MC TV ekranları ve Youtube’dan bu yılki Ramazan’da da siz sofralarınızda ezanı beklerken evlerinize konuk olacağız.
Enes Kanter…Gerçek bir yıldız. Sadece NBA yıldızı demek onu tanımlamaya yetmez aslında. Parkedeki performansının yanında zulüm karşısındaki duruşuyla gönüllerde taht kurmayı başardı.Ünlü basketbolcu Hizmetten YouTube kanalında Gazeteci Ahmet Doğan’ın sorularını cevapladı.
Hizmeti dünyalara değişmem diyen Enes Kanter, küçükken sabah namazlarında NBA’de oynama için dua ettiğini anlattı.Hocaefendi ile tanışmasından, yaşanan zulümlere kadar pek çok konuya da değindi.
İşte o keyifli sohbetin tamamı ve sizin için derlediğimiz notlar:
-Küçükken sabah namazlarında Lakers’ta oynamak için dua ederdim.
-Kardeşlerimiz kendilerine güvensinler.Dua çok çok önemli.Açılmayacak kapılar bana hep dua sayesinde açıldı.
-Eğer benim hayatımda hizmet olmasaydı, etrafımdaki büyüklerim olmasaydı benim şuana kadar basketbol kariyerim bitmişti.
-Hizmet Allah ile kullar arasındaki engelleri kaldıran bir gönüllüler hareketidir.Hizmeti anlatacak en güzel cümle budur.
-Ben en son Hocaefendi ile iki gün önce Facetime’da konuştum. Allah’a şükür kendisinin durumu çok iyi.Tabi söylediği ilk şey dua.
-Kuranı Kerim olsun, kitap okuma olsun vaaz izleme olsun,benim de şuanda takip etmeye çalıştığım bir çetelem var.
-Hocaefendi’nin çok güzel bir sözü vardır hal ile halledilmeyecek mesele yoktur diye.
-15 Temmuz gecesi Hocaefendi ile kampta aynı odadaydım .Hocaefendi’nin yaptığı şey koltuğuna oturup yaralanan ve vefat edenler için dua edişiydi.Hatta Hocaefendi’nin talebelerinden birisi Hocaefendi’ye bu haberi söylediğinde şok oldu.
-Hizmeti hayatınızın gayesi olarak yerleştirdiğinizde hayatınızda Allah size 24 saatlik süreyi 2 yada 3 günmüş gibi genişletiyor.
-Taco Fall ile antrenmanlardan önce birlikte Kuran çalışıyoruz.
-Alemi İslamın sizlerle temsil edildiği bu hizmeti hiçbir şeye değişmem.
Günümüzdeki hayat tarzı, maddî imkânlar ve dünyevî meşguliyetlerin çokluğu, sürekli bir şekilde insanı dünyaya çağırıyor. Bu sebeple insanın içinde kimi zaman kendini toplumdan tecrit etme, inzivaya kapanma gibi istek ve arzular söz konusu olabiliyor. Bu durumdaki bir fert için neler tavsiye edersiniz?
İnsanın tabiatıyla, tabiatında mündemiç olan bir kısım duygularla dünyanın cazibedar güzellikleri arasında ciddi bir münasebet, uzlaşma ve uyuşma söz konusudur. Bu inkâr edilemez bir vakıadır. Bu sebeple insanı; dünyaya, dünyanın his ve heves yörüngeli aldatan yüzüne davet eden dâî, sebep ve saik hakikaten pek çoktur. Hatırlayacağınız üzere; Üstad Hazretleri de, yaşadığı dönem itibarıyla Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden bir anlayışın şahs-ı mânevisine hitap ettiği bir yerde bu hakikati ele alır ve şöyle der: “İnsanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Hâlbuki bâkî olan ahirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-i himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun.”
Demek ki dünyanın bu cezbedici güzellikleri sürekli olarak, insana, insanın tabiatında bulunan bir kısım duyu organlarına, zahir ve batın havassına hitap etmekte ve onu kendine çağırmaktadır. Ayrıca, dünyanın bu veçhesi ile ukbâ arasında bir zıddiyet olduğundan, insanı, dünyanın cazibedar güzelliklerine çağıran bu dâîler, aynı zamanda onu, ahiretten alıkoyan, uhrevîlikten uzaklaştıran unsurlardır, diyebiliriz.
Dünya Kelimesinin Etimolojisi
Esasında “dünya” kelimesinin etimolojik yapısı incelendiğinde, dünyanın insan üzerindeki bu cezbedici müessiriyetiyle kelimenin yapısı arasında çok ciddi bir münasebetin var olduğu görülür. Çünkü lügat âlimlerine göre dünya kelimesi; ya “yakın olmak” mânâsına gelen “dünüv” kökünden ya da “alçaklık, kötülük” mânâsındaki “denâet” kökünden türetilmiştir. Eğer kelimenin “dünüv”den geldiğini kabul edecek olursak dünya, “en yakın” mânâsına gelmektedir. Bu en yakın hayatın ardından gelecek olan hayata ise, “sonraki hayat” anlamında “ahiret” denilmiştir. “Öteki” mânâsına gelen “uhra” kelimesi de dünyanın mukabili olarak “ahiret” anlamında kullanılmıştır. İşte buna göre dünya, insanın yanında, yakınında bulunan; ahiret ise ötede olan ve ötekidir. Dolayısıyla insanın yakınında gördüğü, yakınında bulduğu veya yakinen tanıdığı bir şey, onu daha fazla etkileyip tesir altına almakta, büyüleyip kendine cezbetmektedir. Demek ki insanoğlu, efsununa maruz kalıp büyüsüne kapılacağı ölçüde dünyanın yakınında durup yakınında bulunmaktadır. İşte bu sebeple de ona “en yakın” mânâsında “dünya” denilmiştir.
Dünya kelimesinin “aşağılık” mânâsına gelen “denâet”den türediğini kabul ettiğimizde ise ahiret ûlâ (en yüce, en yüksek), dünya ise denî (alçak, aşağılık) mânâsına gelir. Her iki mânâ birleştirildiğinde, dünya, “insana çok yakın bulunan bir denî” şeklinde ifade edilebilir.
Dünyanın Üç Yüzü
Ancak dünyayı sadece heva ve hevese, beden ve cismaniyetine bakan yönü ile ele alıp değerlendirmek de doğru değildir. Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri’nin o enfes ve ufuk açıcı yaklaşımını hatırlayabiliriz. O, dünyanın üç yüzü olduğunu ifade edip şu tespitlerde bulunur:
Dünyanın bir yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerine bakar ve onların aynasıdır. Bu açıdan dünyaya bir meşher, bir seyrangâh; tekvinî emirler mecmuası bir kitap, bir seyahat gemisi; mârifetullaha, muhabbetullaha açılan bir liman ve bütün bunların neticesinde Rabbimizi derin derin murâkabeye alabileceğiniz bir koy nazarıyla bakılabilir. Bu veçhesiyle dünya, Allah’ın (celle celâluhu) sonsuz güzelliklerine, güzelliklerinin tecellilerine sahne vazifesi görüp O’nun muhabbetine vesile olduğundan mezmum değil aksine sevgiye layıktır.
İkinci yüzü ahirete bakar. Bir hadis-i şerifte de ifade buyurulduğu üzere “dünya ahiretin tarlasıdır.” Burada ekilen şeyler orada biçilecektir. Yol azığı burada tedarik edilir, Cennet’in o nuranî aksesuarları burada hazırlanır ve ebedî saadet bu dünyada kazanılır.
