
Hudeybiye’yi, incelerken, Allah Resûlü’nün, üstün idareciliği faslında, müşkilleri nasıl çözdüğünü bir ölçüde tahlil etmiştik. Hudeybiye’de bir harp olması muhakkaktı. Ancak Allah Resûlü, kuvvet dengesi olmadığı bir yerde -ki karşı tarafta, on bin müsellah (silahlı) insan, başında Halidler, İkrimeler ve daha gözü dönmüş bir sürü insan.. beri tarafta da, sahabenin rivayet ettiğine göre bin altı yüz silahsız insan.. sırtlarında ihram, umre düşüncesiyle oraya kadar gelmişler- Allah Resûlü, bir tek insanın burnunu kanatmadan -hezimet muhakkak olan böyle bir karşılaşmayı- Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve keremiyle zaferle ve muvaffakiyetle noktalamıştı.
Hudeybiye.. Hicret-i Seniyyenin tam altıncı senesi… Sıla hasreti sahabenin içini yakıyor.. Bilâl-i Habeşî Mekkeli değildi. Habeşistan’dan gelmişti ama, Mekke’yle öylesine bütünleşmişti ki, Medine-i Münevvere’ye hicret edip, biraz da hummâyla hırpalanınca: “Ah Mekke! Acaba sana bir kere daha kavuşabilecek miyim? Ah Nur dağı! Seni bir daha seyredebilecek miyim?” diye yanıp inlemişti. Hz. Ebû Bekir gibi büyük bir irade bile, sarsılmış, kendisini Mekke’den atan ve uzaklaştıran insanlara beddua etmişti.[1]
Aşağı-yukarı dâussıla herkesin içini yakıyordu. Yerin göbeği Mekke.. onunla göbek bağı olanlar, yerin göbeğine ne zaman seyahat yapacaklarının rüyasını görüyorlardı. Altı sene geçmişti aradan, Kâbe’yi tavaf edememişlerdi. Oysaki, Kâbe’yi, en son, onların babaları Hz. İbrahim (aleyhisselâm) onarmış ve tamir etmişti.
إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ “Doğrusu insanlar için konulan ilk mâbet, elbette ki Mekke’de bulunan, o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet rehberi olan evdir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/96) âyet-i kerimesiyle anlatılan Kâbe, Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) eliyle yapılan yeryüzünde ilk binaydı. İlk peygamberin yaptığı ve Halilurrahmân’ın onardığı bu binadan, evet işte bu binadan O’nun en şerefli evlâdı Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) sökülüp atılıyor ve altı sene gibi uzun bir süre içinde gelip orayı ziyaret edemiyordu.
İşte O da sıla hasreti ile yanıp kavruluyordu. Önlerine düşüp, ashabına İslâm’a göre bir tavaf yaptırmak istiyordu. O gün Kâbe, putlarla doluydu. Kâbe’nin etrafında da bir sürü put vardı. O güne kadar Kâbe’yi tavaf edenler, tavaf yerine maskaralık yapıyorlardı. Onların yaptıklarına tavaf denmezdi. Onların Kâbe etrafındaki tavaflarına Kur’ân-ı Kerim “bükâ” ve “tasdiye” diyor. Islık çalıyor ve ellerini çırpıyorlardı. Bilhassa geceleri, günahkâr elbiselerle Kâbe tavaf edilmez diye, kadınlar bütün urbalarını atıyor ve Kâbe’nin çevresinde öyle dolaşıyorlardı.[2] Kadınıyla-erkeğiyle, bir değişik dönemin, değişik esaslarına bağlı olarak, bir değişik tavaftı ki, anlamak, izah etmek çok zordu.
İşte Allah Resûlü, Kâbe nasıl tavaf edilir, umre nasıl yapılır, bunu göstermek istiyordu ve birinci maksadı bu idi. İkinci olarak da gösterecekti ki, Kâbe sadece Mekkelilerin veya Kureyşlilerin değil onlar kadar onda başkalarının da hakkı var. Hele Kâbe’ye şerefini, şanını iade edecek Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun kudsî cemaatinin herkesten ziyade hakkı vardı.
Aslında Kâbe, çoktan minberinden ayrılmış bir mihrap gibiydi. Allah Resûlü, Medine’de kurduğu minberini, mihrabın yanına çekmek istiyordu. Kâbe, bizim ebedlere kadar mihrabımızdır ve başta da Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mihrabıydı. İçinde putlar olduğu için muvakkaten o, Mescid-i Aksâ’ya dönüp bir süre öyle namaz kılmıştı. Kılmıştı ama, gözleri daima semadaydı ve Kâbe’den, yüzünü dahi çevirmeye tahammül edememişti. Allah (celle celâluhu):
قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا“Yüzünü semaya çevirip durduğunu görüyoruz. Yakında seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz.” (Bakara sûresi, 2/144) diyor ve O’nu teselli ediyordu. Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kıldığı süre, O’nun için hep hicran oldu. O hatibin mihrabı, Kâbe; minberi de Medine idi. Medine yalnızdı. Mihrabın yanına götürülünce, imamın imamlığı tamam olacaktı. Esasen O’nun imamlığı tamdı. Ancak pratikte de böyle olması için; mutlaka Kâbe’nin mü’minlerin elinde olması lâzımdı.
Bu kapıyı da ilk defa bir umre ile zorlayacaktı. Onun için; “Hele bir umre yapalım!” diyordu. İslâm esaslarına, İslâm düşüncesine, İslâm anlayışına ve İslâm ruhuna göre bir umre… Henüz hac farz kılınmamıştı. Hac, O’nun hayatında ilk ve son bir kere oldu. Evet, Efendimiz, farz olarak hayatında bir defa hac yaptı. Ve ona Kur’ân-ı Kerim “Hacc-ı Ekber” dedi. Umreye de “Hacc-ı Asgar.”
Avam halk arasında “Hacc-ı Ekber” Arafat’ın cumaya rastlamasına denmektedir. Ama aslında böyle bir anlayış daha çok halk kaynaklıdır. Mübarektir, güzeldir Arafat’ın cuma gününe rastlaması ama, Hacc-ı Ekber, haccın, hac mevsiminde yapılanına; “Hacc-ı asgar” da (küçük hac) umreye denir.
Üçüncü olarak da, bütün kabilelere kudsîler ordusunu götürüp gösterecekti. Böyle bir birlik geçerken kimsenin burnu kanamayacak, kimsenin bir gülüne dokunulmayacak, kimsenin bağ ve bahçesine girilmeyecek ve çapulculuk yapılmayacaktı.
Evet, bu ordunun böyle şeylerden uzak olduğu herkese gösterilecekti. Hâlbuki o güne kadar çölden böyle bir güçle geçenler hep çapulculuk yapmışlardı. Onlar ise, sekîne ve itminan ordusu olarak gelip-geçeceklerdi. Bu hac, hac içinde İslâm’ı temsil ve bu temsilin bütün Araplara gösterilmesi, evet, bunun temin edilmesi çok mühimdi. Bu aynı zamanda İslâm’a ait bir mesaj mânâsını da taşıyordu. Zira onları görenler şöyle diyeceklerdi: “Biz yeryüzünde şimdiye kadar böyle insanlar görmedik, olsa olsa bunlar, melek olabilirler!”
İşte Efendimiz bu mülâhaza ile yollara dökülmüştü; başka düşüncesi de yoktu. Onun için sahabe, sadece kılıçlarını almış, bu yolculuğa öyle çıkmışlardı.. Hudeybiye mevkiine kadar da hiçbir engele raslamamışlardı. Hudeybiye’ye gelip ulaşınca, Kureyş’in hazırlıklarından haberdar olan bazı kimseler dediler ki: “Kureyş, bütün güç ve kuvvetiyle size karşı koyacak ve sizi engelleyecek…”[3]
Sükûnet ve sekîne insanı, vuruşmak, çatışmak istemiyordu. Zaten vuruşmak ve çatışmak için de gelmemişti. Karşılaştığı şeyden ötürü fevkalâde mahzundu. Zira, ashabına verdiği söz vardı: “Size umre yaptıracağım!” demişti. Onlar da, İslâmî ölçüler içinde yapılacak bu yeni ve orijinal umreyi, hem de Allah Resûlü’yle beraber yapmanın müjdesiyle coşmuş ve buraya kadar o duygu ve düşüncelerle gelmişlerdi. O güne kadar yaptıkları, ne hac ne de tavaf… İslâm esaslarına göre, vahiyden kaynaklanarak sistemleştirilmiş bir umre yapacaklardı.. hem de bunu Allah Resûlü yaptırtacaktı. Böylece, hem onlar hem de herkes umrenin nasıl yapıldığını görüp öğrenecekti.
Allah Resûlü Hudeybiye’de mecburi duruş yaptı ve sahabeyi de durdurdu. Ashabına ve kendisine inananlara; kendi cesaretine, kendi müthiş imanına rağmen bunu yapıyordu. Biliyordu ki, Rabbine sığınarak bir kavgaya girse yine onları mağlup edecektir. Ancak O bunu yapmayıp bekleyecekti. Engelleme, belirgin hâle gelince, ashabıyla biat yenilemesi yaptı. İslâm uğrunda, ölmeye kadar her şeylerini feda etmek üzere biat aldı.[4] Ve işte bu biata, yüce dergâhtan hoşnutluk sesi:
لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحاً قَرِيباً * وَمَغَانِمَ كَثِيرَةً يَأْخُذُونَهَا وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزاً حَكِيماً
“Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirlerken, and olsun ki hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik vermiş, onlara yakın bir zafer ve ele geçirecekleri bol ganimetler bahşetmiştir. Allah güçlü olandır, Hakîm olandır.” (Fetih sûresi, 48/18-19)
Andolsun ki, Allah (celle celâluhu) mü’minlerden razı oldu. -Ki onlar ağaç altında Peygambere biat ettiler. Biatlar üstü bir biat- Onların kalblerinden geçenleri Allah (celle celâluhu) çok iyi biliyordu ve kalblerinden şu geçiyordu: Allah Resûlü “Öl!” derse öleceğiz, “Kal!” derse kalacağız, bize “Yürüyün Kâbe’yi tavaf edin!” derse tavaf edeceğiz, “Silahınız yok ama şu çelik orduya kendinizi çarpın!” derse çarpacağız.
Duygu yumakları bu olabilir ve daha fazlasını söylemek de bizi aşar.
Bu arada Allah (celle celâluhu) onlara sekîne inzal buyurdu.. ve onların bu civanmertliğine mukabil çok yakın bir gelecekte, O da, onlara apaçık bir fetih ihsan vaadetti. Evet Cenâb-ı Hak onlara, Kur’ân’da bunu vaadediyordu.
Hudeybiye’de, Allah Resûlü’nün düşündüklerinden sadece bir tanesi olmamıştı. O da bir sene sonra olacaktı ve oldu: Geldiler, İslâmî ölçülere göre Kâbe’yi tavaf edip Hacerü’l-Esved’e yüz sürdüler. Bunun dışında düşünülenlerin hemen hepsi olmuştu. Gösterdiler ve çöl gördü ki, çölün çapulcularından başka, ona emniyet getirecek, orada emniyet ve güveni temsil edecek bir kudsîler ordusu var ki geçtiği her yere emniyet tohumları ekmektedir ve 2-3 sene sonra da bunlar… duygularda yeşerip çimlenecek.
