tutar ve olumsuz yöne yönlendirmez.
Rabbim, bizlere göre değil de, Kendinin sonsuz keremine göre muamelede bulunsun ve inşâallah “sultana sultanlık, gedâya gedâlık” ölçüsü içinde bizi sonsuz hediye ve atiyyelerle sevindirsin…
[1] Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 1/332, 7/375, 8/431.
[2] Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, tatbîk 78.
[3] Buhârî, cihad 37; rikak 7; Müslim, zekât 121-123.
[4] Buhârî, i’tikâf 11, 12, bed’ü’l-halk 11, edeb 121, ahkâm 21; Müslim, selâm 23, 24.
[5] Buhârî, rikak 41; Müslim, zikir 14, cennet 63.
[6] Buhârî, tevhîd 15, 50; Müslim, tevbe 1, zikr 1, 20-22.