İşte bu her iki veçhesiyle dünya sevilmeye layıktır. Çünkü bu veçheleriyle o, mü’mini Allah’a götüren, Allah’a yükselten ışıktan bir merdiven ve nurânî bir helezondur.
Üçüncü yüzü ise, insanın fâni heva u heveslerine bakar. Bu yönüyle dünya kesiftir, maddîdir, cismanîdir. Geçici ve aldatıcıdır. Bu yönüyle dünyayı sevmek, insanı Allah’tan ve yaratılış maksadından uzaklaştırır, felakete sürükler. İşte dünyanın bu yüzü ile insanın tabiatı, arzu ve hevesleri arasında ciddi bir alâka ve irtibat vardır. Eğer insan dünyanın bu veçhesine karşı iradesini kullanmaz, arzu ve isteklerini meşru daireyle sınırlı tutmaz ve kendini heva ve hevesin serazad atmosferine salıverirse her zaman için zebil olup gitme tehlikesiyle karşı karşıya demektir.
Çünkü –daha önce de değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi– insanın yoldan çıkıp dalâlete sürüklenmesi üç ihtimalden iki ihtimaldir. Doğruyu bulup doğruya yürümesi, ardından doğruyla buluşması ise üç ihtimalden bir ihtimaldir. Şöyle ki, bir insan, iradesinin hakkını vermez, doğru yolun gereklerini yerine getirmez, yamuk yumuk hareket ederse onun dalâlete gideceği muhakkaktır. İkinci olarak, insan olduğu yerde durup âtıl kalırsa onun yine dalâlete gitme ihtimali vardır. Geri kalan bir ihtimal ise, insanın iradesinin hakkını verme, kendini zorlama ve böylece hidayete mazhar olma yoludur. Evet insan, bir ihtimalle hidayete ulaşır. Fakat o, bu ihtimal ve alternatifi kullanmazsa, bu defa iki alternatifle dalâlete sürüklenmeyle karşı karşıya kalır. Demek ki insanın doğruyu bulup o istikamette hayatını sürdürmesi çok ciddi bir cehd ve gayret istemektedir. Bu durum, atmosferin yüksek tabakalarına yükselme veya feza-yı ıtlaka ulaşma ve böylece yerkürenin cazibe ve çekiminden sıyrılarak mesafe kat’ etme gibi zor bir iştir. Bu ise hiç şüphesiz belli bir enerji sarfını gerektirir. Hâlbuki yerde dururken enerji sarf etmeye lüzum yoktur. Ölüler bile yerde durabilmektedir. Bilindiği üzere arz, cesetleri havaya fırlatmıyor, aksine tutup bağrına çekiyor, hatta zamanla –esbap dairesi içinde– kendisine benzetiyor, çürütüp toprak yapıyor.
İşte nasıl ki, yerin sürtünme engelinden veya yer çekimi tesirinden sıyrılmak için özel bir donanıma ihtiyaç vardır. Aynen öyle de kalb ve ruh ufkunda seyahat gerçekleştirebilmek için de mânen hususî bir kısım teçhizatla donanmaya ihtiyaç vardır. Öyle ise insanın, daha başta, dünyanın bu veçhesiyle beşerî arzu ve heveslerinin ciddi bir münasebetinin bulunduğunu ve tabiatında dünyanın bu yüzünün ağır bastığını bilip kabul etmesi gerekir. Bu sebeple o, iradesinin hakkını vererek dünyanın Allah’a ve ahirete müteveccih güzel yanlarına bakmalı ve bu istikamette sürekli bir cehd ve gayret içinde olmalıdır. Aksi takdirde o, dünyanın dünyaya bakan veçhesinin çekim gücüne kapılarak gidip yere çakılabilir.
İnziva ve Başkaları İçin Yaşama
Şimdi böyle bir tehlikeden kurtuluş için, tarih boyu Halvetîler gibi münzevî bir hayat yaşayanlar, mağaraya çekilenler olmuştur ve böyle bir tercih bir yönüyle insanın şahsî hayatı adına bir kurtuluş da olabilir. Fakat bilinmesi gerekir ki, bu, mutlak değildir ve insan için her zaman bir kurtuluş vesilesi olmayabilir. Mesela Üstad Hazretleri, Erek Dağı’nda mağaraya çekilmiştir ama onu orada rahat bırakmamışlardır. Şimdi düşünün; eğer Üstad Hazretleri, mağarada geçiriyor gibi hayatını gayet nezih ve kamilane bir bakış açısına göre tanzim etmemiş olsaydı, Van’dan alınıp sürgüne gönderildiği ve inziva dışı bir hayata mecbur bırakıldığında o baş döndürücü seviye ve kıvamını koruyabilir miydi? Fakat hayatı şahit ki, o, ömrünü mağaradaki inziva hayatından daha nezih ve daha seviyeli bir şekilde geçirmiştir. Kendisi de hamd ü şükrün bir ifadesi olarak bu duruma “Erhamü’r-râhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faydasını verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zayıf vücuduma yüklemedi.” sözleriyle işaret eder. Evet Üstad Hazretleri, sürgüne maruz bırakıldıktan sonra, belki zindanlar, takipler, mahkemeler, adliyeler peşini bırakmamıştır ama o, has ve halis talebeleri içinde, bakım görümü onlara emanet bir şekilde hakaik-i imaniye ve Kur’aniyeye ait Nurlar’ı neşrederek kalb inşirahı içinde nuranî bir hayat yaşamıştır.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, inzivayı seçip orada mânevî rahat arayan insanlar mücadele zeminini yok ettiklerinden terakkilerine esas teşkil edecek, zemberek olabilecek bir dinamiği yok etmiş olurlar. Nasıl ki, vücudumuz, bir kısım virüslerle tanışmadığı zaman, mukavemet sistemi gelişmiyor, küçük bir mikrop karşısında dahi yere serilebiliyor; aynen öyle de mânen mücadele içinde olmayan bir insan günah virüsleri karşısında hemencecik kalb ve ruh hayatında felç yaşayabilir.
Bir menkıbede bu husus ne güzel ifade edilir. Anlatılanlara göre iki Hak dostu kardeş vardır. Bunlardan birisi dağ başında tek başına inziva hayatı yaşamakta, diğeri ise halkın içinde dinini yaşayıp hak ve hakikate tercüman olmaya çalışmaktadır. Münzevî kardeşin, bezden yapılmış bir filesi vardır. Bu zat, o filenin içine yiyecek ve içeceklerini koyup mağaranın ön tarafında bir yere asmaktadır. Neden sonra fark eder ki, Cenâb-ı Hak kendisine sebepler üstü bir ikramda bulunmuştur. Çünkü o sıvı şeyler zamanla fileden sızıp akabilecekken herhangi bir sızmaya rastlamamıştır. Ve bir gün o zat şehirde bulunan kardeşini ziyarete gider ve kardeşinin de benzer bir ikram-ı ilahiye mazhar olduğunu görür. Münzevî zat, kardeşinin yanında günlerini geçirirken, şehrin o şatafatlı hayatı hemen tesirini göstermiş ve evin dış tarafında asılı duran filesi su sızdırmaya başlamıştır. Hâlbuki kardeşinin filesinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. O zaman anlar ki, kardeşi, hem başkalarının kurtuluşuna vesile olmakta, hem de iradesinin hakkını vererek şehrin içinde hayatını sürdürdüğü için değişik virüslere karşı çok ciddi bir mukavemet sistemine sahip bulunmaktadır.