Evet işte, bu görünümü sergileye sergileye ta Medine’den Mekke’ye kadar gelmişler; köye, kasabaya, çadıra hasılı bâdiyede her yere uğramışlar, çeşitli kimselerle görüşmüş ve çeşitli kimselerle karşılaşmışlardı. Bu uğrayıp-görüp geçtiği yerlerdeki insanların hemen hepsi 2-3 sene sonra gelip O’na iltihak edecek ve Kâbe’nin fethi için O’nunla beraber yerin göbeğine doğru sefer yapacaklardı. Keza, Kureyş’le beraber bütün müşrikler de anlamışlardı ki, Kâbe sadece Kureyş’in değil, O’nda bütün insanların hakkı vardır. Hususiyle de, insanlığın iftihar tablosu Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun cemaatinin…
Aslında Kureyş, böyle bir hakkı Hudeybiye’deki muahedede kabullenmiş ve Allah Resûlü’nün imza attığı kağıda onlar da imza atmışlardı. “Siz de Kâbe’yi ziyaret edebilirsiniz. Bu sene bize ait, gelecek sene size ait. Bundan sonraki yıllarda her sene gelir Kâbe’yi tavaf edersiniz.” demişlerdi.[5]
Bu aynı zamanda Müslümanların mevcudiyetini kabul etmek demekti. Oysaki o güne kadar yapılan propaganda, Mekke ve Kâbe’nin sadece müşriklere ve bilhassa Kureyş’e ait olduğu şeklindeydi.. ve bir ölçüde başkaları da bunu kabullenmiş bulunuyordu.
Herkes, orada müşriklerin göstereceği töre ve sisteme uyardı. Kimse hususî bir merasim icat edemezdi. Oysaki Hudeybiye’de kabullenilen muahede şartlarına göre, Mekke’ye gelecek ve kendi töreleriyle Kâbe’yi tavaf edeceklerdi. Allah Resûlü, on binlik bir ordunun karşısında silah olarak sadece kılıcı bulunan 1600 kişi ile böyle bir zafer elde ediyordu.. kendini herkese kabul ettirme ve kalblerin kapılarını aralama zaferi.
Meselâ Urve İbn Mesud, Süheyl İbn Amr, murahhas olarak oraya kadar gelmiş Allah Resûlü ile görüşmüşler, ashabın O’na bağlılıklarına şahit olmuş ve Allah Resûlü’nün davranışlarından, O’ndaki Allah’a (celle celâluhu) imanın, O’ndaki mehâfetullahın ve O’nun üzerindeki peygamberâne hallerin çok tesirinde kalmışlardı. Derken içlerindeki buzlar erimiş, bakış zaviyeleri başkalaşmıştı. Ve bu insanlar çok yakın bir gelecekte inanıp İslâmiyet’e girmeye namzet idiler. Hatta, daha o zaman bile Mekke’ye döndüklerinde, oradaki sertlikleri kırmış ve Müslümanların lehine havayı yumuşatmışlardı.[6]
Bu arada Müslümanlıktaki yumuşatıcılık ve müşriklerdeki sertlik, yer değiştirmelere bile sebep olabiliyordu ve bunun canlı misalleri de vardı.[7]
Evet, mütereddit ve mütehayyirler, bir bir Allah Resûlü’nün safına geçiyorlardı. Belki zâhiren Hudeybiye, bir geriye dönüştü, ama, pek çok ganimeti olan bir gerilim dönüşüydü. Ayrıca bunun ötesinde Kureyş’ten de emin olunacaktı. Artık arkadan saldırmayacaklardı. Tabiî bu arada bir de pakt teşekkül etmişti: Benî Bekir’le Kureyş, Benî Huzâa ile de Müslümanlar ayrı ayrı birer pakt kurmuşlardı… Ve bunlar, birbirlerine saldırmayacaktı. Bundan dolayı Allah Resûlü, çok seviniyordu. Zira, tam 10 sene çölde, birçok kabileye İslâm’ın sesini, soluğunu duyurabilecekti.
1. Çıban Başı Hayber
Hudeybiye dönüşünde Allah Resûlü, bir çıban başı olan Hayber’in üzerine yürüdü. Yahudiler burada daima fitne kaynatıyorlardı. Bazen, Katafan’la kafa kafaya veriyor, bazen Benî Nadîr’le anlaşıyor, bazen de Kureyş’e çanak tutuyor; ama mutlaka ve her zaman Müslümanların aleyhine oyunlar plânlıyorlardı. Zaten Kureyş’i tahrik eden ve onlara cesaret veren de bunlardı. Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te hep onların kışkırtması vardı.
Artık onları te’dip etme vakti de gelmişti. Allah Resûlü, yine bir yıldırım harekâtı düzenledi. Hudeybiye’ye gelenler, umre yapamamışlardı ama, cihad yapıp umrenin boşluğunu doldurabileceklerdi. Efendimiz, sahabeden bir kısmını Katafan üzerine gönderdi.[8] Çünkü Katafan, Hayber’in dostuydu. Bu durumda Katafan, esas hedefin kendileri olduğunu zannederek kendi başlarının derdine düştüler.. ve böylece Hayber’le olan irtibatlarında bir kopukluk oldu. Oysaki, Allah Resûlü’nün hedefi Hayber’di… Onlar, “Ha geldiler-ha gelecekler.” diye korkulu rüyalar göredursunlar, Allah Resûlü, yine bir gece yürüyüşü ile, kimseye hissettirmeden, Hayber’e ulaştı.
Hayberliler için bugünün diğer günlerden hiçbir farkı yoktu.. herkes mutat işine gitmek üzere ellerinde ziraat aletleriyle bağ, bahçe ve tarlalarına gideceklerdi. Ancak, kaleden adımlarını dışarıya atar atmaz donakaldılar. Karşılarında müsellah bir ordu ve başlarında da Allah Resûlü. Yeniden gerisin geriye kaçmaya başladılar. O esnada Müslümanlar da en gür sadâ ile اَللّٰهُ أَكْبَرُ خَرِبَتْ خَيْبَرُ “Allahu Ekber! Hayber harab oldu.”[9] diye haykırıyorlardı. Artık Hayber’in işi bitikti.. yollar teslim olmaya doğru kayıyordu. Ne var ki Hayber’e yine de bir Haydar-ı Kerrar lâzımdı, lâzımdı ki Hayber kalesinin kapısını alsın ve bir kalkan gibi kullansın.. kullansın ve İslâm ordusunu şahlandırsın.[10]
Öyle de oldu; Hayber, Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) eliyle fethedildi. O gün sancak ona verilmiş ve Allah Resûlü, onun hem sevilen hem de seven olduğunu müjdelemişti ki; bu Allah ve Resûlü tarafından sevilen, Allah ve Resûlü’nü seven ondan başkası değildi.[11] Ve, Hayber, en kısa zamanda, en az zayiatla İslâm’ın yed-i beyzasına teslim oluyordu.
Hayber’de esir alınanlar arasında Hz. Safiyye Validemiz (radıyallâhu anhâ) de vardı. Allah Resûlü’nün nikâhı altına girme bahtiyarlığına eren bu büyük kadının ayrı bir megâzî buudu vardır… Bu büyük kadınla Allah Resûlü, bir de Hayber’i içinden fetheder. Çünkü Safiyye Validemiz, bundan böyle bütün nüfuzunu Hayber’de İslâm adına kullanacaktır.
2. Mute Destanı
Efendimiz’in yokluğuna terettüp eden boşluklarla beraber, kendi içinde dolu dolu bir destan. Evet kendisi iştirak edememekle beraber, İslâm’ın âfâk-ı âleme yayılmasına sebep olan Mute destanını zikretmeden geçemeyeceğiz. O Mute ki, orada Allah Resûlü’nün en çok sevdiği insanlar şehit düşmüş ve orada gömülmüşlerdi. Zeyd b. Hârise (radıyallâhu anh), ardından Cafer b. Ebû Talib ve onun da ardından Abdullah b. Revâha (radıyallâhu anh) Cennet’e Mute’den uçmuşlardı.. ve Mute, aynı zamanda bir askerî dehanın günyüzüne çıkmasının da destanıdır. Allah’ın (celle celâluhu) kılıcı Halid, ilk defa İslâm saflarında kendini Mute’de ispatlamıştır.[12]
Sulh esnasında Allah Resûlü, dünya hükümdarlarını İslâm’a davet etmiş.. bunlardan bazılarından müspet cevap alırken;[13] bazıları da red cevabı vermiş.. hem de bütün bütün edep sınırlarını çiğneyerek ve kendi karakterlerini sergileyerek küstahça davranmış ve küstahça cevaplar vermişlerdi.[14]
Busra Emiri Şurahbil de bu son gruba dahildi. Şurahbil b. Amr, esasen Arap olmasına rağmen, Hıristiyanlığı kabul etmiş ve bu yeni dinine olan taassubunu da gelen elçi Hâris b. Umeyr’i öldürtmekle göstermişti. Allah Resûlü’nün gönderdiği elçinin öldürülmesi affedilecek gibi değildi. Ayrıca, diğer hükümdarlara fikir vermesi açısından da tahribi oldukça büyük sayılırdı.
Efendimiz, derhal 3000 kişilik bir ordu hazırladı ve başlarına da azatlı kölesi, mânevî evlâdı -ki İslâm, sonradan böyle evlât edinmeyi kaldırmıştır- Zeyd b. Hârise’yi (radıyallâhu anh) geçirdi. Ardından da: “Zeyd’e bir şey olursa kumandayı Cafer, ona da bir şey olursa, Abdullah b. Revâha alsın!” ferman etti.. ve: “Eğer ona da bir şey olursa, kumandayı Allah kılıçlarından bir kılıç alsın!” buyurdu. İsim zikredilmemişti ama, hâdiseler onun Halid olduğunu ortaya çıkaracaktı.[15]
İslâm ordusu, Mute’ye vardığında 200.000 kişilik beklenmedik bir orduyla karşılaştı. İki sayı arasında ürperten bir farklılık vardı: İkiyüzbine karşı, üçbin insan…
Buna rağmen, “Zafer elde edemesek de şehitlik elde ederiz!” deyip savaşmaya karar verdiler.. ve ilk üç kumandan birbiri ardınca şehit oldu. Derken, o âna kadar değişik yiğitlerin göğsünde taşınan sancak, sonunda gelip Halid’e ulaştı. O gün Halid’in elinde tam 9 kılıç kırılmıştı.[16]
Halid (radıyallâhu anh), bir taraftan savaşırken, diğer yandan da, bir kısım ustaca manevralarla, zayiat vermeden orduyu Medine’ye götürebilmenin yollarını araştırıyordu ki harp tekniği açısından bu büyük bir başarıydı. Gerçi, geriye çekilmeye kapalı sahabi ruhu bundan çok rahatsız olacaktı ama, Kur’ân’ın ölçüleri içinde bunun böyle olmasında zaruret vardı. Buhârî ve Ahmed b. Hanbel, baştan sona vak’ayı şöyle naklederler:
“Allah Resûlü, ashabı arasında oturuyor ve Mute’de cereyan eden hâdiseyi aynen anlatıyordu: İşte bayrağı Zeyd İbn Hârise (radıyallâhu anh) aldı, atını sürdü âdeta budadılar ve düştü, şehit oldu.. işte şimdi sancağı Ca’fer İbn Ebî Talib (radıyallâhu anh) aldı, işte onu da şehit ettiler.. işte Abdullah İbn Revâha (radıyallâhu anh) aldı ve o da Cennet’e uçtu. Ve şimdi de Allah (celle celâluhu) kılıçlarından bir kılıç aldı, idbâr ikbâle dönüyor!”[17]
Ve bir başka kaynağa göre biraz sonra da şöyle buyuracaklardır: “Ben üç şehidi, Cennet’te yürürken gördüm. İkisinin boynunda bukağı vardı. Başlarını sağa sola döndürmelerine mâni oluyordu. Ca’fer’in (radıyallâhu anh) boynunda bir şey yoktu ve o dümdüzdü. Çünkü o, düşmana karşı saldırırken, gözünü kırpmadan, başını sağa sola çevirmeden, dümdüz gitmişti.”[18]
Sahabe dahi olsa bazılarında ölüm endişesi olabilir.. ve onlarınki hiçbir zaman mahzur buudlarına ulaşmaz… Tabiî, Allah Resûlü’nün gördüğü, berzah âlemine ve misal âlemine ait tablolardı.
