Şüphe yok ki her şey, Allah’ın ilmi ve iradesi dahilinde cereyan ediyor.
O (celle celâlühû), okyanusların en derin ve kuytu noktalarında olanı da biliyor, atmosferin enginliklerinde olup bitenden de haberdar!
Kur’ân’ın ifadesiyle, ağaçtan düşen bir yaprak bile O’ndan habersiz değil!
Şüphesiz, musibetler de öyle.
Öyleyse, gelen sıkıntının dilini okumak ve dûçâr olduğumuz musibetteki murâd-ı ilâhiyi anlamak gibi bir vazifemiz var.
Bu bir.
Diğer yandan, İlâhi Beyan’ın tekrarla ifade ettiği gibi başımıza gelen olumsuzluklar, kendi el emeğimizin karşılığı, ihmal ettiklerimizin acı bir faturası veya haddi aşmışlığımızın ağır bir bedelidir.
Demek ki bize, buradan da bir vazife düşüyor.
Sıkıntıyı aşmanın yolu, “muhasebe”den geçiyor!
Ne yaptık ne ettik de bu sıkıntılar başımıza geldi?
Veya neleri ihmal ettik, es geçtik ve yapmadık da insanlık çapında bir bedel ödüyoruz?
Görüldüğü gibi ayırım yapmadı Allah (celle celâlühû); bu ölçüde ve ilk defa yeryüzündeki bütün mabetlerin kapıları sürgülü, bugün!
Renk, dil ve din farkı da olmadı; küçücük bir mikrop, en kudretlilerimizi bile esir aldı!
Fizikin kurallarında olduğu gibi tedavideki muvaffakıyet, teşhisin isabetine bağlı!
Ebrehe’nin “mabed” diye diktiği binanın görkemli olması yetmiyor; şer yuvasına İbn-i Selûl’ün “mabed” demesi, vaziyeti kurtarmadığı gibi!
Mabedin hakkını verememişiz ki Allah (celle celâlühû), elimizden alıyor!
Dahası, “mabed” dediğimiz mekanları, sakîm ve süfli hevesatımızın payandası görmüşüz; yürekten Allah’a yönelmemiz gereken mekanları, minnacık hedeflerimizin basamağı yapmışız!
Yüksek perdeden “Allah” derken, herkesin gördüğü yerde “Peygamber” diye höykürürken veya her vesileyi değerlendirip “Kur’ân” bayraktarlığı yaparken muradımız, en mukaddes değerlerimizi en alçak arzularımızın atlama taşına çevirmekmiş!
Kıbleye dönerken bile niyetimiz, herkesin bizi “kıble” bilmesine bir davetiyeymiş, meğer!
Dahası, cehâlet yüklü kitleleri uyutmanın bir yolu görmüşüz, mabetleri; “kutsal” görünümlü bir ambalajın, ne melanetleri kapattığını keşfetmişiz ve onunla perdelemişiz ayyuka çıkmış zulümlerimizi!
Samimi üç-beş insanın cılız sesini, cühelanın avuç patlatan anlamsız alkışları bastırmış ve “hayır” üretme misyonu sönmüş, demek ki bitmiş mabedin misyonu!
Gelin, “Peygamberlerin kıssalarında elbette tam akıl sahipleri için alacak dersler vardır!” diyen Kur’ân’a bir daha kulak verelim:
“O müşrikler, kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur ve dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vadede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.”

Demek ki “umut” olması gereken mabedde ümit yok, bugün!
İsterseniz, manzaray-ı hâle bir bakalım:
Murâd-ı ilâhiyi hayata taşıma adına gayret göstermesi gerekenlerin nefesi kesik, bugün!
Baksanıza, zulme karşı duyarlılık göstermesi gerekenler, zâlimlerin ateşine odun taşıma telaşında.
Hukuksuzluğa karşı kitleler duyarsız ve saraydan simit kapma derdinde!
Zaten musibete kapı aralayan da böyle bir bitiş değil mi?
Öyle ya, musibet umumiyet kesp etmişse, adaletin terazisi şaşmış ve zulüm de haddi aşmış demektir.
Önceki olayları anlatırken bize Kur’ân, perdeyi yırtıp pervasızlaşan, hak ve hakikate baş kaldırıp arsızlaşan, sefil ve sefih algılarına, dünyanın en yalın gerçeğiymiş gibi sarılıp küstahlaşan bu insanların, en temel helâk sebeplerinin, her çeşidiyle bir “zulüm” olduğunu anlatıyor.