Bu mülâhaza ve yaklaşımlardan inziva yolunu bütün bütün nefyettiğimiz, yok saydığımız mânâsı çıkarılmamalıdır. Biz bu mülâhazalarla sadece inzivanın mutlak mânâda herkes için objektif bir kurtuluş yol ve metodu olmadığına dikkatleri çekmek istedik. Yoksa tarih boyu, nefis terbiyesi yolunda, seyr u sülûk-i ruhanînin bir faslında inzivaya kapanıp bu sayede gözünü, kulağını, dilini, dudağını, masivadan çekerek tamamen mârifetullah ve muhabbetullah ufkuna açılan ve o istikamette kemale yürüyen hakikat yolcularının bulunduğu inkâr edilemez bir vakıadır. Hem o yolcular daha sonra tedricen dünyaya da alıştırılmış ve böylece o şartlarda da kıvamlarını korumasını bilmişlerdir.
Kurtarma Yolunda Bulun ki Kurtuluşa Eresin
Ne var ki ömrünü hep bir münzevî olarak geçiren kişinin, umumiyet itibarıyla insanlara hak ve hakikati duyuramadığı, ferdî kurtuluşa mazhar olsa bile, bir başkasının kurtuluşuna vesile olamadığı da ayrı bir vakıadır. Hâlbuki mü’min sadece kendi kurtuluşu hesabına değil başkalarının kurtuluşu için de çalışıp çabalayan, didinip duran insan demektir. Ve böyle bir vazife inanan insan için bir mükellefiyet ve bir vecibedir. Hatta bizim felsefemize göre kurtulmanın yolu, kurtarma niyet ve azminden geçer. Birilerini kurtarmaya kendini adamışsan Allah da seni kurtarır. Evet, kurtar ki, sen de kurtuluşa eresin; kurtarma yolunda bulun ki, kurtuluşa mazhar olasın. Bu ise halkın içinde Hak’la beraber olmak, tasavvuf diliyle ifade edecek olursak celvetiliği halvetiliğe tercih etmekle ulaşılabilecek bir ufuktur.
Bu mevzuda üzerinde durulması gereken diğer önemli bir nokta da, insandaki inziva temayülünün kimi zaman sorumluluktan kaçma, ferdî olarak rahata erme istek ve eğiliminden kaynaklanabileceği hususudur. Edirne’de vazife yaparken, halvetî anlayışına mensup bir zatın camiin penceresine birkaç mısra nakşettiğine şahit olmuştum. O mısralar dikkat çekmeye çalıştığım bu hususa güzel bir misal teşkil eder. Şöyle deniyordu o duvara nakşedilmiş mısralarda:
رَاحَتِي في خَلَوَتِي يَا إخْوَتِي
لأَنِّي كُلَّمَا صَحِبْتُ قَوْمَاً
أَظْهَرُوا عَيْبِي وَأَبْدَوْا ذِلَّتِي
مَا وَجَدْتُ في حَيَاتِي صَادِقَاً
بَلْ وَجَدْتُ رَاحَتِي في خَلَوَتِي
“Kardeşlerim, benim rahatım halvettedir; zira, kimle arkadaşlık kurdu isem, ayıplarımla uğraştı ve sürçmelerimi fâşettiler. Doğrusu hayatımda hiç sâdık birine rastlamadım. Bu itibarla da ben; rahatı, kalb ve kafa selametini yalnızlıkta buldum.”
Bence bu yaklaşım, bir kaçıştır. Çünkü mü’min, sadece kendini düşünen, kendi için yaşayan, rahatperver bir insan mülâhazasıyla hareket eden bir fert olamaz. O hem kendi terakkisini, hem de başka insanların selamet-i imaniye ve selamet-i kalbiyelerini düşünür, böyle kudsî bir vazife ekseninde hayatını tanzim eder. Bu sebeple diyebiliriz ki, hak ve hakikate tercüman olma niyet ve gayesiyle halk içinde olma, aynı zamanda peygamberân-i izam efendilerimizin ve hususiyle Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolu ve yöntemidir. Evet, murad-ı ilâhî o istikamette olsaydı Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) hayatını hep Hira’da geçirir, orada halvet hayatı yaşardı. Hiç kimse de O’na karışmaz, bir şey demezdi. Ama o zaman irşad ve tebliğ vazifesi nasıl olurdu? Hâlbuki henüz vahyin başlangıcında Cenâb-ı Hak O’na şöyle hitap edilecekti:
يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَاَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ
“Ey örtüye bürünen! Ayağa kalk ve insanları uyar! Rabbinin büyüklüğünü an!”(Müddessir sûresi, 74/1-3)
Bu âyetlerle Allahu Teâlâ, irşad ve tebliğ için kıyam edip insanların içine girmeyi, ellerinden tutup onların gönüllerine hak ve hakikati duyurmayı peygamberlik vazifesi olarak bildiriyor ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sen bunu yapmakla mükellefsin!” diyordu. Hatırlayacağınız üzere başka bir âyet-i kerimede ise;
يَا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ
“Ey Şanı Yüce Resûl! Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yerine getirmemiş olursun.” (Mâide sûresi, 5/67) buyurulmaktadır. Aslında bu âyet-i kerimede zımnî olarak “eğer vazifeni yapmazsan konumundan kovulursun” mânâ ve mefhumu vardır. Bu açıdan insan bir kenara çekilirse Allah (celle celâluhu) o şahsa ihsan ettiği lütufları elinden alabilir. Bu sebeple diyoruz ki, inziva arzusunu mağaraya göndermeli; gönderip bu arzuyu oraya gömmeli, Hakk’ın hatırı için halkın içinde bulunma şevk ve iştiyakını ise şahlandırmalı, arkadaşlarla el ele vererek iman ve insanlığa hizmet yolunda koşturup durmalı. Sözün burasında yine Âkif’e sığınarak şöyle diyelim: “Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmalı. Yol varsa budur. Bilmiyoruz başka çıkar bir yol.”
Kaldı ki Cenâb-ı Hak inanıp yolunda koşturan, hizmet eden insanları halkın içinde de korur. Korumadı mı Allah aşkına, herkes itiraf etsin. Az önce bahsi geçtiği üzere dünyanın fâni, azdırıcı, baştan çıkaran yanıyla bizim tabiatımız arasında çok ciddi bir uzlaşma, anlaşma ve îtilaf var. Tabiatımızın meâsî ve mesâvîye olan temayülü, bu mevzudaki azgınlığı bir mânâda önü alınmayacak kadar güçlü. Şimdi bu tablo karşısında insafla düşünüldüğünde, “azgın nefis, heva ü heves sürekli insanı dünyaya çağırıp dururken dünyanın cazibedar güzellikleri her an onu baştan çıkarabilir” sonucuna varabilirsiniz. Kanaatimce bu noktada asıl şaşılacak, hayret edilecek husus şudur: Hizmet eden insanlar önlerinde akıp duran menhiyata balıklamasına dalmaları gerekirken, Rabbimize hamdolsun ki, durum böyle değil. Evet haram için kurulmuş bin bir tuzak ve entrika etrafta kol gezerken insanın başı dönebilir, bakışı bulanabilir, şaşırıp yanlış yollara sülûk edebilir. Fakat ilâhî sıyanet, ilâhî inayet ve ilâhî himaye sayesinde Cenâb-ı Hak şaşırtmıyor, saptırmıyor, yoldan çıkarmıyor. Demek inananları, inandığı değerler istikametinde hizmet edenleri çepeçevre kuşatan ilahi bir himaye ve vikaye söz konusu.