Benî Asfar’ın gözü korkmuştu… Evet, üç bin kişilik bir ordu. Halid (radıyallâhu anh), usta manevralarıyla kimsenin burnunu kanatmadan Medine’ye kadar gelebilmişti. İbn Hişâm’ın rivayetine göre bu muharebede verilen şehit sayısı 12’dir.[19] Mute’nin neticesinde etrafa, İslâm’ın varlığı kabul ettirilmiş.. ve artık Benî Asfar’da İslâm’ın adından bahseder olmuştu. Onlar arasında da Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yâd-ı cemîli dillerdeydi. İnansınlar, inanmasınlar herkesمُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ “Muhammed Allah’ın resûlüdür.” tabirini kullanıyorlardı.
Bu umumî mânâdaki hazırlıklar yapıldıktan sonra, rüyanın gerçekleşme zamanı gelmişti.
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ إِنْ شَاءَ اللّٰهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لاَ تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحاً قَرِيباً * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللّٰهِ شَهِيداً
“And olsun ki Allah, Peygamberi’nin rüyasının gerçek olduğunu tasdik eder. Ey inananlar! Sizi Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka yakın zamanda bir zafer verecektir. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi, Kur’ân ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak da Allah yeter.” (Fetih sûresi, 48/27-28)
3. Mekke’nin Fethine Doğru
Allah Resûlü’nün gördüğü rüyalar, sadık rüyalardır. Nübüvvetin ilk altı ayında gördüğü rüyaların, sabah aydınlığı kadar açık olduğunu ve gece ne görürse, gündüz onun aynen çıktığını, Âişe Validemiz nakleder.[20]
İşte Efendimiz’in gördüğü rüya! O, Mescid-i Haram’a, Kur’ân’ın tasvir ettiği şekilde girecekti. Cenâb-ı Hak, Habîbi’ne gösterdiği bu rüyayı, yukarıda zikrettiğimiz âyetiyle artık gerçekleşmiş gösteriyordu.
Efendimiz’in rüyaları, vahiyle içli-dışlı olmakla beraber, buradaki “rüya”, “rü’yet” kökünden “görme” mânâsına da gelebilir. Yani nasıl Cenâb-ı Hak, bazen O’na, Cennet’i, Cehennem’i, Arş’ı, Levh’i göstermiştir; ve nasıl bazen kıyamete kadar olacak hâdiseleri gözünün önüne sermiştir; aynen öyle de, bir gün Mescid-i Haram’a emniyet ve güven içinde gidilip, hac ve umre yapılacağını da göstermiştir.
Bu görme, rüyada da olabilir açıktan açığa da; bu da bir tevcih.. ister kelimenin zâhirine göre rüyayı kendi mânâsında, isterse “rü’yet” mânâsında kabul edelim, netice değişmeyecektir. Mühim olan, Allah Resûlü’ne gösterilen o tablonun aynen cereyan etmiş olmasıdır. O tabloda Mekke’nin fethi vardır; ve daha şimdiden hâdiseler, Müslümanları böyle bir zemine doğru çekmektedir.
Hudeybiye anlaşmasından sonra, Kureyş’e bağlı kabilelerle, Müslümanlara taraftar kabileler arasında bir pakt kurulduğunu, yukarıda söylemiştik. Kureyş’e bağlı, Benî Bekr kabilesi, Müslümanlara bağlı Benî Huzâa’ya saldırıp katliamda bulununca, Hudeybiye anlaşması ihlâl edilmiş ve anlaşma maddeleri hükümsüz hâle gelmiş oluyordu. Durumun vehametini anlayan Ebû Süfyan, derhal Medine’ye geldi. Anlaşma maddelerinin aynen geçerliliğini temine çalıştı; fakat onun teklifleri kabul görmedi.[21]
Artık, ok yaydan çıkmıştı.. ve Allah Resûlü, bir harp hazırlığı içindeydi. Her zaman yaptığı gibi niyet ve gayesini fevkalâde gizli tutuyordu. Bu defa sırrını vezirleri ve hayat arkadaşlarından da gizli tutmuştur. Öyle ki, Hz. Ebû Bekir, bir gün kızı Âişe’nin (radıyallâhu anhâ) evine gidip de, onu yol hazırlığı yaparken bulunca, Resûlullah’ın nereye gitmeyi düşündüğünü sormuş ve Hz. Âişe Validemiz’den (radıyallâhu anhâ): “Vallahi babacığım ben de bilmiyorum!” cevabını almıştı.[22]
Evet, hareket bu denli mahrem tutuluyordu. Hz. Ebû Bekir ki O’nun en yakını ve en çok sevdiği insandı. Hicrette dahi yol arkadaşı olarak onu seçmişti. Buna rağmen yapılmakta olan sefer hazırlığının hedefi ondan dahi gizli tutulmuştu. Bu da, Allah Resûlü’nün nasıl ulaşılmaz bir erkân-ı harp olduğunun bir başka buudu. Allah Resûlü’nden bu dersi alan Fatih, bir gün şöyle diyecektir: “Sırrımı sakalım bilse, onu dahi keser atarım!” İşte Allah Resûlü’nün sır vârislerinden bir kutlu serdar!.
Allah Resûlü sır adına askerî harekâtında hep tevriye yapmıştır. Esas hedefi daima saklamış ve başka şekilde anlaşılmasını sağlayacak karineleri nazara vermiştir. Zannediyorum modern erkân-ı harpler de farklı düşünmüyorlar. Şayet, bir yerden çıkartma yapacaklarsa, çıkartmanın meydana getireceği gürültünün on katını bir başka yerlerde çıkarırlar. Daima alternatifli hareket ederler ve gerçek hedefi hep saklarlar. Nerden çıkartma yapacaklar? “A” bayırından mı, “B” bayırından mı, “C” bayırından mı bilinmez. Fakat bunlar 14 asır sonra gelişen harp tekniğiyle alâkalı şeyler… Bunların gerçek kâşifi Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Mektep görmemiş, medrese görmemiş, öğrendiklerini bütünüyle Cenâb-ı Hak’tan öğrenmiş bir ümmî, fakat a’lemü’l-ulemâdır. Ve O’nun için bize bir daha “Muhammedün Resûlullah” dedirtmektedir.
Evet, yine hedefini saklıyor, yine çölde kuş uçurtmuyordu.. ve kurduğu haber ağıyla kim ne götürüyor, kim ne getiriyor, hepsini bir bir tespit ediyordu. Bunlar, ister vahiy yoluyla, ister o büyük firasetin, fetanetin, firaset ve fetanetiyle olsun; fark etmez; O, çölü avucunun içi gibi takip edebiliyordu.
İşte bir misal: “Bedir’de bulunmuş bir sahabi, yanlış bir içtihadla, harekâtın son anlarında, Mekke’ye doğru gidildiğini anlayınca, bu durumu haber veren bir mektup yazıp gönderiyor. Bu mektubu su taşıyan saka bir kadın götürmektedir. Allah Resûlü hemen Hz. Ali ile Zübeyr b. Avvam’ı çağırarak durumu onlara bildiriyor ve onlar da yıldırım hızıyla gidip kadından bu mektubu alıp getiriyorlar.”
Bu gizlilik, ta Mekke’ye bir konak mesafe kalıncaya kadar devam ediyor ve kimsenin, ordunun gelişinden haberi olmuyor.
Hz. Abbas Ebû Süfyan’ı Efendimiz’e getirdiğinde artık Mekkeli için yapacak bir şey kalmamıştı.[23] En hızlı at ve develerle kaçmak isteseler dahi kurtulamayacaklardı.. gayri Mekke o kadar kıskıvraktı.
Ancak Allah Resûlü, yine de çok hassas davranıyordu. Hassasiyeti her iki cephe için de geçerliydi. Ne kendi askerlerinden ne de Mekkelilerden zaiyat verilmesini istemiyordu. O’nun bu hassasiyeti sayesindedir ki, koskoca Mekke fethinde Müslümanlardan şehit olanların sayısı sadece 3 kişiydi. Hâlbuki hâlâ Allah Resûlü’yle harp etme düşüncesinde olan bir sürü gözü dönmüş Mekkeli vardı.. ve bunlar “Her çibâd âbâd!” diyecek türden insanlardı.
Efendimiz, tam 10 bin askerle gelmişti.. evet, iki sene evvel 1600 kişiyle gelip geriye döndüğü Mekke’ye şimdi 10.000 insanla girecekti. Ancak O, bu gücü, onların içlerindeki gerçek kuvvet ölçüsünde değerlendirmiş ve Mekkelilerin görebildiği bir yerde, kişi başına bir ateş yakılmasını emretmişti. Mekkelilerin bildiği, her çadır için bir ateş yakılmasıydı.[24] Dolayısıyla onlar 10.000 ateşi görünce en az 30.000 insan tarafından muhasara edildiklerini sandılar.. ve bu durum, onları bütünüyle felç etti. Öyle ki artık teslim olmaktan başka çareleri yoktu. Zaten Ebû Süfyan da Mekke’ye döndüğünde, sadece bunu tavsiye ediyordu.
Çünkü gökteki yıldızları seyreder gibi, yanan bu ateşleri seyretmiş ve bütün bütün mukavemetini yitirmişti. Zira artık o da bu gece, cahiliyenin son gecesidir ve fetihle Müslümanların arasında, sadece bir gece kalmıştır.