Musibet umumi geldiğine göre demek ki dünyada, dünya kadar ve haddi aşmış bir zulüm var.
Akla gelebilir; herkes mi zalim?
Zulme rıza da bir “zulüm” değil mi?
Hem, “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur!” demiyor mu Kur’ân?
Demek ki “Sakın ha, zalimlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur!” kudsî beyanını ser-levha yapıp evire çevire okumak başka, ayyuka çıkan zalimliklerine rağmen zalime payanda olmak bambaşka şeylermiş!
İşin ayyuka çıktığı çok yer var, hemen aklımıza gelen. Ancak başkasının muhasebesini yapmak, netice vermiyor.
Böylesi dönemlerde herkes, kendi muhasebesine odaklanmalı.
Evet, musibetin huyu bu; yaşın yanında kuru da yanar!
Ancak, Allah (celle celâlühû) zulmetmez ve ötedeki diriliş, buradaki niyetlere göredir.
Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kırıp geçiren “tâun”u sorunca şöyle cevaplamış, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri:
“Bu, dilediği kimselere Allah’ın gönderdiği bir azaptır. Fakat bunu, mü’minler için rahmete çevirmiştir. Bu salgına yakalanan hiçbir mü’min yoktur ki karşılığını Allah’tan bekleyerek, sabırla ve Allah’ın ona yazdığından başka hiçbir şeyin başına gelmeyeceğini bilip inanarak evinde oturursa, şehîd ecri alır.”
Bugün, herkes evinde oturuyor; mü’mine düşen, bunu da rahmete çevirmektir.
Bunun artçıları da olacak, şüphesiz. Baksanıza devletler, ekonomilerinde yaşanacak sarsıntıları sınırlı tutabilmek için kesenin ağzını açmış durumda.
Hayata musallat olduğu gibi cepleri de kemiriyor, bu virüs.
Ardından, sosyal hareketler sökün edip gelecek, dalga dalga.
Âdetullah değişmiyor; cirmi küçük bir mahluk ile cürmü büyük nice Nemrut devrilecek, ardı ardınca ve kurulu koltuklarında ebediyet hayalleriyle avunan insan görünümlü nice tiranın tahtı kayacak altından!
O gün aklı başına gelecek bazılarının ve “Ne yaptık da başımıza bunlar geldi?” sorusuna cevap olacak ne melanetleri dökülecek, medyanın kirli sayfalarına.
Baş görünümlü ne kirli ayaklar ortaya çıkacak, bütün yalınlığıyla.
Ve ömrü olan, kim bilir ne baharlar görecek, hem de ardı ardına.
Elindeki imkanlarla şahsi ikbal peşinde koşanların iflas ettiği, her şeyini kaybetme pahasına da olsa dik durabilenlerin yıldızlaştığı bir döneme girdik.
Kelebek etkisi diye bir olgu var ya, dünyanın en ücra köşesinde ve kuytu bir koyunda birisinin yediği, herkesin başını ağrıtabiliyor!
Mağribde hapşırmak, maşrıktakini yatağa düşürüyor, artık!
Bir mazlumun iniltisini yüreğimizde hissedip derdini paylaşmadık, her mazlum yüreğe düşen ateşi, yangın yeri gibi yüreğimizde hissetmedik ya, adını-sanını bilmediğimiz birisinin başlattığı bir salgınla Allah (celle celâlühû), milyarları aynı derde ortak etti.
Öyleyse, sadece kendi penceremizden bakarak çözüm üretemeyiz, bugün.
Belki de Allah’ın muradı, dünya çapında bir “kenetlenme” düşüncesini mayalamak; ortak değerler üreterek onların etrafında yeni bir dünya kurgulamak ve her şeyin sebebi olarak kendisini görüp Allah’a yürekten iltica edenlerin yoluna su serpmek ve sadece adanmışları gün yüzüne çıkarmak.

Zaman, her yönüyle bir temizlik zamanı!
Gelin, bu küresel dili hayra çevirebilmek için bir adım atalım.
Kur’ân, değişik sıkıntılara dûçâr olup da nâçâr kalanların, yürekten yönelişlerine cevâb-ı sevâb verildiğinin örneklerini anlatıyor, defaatle.
Demek ki musibet, umûmiyet kesbetmiş bir ilticanın da vaktidir.