O halde bize düşen bu lütf u ihsanın şuurunda olup
اَللّٰهُمَّ َحِفْظَكَ وَحِرْزَكَ وَكِلاَئَـتَكَ وَوِقَايَتَكَ وَحِمَايَتَكَ وَعِنَايَتَكَ وَأَمْنَكَ وَأَمَانَكَ
“Allah’ım! Senden Senin hıfz u sıyanetini, koruyup kollamanı, himaye edip gözetmeni, emn u emân içinde bizleri huzuruna almanı diliyor ve dileniyoruz.” diyerek Rabbimizden sürekli bu hususları talep etmektir.
. Kategori Kalb İbresi M.Fethullah Gülen
Başarısı,cesareti, duyarlılığı ve zulme karşı duruşuyla her kesimin takdirini toplayan bir isim Enes Kanter. Dev adam, dünya kamuoyunda da bu özelliği sebebiyle her geçen gün devleşmeye devam ediyor.
NBA performansıyla da dikkatleri üzerine çeken Boston Celtics’in başarılı sporcusu, Hizmetten.com’un YouTube kanalında, canlı yayında Gazeteci Ahmet Doğan’ın konuğu oldu. Spordan Hizmet’e herşeyin konuşulduğu bu muhteşem programın tekrarını izleyebilirsiniz.
Canlı yayının tekrarını izlemek için tıklayınız.
http://www.youtube.com/c/Hizmetten
Cenâb-ı Hakk’ın inâyetini celbeden vesileler ve onu inkıtaya uğratan sebepler nelerdir? İnâyet-i ilahiyenin kesilmemesi için bilhassa hangi hususlara dikkat edilmelidir?
“İnâyet” kelimesi lütuf, ihsan ve iyilikte bulunmak, imdada yetişmek, görüp gözetmek ve himaye etmek manalarına gelmektedir. Tasavvuf’ta, Allah’ın kuluna yardım etmesine ve onu her türlü kötülükten korumasına inâyet denilmektedir.
İlâhî İnâyet
Kur’an hadimleri arasında bir ıstılah olarak kullanılan inâyet tabiri ise, Cenâb-ı Hakk’ın hususî iltifatıyla gayet ehemmiyetli bir davada istihdam edilmek; iman hizmetinde çoğu zaman hiç beklenmedik nimet ve ihsanlara mazhar kılınmak; en zor zamanlarda ve en kötü şartlarda dahi ihtiyar ve iktidar haricinde bir dest-i gaybî tarafından korunup kollanmak; hatta “Belki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır.” (Bakara, 2/216) ayet-i kerimesi sırrınca, zâhiren çok çirkin görünen hadiselerde bile maddî manevî pek büyük semere verecek neticelere ulaştırılmak manalarının bütününü ihtivâ etmektedir.
Hakkında açılan davaları, mahkumiyet kararlarını, sürgünleri ve hapis cezalarını dahi hep hayra yoran ve her fırsatta talebelerine “Merak etmeyiniz, biz inâyet altındayız. Zâhirî zahmetlerin ardında büyük rahmetler var.” diyen Nur Müellifi, işte bu inâyet anlayışını seslendirmiştir. Hapishane hayatını bile ilahî kaderin emri, tensibi ve sevkiyle medrese-i Yusufiye kongresine iştirak etme olarak değerlendirmiştir. Kur’an hadimlerinin ilahî himayeye mazhar kılındıklarını, her zaman Cenâb-ı Hakk’ın gözetimi altında bulunduklarını, şayet musibetlere sabır ve tevekkülle mukabele ederlerse, bir dirhem zahmetin bir batman rahmet ve sevabı netice vermesi suretinde çok kıymettar manevî faydalara nâil olacaklarını müjdelemiştir.
Aslında, kendisini i’lâ-yı kelimetullaha adayan ve bu yolla Allah’ın rızasını tahsil etmeye çalışan insanların hepsi ilahî inayete mazhardır; Peygamberler başta olmak üzere dava-yı nübüvvetin her temsilcisi istisnasız Cenâb-ı Hakk’ın görüp gözetmesi altındadır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de değişik vesilelerle bu hakikate işaret edilmektedir. Ezcümle; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e “Rabbinin hükmüne sabret. Muhakkak ki, Sen bizim gözetimimiz altındasın. Rabbini hamd ile tesbih et.” (Tûr, 52/48) denilmektedir. “Sana kimse ilişemez; çünkü, sen gözümüzün önündesin, bizim nezaretimizde sıyânet edilmektesin!” hitab-ı sübhanîsinin birinci muhatabı Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz’in, hicret esnasında, mağaranın ağzına kadar yaklaşan düşmanları görünce Habîb-i Ekrem adına endişelenen Hazreti Ebu Bekir’e “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir!” deyişi de işte o maiyyeti, o inâyeti, o riâyeti, o kilâeti ve o vekâleti ifade etmektedir.
Hazreti Nuh’un Gemisi ve Allah’ın İnâyeti
Mevlâ-yı Müteâl’in Hazreti Nuh’a, “Artık halkından, daha önce inanmış olanlar dışında, hiç kimse iman etmeyecek. Öyleyse o kâfirlerin yaptıklarından dolayı kederlenme de, Bizim gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda, gemiyi yap ve o zalimler lehinde Ben’den hiçbir ricada bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” (Hud, 11/36-37) şeklindeki hitabında da ilahî inayetin nazara verilmesi söz konusudur.
Nuh Aleyhisselam’ın gemisi bütün olumsuz şartlara rağmen batmamış, o azgın dalgalar arasında yol alarak kazasız belasız sahile çıkmıştır. Oysa, yer kabuğunda kırılmaların meydana geldiği, bazı kara parçaları denizlerin altında kalırken suyu tamamen çekilen bir kısım denizlerin de toroslara dönüştüğü ve yeryüzünün bambaşka bir şekle bürünmesine sebebiyet veren jeolojik hareketliliklerin cereyan ettiği öyle bir hengamda bir geminin suyun üzerinde selametle ilerleyebilmesi mümkün değildir. Günümüzün teknolojisiyle inşa edilen bir transatlantiğin dahi o türlü bir musibetin üstesinden gelmesi neredeyse imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, meseleyi sebepler açısından değerlendirirken, Elmalılı Hamdi Yazır gibi bazı âlimler Hazreti Nuh’un gemisinin daha sonraki dönemlerde kaybolan çok ileri bir teknolojinin eseri olduğunu söylemişler; mevzuyla alâkalı ayet-i kerimede geçen “vefâret tennûr – tennur kaynadığı zaman” ifadesindeki ocak ve fırın manasına gelen “tennûr” kelimesinden o geminin buharla çalıştığına dair istinbatta bulunmuşlardır.
Hazreti Nuh’un ve tâbilerinin mucizevî kurtuluşlarına vesilelik eden gemi (ya da gemiler) nasıl bir teknolojinin ürünü olursa olsun, asıl üzerinde durulması gereken husus o geminin hem inşasının hem de seyr ü seferinin “bi a’yuninâ – Bizim gözetimimiz altında” iltifatına mazhar kılınmasıdır. Hazreti Nuh, gemisini inâyet-i ilahiye ile yapmış, onun üzerinde maiyyet-i sübhaniye sayesinde yol almış ve nihayet Cenâb-ı Hakk’ın riâyetinde hedefine varmıştır. Dümeninde ilahî inâyetin sevkettiği bir el bulunan o gemi dev dalgalara rağmen batmamıştır.