Allah Resûlü’nün alternatifli stratejisi devam ediyordu. Mekke’ye girerken orduyu altıya taksim etti ve Mekke’ye altı koldan girildi. Sadece başlarında Halid b. Velid’in (radıyallâhu anh) olduğu kol, İkrime ve yanındakilerle çatışma zorunda kalmıştı. Diğer birlikler hiçbir engelle karşılaşmadan Mekke’ye girmişlerdi.[25]
O gün için Mekke’de mesele çıkarabilecek tek insan Ebû Süfyan’dı. Hâlbuki Allah Resûlü bir cümleyle onu da yumuşatmıştı: “Ebû Süfyan’ın evine sığınanlar korunmuştur!”[26] Evet, Ebû Süfyan’a verilen bu kadarcık bir pâye dahi, onun elini kolunu bağlamaya yetmişti. Hatta ondan sonra Ebû Süfyan, teslim olmayı teşvik eden en hararetli insan hâline gelmişti. Elbette ki bütün Mekkeliler Ebû Süfyan’ın evine sığacak değillerdi. Allah’ın (celle celâluhu) evi, Ebû Süfyan’ın evinden korunmaya daha lâyıktı. Ve Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Kâbe’ye sığınanlar da korunmuştur!” Ve, bir süpriz karar, tarihte ilk defa, dışarı çıkma yasağı konuluyordu. Bu, can güvenliği için gerekli olduğu kadar, ordunun rahat hareket edebilmesi için de gerekliydi. Bu mülâhaza ile Allah Resûlü: “Kendi evine girip saklananlar korunmuştur!” diyordu.[27] Böylece Mekkelilerden gelmesi muhtemel bütün direnişler önlenmiş oluyordu.
Efendimiz’in iştirak ettiği diğer gazvelerden sarf-ı nazar, sadece şu Mekke fethi ve burada tatbik ettiği askerî ve siyasî strateji dahi zannediyorum O’nun ne büyük bir askerî deha olduğunu göstermeye kâfidir. Evet, Mekke’nin fethi tek başına, bütün insaf ehline مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dedirtecek büyük bir hâdisedir.
Sanki O, Mekke’yi birkaç kere fethetmiş gibi plânın her safhasında, gayet rahat hareket etmiştir. Kafasında plânladığı hususlar noktası, virgülüne kadar aynen çıkmış, O da ne yapılması gerekiyorsa onu yapmıştır. Tabiî, fethin ardından ilan ettiği umumî af ve gösterdiği engin mürüvvet, Mekke insanını derhal O’na teslim olmaya ve İslâm’a girmeye çekmiştir. Bu, ne şirin bir zorlamadır ki, bir gün içinde bütün Mekkeliler Müslüman olmuştur.
Şimdi sıra, bu yeni potansiyeli aksiyona çevirmeye gelmiştir. Aman Allahım! Bu ne müthiş bir inkılâptır ki, dün O’na düşmanlıkta canlarını verenler, bugün O’nun düşmanları karşısında canlarını vermeye hazırlanmaktadırlar! Evet, Allah Resûlü’nün bakışları kime isabet ettiyse o, kömür iken birden elmas hâline geliverdi. Başka teşbih ve benzetmelere ne gerek var? O, kendi ashabını gökteki yıldızlara benzetmemiş miydi?[28]
Evet, Allah Resûlü, dün çukurlarda yuvarlanan, ruhları çamurlaşmış bu insanları, bir gün gibi kısa bir zaman içinde, semaya perçinlemiş ve ışık saçan birer yıldız hâline getirmişti. Getirmekle kalmamış, onlara ebedlere kadar misal olma ruhunu da üflemişti.
4. …Ve Huneyn Bâdiresi
Mekke’nin fethiyle, ortada duran ve hangi taraf galebe çalarsa o tarafa meyletmeye kararlı bulunan kabileler, teker teker İslâm’a dehalet etmeye başladılar. Bu gelişme Sakîf ve Havâzin kabileleri arasında hazımsızlığa sebebiyet vermişti. Daha fazla gelişmeye fırsat vermemek için hemen harekete geçtiler ve çölde buldukları çapulcularla beraber 20-30 bin kişilik bir ordu kurdular.[29]
Allah Resûlü, istihbarat için Abdullah b. Ebî Hadred’i (radıyallâhu anh) bu kabilelerin arasına göndermişti. Abdullah, elde ettiği bütün malumatla Allah Resûlü’ne geldi ve durumu rapor etti. Sakîf ve Havâzin kabileleri, büyük bir ordu ile Huneyn’de mevzilenmişlerdi.
Bu her iki kabile de cesaret ve atıcılıkları ile meşhurdu. Ok atmada hepsi de usta sayılırlardı. Bunlara karşı, ekseriyeti yeni Müslüman ve genç bir orduyla mukabele etmek icap ediyordu. Öyle de oldu. Allah Resûlü, derhal Huneyn’e doğru yürüyüş emri verdi. Yoksa, her şey Müslümanların aleyhine dönebilirdi. Zira, bu kabileler şayet Mekke’ye kadar gelme fırsatı bulurlarsa, Mekke’de bozgunculuk için fırsat bekleyenlere, bekledikleri fırsat verilmiş olacaktı. Aynı zamanda, çokları itibarıyla onurları rencide olmuş Mekke’nin yeni Müslümanları, düşmana karşı kavga verirlerse, bu hem onların, uzak ihtimal de olsa, sarsıntı geçirmelerini önleyecek hem de kalblerinde İslâm’ın oturaklaşmasını hızlandıracak ve onları iyiden iyiye İslâm’a perçinleyecekti.
Huneyn’e 12.000 askerle gidildi. Bunlardan 2.000 kadarı yürekten Müslüman değildi. Diğerlerinin ise çoğu genç ve tecrübesizdi. Bu gençlerin başında da Halid b. Velid (radıyallâhu anh) vardı. Düşman “U” şeklinde mevzilenmişti. İslâm ordusunun öncü kuvvetleri ya farkında olmadan ya da bilerek bu “U”nun içine girdiler. Ansızın gelen ok yağmuru sebebiyle de geri çekilmek zorunda kaldılar. Zira çoğunlukla zırhları yoktu, oklar da çok şiddetli ve isabetli geliyordu. Eğer “U”nun içine bilerek girildi ise, geri çekiliş, bir harp oyunuydu. Nitekim okçular, Müslümanların kaçtığını görünce, sevinç çığlıkları atarak yerlerinden çıkmış ve kaçanları takibe koyulmuşlardı. Tabiî farkına varmadan, bir kıskaç içine girmiş oldular. Ve, taarruz eden bu güçler ric’ate mecbur kaldılar. Derken, birkaç saat içinde ölenler ölmüş, kaçanlar da Taif’e sığınmak zorunda kalmışlardı.[30]
Huneyn’in başında da, aynen Uhud’un ortasında olduğu gibi zâhiren bir hezimet yaşanmıştı. Ancak Allah Resûlü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesareti ve müthiş fetanetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla mutlak bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti.
Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki panik esnasında ileriye atıldı. Öyle ki, Hz. Abbas (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nün bindiği hayvanın gemini zor zabtediyor ve O’nun düşman safları arasına girmesine mâni olmaya çalışıyordu. O ise en gür sesiyle: أَنَا اَلنَِّبيُّ لاَ كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدُ الْمُطَّلِبْ “Ben nebiyim, bunda yalan yok. Ve ben Abdülmuttalib’in torunuyum…” diyordu.[31]
Bunun üzerine Efendimiz’in emrine binaen Hz. Abbas (radıyallâhu anh), Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etti.
Daha sonra Hz. Peygamber’in sesini ve çağrısını duyan bütün Müslümanlar, Allah Resûlü’nün etrafında toplandılar.. mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı.[32]
Burada bir noktaya işaret etmeden geçemeyeceğim: Allah Resûlü, 18 gazâya iştirak etmiş ve hepsinde de büyük zaferler kazanmıştı. Ancak, benim kanaatim odur ki, Uhud ve Huneyn, O’nun askerî dehasını gösterme açısından diğerlerinden daha parlak, daha muhteşem zaferlerdi. Çünkü diğerlerinde, O’nun hafızasında plânladığı şeyler aynen tahakkuk etmiş olduğundan, Allah Resûlü, hiç zorlanmamış, neticeye gayet rahat ulaşmıştı. Hâlbuki, bu iki muharebede beklenmedik hâdiseler zuhur etmiş, O’nun ilk plânları çarpıtılmış, düşmana fırsat verilmiş, ama buna rağmen, netice yine zaferle noktalanmıştır. Beklenmedik hâdiselerde O’nun hiçbir dahli yoktur. Öyleyse, mutlak bir hezimetten kurtulup, parlak bir zafer elde ettiği Uhud ve Huneyn, O Kumandan-ı Zîşân’ın askerî dehasının en parlak bir buududur.
5. Tebuk
Allah Resûlü’nün gerçekleştirdiği yıldırım harekâtından birisi de Tebuk Seferi’dir. Bir aralık, Bizans İmparatorluğunun, büyük bir ordu hazırlayıp Medine’ye gelmekte olduğu şâyiası yayıldı. Bu durum, Müslümanları tedirgin ederken, etraf kabilelerden düşman olanları da ümitlendiriyordu. Zaten Gassaniler’in çevirmek istedikleri entrikalar da herkesçe bilinmekteydi.
Her seferini gizlilik içinde gerçekleştiren Allah Resûlü, bu seferini açıktan ilan etti ve etraf kabilelere adam göndererek onlardan asker ve malzeme yardımında bulunmalarını istedi. O sene civarda ve Medine’de çok zor günler yaşanıyordu. Hava alabildiğine sıcak ve kuraklık ortalığı kavuruyordu. Bir de meyvelerin hasat vakti girmişti. Ama Allah Resûlü, seferberlik ilan etmiş ve yol hazırlıklarına başlamıştı bile. Herkes bu sefere iştirak etmek için âdeta birbiriyle yarışıyordu.[33]
Sefere iştirak heyecanıyla Allah Resûlü’ne gelip de, binek bulunamadığı için kabul edilemeyen nice Müslüman vardı ki, O’nun yanından çocuk gibi ağlayarak ayrılıyorlardı. Kur’ân onların bu hâlini bir ibret levhası olarak âbideleştirmiştir.[34]
Bu arada, münafıklar da boş durmuyordu. Müslümanları seferden alıkoymak için ellerinden gelen her türlü hile ve oyuna başvuruyorlardı. Nihayet Allah Resûlü, 30.000 kişilik bir orduyla Tebuk’e doğru hareket etti. 20 gün kadar Tebuk’te kaldı. Bizans, kendisinde cesaret göremediği için bu orduya karşı mukabelede bulunamadı. Dolayısıyla da Tebuk’te harp yapılmadı; ama duyup işitenler üzerinde müthiş tesiri oldu. Zira düşmana öyle bir gözdağı verildi ki, ancak büyük bir meydan muharebesinde aldığı hezimetle düşman bu kadar sinebilirdi. Etrafta bulunan nice Hıristiyan kabileler, Allah Resûlü’ne cizye vermeyi kabul ederek, inkıyatlarını bildirdiler. Niceleri de, din olarak İslâm’ı seçtiler.[35] Bu yönüyle de Tebuk’ü İki Cihan Serveri’nin zaferlerinden biri olarak görmek mümkündür.
[1] Buhârî, menâkıbu’l-ensar 46.
[2] Müslim, tefsir 25; Nesâî, menâsik 161.
[3] Buhârî, megâzî 35.
[4] Müslim, cihad 132.
[5] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/192-193.
[6] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/329-330; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/196.
[7] Misal olarak bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/279-280.
[8] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/299-300; Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/135.
[9] Buhârî, salât 12; ezan 6; Müslim, cihad 120.
[10] İbn Hacer, el-İsâbe, 4/567.
[11] Buhârî, megâzî 38; Müslim, fedâilu’s-sahabe 32.
[12] Buhârî, fedâilu ashabi’n-Nebi 25; megâzî 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/256.