“Ey Rabbim! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Ben nefsine zulmedenlerden oldum.” diyen Hazreti Yûnus gibi, eğip bükmeden!
Yalnız, nazara verilen örnekler, sıkışınca verilen tumturaklı sözlerin unutulduğunu da hatırlatıyor, sonrasında sözümüzü unutmamak için bize.
Her defasında, bu yönelme ve ilticanın, samimi ve yürekten olması gerektiğini nazara veriyor Kur’ân, sahil-i selamete erdiğimizde yeniden eskiye dönmemek için.
Ancak, şu da bir gerçek ki muzdar kalanın yürekten duası karşılıksız kalmıyor!
Öyleyse, nankör tarafımızı bir kenara bırakarak ve uzun soluklu bir tevbe-i nasûha ihtiyaç var.
Bedihi ve ayân olmuş bir musibet, kulun ilticasıyla söner mi?
Her şey O’nun (celle celâlühû) elinde; isterse, söner!
Bunun bir emsalini anlatıyor Kur’ân:
“Yûnus’un kavmi müstesna (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yûnus’un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rezillik azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.”
Demek ki olmuş; musibet görünür olduğunda yürekten iltica eden Hazreti Yûnus’un (aleyhisselâm) kavminden musibet kaldırılmış!
Helâk olacakken, olmamışlar!
Ne yapmışlar?
Yaptıkları zulmün farkına varmışlar.
Dua dua yalvararak Allah’tan af dilenmişler.
Bununla ilgili söylenen çok şey var ve neticede Ninova halkının samimi ve yürekten sesi, gelen musibeti geri çevirmiş!
Dedik ya, musibetler, aynı zamanda Allah’a toptan iltica zamanlarıdır.
Nerede olursak olalım.
Kapanan mabetlere bedel, Hazreti Mûsâ (aleyhisselâm) zamanındaki Mısır halkı gibi evlerimizi “kıblegâh” yapalım.
Gönüllerimizi birleştirelim.
Etrafımızda hangi inançtan insan varsa onları da işin içine alalım ve küresel bir yönelişle içimizi ve işimizi Allah’a açalım.
Sadece O’ndan isteyelim.
Ortak paydalarımızı çıkaralım dünya pazarına. Görüntüde olana takılanlar için kapaklar arasında ve kütüphanelere hapsettiklerimizi açalım, sayfa sayfa.
Bugün ütopya gibi duran realitenin, dün nelere vesile olduğunu yâd edelim, tarihin sayfalarında.
Dün yaşanmışsa, bugün de mukadderdir.
Her fırsatı değerlendirip herkes ile bir diyalog köprüsü kurma sevdasında olanlara Allah (celle celâlühû), yeni bir kapı daha araladı.
Öyle ya, samimiyet soluklayan gönüllere girmenin bir yolu da samimiyet pazarına tezgâh açmaktır!
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmış; insanlığın cehâlete körük çektiği demlerde bir avuç Mekkeli ile bir araya gelmiş ve eski çehreye yeni bir maya çalmış.
Kim bilir, belki bu ilticalarla oluşan bir sinerji, gidişin yönünü değiştirir ve köhne dünyaya, yeni bir “fazilet” mayasının çalınmasına vesile olur!
Kaynak: Tr724 | Reşit Haylamaz
Soru: Kâinat, ilk yaratılışında böyle tagayyürlü, inkılâplı, mâil-i inhidam bir surette yaratılacağına, ebede elverişli olarak sabit bir şekilde yaratılsaydı; bu, tahripten sonra ebediyete kâbil, sağlam bir şekilde yapılmasından daha iyi olmaz mıydı? Kâinatın değişmelere açık yaratılmasının hikmetini açıklar mısınız?
İsterseniz önce soruyu biraz daha açalım. Biz, tagayyür ve tebeddül eden, eczası, efradı ve mürekkebâtıyla her an değişen, eskilerin “mütehavvil” dedikleri bir kâinatta, kâinatın bir parçası olan yerküre üzerinde yaşıyoruz. Yapısı gereği yeryüzünde her an çeşitli olmalar, solmalar, ölmeler ve yok olmalar birbirini takip edip durmaktadır. Bizler, kâinatı, devamlı bir surette yıkılan, yok olan bir sinema şeridi gibi seyretmekteyiz. Sonunda birgün dünya tamamen harap olacak, her şey değişecek, “yer başka bir yere, gökler de başka türlü göklere çevrilecek. Ve bütün insanlar kabirlerinden kalkıp tek hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarılacaktır.” (İbrahim sûresi, 14/48) Evet, yer değişecek, gökler de değişecek; bugünkünden başka bir hâl ve başka bir vaziyet alacaklardır. Kâinat, varabileceği noktaya vararak safileşip her şey huzur ve sükûnet kazandığı zaman da insanlar Allah’ın huzuruna çıkacaklardır.