Başka bir münasebetle, Sadi Şirazi, “Ne gam o gemidekilere ki, dümende oturan sensin ya Muhammed!..” der. Evet, kaptanlığını İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı bir gemi de asla batmayacaktır; zira, Habib-i Ekrem ve onun tayfası her zaman Cenâb-ı Hakk’ın koruyup kollamasına mazhardır.
İnâyeti Celbeden Vesileler
Bu itibarla, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ve Allah’ın rızası peşinde koşturan insanlar umumi manada Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti altındadırlar. Bununla beraber, bir kısım sıfatlar vardır ki, bilhassa onlar inâyeti celbeder ve Mevlâ’yı Müteâl’in hususî lütuflarına zemin hazırlarlar. Bu sıfatların başında özellikle Enbiyâ-yı izâm efendilerimize ait evsâf-ı âliye gelir; hususiyle sıdk, emniyet, tebliğ, fetanet ve ismet vasıfları en mühim inâyet vesileleridir.
Ömrünü doğruluk ve sadâkat çarkı üzerinde döndürüp durarak, Cenâb-ı Hakk’a, Rasûlullah’a, iman davasına, dinî hayata ve inananlara sâdık kalan; güvenilirliği şahsiyetiyle bütünleştirerek, elinden dilinden kimseye zarar gelmeyeceğini her tavrıyla ortaya koyup herkese emniyet telkin eden; hem tebliğ hem de temsil ile Din-i mübînin ulvî hakikatlerini anlatmayı ve her fırsatı “emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker” istikametinde değerlendirmeyi hayatının gayesi bilen; irşat vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve sair duygulardan hiçbirini ihmal etmeyerek, bedevîsinden en medenîsine kadar herkesi vahyin aydınlatıcı tayflarından nasiplendiren; bütün bunları yaparken de günahlara girmemek, laubali davranmamak ve ciddiyetsizliğe düşmemek için azamî gayret göstermek suretiyle tam bir iffet âbidesi olarak yaşayan her insan ilahî inayetin celbi ve temâdîsi adına çok önemli vesilelere tutunmuş demektir.
Evet, Enbiyâ-yı izâmın sıfatlarını zılliyet planında temsil eden insanlar inâyete liyakat kesbetmiş sayılırlar. Bu âlî vasıfları korudukları sürece onlar da hususi hıfz ve riâyete nâil olurlar.
Diğer taraftan, sıfat açısından olduğu gibi amel bakımından da inâyetin bir kısım vesileleri vardır:
Bu amellerin başında Allah’a teveccüh gelir. Güne bakan çiçeklerin güneşe yöneldikçe adeta gülümsemeleri ve daha bir serpilip gelişmeleri misillü, insanlar da ancak yüzlerini Cenâb-ı Hakk’ın dergahına çevirirlerse hem şahsî hayatları hem de iman hizmetine müteallik işleri zaviyesinden inkişaflara erişebilirler. İnsan, hiçbir zaman gözünü O’nun kapısından ayırmamalıdır ki seviyesine göre nazar ve teveccüh esintilerinden istifade edebilsin. Yoksa, O’na teveccühte kusur eden, nazar-ı merhamet ve şefkatten mahrum kalır; ubûdiyetle O’na yaklaşma azminde olmayan da hizlâna uğrar. “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” beyanı da bu hakikati ifade eder. Bu itibarla, ilâhî inayete mazhariyet, bilhassa Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh, teveccühte devam ve O’nun da bu mütemâdî yönelişe karşı merhamet teveccühleri sayesinde gerçekleşir.
İman hizmeti adına yapılan işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve tevazuun artması da inâyet-i ilahiyenin temâdîsi için çok önemli bir davetiyedir. Hâlis bir mü’min, her muvaffakiyetin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi ve ihsanıyla olduğuna yürekten inanmalı; böylece hem şirkten kurtulmalı, hem nefis ve şeytanın bencillik adına pompalayacağı vehimlerden uzak kalmalı, hem de acz ü fakr duyguları içinde her zaman Mevlâ-yı Müteâl’e gönül bağlamalıdır. Evet, haddini bilmek ve acz ü fakr hisleriyle O’na yönelmek, ilâhi rahmet ve inâyetin imdada yetişmesi için en makbul bir niyazdır.
Hakk’ın İnâyetine Sunulan En Güçlü Dilekçeler
Sâniyen; Allah’ın (celle celâluhu) inâyetine kapı aralayan diğer husus sebeplere riâyettir. İnsan, esbâb dairesinde yaratıldığından, Müsebbibü’l-esbâba tam itimat etmekle beraber, her zaman sebepleri yerine getirmekten de mesuldür. Aslında, esbâba teşebbüs, fiilî bir duadır. Sebepleri gözetmek, isteneni îcad etmek için değil, beklenen neticeyi lisan-ı hâl ile Cenâb-ı Hak’tan dilemek için bir vaziyet almaktır. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mücahede meydanında bir taraftan Mevlâ-yı Müteâl’e dua dua yalvarması, diğer yandan da birbirinden farklı fevkalâde tabyalar kurarak ve üst üste iki zırh giyerek sebepler planında gerekenleri yapması bu mevzuda çok önemli bir derstir.
Sâlisen; Allah’ın inayetine çağrı sayılabilecek önemli dinamiklerden bir başkası, ulaşılmak istenen hedef (rıza-yı ilahî) istikametindeki gayretlerin hiç kesilmemesi, hep sürüp gitmesidir. Zira, çok çalımlı başladığı halde temsilcilerinin ya yorulmalarından, ya bıkmalarından, ya da ülfete takılıp çalışmayı bırakmalarından dolayı kısa sürede yıkılıp giderek birer tarihî malzemeye dönüşmüş nice dâvâlar vardır. Aksine, birkaç sâdık ve vefalı mümessilin, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine davetiye mahiyetindeki sabırlı ve mütemâdi cehdleri sayesinde zamanla gelişip boy atmış ve dört bir yana yayılmış mefkureler de az değildir.
Râbiân; inâyet-i ilâhiyenin çok büyük bir vesilesi de vifak ve ittifaktır. Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla; kendi değerleri itibarıyla toplanınca sadece on altı eden dört tane dört, eğer sırr-ı uhuvvet, ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verirlerse, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kıymeti kazanırlar. Bunun gibi, on altı fedakâr kardeşin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi de ihlâs sırrı ile öyle ziyadeleşir ki, ayrı ayrı duran dört bin kişinin gücünden daha fazla olur. İnsanlık tarihine dikkatle bakılırsa, bu hakikate şahitlik eden pek çok hâdise görülebilir.
Bu cümleden olarak; Mute’de mücahede etmek üzere yola çıkan Zeyd b. Hârise komutasındaki müslümanların sayısı en fazla üç bin idi. Karşı cephede ise, Roma’nın mekanize birliklerinin de desteğiyle oluşan neredeyse yüz bin kişilik bir ordu vardı. Öyle ki, mü’minlerin herbiri otuza yakın düşmanla savaşmak mecburiyetindeydi. Buna rağmen, hususiyle savaşın sonuna doğru komutayı devralan Hazreti Hâlid’in vesilesiyle ve tabii ki Allah’ın inayetiyle, müslümanlar düşmana bir hayli kayıp verdirmiş ve bol ganimet elde ederek Medine’ye sağ-salim geri dönmüşlerdi. Evet, Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin azamî ihlas içinde, aynı maksat etrafında bir araya gelmeleri ve vazife tutkusuna bağlı olarak, kardeşlik sırrıyla tek çizgi üzerinde birleşmeleri, onlara maddi güçlerinin çok çok üstünde bir kıymet ve manevî kuvvet kazandırmıştı.