[13] Müslim, cihad 27; Tirmizî, isti’zan 23; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/262-273.
[14] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/271.
[15] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/22-30; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/128; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/255.
[16] Buhârî, megâzî 44.
[17] Buhârî, megâzî 44.
[18] Abdurrezzak, el-Musannef, 5/266, Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/121.
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/46; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/259.
[20] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/42-52.
[22] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/52.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/58-60.
[24] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/58-59; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/289.
[25] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/66-67.
[26] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/62; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/289-290.
[27] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 5/62; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/289-290.
[28] Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl, 3/62; Deylemî, Müsned, 4/160.
[29] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/322-326.
[30] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/326 vd.
[31] Buhârî, cihad 52; Müslim, cihad 28.
[32] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/326 vd.
[33] Buhârî, tefsir (9) 18; Müslim, tevbe 53.
[34] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/92.
[35] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 5/9 vd.
Her yıl 5 Aralık’ta kutlanan Uluslararası Gönüllüler Günü vesilesiyle WiKult Derneği, Avrupa Parlamentosu Üyesi ve Kuzey Ren-Vestfalya Avrupa Birliği CDU Üyesi Dr. Peter Liese’yi sanal ortamda konferansa davet etti.

Söyleşiye yönetim kurulu üyeleri ve dernekten bazı gönüllüler katıldı. Bir dizi tanıtımın ardından Wikult Yönetim Kurulu Başkanı Resul Karaca, derneğin kültür, eğitim ve diyalog alanlarındaki sayısız faaliyetlerini sundu.
Derneğin tüm çalışmalarının gönüllülüğe dayandığını vurgulayan Karaca: “Paderborn, Soest, Höxter ve HSK gibi çeşitli çevrelerde geniş gönüllü ağıyla topluma önemli katkılar sağlayan bu derneğin faaliyetlerini gönüllülerin desteği olmadan yürütemezdik.” ifadelerini kullandı.

CDU Üyesi Dr. Bay Liese, derneğin gönüllü çalışmalarına övgüde bulundu ve özellikle korona salgınında federal hükümetin kararlarını üyelere ve derneğin rehberlik ettiği göçmen ile mültecilere, çok titiz bir şekilde ileten tüm gönüllülere teşekkür etti.
WiKult Başkanı Karaca, motive edici sözleri için Bay Liese’ye teşekkür etti .

Dünya Gönüllüler Günü vesilesiyle yapılan toplantıda, gönüllü faaliyetlerin topluma faydaları bir kere daha vurgulandı.
Tesadüf Yok
Tesadüf yok hayatın içinde, hiç yok!
Bir yağmurun damlasında ,güneşin bir şulesinde, ışığında, esen rüzgarın
yönünde, şiddetinde..hep bir nizam, hep bir uyum, hep bir ölçü var. Tıpkı
kaynayan suyun, eriyen bir maddenin aşım eşiği gibi.
İnsan gibi müthiş bir beste, harika bir şiir, eşsiz bir portre tesadüfen
dünyaya gelmemiş. Hayat mucizesi, harika donanımı da öylesine,
alelade kendisine verilmemiştir.
Tüm ressamlar hayatın içindeki harikaların peşinde, bir fotoğrafçının
objektifine yakalanan gezegenimizden harika bir kare, bir şairin ilham
kaynağı olan harikalar diyarı insan ve hayatın üflediği sırlı nağmeler..
Mikro aleme indiğinizde hücreler, DNA lar ,güneş sistemi ile aynı yönde
dönen nötronlar, protonlar adeta bir şevk zemzemesi ile kusursuz bir
besteyi icra ediyorlar.
Makro alemde dev cisimler, gezegenler, yıldızlar, herbirisi bütüncül bir
şuurun neferi gibi harika bir şekilde vazifesini hiç aksatmadan yerine
getiriyorlar.
Güneş bugün dünyaya biraz daha yaklaşayım demiyor. Yağmurlar
bugün insanların kafasını deleyim demiyor. Rüzgar bugün yeryüzünü
baştan aşağı silip süpüreyim de demiyor. Sadece hastalıklar nasıl
insana sağlığın kıymetini hatırlatıyorsa, öyle de afetler, seller, depremler
bir ağır ceza hakimi gibi ağır hatırlatmalarda bulunuyorlar şuurunu
kaybetmemiş beşere..
İnsanız ve insan olarak kalmak zorundayız. Verilen paha biçilmez
emanetlerin, donanımların vebali var, ağır mesuliyeti var üzerimizde.
Gözümüzü kapamak bizi mesuliyetten kurtarmıyor. İstenmeyen misafirler
misali bazen hayatımızda bazı musibetleri, hastalıkları, belaları
ağırlıyoruz. Belki bu zorlu sınavda oldukça zorlanıyoruz ama fazla
kafaya takmadıkça, işimize ve hoşnutluğuna talip oldukça görüyoruz ki,
o dev cüsseli belalar, sıkıntılar küçülüyor ve hayatımızdan hiç gelmemiş
gibi elvada deyip, çekip gidiyorlar.
Darvin'in bir dostuna yazdığı mektubunda dediği gibi; Şu gözü
düşündükçe tepem atıyor." Neden çünkü hayat mucizesi, 40 trilyon ve
devamlı yenilenen hücrelerle, yeryüzünde şevkle devam eden
muhteşem tezgahlarla, uzayda devamlı cereyan eden müthiş bir
sistemle devam ediyor ,hiçbirşey tesadüfi olmuyor, olamaz da..
Ve biz bir nazenin misafir gibi ağırlanmaya devam ediyoruz.
Hizmetten | Mustafa Ertuğrul
Hizmet Gönüllüleri Atina’daki kardeşlerini unutmadı.10 tonluk yardım TIR’ı Köln’den yola çıktı.
Türkiye’deki baskı ve zulüm tüm hızıyla sürüyor. Akademisyen, öğretmen, işçi, memur, ev hanımı, çocuk ve yaşlı demeden yüzbinlerce hatta etki alanıyla milyonlarca kişi hukuksuzlukların hedefi oldu ve olmaya da devam ediyor.
Baskı ortamında kalanlar acı da olsa, bir bir memleketlerini terk etmek zorunda bırakılıyor.
Time to help e.V. ve Köln‘de faaliyet gösteren Forum Colonia für kulturelle Vielfalt e. V. derneğinin ortaklaşa düzenlediğ Yunanistan’daki Hizmet Gönüllüleri’ne destek organizasyona NRW’deki Hizmet Hareketi gönüllüleri katıldı.

Atina’da yaşayan mülteci aileler için hazırlanan 10 tonluk ayni yardımı Köln‘den dualarla yola çıktı. Yunanistan’a geçmek zorunda kalan ihtiyaç sahibi ailelere yardım eli uzattı.
Dernek yetkililerinden alınan bilgiye göre bu ay giyim eşyası ve oyuncaktan oluşan 2 tır, gıda ve erzaktan oluşan 1 tır yardım organizasyonu planlandı. Haftaya ikinci tırın ay sonuna doĞru da gıda ve erzak tırının yola çıkacağı belirtildi.

Yetkililer, 5 Aralık Dünya Gönüllüler Günü’nde yapılan bu anlamlı yardımla Yunanistan‘da zor şartlar altında yaşayanların unutulmadığını göstererek kampanyaya katılanlara teşekkür etti.

Hocaefendi’nin corona’ya yakalandığı yönündeki haberlere ilişkin açıklama yayınlandı
Havuz medyasında çıkan ve M.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin COVID-19’a yakalandığı yönündeki haberler kaynağından tekzip edildi.
Resmi Twitter hesabı @Herkul_Nagme aracılığıyla tekzip edilen haberde şu ifadeler kullanıldı:

Daha önce sürgün edilen Nadîroğulları, Hayber’e yerleşmiş ve Hayberlileri sürekli Allah Resûlü’ne karşı kışkırtıyorlardı. İleri gelenlerinden bazılarını Kureyş’e, bazılarını da Gatafan kabilesine gönderdiler. Her iki taraf da, zaten Müslümanları yok etme plânına, teklif kimden gelirse gelsin teşne ve hazır bulunuyorlardı. Bunlara Esed ve Selimoğulları da iştirak edince, manzara aynen Çanakkale’yi andırıyor ve Âkif’in: “Kimi Hindû, kimi yamyam kimi bilmem ne belâ!” mısraını hatırlatıyordu. Bütün yahudi ve müşrik kabileler, âdeta Allah Resûlü ve ashabını imha etmede ittifak içindeydiler.
Nihayet, karşı cephe, 24.000 askeriyle Medine’ye yürümeye karar verdiler. Efendimiz, o müthiş haber alma sistemiyle, durumdan çoktan haberdar olmuştu. Ashabını topladı, harp tekniği hakkında onlarla istişare etti. Herkesin değişik teklifleri yanında, Selman-ı Farisî’nin teklifi ashabca hüsnü kabul gördü. Düşmanın taarruz etmesi muhtemel yerlere hendekler kazılacak ve hendek içinde müdafaa harbi yapılacaktı.
Bu taktik, o güne kadar hiç görülmemiş bir taktikti. Kureyş ve müttefikleri, Uhud veya Bedir gibi bir muharebe bekliyorlardı. Oysaki bu defa onları, yine hiç düşünmedikleri bir sürpriz ve farklı bir strateji bekliyordu. Efendimiz’in, etrafa yerleştirdiği askerlerle yapılan bu işlemden, çevredekilerin haberdar olması önlenmiş oldu. Zira askerler Medine ve civarında, kuş uçurtmuyordu. Hendek kazımı, dikkatli bir gizlilik içinde yerine getirildi. Nitekim küffar ordusu, Medine’ye gelip de karşılarında böyle bir hendek görünce şaşırıp kalmışlardı.
Efendimiz yanına 3000 insan almış, kendisi de bizzat işin içinde olmak üzere bu 3000 insanla hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişti. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mahir süvarinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı.[1]
Günümüzde bu hendek tamamen kapanmış durumda. İçinde bizzat Allah Resûlü’nün de kazma sallayıp, manivela kullandığı bu hendeği aslî hüviyetle görmeyi ne kadar arzu ederdik. Bugün hendeğin izleri olarak gösterilen yerler ne derece doğrudur, bilemeyeceğim. Ancak, bir erkân-ı harp buraları inceler ve gösterilen yere “Evet, burası olabilir.” derse, hendek diye gösterilen yerlerin üzerinde durulmaya değer.
Evet, Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hendek kazımında bizzat çalıştı.. ve O’nun bu davranışı, askerlere apayrı bir güç kaynağı oldu. Bazen onları yarışa sevk ediyor, bazen de hem ensara hem de muhacirîne iltifatta bulunuyordu.
Asker, açtı. Herkes karnına taş bağlamıştı. Allah Resûlü ise, onların önünde, iki taşla bu açlığı aşmaya çalışıyordu.[2] Aslında ne açlık ne de susuzluk onların azim ve gayretine hiç mi hiç tesir edemiyordu. Coştukça coşuyorlar ve hep bir ağızdan şunları mırıldanıyorlardı:
نَحْنُ الَّذِي بَايَعُوا مُحَمَّداً عَلَى الْجِهَادِ مَا بَقِينَا أَبَداً
“Bizler o kimseleriz ki, Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) biat ettik. Hayatta kaldığımız sürece cihad edeceğiz.”[3] ve arkasından da:
وَاللّٰهِ لَوْلاَ اللّٰهُ مَا اهْتَدَيْنَا وَلاَ تَصَدَّقْنَا وَلاَ صَلَّيْنـاَ
فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْـنَا
“Allahım, kasem olsun Sen olmasaydın, Biz asla hidayete eremezdik.. tasadduk edemez, namaz kılamazdık.
Sekîne indir üzerimize! Ve eğer düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl.”[4]
Efendimiz de onların bu sözlerine bazen iştirak ediyor ve şöyle diyordu:
اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلاٰخِرَهْ فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَاْلمُهَاجِرَهْ
“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yoktur.
Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle!”[5]
Resûl-i Ekrem, safları tanzim ederken “Sel” tepesini arkasına almış, kadınları da sağlam sığınaklara göndermişti.[6] Ben asker değilim ama, anladığım kadarıyla, Efendimiz’in bu taktiği bizzat yerinde ve uzun uzun tetkik edildiğinde en isabetli kararın, O’nun sırtını “Sel” tepesine vermede olduğu görülecektir. Bütün bu kararları Allah Resulü çok âni ve hiç beklemeden vermişti.. vermişti ve hepsi yerli yerindeydi.
Medine’yi müdafaa ile alâkalı bu tedbirler alınırken, Kureyzaoğulları’nın; muhtemel saldırısı da göz önünde tutulmuştu. O cepheyi de, başlarında Seleme b. Eslem, bir grup sahabe ile koruma altına almıştı.[7] Evet, bütün ihtimaller nazara alınıyor ve hiçbir hâdise tesadüfe bırakılmıyordu.
Hendeğin dar bir yeri vardı. Usta bir binici ve iyi bir at, buradan zor da olsa atlayıp karşıya geçebilirdi. İlk bakışta, bu bir ihmal gibi görülebilirdi; hâlbuki orada da yine Allah Resûlü’nün akıllara durgunluk veren fetanetine bir geçit vardı. Zira en güçlü ve en kuvvetli olan müşrikler, bu dar yerden atlamayı deneyecekler ve teker teker Müslümanların ortasına düşeceklerdi. Bu da bir yoldu ama mevsimi geleceği âna kadar bunu kimse fark etmeyecekti…
Derken hâdiseler döndü dolaştı, sonunda gelip Resûlullah’ın dediğine ulaştı. Evet, hâdiseler, aynen Allah Resûlü’nün düşündüğü şekilde cereyan etti. Civarın en meşhur muharipleri, şanslarını denemeye başladılar ve bir bir telef oldular.
Hendeği ilk geçen Amr b. Abdivüdd oldu. Çok yaşlı olmasına rağmen 100 muharibe denk kabul ediliyordu. Bir mübariz talep etti. Karşısına Hz. Ali (radıyallâhu anh) çıktı. Amr, karşısında bir çocuk görünce onunla istihza etti. Ona karşı at üzerinde savaşmayı gururuna yediremediği için de atından indi ve bir kılıç darbesiyle atını yere serdi, sonra da Hz. Ali’nin karşısına dikildi.
İlk darbeyi Amr yaptı. Darbenin şiddetinden Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) kalkanı parçalandı ve kılıcın ucu yüzünü hafif yaraladı. Hz. Ali mukabele etti. Salladığı kılıç Amr’ın tam omuzuna isabet etmişti. Bu esnada Hz. Ali (radıyallâhu anh) tekbir getirince, Müslümanlar da bir ağızdan tekbir getirmişlerdi. Eğer Amr, kılıç darbesiyle ölmeseydi, zaten bu tekbir seslerinin şiddetinden yine ölecekti. Amr’ın ölümü müşrikler arasında müthiş bir sarsıntı meydana getirdi. Mü’minler ise o nispette sevinmiş ve moral kazanmışlardı.[8]
Amr’la beraber hendeği geçen Dırâr ve Hübeyre isimli muharipler onun öldürüldüğünü görünce korkup kaçmışlardı. Son olarak da Nevfel b. Abdillâh, hendeği atlayıp karşıya geçmeyi başarmıştı. Onu da Hz. Zübeyr (radıyallâhu anh) karşıladı. Hz. Zübeyr’in darbesiyle hendeğe yuvarlandı. Ardından da Müslümanlar, attıkları taşlarla işini bitirivermişlerdi. Nevfel: “Beni şerefli bir ölümle öldürün!” diye yalvardı. Hz. Ali (radıyallâhu anh) indi ve kılıçla onun da işini bitirdi.[9]
Muhasaranın en şiddetli günü de buydu. Bir ay kadar süren muhasara artık eski şiddetini kaybetmeye yüz tutmuş; kimsede, onu devam ettirme arzu ve isteği kalmamıştı. Zaten 24.000 insana bakmak da pek kolay değildi.
Kureyzaoğulları, müşriklerin hendeği geçemediğini, geçenlerin de bir bir öldürüldüğünü görünce, kadınların bulunduğu sığınağa hücum etmeyi kararlaştırdılar. Taarruzdan evvel de içlerinden birini casus olarak gönderdiler. Hz. Safiyye (radıyallâhu anhâ) sığınağın etrafında dolaşan yahudiye ansızın hücum etti ve onu orada yere serdi ve silahlarını alıp sığınağa getirdi. Yahudiler, gönderdikleri adamın öldürüldüğünü anlayınca, orada bir askerî birlik var zehâbına kapıldılar ve saldırı düşüncelerinden vazgeçtiler.[10]
İslâm düşmanları bu harbe, kendilerinden gayet emin olarak gelmişlerdi. Hemen birkaç gün içinde Müslümanların işini bitirip döneceklerdi. Ancak, tahminlerinde çok yanılmışlardı ve bunu anladıkları zaman da, artık bozgun içinde geriye dönüyorlardı.
Bu muhasarada şartlar, hep kâfirlerin aleyhine işlemişti. Kış bastırmak üzereydi. Mekke insanı, Medine’nin kışına dayanamazdı. Zaten kış için de hiçbir hazırlıkları yoktu. Günlerden beri esip duran rüzgâr, rüzgâr olmaktan çıkmış, çadırları söküp götürecek şiddette bir kasırga hâline gelmişti. Müşriklerin daha fazla dayanmaları mümkün değildi. Nitekim öyle de oldu. Bir müddet sonra Ebû Süfyan, istemeye istemeye ric’at emri verdi.[11]
1. Kur’ân’da Hendek Günü
Kur’ân-ı Kerim, Hendek savaşından tafsilatıyla bahseder. İsterseniz şimdi de, onun satır aralarından muharebeyi takip edelim. Daha sonra da, Efendimiz’in Hendek savaşında gösterdiği askerî dehaya bir işarette bulunalım:
Bu hâdise münasebetiyle Kur’ân:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً وَجُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيراً
“Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Üzerinize ordular gelmişti, Biz de onların üzerine kasırga ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptığınız her şeyi görüyordu.”
إِذْ جَاؤُكُمْ مِنْ فَوْقِكُمْ وَمِنْ أَسْفَلَ مِنْكُمْ وَإِذْ زَاغَتِ اْلأَبْصَارُ وَبَلَغَتِ الْقُلُوبُ الْحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِاللّٰهِ الظُّنُونَا
“Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi. Gözler dönmüş, yürekler de ağızlara gelmişti. Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz.”
هُنَالِكَ ابْتُلِيَ الْمُؤْمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالاً شَدِيداً
“İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı.”
وَإِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ إِلاَّ غُرُوراً
“İkiyüzlüler ve kalblerinde hastalık olanlar: ‘Allah (celle celâluhu) ve peygamberi bize sadece kuru vaadlerde bulundular.’ diyorlardı.”
وَإِذْ قَالَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ يَا أَهْلَ يَثْرِبَ لاَ مُقَامَ لَكُمْ فَارْجِعُوا وَيَسْتَأْذِنُ فَرِيقٌ مِنْهُمُ النَّبِيَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ وَمَا هِيَ بِعَوْرَةٍ إِنْ يُرِيدُونَ إِلاَّ فِرَارًا
“İçlerinden birtakımı da: ‘Ey Medineliler! Tutunacak dalınız yok, geri dönün!’ demişti. Bir diğerleri de, peygamberden: ‘Evlerimiz düşmana açıktır.’ diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi, kaçmak istiyorlardı.”
وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ أَقْطَارِهَا ثُمَّ سُئِلُوا الْفِتْنَةَ لَآتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا إِلاَّ يَسِيراً
“Eğer Medine’nin etrafından üzerlerine varılmış olsa, sonra da kendilerinden fitne çıkarmaları istense, hemen buna teşebbüs eder ve derhal yapmaktan geri kalmazlardı.”
وَلَقَدْ كَانُوا عَاهَدُوا اللّٰهَ مِنْ قَبْلُ لاَ يُوَلُّونَ اْلأَدْبَارَ وَكَانَ عَهْدُ اللّٰهِ مَسْؤُلاً
“Andolsun ki, daha önce sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen ahd, sorulacaktır.” (Ahzâb sûresi, 33/9-15)
Mü’minlerin moral ve iman gücü de aynı sûrede şu şekilde anlatılır:
وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ اْلأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلاَّ إِيمَاناً وَتَسْلِيماً
“Mü’minler, düşman birliklerini gördükleri zaman: ‘İşte bu, Allah ve Peygamberi’nin bize vaad ettiğidir. Allah ve peygamberi doğru söylemiştir.’ dediler. Bu, onların ancak iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb sûresi, 33/22)
Prensip olarak, siyere ait tafsilata girmeyeceğim. Zaten, bu türlü mevzulara temasımız, dolayısıyla oluyor. Bizim esas hedefimiz, naklettiğimiz hususlarda, Efendimiz’in risalet yönünü görüp gösterebilmektedir. O, öyle bir fetanete sahiptir ki, bu fetanetinin çeşitli buudları vardır. Ve bu buudlardan birisi de O’nun erkân-ı harpleri aşan bir erkân-ı harp olma buududur. Nasıl ki Bedir ve Uhud muharebelerinde Allah Resûlü’nün eşsiz bir erkân-ı harp olduğunu -tabiî bizim sınırlı malumatımız çerçevesinde ve işin ehli olmadığımızı da itiraf ederek- isbata çalıştık. Hendek harbinde de aynı ölçüde birkaç söz söylemeye gayret edeceğiz.
Evet O, eşsiz bir kumandandır.. Ve Hendek savaşı da, bizim bu hükmümüzü tasdik edip doğrulamaktadır.
Hendek savaşı en zor şartlar altında kazanılmış muhteşem bir zaferdir. Bu zaferi hazırlayan şartlar, bizzat Cenâb-ı Hakk’ın, Allah Resûlü’ne talim ettiği çerçevede gelişmiş.. ve o müthiş fetanet, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ve ilham yoluyla talim buyurduğu bu şartları anlamış, anladıklarını, tatbike koymuş.. ve işte bu zafer de böyle gerçekleşmişti.
Evet, beşerî sınırlar içinde o kadar çetin ve aleyhte şartlar altında, böyle bir muvaffakiyete ermek çok zordu. Hatta imkânsızdı. Şimdi biz, teker teker, Efendimiz’in bu muharebede kullandığı taktikleri görmeye çalışalım ki, bir kere daha Hendek bize “Muhammedün Resûlullah” dedirtsin…
2. Hendek’in Perde Arkası
1. Düşman ordusu 24.000, Müslümanlar ise 3.000 kadardı. Yani düşman, Müslümanların tam sekiz misliydi.. ve her Müslüman, 8 kişiyle yaka-paça olacaktı.. Böyle bir muharebenin, meydan savaşı değil de bir müdafaa harbi olarak tatbike konulması evvelâ müthiş bir fetanet ifadesiydi.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, Allah Resûlü, düşmanlarının karşısına çıkmış ve tatbik ettiği bir taktiği bir daha kullanmamıştı. İşte Hendek’te gördüğümüz de budur.
2. O gün için hendek, düşmanı durdurmada, önemli bir faktördü. Zira ne Kureyş ne de müttefikleri böyle bir tablo ile karşılaşmayı hayallerinden bile geçirmemişlerdi. Karşılaştıkları bu sürpriz, bir kere daha onları şaşkına çevirmişti.
3. Hendeğin küçük bir yerinin, mahir süvarilerin geçebileceği kadar dar bırakılması da apayrı bir deha örneğidir. Böylece, en güçlü ve kuvvetliler, teker teker ele geçirilip öldürülecek ve bu durum, düşman cephede büyük bir inkisar kaynağı, mü’minlerde ise, ümit ve inşirah vesilesi olacaktı.
4. Hendek kazımında Allah Resûlü bizzat çalışmış ve mü’minlerin arasında bulunmuştu. Bu da sahabe için ayrı bir moral kaynağı oluyordu. Ayrıca bu esnada, kırılamayan bir taş, Efendimiz’e müracaat mevzuu olunca, İki Cihan Serveri gelmiş, elindeki manivela ile taşa vurmuş ve birinci vuruşta etrafı aydınlatacak kadar kıvılcımlar çıkmış.. ardından da Allah Resûlü, tekbir getirerek, etrafındakilere İran’a ait saltanatın yıkılıp mülkün kendisine verildiği müjdesini duyurmuştu. İkinci vuruşta da aynı şekilde kıvılcımlar çıkmış.. bu sefer de Allah Resûlü yine tekbir getirerek Roma saltanatının yıkılacağını haber vermişti.[12]
O esnada söylediği bu sözler, askere öyle moral kazandırıyordu ki, değil sadece 24.000 insan, bütün dünya üzerlerine gelse gözlerini kırpmadan savaşabilecek bir kuvve-i mâneviye ile şahlanıyorlardı.
5. Hendeği atlayan muhariplere karşı Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh), hem de gönüllü olarak (emirle değil) seçilmesindeki isabet de şâyân-ı dikkattir. Böylece Allah Resûlü, kimi nerede ve nasıl kullanacağını mucize çapında bir firasetle bildiğini cihana bir kere daha göstermiştir.
6. Bu arada, ordu içindeki münafıkları, göz açtırmayacak şekilde kontrol altında tutması ve istemelerine rağmen hiçbir kötülüğe muvaffak olamamaları, fetanetin engelleyici ayrı bir buudu.
7. Efendimiz, muharebeyi elinden geldiği kadar uzatma yanlısı idi. Bunda muvaffak da oldu. Muharebeyi uzatması pek çok yarar sağlamıştı ki; birkaçını sıralayabiliriz:
Birincisi: Mevsim olarak kışa giriliyordu. Kureyş ve müttefikler, kışa karşı hazırlıksız gelmişlerdi.. az daha kalsalardı kış işlerini bitirecekti.. muhasarayı kaldırıp gidince de yıkılmış olarak gideceklerdi.
İkincisi: Her gün 24.000 insana bakmak mecburiyetinde olan düşman, sürenin uzamasıyla malî kriz içine giriyordu. Açlık ve susuzluk, bir de soğukla birleşince, artık çekilmez olmuştu…
Üçüncüsü: Düşman cephesinde meydana getirilen sun’î ittifakın uzun ömürlü olması düşünülemezdi. Çünkü onların bu dostlukları, Allah Resûlü’ne olan düşmanlıklarından kaynaklanıyordu. Geçen her zaman dilimi, bu dostluğu aşındırıyor ve yıpranmasına sebep oluyordu. Hâlbuki İslâm cephesi gün geçtikçe birbirlerine daha çok kenetleniyorlardı.
Dördüncüsü: Düşman cephede birçok lider vardı. Bunların hiçbiri, diğerinin emrine girecek durumda değildi. Âdeta haçlı çapulcularını andırıyorlardı. Sözde bütün orduya Ebû Süfyan kumanda ediyordu; ama, bu sadece görünüşte böyleydi.. zaman geçtikçe misiller arasında uzaklaşma baş gösteriyor.. nizâlar oluyor ve tearuzların, tesakutların ağında âdeta eriyorlardı.
8. Nuaym b. Mesud (radıyallâhu anh), gizlice Müslüman olmuştu. Allah Resûlü, ona bir müddet daha Müslümanlığını gizlemesini söylemiş.. ve onu bu muhasara esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı.
Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudiler’in itimat ve hürmet ettikleri bir insandı. Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i kelâm etmesine de izin vermişti. Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudiler’e giderek: “Kureyş sizi terkedecek ve Muhammed’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) baş başa bırakacak. Düşünün o zaman hâliniz nice olur.? Eğer bu durumda kalmak istemiyorsanız, onların ileri gelenlerinden birkaçını rehin olarak yanınızda alıkoyun.” dedi. Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin olarak inandılar.
Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti. Onlara da: “Yahudiler Muhammed’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) gizlice anlaştılar. Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını rehin edip ona teslim edecekler. O da onlara ilişmeyecek. Sakın, sizden böyle bir talepte bulunurlarsa onların dediğini yapmayın!” dedi. Kureyşliler de Nuaym’a itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar şüphelenmediler.
Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, bir gün bir araya geldiler. Her iki taraf ta birbirinden şüpheleniyordu. Evvelâ Yahudiler sözü açtı ve: “Siz başınız sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız. Teminat için bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız.” dediler. Kureyş, zaten böyle bir teklif bekliyordu. Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve tabiî bu teklifi reddettiler. Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik ettirdi. Böylece ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden çekilmeye başladılar.[13]
Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu. Allah Resûlü’nün insanları tanımadaki isabetine bakın ki, hemen Nuaym’ın becerebileceği bir işi ona teklif etmiş, o da arızasız bu işi yerine getirivermişti.
9. Fırtına ve kasırga karşı tarafı kasıp kavuruyordu. Bu arada acaba Kureyş ne durumdaydı? Allah Resûlü onlardan bir haber almak üzere, Huzeyfe’yi (radıyallâhu anh) karşı tarafa gönderdi. Bu iş için de Huzeyfe seçilmişti. O Allah Resûlü’nün sır kaynağıydı. Aynı zamanda emir dinlemedeki nezaketi çok iyi bilenlerdendi. Allah Resûlü, onu gönderirken “Sakın orda bir iş çıkarma, sadece durumlarını öğren ve gel!” demişti.
Huzeyfe karşı tarafa geçti. Bir ara sırtı ona dönük duran Ebû Süfyan’ı görüverdi. Aklından, bir okla onun işini bitirmek geçti ama, Allah Resûlü ona, “Bir iş çıkarma!” demişti. O da böyle bir hareketten vazgeçti. Ebû Süfyan durmadan “er-Rahîl! er-Rahîl!” diye bağırıyordu. Belli ki artık Kureyş hüsran içinde geriye dönüyordu.[14]
Kur’ân-ı Kerim onların bu elim, hazin durumlarını şu âyetiyle hulâsa eder:
وَرَدَّ اللّٰهُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِغَيْظِهِمْ لَمْ يَنَالُوا خَيْراً وَكَفَى اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ الْقِتَالَ وَكَانَ اللّٰهُ قَوِيّاً عَزِيزاً
“Allah, inkâr edenleri kinleriyle geri çevirdi, bir hayra ulaşamadılar; savaşta, inananlara Allah’ın yardımı yetti. Allah Kavî’dir, Azîz’dir.” (Ahzâb sûresi, 33/25)
Huzeyfe, orada gördüklerini anlatmak üzere geri dönüyordu ki, beyaz sarıklı, beyaz elbiseli, süvariler gördü. Bunlar, küffar ordusu arasında gidip-geliyorlardı. Onlardan birisi Huzeyfe’ye yanaştı ve: “Sahibine selâm söyle, düşmanın hakkından geldik!” dedi. Huzeyfe, bu hâdiseyi Allah Resûlü’ne nakledince: “Onlar meleklerdir. Orada olan şeylere nezâret etmektedirler.” cevabını aldı.[15]
10. Allah Resûlü, kumandayı daima elinde tuttu.. ve muhasara müddetince bir saatliğine dahi cepheden ayrılmadı. İnsanlardan bir insan gibi davrandı ve her sıkıntıda, ordusuyla beraber oldu. Bu da, O’nun kumandanlık seviyesinin nasıl zirveler üstü bir zirvede olduğunu göstermektedir.
11. Bu kadar çetin muharebede verilen şehit sayısı sadece altıydı.[16]
12. Efendimiz, muharebenin sonunda şöyle buyurmuştu: اَلْآنَ نَغْزُوهُمْ وَلاَ يَغْزُونَنَا “Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz, onlar gelemeyecekler.”[17]
Zaman ve hâdiseler, O’nun verdiği bu haberde O’nu doğrulamıştır.
Hendek savaşı denince zikredilmeden geçilmeyecek iki mühim hâdise daha var:
Bunlardan biri, bu savaş esnasında Allah Resûlü’nün dört vakit namazının kazaya kalması hâdisesidir.[18]
İkincisi ise, ensarın efendisi, şerefli sahabi Sa’d b. Muaz’ın (radıyallâhu anh) vefatı.[19]
Bu vak’ada, Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh), kolundan yaralanmıştı. Durmadan kan kaybediyordu. Allah Resûlü onunla bizzat meşgul oluyor ve mescidin içinde kurdurduğu çadıra gelip-gidip onu ziyaret ediyordu. Hatta herkes de ziyaret edip yakınında bulunabiliyordu. Zaten O, İslâm’a girdikten sonra hep Allah Resûlü’nün yakınında olmuştu ve O’nun nazarında müstesna bir simaydı. Bir kere Sa’d b. Muaz meclisten geçerken, İki Cihan Serveri: قُومُوا إِلَى سَيِّدِكُمْ “Efendiniz için ayağa kalkın!” demiş ve orada bulunanları, Sa’d b. Muaz’a (radıyallâhu anh) hürmeten ayağa kaldırmıştı.[20] O da, Allah Resûlü’ne karşı sadakat ve vefada hiç kusur etmedi.. sadakat içinde yaşadı ve öyle öldü.
Nasıl, bir gün Allah Resûlü’ne hitaben; “Yâ Resûlallah, işte malımız, istediğin kadar al. İşte canımız istediğini kurban et!” demişti.[21] Öyle de son demlerinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle dua edip yalvarmıştı: “Allahım, eğer bir daha Resûlullah’ın safında yer alıp savaşmam mukadder ise beni yaşat, yoksa emanetini benden al!”[22] Ve, Hendek savaşında aldığı bir yara ile şehit olmuştu. Harbe iştirak için acele etmiş, giydiği zırh vücuduna küçük geldiğinden ötürü de omuzu açıkta kalmıştı. Ve oraya isabet eden bir tali’siz okla yaralanmış ve sinelerimizde bu yara ile de Rabbisine yürümüştü.[23]
Savaş henüz sona ermiş ve Allah Resûlü, hane-i saadetlerine adımını atmıştı ki, Cibril geldi ve Efendimiz’e hitaben: “Yâ Resûlallah! Siz silahınızı bıraktınız mı? Hâlbuki biz melekler henüz bırakmadık. Şimdi hemen Kureyzaoğullarının üzerine yürüyün!” dedi.[24] Bunun üzerine Efendimiz derhal hareket emri verdi. “İkindiyi ancak orada kılın!” diyerek de bu gidişin ne kadar süratli olması gerektiğini ifade buyurdu.[25]
Kureyzaoğulları, bilhassa Hendek vak’ası esnasında ihanet etmiş ve Müslümanları arkadan vurmak istemişlerdi. Müslüman kadınların bulundukları yeri tespit edip, onlara saldırmak istemişlerdi ama, bunu gerçekleştirme fırsatını bulamamışlardı. Hâlbuki daha önce Allah Resûlü’yle anlaşma yapmışlardı. İkinci olarak bu anlaşmayı çiğnemiş ve Müslümanlarla açıktan harbe girmişlerdi.
Suçları bu kadarla da kalmıyordu; siyasî sürgün Huyey b. Ahtab ve benzeri İslâm düşmanlarına bağırlarını açmış ve onlara resmen siyasî sığınma hakkı tanımışlardı. Hâlbuki anlaşmaları gereği bu yaptıkları, anlaşmayı bozmak demekti…[26]
Bütün bunlara rağmen, Allah Resûlü üzerlerine yürüdüğünde, hüsnü kabul gösterip af dileselerdi affolunabilirlerdi. Zira Allah Resûlü, onlarla hep iyi geçinme taraftarıydı. Ne var ki, kötülüğe programlanmış bu ruhlar, Müslümanlara karşı açık tavır aldılar ve Efendimiz’e karşı da mukavemete kalkıştılar. Ancak burunları kırılınca teslim oldular ve tek şartları vardı: Hakem, Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh) olsun istiyorlardı. Efendimiz de bu şartı kabul etti.
Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh), hasta yatağından kalktı bir merkebe binerek olay yerine geldi ve hükmünü Tevrat’a göre verdi. “Eli silah tutan erkekler öldürülecek, kadın ve çocuklar esir edilecek, bütün malları da ganimet sayılacaktı.” Her iki taraf da verilen bu hükme razı oldu. Ve böylece Medine bir fitneden daha kurtuldu.[27] Evet, yavaş yavaş Medine, civarıyla beraber “Emin Belde” hâline geliyordu.
[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/172.
[2] Tirmizî, zühd 39.
[3] Buhârî, menâkıbu’l-ensar 9; Müslim, cihad 130.
[4] Buhârî, megâzî 29; Müslim, cihad 123-125.
[5] Buhârî, menâkıbu’l-ensar 9; Müslim, cihad 127.
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/177; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/102.
[7] Vâkidî, Megâzî, 2/460; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/67.
[8] Vâkıdî, Megâzî, 2/470-471; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/182; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/105-107.
[9] Vâkıdî, Megâzî, 2/470-472; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/105-107.
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/187; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/108-109.
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/191; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/112-113.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 4/83-84; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/100-101.
[13] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/188-190; Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/96.
[14] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/190-191; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/114-115.
[15] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/113.
[16] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/214; Vâkıdî, Megâzî, 2/496.
[17] Buhârî, megâzî 29; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/262.
[18] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/375.
[19] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 65, 68; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/213-214.
[20] Buhârî, isti’zân 26; Müslim, cihad 65.
[21] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7/353; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/162.
[22] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 67.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/185.
[24] Buhârî, megâzî 30; Müslim, cihad 65.
[25] Buhârî, megâzî 30; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/192.
[26] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/200-201.
[27] Buhârî, megâzî, 30; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/199.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Hukukcuya sözüm var aç kulağını dinle,
Canım yanarsa eğer verdiğin bir hükmünle,
İki elim yakana yapışacak mahşerde,
Adil olmayan hakim işimiz var seninle.
Elindeki anahtar adalet denir ona,
Cennet yada cehennem kapısıdır bu sana,
Allah’ın bir sıfatı isim olmuş bir meslek,
Kıymetini bilsene nasip olmuş bak sana.
Adalet sarayında adil olmazsa hakim,
Hukukun topuzunu çalar hırsız reisim,
Zulme bir kılıf bulur hukuku köpek yapar,
O köpek döner bir gün ısırır seni hakim.
Masumlarla dolarken bütün hapishaneler,
Devlet adil olmazsa çeteyle dolar her yer,
Meydanlarda dolaşır pişkin pişkin sırıtır,
Bayram eder dururlar hırsızlarla katiller.
Vatan millet diyerek çığırtkanlık yapanlar,
Adaleti yıkarsa yıkılır hanümanlar,
Parsel parsel satarlar kutsal olan her şeyi,
Dillerinden düşmeyen tek kelime itibar.
Eğilip bükülmeden hüküm vermeyeceksen,
O cübbeyi hiç giyme düğme dikecek isen,
Kendini yakacaksın başkasını yakarsan,
Hiç aklından çıkarma kaçamazsın kaderden.
Münafıklık sıfatı doğruyu hiç konuşmaz,
Söylenenin aksini yapar ama utanmaz,
Adalet bir gelsin de bırak kıyamet kopsun,
Bunu söyleyen “bakar” kendi buna inanmaz.
Bakan görüyor bunu inanılmaz sözüne,
Kömürden elmas olmaz bunlar dönmüş özüne,
Yıllar oldu yaptığın zulümlerin ortada,
Yolun sonu göründü korku düşmüş içine.
Kalıbına bakarsan insana da benziyor,
Yüzü hiç kızarmadan nasıl yalan söylüyor,
Elini tutan mı var ne işin var orada,
Makam vermişler sana adil olmak çok mu zor.
Köpek gibi havlasan çok ta pişmanım desen,
Hükmün değişmeyecek çünkü düştün gözümden,
Elinde fırsat varken zulümden hiç dönmedin,
Senden değil, adalet bekliyorum Rabbimden.
Ruhunu satan adam insan bile olamaz,
Düğmesiz cübbe giyse hakim savcı olamaz,
İnsanlıktan nasipsiz zavallı bir mahluk o,
İki cihanda birden yatacak yeri olmaz.
Düşünceler içinde günlerce yazıp durdum,
Beynimde bir uğultu artık ben çok yoruldum,
Taşımıyor bedeni millete kırık kalbim,
Devlette hukuk olsa yaşanmazdı bu durum.
Priştinalı Yusuf Demircioğlu
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَي الْأَرْضِ ز۪ينَةً لَهَالِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً
وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا
وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَ لَهْوٌ
Hâlik-ı Rahîm ve Rezzâk-ı Kerîm ve Sâni‘-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervâh ve rûhâniyât için bir bayram, bir şehr-âyîn sûretinde yapıp, bütün esmâsının garâib-i nukūşuyla süslendirip, küçük-büyük, ulvî-süflî her bir ruha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in‘âmâttan istifâde etmeye muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd-u cismânî verir, bir def‘a o temâşâgâha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hatta günlere, kıt‘alara taksîm ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hatta bir cihette her bir günü, her bir kıt‘ayı birer tâife ruhlu mahlûkātına ve nebâtî masnûâtına birer resm-i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rûy-u zemîni,hususan bahar ve yaz zamanında masnûât-ı sağîrenin tâifelerine öyle şa‘şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakāt-ı âliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir câzibedârlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütâlaagâh oluyor ki, akıl ta‘rîfinden âcizdir. Fakat bu ziyâfet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbânîdeki ism-i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukābil, ism-i Kahhâr ve Mümît, firâk ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise رَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَئٍ rahmetinin vüs‘at-i şumûlüne zâhiren muvâfık düşmüyor.
Fakat hakîkatte birkaç cihet-i muvâfakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: Sâni‘-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm her bir tâifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksûd olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet i‘tibâriyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile tenfîr edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsân ediyor. Ve vazîfe-i hayattan terhîs edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engîz ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazîfe uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor. Ve kurban olarak kesilen bir koyuna âhirette cismânî bir vücûd-u bâkî vererek, sırât üstündesâhibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor. Öyle de, sâir zîruh ve hayvanâtın dahi, kendilerine mahsûs vazîfe-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itâatlerinde, telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfât-ı rûhâniye ve onların isti‘dâdlarına göre bir nevi‘ ücret-i ma‘neviye, o tükenmez hazîne-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler. Belki memnun olsunlar. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyâde istifâde eden insan, dünyaya pek çok meftun ve mübtelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekāya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyâk-engîz bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifâde eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi o hâleti intâc eden vecihlerden numûne olarak “beşini” beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyârlık mevsimiyle, dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve zevâlin damgasını ve acı ma‘nâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâkî matlûbu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbâblardan yüzde doksan dokuzu dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet sâikasıyla o ahbâbın gittiği yere bir iştiyâk ihsân edip, mevt ve eceli mesrûrâne karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihâyetsiz zayıflık ve âcizliği bazı şeylerle ihsâs ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlîfi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddî bir arzu ve bir diyâr-ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine nûr-u îmân ile gösterir ki, mevt i‘dâm değil, tebdîl-i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nûrâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa‘şaası ile âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindân-ı dünyâdan bostân-ı cinâna çıkmak ve müz‘ic dağdağa-i hayat-ı cismâniyeden âlem-i rahata ve meydân-ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkātın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp, huzûr-u Rahmân’a gitmek, bin can ile arzu edilir bir seyahattir. Belki bir saadettir.
Beşincisi: Kur’ân’ı dinleyen insana, Kur’ân’daki ilm-i hakîkati ve nûr-u hakîkatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek ma‘nâsız olduğunu anlatmaktır. Yani insana der ve isbat eder ki, dünya bir kitâb-ı Samedânîdir. Hurûf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, ma‘nâsını bil, al. Nukūşunu bırak, git. Hem bir mezraadır. Ek ve mahsûlünü al, muhâfaza et. Müzahrafâtını at, ehemmiyet verme. Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen aynalar mecmûasıdır. Öyle ise, onlarda tecellî edeni bil, envârını gör. Ve onlarda tezâhür eden esmânın tecelliyâtını anla. Ve müsemmâlarını sev. Ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes. Hem seyyâr bir ticaretgâhtır. Öyle ise, alış verişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifât etmeyen kafilelerin arkalarından beyhûde koşma, yorulma. Hem muvakkat bir seyrângâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkî’ye bakan gizli güzel yüzüne dikkat et. Hoş ve fâideli bir tenezzüh yap, dön. Ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme. Hem bir misafirhânedir. Öyle ise, onu yapan Mihmândâr-ı Kerîm’in izni dâiresinde ye, iç, şükret. Kanunu dâiresinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne fuzûlî bir sûrette karışma.