Zannediyorum soruda, “Cenâb-ı Hakk’ın kâinatı baştan böyle değişmelere göre yaratmasının hikmeti nedir?” diye soruluyor. Esasen buna itiraz edilemez; sadece hikmeti sorulabilir. Zira O (celle celaluhu), İbrahim Hakkı’nın ifadeleriyle:
Her işte hikmeti vardır,
Abes iş işlemez Allah.
O’na bir kimse cebrile
Bir iş işletemez asla.
Ne kim Kendi murad eder,
Vücuda ol gelir billah.
olan bir Zât’tır. Evet O, Hâkim-i Mutlak, فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ1, يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ2 “Murad ettiğini, dilediğini yapar.” evsafı ile vasıflandırılan bir Zât-ı Ecell-i Âlâ’dır. Neyi diler, neyi murad ederse, o olur ve olanda ne derin hikmetler vardır.
Bu hususu tespit ettikten sonra diyebiliriz ki, kâinatın böyle değişime açık yaratılmasının pek çok hikmeti vardır. Bunlardan bazıları şunlar olabilir:
Muhtelif yerlerde ifade ettiğimiz gibi, Cenâb-ı Hak kevn ü fesad içinde olan bütün mekânı, şe’n-i rubûbiyetini başka başka aynalarda görmek ve göstermek için yaratmıştır. Esmâ-i ilâhiyesini ve sıfât-ı sübhaniyesini moleküllerin ve onlardan meydana gelen mürekkebâtın farklı aynalarında Zât’ını müşâhede etmek için yaratmıştır. Bu arada insan da, Sâni-i Âzam olan O muhteşem Yaratıcı’nın şe’n-i rubûbiyetini gösteren harika bir model ve aynadır. Zât-ı Bârî hakkında kullanmaktan çekindiğimiz, O’nun “şe’n” hakikatini, Türkçemizde tam olarak karşılamasa da, “istidat” ve “kabiliyet” kelimeleriyle ifade edecek olursak, O’ndaki “şe’n”, bizde “kabiliyet” ve “istidat” hâlinde tecellî etmiştir. Tabir caizse, Sanatkâr-ı Âzam, münezzeh kabiliyet ve istidadını –doğru ifadesiyle– “şe’n-i rubûbiyet”ini göstermek için bu kâinatı yaratmıştır denebilir.
Ayrıca bu fizikî âlemin hilkati başladığı andan bugüne ve bugünden kıyamete kadar geçirdiği/geçireceği çeşitli safhalar vardır. Allah’ın bu kâinatı ilk yarattığı, güneşlerin kopup bugünkü şeklini aldığı zamandan, Allah’ın emri ve izniyle küre-i arzın şekillendirilmesi devresine, oradan karbon devrine ve bitkilerin göklere doğru boy atıp uzadıkları ve en son olarak da insanın yaratıldığı zamanı düşündüğümüzde, bütün bunların birbirini takip eden inkılâplar olduğunu görürüz. Mesela, tarlaya bir tohum atıyoruz. Bu tohum, toprağın altına giriyor ve tedricîlik içinde neşv ü nema buluyor. Evvelâ, tohum yerin altındaki sızıntılarla bir kontak kurduktan sonra havanın sıcaklığı, toprağın da nemi sırtını okşadığı zaman o da heyecana geliyor. Ve sonra ukde-i hayatiye olan çekirdekten bir filizcik başını dışarıya çıkarıyor. Çıkarırken de yaşamasına müsait bir hava ve Güneş’in baş okşayıcı ışınlarıyla karşı karşıya geliyor. Ve derken peşipeşine inkılâplar geçiriyor. Tohum çürüyüp gidiyor ama, yeni bir filiz çıkarıyor. Derken bir kök, bir dal meydana geliyor. Tahavvül ede ede başak verebilecek hâle geliyor.
İşte bu değişim ve dönüşümler en büyük âlemlerden en küçük âlemlere kadar her şeyde cereyan ediyor. Dahası, Kur’ân’ın ifadesiyle, anne karnındaki cenine kadar bu değişim her alanda cereyan ediyor. Küçük bir sperm anne karnında, rahimde, daha evvel kendisi için hazırlanmış, çeşitli gıda maddelerini hâvî cidarlarından birisine yapışıyor ve dönüşüm ve değişimini devam ettiriyor. Ondan sonra da çeşitli değişmelere maruz kalıyor. Değişe değişe nihayet insan şeklini kazanıyor ki, biz bunları Kur’ân-ı Kerim’in açık ifadelerinde görüyoruz.[3] Evet, işte bütün bunlarda, Cenâb-ı Hakk’ın, şe’n-i rubûbiyetini görmeyi ve göstermeyi murad ettiği hissediliyor.
Allah’ın yaratmasının değişik dairelerde muhtelif mertebeleri söz konusudur. Yüce Yaratıcı’ya ait “Hâlık” isminin en küçük dairede tecellîsi, yumurtanın içindeki tohumla, buğdayın ve arpanın içindeki çekirdekle, insanoğlunda da sperm ve yumurta perdesi arkasında meydana gelir. Âzam derecede bu tecellîyi görebilmek için, Hâlık isminin tecellî ettiği bütün safahatı görmek lâzımdır ki, insan ciddi bir fikre sahip olabilsin.
“Allah nasıl bir yaratıcıdır?” sualine karşı deriz ki: O, öyle bir hâlıktır ki, hiç yoktan gazları yaratır, varlığı üzerinde münakaşa yapılıp yeni fikirler ortaya atılan esiri (eter) var eder. Atomu, atomun partiküllerini O yaratır. Bunları varettiği gibi O, daha büyük şeyleri ve farklı mürekkepleri de yaratır. O Yüce Yaratıcı yarattıklarını bir gaz çorbası hâline getirip katar, karıştırır ve en küçüğünden en büyüğüne kadar yaratmanın çeşitli safhalarında “Hâlık”, “Bârî”, “Musavvir” isimleriyle her şeyi şekillendirir. Biz kat’iyen biliyoruz ki, bir nergise şekil verme işi başka, bir yasemine şekil verme işi başka, bir buğdaya şekil verme işi daha başkadır. Hâlbuki bu farklı şekil vermelerin hepsi, Allah’ın emir ve iradesiyle “Musavvir” ismine aittir. “Musavvir” ismi sadece tek dairede değil, belki tasvîrin söz konusu olduğu bütün dairelerde tecellî edecek ki, Allah’ın nasıl bir “Musavvir” olduğu görülsün.
Kâinattaki çeşitli varlıkları müşâhede ettiğimizde “Musavvir” ismi hakkında kat’i bir kanaat elde ederiz. Evet, Allah, falan ressam gibi sadece belli resimlere inhisar-ı fikir eden, sadece onları yapıp enzâr-ı âleme arz eden biri değil, O, bilakis yeryüzünde her baharda rengârenk sanatlarını insanların temaşasına arz eden bir “Musavvir”dir. Allah, “Rahmân’dır”; dolayısıyla “Rezzâk’tır” (“Rahmân”ın bir mânâsı da “Rezzâk”tır). O, nasıl rızık verir? Ağaca verdiği rızık insana verdiği rızıktan farklıdır. Ona ağız ve mide vermemiştir. İnsanla bitkiler arasındaki rızıklanma mevzuu tamamen terstir. Bitkiler, insanın attığı şeyi alır, onun muhtaç olduğu şeyi de dışarıya atarlar. Binaenaleyh ağaçta “Rezzâk” ismi, Allah’ın ona karbondioksit yudumlatmasıyla olur. Keza, “Rezzâk” isminin bir amipteki tecellîsiyle insandaki tecellîsi de tamamen birbirinden ayrıdır. Öyleyse bir mikroptan bir gergedana, yani en küçük varlıktan en büyüğüne kadar bütün mevcudatta “Rezzâk” isminin tecellî ettiğini görebilmek için hepsinin nasıl rızıklandırıldığını, rızkı nasıl hazmettiklerini, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet’inden nasıl istifade ettiklerini görmek gerekir ki, Allah hakkında bir fikre sahip olabilelim.
İşte bunun gibi, tâ bidayet-i âlemden (kâinatın yaratılışı) bugüne ne kadar tebeddül ve tagayyür varsa bunların hepsi esmâ-i ilâhiyenin bir mertebe ve bir derecedeki tecellîsinden ibarettir. Cenâb-ı Hak, kâinatı şe’n-i rubûbiyetini izhar için yaratıp bir kitap hâlinde bizim nazarımıza arz etmiştir. Bu muhteşem kitabın bir fihristi olarak da insanı yaratmıştır. Bu fihristte ve bu kitapta, bütün şe’n-i rubûbiyetini göstermesi, O’nun ilâh olmasının lâzımıdır. Biz de O’nu, işte kâinata serpiştirdiği bu işaretlerle tanıyoruz.
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için avamca bir misalle bir tahşiyede bulunmak istiyorum: İyi inşaatçı, fevkalâde ressam, müthiş bir hattat, aynı zamanda marangoz ve fevkalâde avize yapan, bunların yanında mükemmel elektrik malzemesi döşeyen bir zat düşünelim. Bu kişi, bütün maharetlerini göstermek için bir bina yapmayı düşünüyor ve yapmaya başlıyor. Bu zat, önceki safhalarla alâkalı bize bilgi vermeden sadece en son şekliyle getirdiği avizelere bakarak, onun elinden nelerin gelebileceğini tam olarak bilemeyiz. Bize bütün maharetleriyle kendisini tanıttırması için, bütün maharetlerini ayrı ayrı şeritlerle bir sinema perdesinde nazarımıza arz etmesi, bizim için konuyu anlama adına çok önemlidir. İşte Cenâb-ı Hak da kâinata bu işaretleri koyarak onları bizim nazarımıza arz etmiştir. Çünkü kâinattaki her şey Allah’ı tanıtmaya matuftur.
Aslında biz bu dünyada bir talim ve terbiyeye tâbiyiz ve burada tahsilimizi ikmâl etmekle mükellefiz. Bu talim ve terbiye ile istidat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirip öbür âleme liyakat kazanacağız. Talim ve terbiyemiz de, mârifet-i ilâhî, muhabbet-i ilâhî ve şevk u cezbedir. Bunu kazanacağımız ana kadar Mevlâ gösterdiği her şeyi bu değişimler dünyasında bize gösterecektir. Öbür âlemde ise mârifet tamamlanmış, muhabbet doruk noktasına ulaşmış, insanlar aşk u vecd içinde kendilerinden geçmiş, Mevlâ-i Müteâl’in müşâhedesi ile mest ve sermest olacaklardır. Allahu a’lem.
[1] Hûd sûresi, 11/107; Bürûc sûresi, 85/16.
[2] Âl-i İmrân sûresi, 3/40; Hac sûresi, 22/18.
[3] Bkz.: Hac sûresi, 22/5; Mü’minûn sûresi, 23/14.
. Kategori Kendi Ruhumuzu Ararken, M.Fethullah Gülen
Fransa`da düzenlenen IFLC kültür festivalinde sahne alan Azerbaycanlı öğrenci “bize Harputlu derler” türküsünü seslendirdi.
Daha fazla video için lütfen Youtube sayfamızı ziyaret ediniz…
İşte Koronavirüs bulaşan akciğerlerin hâli!

Soru: Materyalist felsefecilerin yönelttikleri sorulardan birisi de: “Ruh mu, yoksa beden mi önce yaratılmıştır?” sorusudur. Bize göre ruh mu önce yaratılmıştır? Bunu aklen ve mantıken nasıl ispatlayabiliriz?
Esasen bu, bir ilim olmayıp belki bilinmesi gereken bir nazariye ve çok az bir yönüyle akideyi ilgilendiren bir husustur. Bu açıdan da, “Ruh mu, yoksa beden mi önce yaratılmıştır?” sorusuna sadece merakı def etmek için cevap verilir.
Yerine göre Allah, ruhla maddeyi beraber yaratmıştır denebilir. Ancak bununla maddenin dışındaki varlıklar kast ediliyorsa, şu bilinmelidir ki, kâinat ve eşya olmadan evvel, evvelden de evvel mânâ vardı. Evvelâ, elimizdeki naslardan her şeyin bir ilmî vücudunun olduğunu görüyoruz. Maddenin olmadığı, Arş-ı Rahmân’ın “amâ” üzerinde bulunduğu bir devrede veya onun verâsında –zamanla onu takyîd edemiyoruz– her şeyin ilmî vücudu olduğu ümmetçe ittifak konusudur. Daha sonra bir kısım naslardan Allah’ın (celle celâluhu) aklı yarattığını görüyoruz. Efendimiz, zayıf bir rivayette ilk yaratılan şeyin kendi nuru,[1] başka bir rivayette akıl,[2] kuvvetli bir rivayette ise kalem olduğunu ifade buyurmuştur.[3] Hadislerde zikredilen bu üç unsurdan akıl cephesini daha ziyade Neoplatonist felsefeciler almış, akl-ı evvel demiş ve bütün eşyayı akl-ı sâni, akl-ı sâlis, akl-ı râbi… ve sonra nefs-i evvel, nefs-i sâni, nefs-i sâlis, nefs-i râbi… şeklinde bir tertip içinde akl-ı evvele bağlamışlardır. Allahu a’lem, ukûl-ü aşere akidesi de bundan doğmuştur.
Şimdi ilk yaratılan akılsa, akıl madde değildir. İlk yaratılan ruhsa, ruh da madde değildir. İlk yaratılan nursa, nur mahlûk ise de, o da madde değildir. Mesele bu yönüyle ele alındığında, maddeden evvel antimaddenin yaratılmış olduğu görülmektedir. Evvelâ madde için kalıp olabilecek takdirî şeyler yaratılmış, sonra da madde o kalıp içinde yerini almıştır. Bu husus, kâinatlar çapında cereyan eden hâdiselerde de, normo âlem olan insanlıkta da, mikro âlem dediğimiz hücreler âleminde de böyledir.
Burada dikkatlerinizi bilhassa şu hususa çekmek istiyorum. Ruh-i küllî ve akl-ı küllî dediğimiz şey, topyekûn kevn ü mekânları içine alabilecek bir mahfaza ve mazmunun adı ise, bütün sistem ve nebülozlar ve bütün hey’ât sistemleriyle o ruh ve kalıp içinde onlara bağlı demektir. Yani onun şeklini o vermekte, onun içine girince de câzibe (çekme) ve dâfia (itme) ona göre olmaktadır. Çünkü câzibe de, dâfia da itibarî şeylerdir. Bunu izah etmek de çok zordur. Bu mevzuda Newton bir şey demiş, Einstein gelmiş konuyu bütün bütün katıp karıştırmıştır. Ve hiçbir zaman meselenin hakikati anlatılamamıştır. Hâdiselerin oluşuna göre meseleye bir tarif getirilmeye çalışılmış ise de meselenin niçin ve nedenine hiçbir zaman inilememiştir. Zaten meselenin niçin ve nedenine inmekten ilim çok defa kaçmayı tercih etmektedir. Aslında bu, felsefenin mevzuudur ve bir nazariyeler mecmuasıdır. Binaenaleyh ne Newton ne de Einstein meselenin niçin ve nedenine bir çözüm ve tahlil getirmemiş, belki keyfiyet ve oluşla alâkalı bir ifade ortaya koymuşlardır. Biri yerçekimi demekte, diğeri ise meseleyi hayyize bağlamakta ve Öklid’in hendesesine sırtını dönmektedir. Ancak hiçbiri çekim mevzuunda ciddi bir çözüm ortaya koyamamıştır. Hele yeni yeni peyklerin fezaya gitmesi ve mekân hakkında daha ciddi malumatlara sahip olmamız karşısında bugün yerçekiminin pek de Newton’dan anladığımız gibi olmadığı açık seçik ortaya çıkmıştır. Yerçekimi mevzuu her yerde aynı şekilde geçerli bir ölçü ve kanun değildir.
Binaenaleyh câzibe ve dâfianın verâsında da bunlara hüküm ve kumanda eden küllî bir ruh vardır. Nitekim büyük bir zat, insanların küre-i arza câmid nazarıyla baktıklarını, ancak kendisinin küre-i arza canlı bir hayvan nazarıyla baktığını ifade etmiştir.[4] Zira tıpkı insanın cismi üzerinde hükmeden, kumanda eden bir ruhu olduğu gibi topyekûn küre-i arzın dalına-budağına hükmü geçecek, en azından onlardan müterakki elfâza ve kelimâta tercüman olacak, fiilî ibadetini alkışlayıp Allah’a takdim edecek, onun keyfiyetine uygun bir melek ve ruh vardır ki bütün eşyanın ibadetini temsil etmektedir. Küre-i arza, güneş sistemine, Samanyolu’na müekkel melek/melekler vardır.
İşte bütün bu sistemler, materyalist bir ölçüyle câzibe-dâfiaya verilse de, haddizatında meselenin niçin ve nedeninde küllî ruh diyebileceğimiz veya felsefecilerin ervâh-ı sâriye dedikleri –tabir hata olabilir– Cenâb-ı Hakk’ın icraatının alkışçıları olan meleklerin bulunduğu görülecektir ki, onlar, maddeye tekaddüm etmişlerdir ve maddeden evvel gelirler.
Bizim varlığımızda da ruh evvel gelir. Henüz sperm, yumurtayla buluşup canlı olma safhasına, yani ceninlik devresine girdiği andan itibaren ona –Allah’ın emriyle– ruh, hayat nefh edilir, ondan sonra canlanır. Orada dahi insanın maddesinde ölçüyü ve dengeyi tutan, temin eden yine ruhtur. Ruh çıkınca da ceset dağılır ve her şey dejenerasyona maruz kalır.
Bütün bu misallerden anlaşılmaktadır ki, maddeden evvel mânâ, antimadde, metafizik ve metapsişik vardır. Belki madde de gidip onlara dayanmakta ve ruhun ölçülerine göre bir biçime girmektedir. İnsan vücudunda da bu ölçüyü temin eden yine ruhtur. Ne var ki, ruhçular bu meselenin sadece bir yönünü ele alıp ifade etmektedirler. Ruh, şuurlu bir kanun-i emrîdir ve insanın dublesi mahiyetindedir. İnsanın bu dublesi, aynen insana benzemektedir ve bir kalıp gibidir. Buna onun perispirisi de diyebiliriz. Her ne kadar onun kendine göre bir ağırlığı olsa da bu, kat’iyen gramlarla tartılamaz. İnsana benzeyen bir ikinci varlığı insan kendi mahiyeti içinde taşımaktadır. Bu, ayrıldıktan sonra vücutta denge bozulmakta, hücreler birbirine elveda deyip ayrılmakta ve bütün bunları bir tefessüh takip etmektedir. Ruhun cesede nezareti, bir kısım şehitlerde olduğu gibi devam ederse, cesedin çürümemesi ve dağılmaması da bahis mevzuu olabilir. Bunu değişik yerlerde misalleriyle arz etmiştim. Tahnit edilmeden (mumyalanmaya tâbi tutulmadan) gömülen nice şühedâ vardır ki, bunların cesetleri yüz sene sonra çıkarıldığında hiçbir arızaya maruz kalmadıkları görülmüş ve sapasağlam oldukları müşâhede edilmiştir. Bu da Allah’ın koruması ve himaye etmesiyle bir bakıma ruhun nezareti altında cesetlerinin devam ettiğine delâlet eder ki, madde bütünüyle ruha dayanmakta ve mevcudiyetini sürdürmektedir.
Asrımızda bu mevzua dair de pek çok eser yazılmış, antimadde etrafında, maddenin sıfıra incirar ettiği mevzuunda çok söz söylenmiştir. Hele şimdi hepten maddede sabit kanunlar olarak tanıdığımız şeylerin altının üstüne geldiğini görüyoruz ki, mekânları yutacak bir kısım obur şeylerden bahsedilmektedir.. ve bunlar, her şeyi alt üst etmektedir. Einstein da izafiye nazariyesini anlattığı kitabında telehhüf ve teessüfünü anlatmakta, bilemediğimiz kanun ve nizamla bir yerde yeni âlemlerin nesc edildiğinden bahsetmektedir ki bu da fiziğin kanunları ile izah edilemez. Zira orada, kitaplara koyduğumuz fiziğin sabit kanunları geçmemektedir. Yeni şeyler keşfetmek gerekmektedir.
“Gün doğmadan meşîme-i şeb’den neler doğar.” deyip her şeyin ilmini Allah’a havale ediyoruz.
[1] Bkz.: es-Suyûtî, el-Hâvî 1/325; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/240.
[2] ed-Deylemî, el-Müsned 1/13; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 6/289.
[3] Tirmizî, kader 17, tefsîru sûre (68) 1; Ebû Dâvûd, sünnet 16.
[4] Bediüzzaman, Sözler s.795 (Lemeât).
. Kategori Kendi Ruhumuzu Ararken, M.Fethullah Gülen