Kezâ; Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine sunulan en güçlü dilekçelerden birinin vifâk ve ittifak olduğu, en son Çanakkale destanında ve topyekün millî mücadelede de açıkça müşahede edilmiş; fakr u zaruret içindeki bir milllet, ihlas sırrı ve uhuvvet bağı ile el ele verince, kendisinden kat kat büyük orduları yenmişti. “Allah’ın (kudret) eli, hepsinin ellerinin üstündedir.” (Fetih, 48/10) ayet-i kerimesiyle ve “Allah’ın inâyet ve kudreti cemaatle beraberdir.” hadis-i şerifiyle vurgulanan hakikat bir kere daha tecelli etmişti.
Sözün özü; her Kur’an talebesi belli ölçüde inâyet-i ilahiyeye mazhardır. Şu kadar var ki, bu inâyetin celbi ve devamı için, hem hususiyle sıdk, emniyet, tebliğ, fetanet ve ismet sıfatlarıyla muttasıf olmak, hem de bilhassa Allah’a teveccüh, esbâba riâyet, hizmette temadî ve ittifak arayışı misillü sâlih amellere yapışmak gerekmektedir. Bu hususlara dikkat eden bir Hak eri, iman hizmetinde hiç umulmadık anlarda sürpriz ihsanlara mazhar kılınacak, en olumsuz şartlarda dahi bir gizli el tarafından korunup kollanacak ve zâhiren çok çirkin görünen hadiselerde bile maddî manevî pek büyük muvaffakiyetlere ulaştırılacaktır.
. Kategori Kalb İbresi M.Fethullah Gülen
Güçlü kalemiyle ve yazdığı Üç Said kitabıyla tanınan Samanyoluhaber Yazarı Fikret Kaplan Pazar günü akşamı Üstad Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretlerini anlatmaya devam edecek.
19 Nisan saat 20.00’de (Avrupa Saati) başlayacak program , yazarın YouTube kanalından yayınlanacak.
Kimseye söz vermeyin bu yayını kaçırmayın.
Bu yayını burayı tıklayarak veya web sitemizden izlemek için tıklayınız.
⏰20.00 Avrupa Saati
⏰21,00 Türkiye Saati
⏰14,00 ABD Saati
* “Bir zaman ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler; gittim.”
* ‘…Ehl-i imanın kuvvetli fikirleri içinde gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasâne çalıştığını gördüm. Eyvah dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek!’
* Bediüzzaman, Tabiat Risalesi’ni ne zaman ve niçin yazdı?
* “Ey insan! Bil ki insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:
Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, esbab bu şeyi icad ediyor.
İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.
Üçüncüsü: Tabiat iktiza edip icad ediyor.”
* ‘Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden, bir nur, bir teselli, bir rica aradım.’
* Bediüzzaman, kasvetli bir havanın ufkunu kapladığı bu şehirde rahat değildi. Devrin gelişen hâdiseleriyle Bediüzzaman, peygamberlerin haber verdiği âhirzamanın dehşetli fitnelerinin ortaya çıktığını anladı. Ruhunda başlamış olan manevi uyanışın etkisiyle 1923 yılının baharında “Eski Said”i Ankara’da bırakarak “Yeni Said” olarak Van’a gitti.
* Hocaefendi’deki sahabe aşkı kimden geliyor?
* Bediüzzaman’ın Barla’ya sürgün edilmesi…
Hizmetten.com karantina döneminde YouTube kanalından sohbetler yayınlamaya devam ediyor.
Abdullah Aymaz Ağabey, Hizmetten YouTube kanalında bugün de Risale-i Nur sohbeti ile izleyicilerle buluştu.
Sohbetin önceki ve son bölümünün tekrarını Hizmetten YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz.
Hizmetten YouTube kanalımıza ulaşmak için tıklayınız.
📺YouTube Kanalımız:📺
http://www.youtube.com/c/Hizmetten
Soru: Selef-i salihînden birçok âlimin henüz küçük yaşta iken ilim tahsili için yuvalarından ayrılıp seyahate çıktıklarını görüyoruz. İyi bir eğitim için çocuk yaşta evden ayrılıp başka bir yere gitmek gerekli midir? Meseleyi günümüz şartları açısından değerlendirir misiniz?
İlim tahsili için seyahate çıkıp başka diyarlara göç etmenin mutlak mânâda şart olduğu söylenemese de, ister metafizik, isterse müspet ilimler sahasında ehl-i ilim ve hakikat âşıkları için onun çok önemli bir husus olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bu ehemmiyetinden olsa gerek pek çok hadis-i şerifte ilim için yapılan yolculukların nazara verilerek takdir ve teşvik edildiğini görüyoruz.
Sonu Gidip Cennet’e Dayanan Yol
Mesela bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”
مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْماً سَهَّلَ اللّهُ لَهُ طَرِيقاً إلى الجَنَّةِ
– Bir kimse ilim öğrenmek için bir yola koyulursa, Allah o ilim yolcusuna Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.” (Müslim, Zikr 38; Ebu Davud, Edeb 68). Evet her kim Cenâb-ı Hakk’ın muradını hedefleyerek ilim için hicret ederse o şahıs ucu gidip Cennet’e dayanan bir yola sülûk etmiş demektir. Allah (celle celâluhu) o şahsı Cennet’e götürecek tavır ve davranışları ortaya koymakla serfiraz kılar ve artık o kimse âdeta Cennet koridorunda yürüyor gibi yaşar.
Bu mevzuda zayıf da olsa, başka bir rivayet de şu şekildedir: ”
اطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ
– İlim Çin’de de olsa tahsil ediniz.” (Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 1/154) (Gerçi, bazı muhaddisler, bu sözün, Efendimiz’e isnad edilen “uydurma” bir beyan olduğunu ve sened zincirindeki kırılmalardan dolayı hadis kabul edilemeyeceğini vurgulamışlardır; fakat, “Bu zayıf bir hadistir” diyenler de olmuştur. Şayet, bu ifadeyi hadis kabul edersek, şöyle düşünebiliriz) Çin’in o dönem itibarıyla Arap Yarımadası’na bilinen en uzak ülke olması dolayısıyla bu beyanda özellikle Çin’in zikredildiği söylenebilir. Böylece en uzak bir belde de olsa ilmin peşine düşülmesi ve onun alınıp getirilerek insanların istifadesine sunulmasının ehemmiyetine dikkat çekilmiş olmaktadır. Bir de, kadim bir medeniyet merkezi olması dolayısıyla Çin bilhassa zikredilmiş olabilir. Evet o dönem itibarıyla Çin çok önemli bir ilim ve medeniyet merkeziydi. Hâlbuki mesela o günkü Avrupa ilimden mahrum bir zaman koridoru içinde bulunuyordu. Medeniyet tarihçilerinin ifadeleri içinde Müslümanlar beşinci asırda bir Rönesans yaşadıkları devirde Avrupa coğrafyasında bedevilik hükümfermaydı. Öyle ki şu an herkes tarafından bilinen meşhur bazı Avrupa üniversitelerinin yerinde o dönemler koyu bir cehalet hüküm sürüyor, medenî hayattan uzak o beldelerde insanlarla hayvanlar aynı mekânı paylaşıyorlardı. Demek o kadar ilimden mahrum idiler. Daha sonra Endülüs’ten gelen ilim akımlarıyla onlar, maddî dünyalarını yeniden inşa ve kendi durumlarını düzeltme imkân ve fırsatını buldular. Bu sebeple denilebilir ki, eğer Asr-ı Saadet döneminde Avrupa’da ilim adına alınabilecek bir şeyler olsaydı ihtimal Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orayı da işaret buyururlardı.
Bu beyan-ı Nebevî’de ayrıca üzerinde durulabilecek hususlardan bir diğeri de, onda “inanç, hayat felsefesi, dünya görüşü” gibi hususların değil de ilmin nazara verilmesi, ilmin vurgulanmasıdır. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya teşrif buyurduklarında Hinduizm, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm gibi farklı dinler o coğrafyada mevcuttu. Ancak İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) bunların hiçbirini hedef göstermeyip Çin’deki ilmi nazara vermiştir. Bundan dolayı Efendimiz’in bu sözünden, ilmin bir ilim olarak alınması gerektiği, ama içine bâtıl akide ve sapık düşünceler girmişse onlara karşı da tedbir, temkin ve teyakkuz içinde olunması gerektiği mevzuunda bir tenbihin var olduğunu istinbat edebiliriz. Hâsılı, her ne kadar hadis kriterleri açısından zayıf olsa bile, bu beyanın, en uzak belde de olsa ilmin peşinde olunması ve onun, mü’minin yitik malı olarak kabul edilip her nerede bulunursa bulunsun alınıp istifadeye sunulması gerektiği gibi birçok önemli hakikati ihtiva etmesi dolayısıyla konumuza ışık tutma adına önemli bir ölçü ve kıstas olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak konunun başında da ifade edildiği gibi ilim tahsili için vatanını terk edip uzak diyarlara seyahatte bulunmak ciddi mânâda ehemmiyet arzetse de, olmazsa olmaz bir şart değildir. Zira insan doğup büyüdüğü yerde de ilim tahsil edip bulunduğu sahada en zirve noktaya ulaşabilir. Önemli olan doğru bilgileri, doğru insanların elinden, doğru bir şekilde alabilmektir. Yoksa, yanlış yollara sevk edebilecek mürşid görünümlü kişilerin elinde bir insan, ister uzakta olsun ister yakında, değişik dalâlet ve sapıklıklara kendini kaptırabilir. Niyazi-i Mısrî’nin “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşid-i kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…” ifadelerini hatırlayacak olursak; diyebiliriz ki, önemli olan uzak olsun-yakın olsun doğru bir rehber veya mürşidi bulabilmektir.
Mesela hicri 7. ve 8. asırlarda İstanbul’da ilim çok ileri bir seviyede olduğundan orada neş’et eden insanlar İstanbul’da kalmış ve doğup büyüdükleri beldede eğitimlerini sürdürmüşlerdir. Bundan dolayı da, o dönemde İstanbul’da hayata uyanan bir ilim tâlibinin illâ da yuvasından ayrılıp gurbete gitmesine gerek olmayabilirdi. Ancak aynı dönemde İstanbul’daki ilmî atmosferin daha canlı, daha mükemmel olduğunu düşünen Anadolu’daki pek çok ilim tâlibi, daha engin, daha zengin, daha seviyeli bir noktaya ulaşma adına memleketinden ayrılıp İstanbul’a göç etmiştir.
Belki bu noktada şöyle bir husus akla gelebilir: Toplumumuzda yaygın bir anlayış olarak, çok defa ailesinin yanında olan bir kimse, Anadolu’da çokça kullanılan bir tabirle aileleri tarafından hemencecik baş göz edilmek istenmektedir. Zira anne-babalar genelde bir an önce torun sahibi olmayı, hatta torunlarının çocuklarına ulaşmayı arzulamaktadırlar. Böyle olunca da ilim tâlibi, uzun soluklu ve ciddi fedakârlıklar isteyen ilmî çalışma ve faaliyetler için fırsat bulamamakta, eğitimini istediği seviyede sürdürme imkânından mahrum kalabilmektedir. İşte böyle bir durumda ilim adına seyahatlerin gerekli olduğu söylenebilir. Ancak böyle bir tercihte bulunurken, insan, âsice bir tavırla anne-babasına karşı çıkmamalı, onları görmezden gelmemeli; aksine hissiyatlarını hesaba katarak gönüllerini almalı ve bir yolunu bulup onları ikna etmesini bilmelidir. Belki bu noktada, ilim uğruna ortaya konacak hasbîlik ve fedakârlıkların hem ailesi, hem milleti, hem de bütün insanlık için getireceği faydalar anlatılıp geri dönüldüğünde onların da memnun olacağı bir keyfiyette bulunacağı hatırlatılabilir. İşte bu yapılabildiği yani anne-babaların gönülleri alınıp hoşnut edilebildiği takdirde, daha yararlı olacağı düşüncesiyle uzak bir yerde ilim tahsil etme, gurbetin hüzün ve meşakkatlerine katlanma aynı zamanda kişiye bir hicret sevabı da kazandırır.
Zaten tarih boyu, sizin de soruda ifade ettiğiniz gibi, selef-i salihînden nice kıymetli insan işte bu niyetle, daha mükemmele ulaşma duygu ve düşüncesiyle yuvasından ayrılıp ilim için başka diyarlara hicret etmiştir.
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî
Mesela Hazreti Gazzâlî, ilim yolunda, İslam coğrafyasının dört bir tarafını gezip diyar diyar dolaşan büyük âlimlerden biridir. O, Nizamiye Medreseleri’nin yeni kurulduğu bir dönemde Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Ancak ilim tahsili için Tus şehrinde alacağı eğitimi yeterli görmemiştir. O, Tus’ta alacağını aldıktan sonra Cürcân’a gitmiş, akabinde Nişâbur’a uzanıp ilim yolculuğunu burada devam ettirmiş; orada meşhur kelam âlimi İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin talebesi olmuş; ayrıca Şam, Kudüs, Mekke, Medine gibi birçok ilim merkezini gezmiş, değişik beldelerdeki pek çok büyük âlimden ders almış, mânâ âleminin kahramanlarından istifade etmiş, Nizamiye Medreseleri’ni dolaşmış; daha sonra o medreselerin başına geçerek şimdiki mânâsıyla rektörlük vazifesinde bulunmuş ve bütün bunların neticesinde İslam âleminin gür bir sesi olarak hak ve hakikate tercüman olmuştur. Onun ilmî yolculuklarıyla alâkalı anlatılan bir menkıbeyi yeri gelmişken burada zikretmek istiyorum: Nakledilenlere göre İmam Gazzâlî, Cürcân’da beş yıl süren ilim tahsilinden sonra bir kafile içinde Tus’a dönerken eşkıya kafilenin yolunu kesip kafileye ait ne var ne yoksa hepsini alırlar. Tabiî bu arada Gazzâlî’nin ders notlarını da gasp ederler. Hazreti Gazzâlî, eşkıya başına giderek aldıkları paranın bir önemi olmadığını ancak notlarının bulunduğu defteri geri vermelerini talep eder. Notlarını, kendi anlayacağı şekilde yazdığından, bu defterin onların hiçbir işine yaramayacağını da ilave eder. Bunun üzerine eşkıya başı önce; “Kâğıttaki ilmin sana ne faydası var, git onları kafana koy.” diyerek Hazret’le alay eder, fakat neden sonra ders notlarını kendisine verir. Eşkıya reisinin bu sözlerini ilâhî bir ikaz olarak değerlendiren Hazreti Gazzâli de yazıp not ettiği ne varsa hepsini hıfzına alıp Tus’a öyle döner.
Tedvin Döneminin Müstesna Kâmetleri
İlim adına yapılan yolculukların söz konusu edildiği bir yerde, tedvin dönemindeki selef-i salihinin yaptığı ilim yolculuklarını hatırlamamak da mümkün değildir. Çünkü onlar bazen, bir sahabî veya tâbiînden duydukları tek bir hadisi teyit etmek maksadıyla aylarca seyahat etmiş, uzun yolculuklara çıkmış ilim ve hakikat aşığı müstesna dimağlardır. Mesela Medine-i Münevvere’de oturan bir zat, duyduğu bir hadisin tek bir ravisi olduğunu ve onun da Şam’da bulunduğunu öğrenince, kalkmış bildiği bir hadisi sadece teyit maksadıyla Şam’a gitmiştir. O günün ilim ehli, günümüzde olduğu gibi uluorta “Peygamberimiz şöyle buyurdu:” diyerek hadis nakleden bir kimsenin sadece bu sözünü kâfi görerek kanaat eden insanlar değillerdi. “Bu hadisi kim rivayet etti, nasıl söyledi, hangi kelimelerle telaffuz etti?” gibi soruları sorar, en hassas kriterlerle bu soruların cevabını araştırıp bulur, ondan sonra bir kanaate varırlardı. Evet onlar, gerektiğinde hiç tereddüt etmeden tek bir hadis için altı aylık bir yolculuğa katlanırlardı. Bu tür seyahatlerin o kadar çok misali vardır ki, asıl mevzumuz olmadığından o misalleri ilgili kitaplara havale edip geçmek istiyorum. Tedvin döneminin bu müstesna kametleri, dinî meselelerdeki olağanüstü gayretleri neticesinde, yaptıkları seyahatlerle, din adına değişik boşlukları doldurabilecek olan malzemeyi bir araya getirmiş, arkadan gelen müelliflere malzeme oluşturmuşlardır. Evet onlar, dine ait bir mesele olduğundan dolayı, bazen bir hadis, bazen bir âyet tefsiri, bazen de bir sahabe kavlinin tahkik ve teyidi için birçok tehlike, sıkıntı ve meşakkati göğüsleyerek aylarca at koşturmuşlardır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, ilim ve hakikat aşığı bu fedakâr insanlar, hicret seyahatinin yanında aynı zamanda ilim sevabını da elde etmişlerdir.
Dinamizmini, dinî salâbet, dine hizmet mülâhazası ve hakikati bulma iştiyakından alan bu kahramanların devrine biz Rönesans dönemi diyoruz. Hicri üçüncü asrın mebdeinden başlayıp beşinci asırda zirveye ulaşan bir Rönesans dönemi… İşte bu üç asır, hem dinî, hem de pozitif ilimler hesabına bizim altın çağlarımızdır. Evet, o dönemde sadece dinî ilimlerde değil hemen her alanda meseleler didik didik edilmiştir. Bu altın dönemin Gazzâli’ye veya Nizamiye Medreseleri’ne kadar devam ettiğini söyleyebiliriz. İşte ilim uğruna yapılan seyahatler bu dönemin en bariz özelliklerinden birisidir. Öyle ki o dönemde bu hususiyet, âdeta riayet edilmesi gerekli olan bir disiplin, bir ahlâk gibidir. Bu durumun, daha sonraki dönemlerde bir süreç içinde kültür hâline geldiğini söyleyebiliriz. Ancak mebdedeki o ilk gayret ve ilk teşebbüsün apayrı bir kıymeti haiz bulunduğu muhakkak. Çünkü bir iş daha önce hiç yapılmamışsa, o işe cesaret etmek epey zordur. Fakat mesele işleyen bir şehrah hâline gelince arkadan gelenlerin aynı başarıları göstermeleri daha kolay olur. Zira işe ilk sahip çıkanların, ilk teşebbüste bulunanların başarıları görülüp gayret ve çabaların geriye dönüşü müşâhede edildikçe sonra gelenler daha bir inşirah içinde, daha bir rahatlıkla o işi ifa ederler. Tedvin dönemindeki ilmî faaliyet ve seyahatleri işte bu perspektiften ele almak gerekir. İşin mebdeinde çile ve ızdırap çekilmiş, daha sonra gelenler ise, derlenip toparlanıp hazır hâle getirilen o malzemeyi kullanmışlardır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, sonradan gelenlerin yaptıkları ilmî çalışmalar, hizmet ve faaliyetler, ilklerin yaptıklarının öşrüne bile tekabül edemez.
Ayrıca bir kez daha ifade etmeliyim ki, şu ana kadar üzerinde durduğumuz ilim tahsil etme, tahsil için yollara düşüp hicret etme sadece dinî ve İslâmî ilimlerle alâkalı bir mesele değildir. Pozitif, kevnî, tabiî bilimler için, fizik-metafizik bütün ilim sahaları için aynı durum söz konusudur. Burada önemli olan ilim hesabına yola koyulmuş bir insanın, inanmış bir gönül olarak hareket edip, o ilimleri insanlık yararına kullanıp değerlendirme niyet ve azminde olmasıdır.
Günümüz ve İlmî Seyahatler
Meselenin günümüz şartları içinde değerlendirmesi mevzuuna gelince; kanaatimce bu mesele günümüzde daha bir ehemmiyet kazanmıştır. Evet, bugün huzur dolu bir dünyanın hülyasını düşleyen fikir işçileri ve geleceğin mimarları için dünyanın değişik yerlerini görme, bilme, tanıyıp analize tabi tutma çok önemlidir. Zira bütün dünyayı tanımadan, bilmeden bütün dünya adına faydalı hizmetler, yararlı faaliyetler yapamazsınız.
Şayet neş’et ettiğiniz yerde kalıp kendinizi o çeperle sınırlandırmışsanız, Hızır’dan ders alsanız bile belli bir darlığın mahkûmusunuz demektir. Aksine her taraftan haberdar olabiliyor, her yeri âdeta avucunuzun içi gibi biliyorsanız, işte ancak o zaman dünyanın geleceği adına ümit vaad ettiğinizden, diriliş nefhettiğinizden bahsedilebilir. Yoksa rahatlıkla denilebilir ki, Amerika’da, Avrupa’da neş’et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu hâline gelirsiniz; Türkiye’nin göbeğinde, İstanbul’da, Fatih’de neş’et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu olursunuz. Böyle darlık mahkûmu birisinin ise dünya adına, dünyanın geleceği adına söyleyeceği fazla bir söz olamaz. Çünkü kitap kadar, kitaptan elde edilecek malumat kadar aklın, mantığın, insan tecrübesinin, müşâhedenin, şahsî değerlendirmelerin önemi vardır. İşte bence bunların bütününün hakkı verilerek, hepsine değer atfedilerek ilim adına seyahatler gerçekleştirilmeli, yolculuk planları buna göre yapılmalı ve yeryüzü bir baştan bir başa bütünüyle okunmaya çalışılmalıdır.
Korona virüs sebebiyle pek çok insan her gün hayatını kaybetmeye devam ediyor.İnanan gönüller bu salgının ortadan kalkması için Yaradana canı gönülden dua ediyor.
Bugün Cuma namazı vaktinde eller bir kere daha İlahi Rahmete doğru açılacak.Saat 13.30’da (Almanya Saati) başlayan program Hizmetten.com’un YouTube sayfasından yayınlandı.
Türk İmam Hatip Lokman Ertaş ile Boşnak Hatip Armin Cajic Arapça ve Boşnakça dua ettiler.
Hep birlikte insanlığın selameti için Cuma Vakti programda dua edeldi ve dünyanın dört bir yanından yürekten amin denildi.
📺YouTube Kanalımız:📺
http://www.youtube.com/c/Hizmetten
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi