-Hasan! Oğlum, ben yatıyorum, sen de çok geçe kalma! Sabah yedide
sanayiye gideceğiz. Hem o ışığı kapat, cereyan parası çok geliyor sonra.
-Tamam baba!
Genç adamın bu talimatlardan hoşlanmadığı her halinden belliydi.
Simasında, usanmış bir ifadeyle, oflaya puflaya ışığı söndürdü ve yatağına geçti.
Kapağı yarı açık duran gardırobun aynasında yüzünü gördü. Bir müddet kendini
izledi. Otuz yaşını geçeli çok olmamıştı ama saçlarında beyazlar fark edilir
olmuştu.
Öte yandan özgürlüğünü hâlâ eline alamamıştı. Liseyi güç bela bitirmiş,
ardından bir süre boş dolaşmış, arkadaşlarıyla takılmıştı. Daha sonra, bütün
direnmelerine rağmen, babası onu sanayide yanında çalıştırmaya başlamıştı.
Sevmiyordu. Motor yağını, o yağın kokusunu, yapış yapışlığını… Yüzünde bir
tiksinme ifadesi oluştu genç adamın. Kaçmak istedi. Ama nereye gidebilirdi ki? Ev
yok, eş yok, para yok. Aklına telefonu geldi. Sanal aleme dalarsa unuturdu belki
yoksunluklarını.
İnstagram’da dolaştı biraz. Hep aynı tarz komik videolar izlemekten sıkıldı ve
Twitter’a geçti. Ana ekranda dolaşırken gözü sağ alt köşedeki DM kutusuna
takıldı. Bir mesaj gördü. Normalde hep “Beni takip ettiğin için teşekkür ederim.”
tarzı mesajlar gelirdi. Bu defası farklıydı sanki. Açtı hemen.
“Yaşın ilerledi ama hâlâ düzenini kuramadın mı?”
Şaşırdı. Onu tanıyan biri miydi acaba? Ama gönderici ismi “Sen de kazan!”
gibi reklamsal bir ifadeydi. Okumaya devam etti.
“Otuzlu yaşlarına geldin, hâlâ babandan harçlık mı alıyorsun? Ne zaman
uyuyup ne zaman uyanacağına bile onlar mı karar veriyor?”
Okudukça şaşkınlığı artıyordu. Etrafına baktı huzursuz huzursuz. Biri onu
mu gözetliyordu acaba? Birkaç arkadaşı hariç kimseye de dert yanmamıştı halbuki.
“Peki, herkes para kazanırken sen neden kazanamayasın? Biraz para
kazansan özgürlüğünü eline alabilirsin.”
Heyecanlandı birden. Öyle ya, parası olsa bütün problemleri çözülebilirdi.
Hemen baba evinden taşınır, yaşı çok ilerlemeden kalan gençliğin tadını çıkarır,
sonra da yuva kurardı. Okumaya devam etti.
“Bunu birlikte başarabiliriz. Ama sana göndereceğimiz yönergeleri takip
etmen şartıyla…”
Durdu, tereddüt etti biraz. Tamam, babası zaman zaman çok saf olduğunu
söyleyerek kızardı. “Biraz aklını kullan oğlum, herkes senin kadar iyi niyetli değil.
Kolay yoldan para kazananlara özenme. En tatlı ekmek, bileğinle kazandığındır.”
Günlük nasihat rutinin vazgeçilmez cümleleriydi bunlar. Ama artık dinlemek
istemiyordu. Kapana kısılmış gibiydi. Aslında kabahatini kendi de biliyordu. Birkaç
sefer babası ona maaş bağlamaya teşebbüs etmişti ama her defasında aldığı parayı
arkadaşlarıyla bir gecede hiç edince vazgeçmişti adamcağız.
Sokağın ışığı olanca kuvvetiyle odayı aydınlatıyordu. Genç adam: “Aslında
ışık yakmaya da hiç gerek yokmuş. Baksana sokak lambaları sanki odanın içinde
yanıyor!” diye düşündü. Sonra okumaya devam etti.
“Eğer ‘Başarabilirim.’ diyorsan ‘Ben de varım!’ yazarak bu mesajı cevapla.”
Bahar gecelerinin kendine has soğuğuna bir de nereden geldiğini bilmediği
bu mesajın gerginliği eklenmişti. İçinde birbirine zıt iki duygunun meydan savaşı
yaşanıyordu adeta. Önünü sonunu düşünmeden hareket eden deli yanı mesaj
atması için tüm gücüyle bastırıyor, vicdanıysa eğer büyük bir hata yaparsa elinde
olanı da kaybedebileceğini söylüyordu.
Yorganı başının üstüne çekti, içindeki sesleri bastırmak için.
“Böyle yaşamaya ne zamana kadar devam edebilirsin ki? Bir zavallı gibi!”
“Ya yalansa her şey? Seni bir tuzağın içine çekerlerse? On beş yaşında
değilsin ki artık! Kocaman adam oldun.”
Sabaha kadar sürdü bu mücadele. Bir türlü karar veremedi. Ancak saat
yedide sanayiye gitmek için ayakkabısını giyerken, belki içini aniden saran her
şeyden kurtulma isteğine daha fazla karşı koyamayarak, mesajı atıverdi. Ok yaydan
çıkmıştı artık. “Ya herro ya merro!” diye mırıldandı. Bu hayata boyun eğmeyecekti.
Hafiflediğini hissetti. En azından bir karara varmış olmanın rahatlığı vardı
üzerinde.
O gün, her zamankinin aksine oldukça sakindi. Öyle ki babası bile fark etmiş:
“Sende bir gariplik var ama hadi hayırlısı.” demişti. Bir yandan işini yapıyor, bir
yandan da sürekli DM kutusunu kontrol ediyordu. Heyecan ve sabırsızlık arasında
sarkaç gibi gelen değişik duygular içindeydi. Bekleyişi mesai bitimine kadar sürdü
ve tam da etrafı toparlayıp çıkacakları esnada beklediği mesajın geldiğini gördü.
“Anadolu Kavağı’ndaki vapur iskelesine gel!”
Önceden başına açtığı dertler nedeniyle babası onu gözünün önünden
ayırmıyordu. Ama bir şekilde babasını atlatıp oraya gitmeyi başarmalıydı. Bostancı
Sanayi’den oraya bir saatten fazla sürerdi. Trafiği de hesaba katmalıydı. Düşündü,
ölçtü, bitti.
Babasının yanına gidip Selim’in annesinin hasta olduğunu, onlara destek
olma için hastaneye gitmek istediğini söyledi. Babası Selim’i severdi. “Keşke diğer
arkadaşların da Selim gibi olaydı.” derdi hep.
Göndermeye gönlü yoktu aslında babasının. Biraz düşündü. Ardından dedi
ki:
-Varınca telefona ver o zaman da ben de geçmiş olsun diyeyim.
Babasının niyetini biliyordu. Oraya gittiğine emin olmak istiyordu.
-Tamam baba, dedi.
-Neyle gideceksin?
-Otobüsle, ama bayağı aktarma yapmam gerekecek.
Babasının gözünün içine baktı. Babası onun derdini anlamıştı. İstemeye
istemeye arabanın anahtarlarını uzattı.
-Sen arabayla git, beni Ali Usta eve bırakır.
Çok sevindi ama belli etmemeliydi. Heyecandan elleri titrer bir vaziyette
arabaya bindi. Kontak anahtarını çevirdi.
Vardığında saat altıyı geçiyordu. İskeleye ayak basar basmaz DM’ye bir mesaj
daha düştü.
“İlk etabı geçtin, tebrikler. Soldaki bayrak direklerinin hemen dibinde bir taş
göreceksin. Taş altında bir adres var, taşı da yanına al ve adrese git. Taşı alırken
kimseye belli etme.”
Sol tarafa baktığında orada gerçekten bayrak direklerinin olduğunu gördü.
Sanki üzerinde bir GPS takılıymış da sürekli izleniyormuş hissi uyandı onda. Ama
bir yola girmişti ve tamamlamak isteğine emindi.
Taşı bulması zor olmadı. Bayrak direğinin dibinde ondan başka bir taş yoktu
çünkü. Avucuna rahatlıkla sığacak büyüklükte, yayvan, hafif pürüzlü, siyah,
alelade bir taştı. Etrafa bakındı. Yan tarafta sohbet eden iki gişe görevlisinin
gitmesini bekledi. Adamlar içeri girince seri adımlarla taşa yöneldi ve el
çabukluğuyla taşı ve hemen altında duran katlanmış küçük kağıdı cebine
sokuşturdu. Hızla geri dönüp arabasını bıraktığı otoparka yürüdü.
Arabaya bindiğinde nefes nefeseydi. Heyecandan kalbi çıkacak gibiydi.
Gözlerini sıkıca kapadı, arkasına yaslanıp derin nefes alarak sakinleşmeye çalıştı.
Mesaj sesi duydu. Telefonu çıkarıp DM’yi açtı.
“Aferin!İyi gidiyorsun.”
Ne ki şimdi bu. Biri benimle dalga geçiyor galiba. Etrafa huzursuzca baktı
yine. Biraz sakinleşince kağıdı açtı. Kötü bir el yazısıyla yazılmıştı. Güçlükle
okudu.
“Yuşa Tepesi Otopark alanı. Mavi tabelanın altındaki siyah transporter…”
Arabayı çalıştırdı. Bir üşüme geldi belirsiz.
On dakika sürmedi yol. Otoparka varmıştı bile. Mavi direğin altında siyah
transporterı gördü. Yanı boştu. Kolayca park etti. Siyah filmli camlardan aracın içi
görünmüyordu. Mesaj sesi duydu yeniden. Hızlıca açtı.
“Araçtan inme. Öbür tarafta park eden kırmızı aracın camı açılacak. Ona taşı
ver. Parayı nereden alacağını sana söyleyeceğim.”
Bekledi. Bir küçücük taş için mi bu zahmet, bu gizem?
Çok geçmeden kırmızı aracın camı açıldı. Bir el uzandı ona doğru. O da taşı
aldı, adama uzattı. Tam verecekken siren sesi duyuldu birden. Etrafı polisler sardı.
Kırmızı arabadaki adam taşı yere düşürdü korkuyla. Arabayı çalıştırıp kaçmak
istediyse de polisler yetişmişti bile. Kaçamadı.
Ne olduğunu anlamamıştı genç adam. Hayatına anlam katmak isterken bir
saçmalıklar zincirinin içinde bulmuştu kendini. Polisler onu karakola götürürken
takılmış plak gibi, “Ama ben hiçbir şey yapmadım.” deyip durdu. Polislerin
inanmaz bakışları karşısında pes etti bir süre sonra. Küskün bir çocuk gibi çattı
kaşlarını, pencereden dışarıyı seyre daldı.
Gece zorlu geçti. Gözaltı hücresi, sorgu odası, hastane muayenesi, yeniden
gözaltı hücresi… Odası geldi aklına. Sokak lambasının geceleri içine dolduğu…
Rahat yatağı… Babasının sabahları yaktığı semaver mesela… Tavşan kanı çayı…
Müşteri olmadığı zamanlarda babasının diğer ustalarla yaptığı şen sohbetleri…
Yine haklı çıkmıştı işte babası. Tanımadığı, bilmediği insanlar yüzünden bilmediği
bir maceraya sürüklenmiş, rahat yaşama arzusunun, elindekiyle yetinmeyişinin
kurbanı olmuştu. “Bile bile lades dedikleri bu olsa gerek!” diye düşündü. Az daha
uyuşturucu simsarları tarafından kurye olarak kullanılacaktı. Eğer vaktinde
yakalanmasa idi, gözünü bürüyen hırsının onu daha ileri noktalara taşıyacağının
yeni yeni farkına varıyordu. Kim bilir para kazanmaya başlasaydı, içine uyuşturucu
depolanmış başka başka taşlar taşıyacak, hatta belki de bir gün kendi de
kullanmaya başlayacaktı.
O gece gözaltı odasında binbir türlü düşünceler arasında geceyi geçirdi.
Şükür ki onun olayın sadece kurbanı olduğu ortaya çıkmış, sabahında serbest
bırakılacağı söylenmişti. Sabah karakoldan çıkarken karşısında babasını gördü.
Şimdiye dek bir sürü kabahati olmuştu babasına karşı. Ama her defasında arsızca
üste çıkmaya çalışmıştı. Bu sefer öyle yapmayacaktı. Yürüdü, babasının önünde
durdu, ağlamaktan kızarmış gözlerinin içine baktı. Sonra eğildi, ellerine sarıldı:
“Babam! Sabah erken uyanmaktan da erken yatmaktan da yüksünmeyeceğim
artık. Motor yağını da seveceğim artık. Helalinden kazanacağım ekmeğimi. Yeter
ki sen elini çekme üzerimden. Ne olur vazgeçme benden!”
O gün karakol bahçesinde birbirine sarılan bu baba-oğul, gören herkes
duygulandırdı.
Elbette onlar şanslılardandı. Lakin her baba kanat geremedi evladına, her
evlat da babasını anlayamadı. Hele ki son dönemde anne, baba ve çocukların
etrafını sanal duvarlar kuşattı. Görünmeyen ama ardındakini gizleyen duvarlar…
Farazi bir hayatı, gerçek gibi sunan duvarlar… Dünya kadar geniş bir alanı kuşatan
ama içine sadece tek kişinin sığabildiği duvarlar… Bu duvarların neticesi ise bu
duvarların ardında bedenen nefes kadar yakın, kalben kıtalar kadar uzak babalar,
analar ve evlatlar..
Hizmetten | Esra Kaya.
“Bir bahçe ki görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar, hâristan olur!” Birkaç asırdan beri terbiye görmeyen bağ ve bahçe, çalı-çırpının sardığı bir hâristana dönmüştür. Fakat bu koskoca hâristan, Cahiliye döneminde olduğu gibi, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o tertemiz solukları ile birden “bağistan”a döner, “bostan”a döner, “gülistan”a döner. Bunlar, Zengi Türklerinin yazdıkları Farsça kitapların adları. Evet, dünyanızın yeniden öyle bir bağistan olmasını istiyorsanız, bence şart-ı âdîdir insanın O’na teveccühü.
“Tecellâ-yı cemalinden Habîbim nevbahar âteş / Gül âteş, bülbül âteş, sümbül âteş, hak ü hâr âteş.” Sineler, O’nun muhabbeti ile bir ateş gibi. Bu sözler, Es’ad Efendi hazretlerinin. Sineler, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisi ile, aşkı ile bir kor gibi yandığı zaman, O, o yangını söndürmek için gelir. Ve gözlerinizden bir dönemde hüzün yaşları dökülmesine mukabil… Dökün onu da, o hüzün gözyaşlarını da dökün; çünkü bela ve musibet ateşini söndürecek, odur. Ondan sonra da sevinç gözyaşları dökersiniz. Sizden sonra gelecek nesiller adına o hâristan, bağistan olarak devam eder, Allah’ın izni ve inayetiyle. Tereddüdünüz olmasın!..
Ye’se düşmeyin; “Yeis, mâni-i her kemaldir!” diyor Çağın sözcüsü. Mehmet Akif de, “Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. / Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! / Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; / Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.” der. Gerçi onun dediği bazı şeylerden dolayı da bazen insanın içinde yeis hâsıl olabilir. Ezcümle: “‘Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?’ diyorlar. Gördüğüm: Yer yer, / Harap iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler // Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar; / Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar / … / Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; / Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.” Başka bir yerde de şöyle diyor: “Kendi feryadımdır ancak ses veren feryadıma! / Kimseler yok âşinâdan, yârdan hâli diyar. / ‘Nerde yârânım?’ dedikçe ben, bülent âvaz ile.. / ‘Nerde yârânım!’ diyor vadi, beyâbân, kühsâr…” Bu, zannediyorum, bizim gibi uykuya dalmış insanları uyarmaya matuf bir ezan sesi!.. Öyle deyin!
Öyle bir Sultan’a teveccüh… Eğer maruz kaldığınız/kaldığımız/kalınan bu belâ ve musibetler, bizi O’na döndürüyorsa, öyle bir teveccühe vesile oluyorsa, bence o bela ve musibetleri dahi takdir ile karşılamak lazım. Ama zinhar, sakın tasalanmayın, kederlenmeyin!.. لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Hiç tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40)Eğer o Peygamber’e yardım etmezseniz, siz de biliyorsunuz ki, Allah O’na hep yardım etmiştir. Hatırlayın ki, o bildiğiniz kâfirler O’nu Mekke’den çıkarmışlardı da, sığındıkları mağarada iki kişiden biri iken, (kendisini takip edenler mağaranın ağzına kadar geldikleri esnada O, hiçbir endişeye kapılmadan, Allah’a tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde) yanındaki arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. Allah, sekînesini (iç huzur ve güven kaynağı rahmetini) daima O’nun üzerinde tuttu; O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve küfredenlerin davası ve düşüncelerini alçalttı. Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip olandır; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.” (Tevbe, 9/40) Zulmedenlerin dava ve düşüncelerini alçalttı; siyasilerin iddia ve ifadelerini alçalttı; Allah’ın Kelimesi ve davası ise, zaten her zaman yücedir. Zâlimin, kâfirin, size zulmeden insanların diyecekleri/edecekleri şeyler, ayakaltındaki çer-çöp gibi şeylerdir.
Yılmayın, sinmeyin, tökezlemeyin, düşmeyin, sarsılmayın!.. Ha, “sarsılma” olabilir; mü’min, sarsılsa da ebedî yuvarlanmaz, kapaklanmaz; çünkü imanı var, iman gibi sütunlara dayanıyor o. Hele o sütunlardan en önemlisi veya tam sütun, mutlak sütun Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ise!.. بُشْرَى لَنَا مَعْشَرَ اْلإِسْلاَمِ إِنَّ لَنَا * مِنَ الْعِنَايَةِ رُكْنًا غَيْرَ مُنْهَدِمِ Müslümanlara muştular olsun, öyle bir Sütun’a dayanmışlar ki, bunu İsrafil’in sûru bile deviremez! Evet, İsrafil’in sûru bile deviremez!.. Bence O’na dayanın, O’nu peygamber olarak, “gâye ölçüsünde bir vesile” sayarak O’na dayanın!.. Gâye ölçüsünde… Öyle olmasa, Allah, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ der mi? Nâm-ı Celîlini (celle celâluhu), O’nun nâm-ı celîli (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile birleştirir mi? Gâye ölçüsünde bir vesile… O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh edersiniz, o vesile sayesinde Hakk’a teveccüh etmişsiniz demektir. O’na (celle celâluhu) teveccüh eden de, ebediyen haybet ve hüsran yaşamaz!..
Bu video 07/01/2018 tarihinde yayınlanan “O’NUNLA DİRİLİŞ VE MEDRESE-İ YÛSUFİYE’DE YÜKSELİŞ” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamını burada : :http://herkul.org/bamteli/bamteli-onu…
Soru:“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” deniliyor. Zamanın mürşidine tâbi olunursa ahirete imanla gidileceği telkin ediliyor ve zamanın mürşidi olarak belli kişilerden bahsediliyor. Dolayısıyla onlara tâbi olmayanlar bir nevi mânevî baskıya tâbi tutuluyor. Bu konuda bilgi verir misiniz?
Cevap: Mürşidi olmayanın mürşidinin şeytan olacağı meselesi bir mânâda doğrudur fakat bu objektif olmadığı gibi halk arasındaki yaygın anlayışla değerlendirilirse doğru da değildir. Cüneyd-i Bağdâdî veya Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’ne isnat edilen söz şu şekildedir: مَنْ لاَ شَيْخَ لَهُ فَشَيْخُهُ الشَّيْطاَنُ “Şeyhi ve mürşidi olmayan kimsenin şeyhi ve mürşidi şeytandır.”
Biz bu büyük zatların böyle bir söz söyleyip söylemediğini tam bilemiyoruz. Çünkü korunmuş olan tek kitap Kur’an’dır; onun dışında Sünnet’e bile uydurma sözler karıştırılmaya çalışıldıktan sonra o büyük zevata söylemedikleri bir kısım sözlerin isnat edilmiş olması her zaman için mümkündür. Geçmiş bir yana, günümüzde bile büyük zâtlara yeni yeni sözler isnat ediliyor. Bu sözlerin onlara ait olup olmadığını sorgulayanlara ise, “Siz, söyleyene değil, o sözlerin doğru olup olmadığına bakın.” deniliyor.
Mevlâna Celâleddin Rumî Hazretlerine de bu şekilde isnat edilen pek çok söz vardır. Hatta kitaplarının içine daha sonraki devirlerde yaşamış bir kısım Bâtınîler tarafından bazı şeyler sokulmuştur. Mesela, Mevlâna’nın sözü diye tekrar edilen ve herkesin dilinde dolaşan, “Kim olursan ol, gel!” sözü aslen Efdal-i Kâşî adlı birine aittir. Aslında, Efendimiz’e de (sallallâhu aleyhi ve sellem) güzel görünümlü bu tür sözler atfedilmiştir. İsterse ehl-i keşif bu sözü Efendimiz’e isnat etmiş olsun; ehl-i tahkik bunu kabul etmez. Allah Resûlü’nün sözlerinin içine bile eklemeler yapılmaya çalışılmışsa, bu büyük zatlara nispet edilen sözlerin içine söylemedikleri şeylerin katılmadığını söylemek zordur. Dolayısıyla bu sözü değerlendirirken bunun da hesaba katılması lâzımdır.
İşte “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” sözünün de bunlardan biri olma ihtimali vardır. Bu söz, Allah Resûlü’ne ait olmayınca –ister Cüneyd-i Bağdâdî, isterse Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’ne ait olsun– üzerinde değerlendirmede bulunma hakkımız vardır. Bu sözün bir manada doğru olduğunu ifade ettik. Şöyle ki, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yönüyle hepimizin mürşididir. O, mürşid-i âzam ve mürşid-i ekmeldir. Binaenaleyh beşerin, Hazreti Muhammed’siz (sallallâhu aleyhi ve sellem) salâhı ve hidâyeti asla ve kat’a düşünülemez. Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) önceki devirlerde kendi peygamberlerine uymayanlar şeytana uydukları gibi o Zat-ı Mübeccel’e (aleyhissalâtü vesselâm) uymayanlar da şeytana uymuşlardır. Bu mevzuda Kur’an’ın kat’i nasları, hadis-i şeriflerin sarih beyanları vardır.
Bu sözün doğru olabileceğini gösteren başka bir enfüsî mânâ da şudur: Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra dinin hakikatini ve ruhunu nakleden müçtehit ve mücedditler gelmiştir. Peygamberler, belli devreler içinde zamanı hâkimiyetleri altına almışlardır. Bunu ifade eden bir hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Geçmiş milletlere nispetle sizin vaktiniz ikindi namazı ile güneşin batması arasındaki vakittir. Sizinle Yahudi ve Hıristiyanlar arasında şöyle bir temsil söz konusudur: Bir zat, bir kısım işçiler tutar ve bunlara: ‘Benim için sabahtan öğleye kadar çalışana bir kırat yevmiye var.’ der, ve Yahudiler çalışır. ‘Öğleden ikindiye kadar çalışana da bir kırat var.’ der, bu zaman zarfında da Hıristiyanlar çalışır. “İkindiden akşama kadar iki kırat yevmiye var” der ve bu süre de size aittir. Bu taksimata eski ümmetler razı olmaz ve ‘Biz daha çok çalışıp daha az ücret aldık.’ derler. Bunun üzerine Allah onlara, ‘Sizin ücretinizden bir şey kesmek suretiyle size zulmettim mi?’ diye sorar. ‘Hayır’ cevabını alınca da, ‘Bu benim lütfumdur, dilediğime veririm.’ buyurur.”[1] İşte Ümmet-i Muhammed böylece az bir vakitte çok ücrete nâil olmuştur.
Bu hadisten anlıyoruz ki, Ehl-i Kitap’tan bazıları işi öğleye kadar getirmiş ama sonra kitaplarını tahrif ederek içine kendilerinden bazı şeyler katmışlar ve kendilerine çizilen çizgiden dışarı çıkmış, mükellefiyetlerini yerine getirmemişler. Öğleden ikindiye kadar olan dar zaman diliminde ise başkaları gelmiş. Onlar da bir miktar bu işi taşımış ve sonra tahribe başvurmuşlardır. Nihayet onlar da ikindi vakti olunca bir kenara çekilmişler. Ümmet-i Muhammed olarak bu ümmet de ikindiden sonraki durumu ifade etmektedir; yani onlar da ikindiden sonra akşama, yani güneş batıp kıyamet kopuncaya kadar bu işi devam ettireceklerdir. Burada şu iki husus anlatılmaktadır:
Birincisi, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra kıyamet kopacağı âna kadar başka bir peygamberin zuhur etmeyeceği.
İkincisi de ümmet-i Muhammed’in kıyamet zuhur edeceği âna kadar devam edeceğidir. Bu ise, اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’an’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.”[2] hakikatinin bir ifadesidir. Biz bu iki hakikate de inanıyor ve yeryüzünde “Allah, Allah!” diyen olduğu müddetçe kıyametin kopmayacağını, yine Allah Resûlü’nün inci-mercan sözleri içinde görüyoruz.[3]
En büyük mürşid olan Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar peygamberler ümmetlerini irşad ettikleri gibi O’ndan sonra da belli devirlerde kâmil mürşidler zuhur etmiştir. Zamanın Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait olan devresinde Ömer Bin Abdülaziz, İmam Şafiî, İbn Dakîk el-Îd, Kadı Şüreyh, İmam Gazzâlî gibi büyük zevata ait zaman parçaları vardır. Bunlar bir asır, bir buçuk asır hükümlerini geçiren mânâ sultanlarıydı. Bunların, tahminleri aşkın tesirleri olmuştur. Öyle ki İmam Şafiî’nin, bir asrın bütün fikrî hayatı üzerinde tesiri olmuştur. Hâlbuki kendisi yarım asır kadar yaşamıştır. O, elindeki aynayla Kur’an’a bakmış, ondan ahkâm istinbat etmiş, kendi devrinde bulunanlara ışık tutmuş, kırk senelik ilim ve irfan hayatıyla yüz seneyi avucunun içine almış ve bu süreye hükmetmiştir. Biz, onun gibi kimselere müçtehit ve müceddit diyoruz.
Her asırda bir müceddit geleceği, Allah Resûlü tarafından bildirilmiştir.[4] İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi zatlar belli devreler içinde o hareketi devam ettirip şeriatın ruhunu temsil etmeye çalışmışlardır. Günümüzde de kendi bulundukları yöreleri aydınlatan, irşad eden insanlar vardır. Mevdudî, on beş yaşından yetmiş küsur yaşına kadar hayatı kütüphanelerde geçmiş bir insandır. Yazdığı kitaplar üst üste yığılınca kendi boyunu aşar. Yaşadığı dönemde bir kısım içtimaî oluşumların mimarı olmuştur ve İslâm adına bir aksiyon insanı olarak zihinlere kazınmıştır. Bazıları onu bazı düşüncelerinde eleştirseler bile hasenatı o kadar çoktur ki, seyyiat denen şey onun yanında görünmez olur. Kaldı ki temel anlayışımıza göre biz kendi günahlarımıza bakıyor, başkalarının günahlarının deryada damla olduğunu düşünüyor ve kimseyi ayıplama yoluna gitmiyoruz. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri de bu ahlâkı ders vermiş, kendi seyyiatını gözünün önüne koyduğun zaman neredeyse şeytanın günahlarını bile görmemek lâzım geldiğini ifade etmiştir. Bu duygunun kaynağı Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadisinde ifadesini şu şekilde bulmaktadır: “Senin en can alıcı hasmın, şahsî çerçeven ve mahiyetin içindeki nefsindir.”[5] Binaanaleyh insan, içindeki bu düşmana bakmalı, başka şeylerle meşgul olmamalıdır. Zannediyorum böyle yapmakla o iki önemli hasleti haiz olur: Kendi kusurlarını görme ve başkalarının kusurlarına göz yumma. Zira kendi kusurlarını görmeyen hep başkalarının kusurlarıyla meşgul olur. En büyük fazilet, kusur dendiği zaman insanın kendisini hatırlaması, Cehennem dendiği zaman ellerini dizine vurup “Ah! Ben oraya girersem ne olur hâlim!” demesi, eğer yeryüzünde şeytanlık birinin başına konacaksa, bunun kendi başı olabileceği endişesini taşımasıdır.
Dünyanın değişik yerlerinde İslâmî canlanmalara hareket veren insanlar her dönemde var olmuştur. Bu insanlar hakkında menfi söz söylemek kesinlikle uygun değildir. Hele vefatlarından sonra bunlar hakkında konuşmak büyük vebaldir. Sadece kendi fikir önderine takılıp başkalarını yok saymak bir mü’minin yapacağı iş değildir ve olmamalıdır da.
Tecdit hareketi dünyada devamlı olacak ve her yüz senede bir müceddit gelecektir. Selef arasında bile bir-iki tanesinin dışında hiçbir mücedditte ittifak edilmemiştir. Aslında herkesin, bağlandığı zatı büyük görmesi, onun feyzinden istifade edebilmesi adına önemlidir. Aksine onda bir kısım kusurlar gördüğü müddetçe füyûzâtından istifade edemez. Ne var ki birini büyük görmek, başkalarını kusurlu ve sapkın görmeye sebebiyet vermemelidir. Bu konuda yapılacak şey, onun bazı noktalarda başkalarından üstün olduğu mülâhazasıyla ona bağlı bulunduğunu ifade etmek ve daha faziletli ve üstün biri bulunduğunda ona gidebilmeye kapıyı açık bırakmaktır.
Yeryüzünde bu mânâda daima her yana ışık salan mürşidler olmuştur. Enfüsî mânâda bu zatlardan birinin rehberliği altında hareket etmeyen bir insanın, zayıf ihtimal dahi olsa, şaşırması, dalâlete düşmesi, yanlış hareket etmesi ihtimal dâhilindedir. Hususiyle asrımızda olduğu gibi, çok korkunç siyasi cereyanların, yalanların, baştan çıkarmaların içtimaî hayatı zir u zeber edecek hüviyette canlandığı bir zamanda insanın bütün hâdiseleri görüp, onların neticelerini sezip ona göre kendisini ayarlaması oldukça zordur. Bunun için, tasavvufî ifadesiyle, nazar ve kademi cem edebilen, seneler ve asırlar ötesini görebilecek olan engin nazarlara ihtiyaç vardır. Bu büyük kimseler, hayatımızı düzenli yaşayabilmemiz adına bizim için Kur’an ve Sünnet’ten düsturlar istinbat ederler; biz bunların vesayeti altına girmek ve burada seyrimizi tamamlamak suretiyle kendimizi teminat altına almış oluruz. Bu arada: “Ben de Kitap ve Sünnet’ten istifade ederim.” diye kendi başına yürüyen ve bu büyük füyûzât daireleri dışında kalan kimseler arasında bazen Hakk’a vâsıl olanlar da olmuştur. Evet, hiçbir tarikat, mürşid veya mücedditle alâkası olmadığı hâlde doğrudan doğruya tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarına uygun hareket etmek suretiyle hakikate ulaşanlar da vardır. Fakat bütün meseleleri sebep-sonucuyla göremeyen bir nazarın yanılabilmesi ihtimaline binaen o türlü kimselerde çok yanılmalar olabilir. Onun için yanılmaya karşı, nazarla kademi birleştiren birilerini bulmak, insan için çok önemlidir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinde, en birinci mesele olarak, nesle eğilme ve milletin maarifine müteveccih olma, hayatın ders verici bir mektep hâline getirilip objektif olması, her hâdiseden dersler çıkarılması gibi hususlar ele alınıyordu. Gün geldi büyük çoğunluğu itibarıyla buna sırt dönüldü. Fakat daha sonra bazı kimseler yavaş yavaş bu büyük ve ince meseleyi kavrayıp tekrar ona yöneldiler. Gün geçtikçe bunların sayıları arttı ve bu anlayışla dine hizmete teveccühler olmaya başladı. “Acaba bu anlayışta olan kimseler meseleyi büyük dirayet ve zekâlarıyla mı kavramışlardı?” sorusuna verilecek cevap olumlu olmayacaktır. Zira bu, bir itaat ve teslimiyet mevzuudur ve böyle kabul edilmelidir. İnsanlar bazılarını dinlemiş, onlara bağlanmış ve onların prensipleri altında hareket etmişler ve isabet ettiklerini gördükçe kanaat ve yakinleri biraz daha artmıştır; mesele bundan ibarettir. Bu açıdan da kimsenin kimseye karşı gurura girmeye hakkı yoktur. Kıtmir, mürşid meselesini böyle anlamada fayda mülâhaza ediyorum.
Bazı kimseler kendilerine göre bir mürşid ihdas ederler ve o mürşide uymayı hidâyet, uymamayı da dalâlet görebilirler. Onların bu düşüncesinin dalâlet olma ihtimali de vardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinden günümüze kadar her devirde yetişen mürşidler kendi devirlerinin irfan ve ilim hayatıyla, dünya görüşüyle içli-dışlı olmuş, içtimaîye vukuflarıyla belli bir misyon eda etmişlerdir. Kendi devrini bilmeyen bir insanın, muhataplarını eski devirlere çağırıp oralardan bir şeyler anlatmaya çalışması, onun kendi çapında bir mürşid olduğunu gösterir. Böyle bir mürşid, -bir kısım saf kimselerin dışında- hiç kimseye kendi devrine göre ve devri çapında nüfuz edemez. Bunu söylerken de onların füyûzattan nasipleri olmadığını ifade etmek istemiyorum. O kimse şahsen büyük bir insan da olabilir, semalarda pervaz etmeye liyakati bulunabilir, Hazreti Hızır’la sabah-akşam görüşebilir; fakat âyât-ı tekviniye, şeriat-ı fıtriye, fıkıh ve hadis gibi ilimlere vâkıf olmadıktan sonra bir insanın kendi devri çapında objektif bir mürşid olması mümkün değildir; Allah (celle celâluhu) onu ekstra meziyet ve faziletlerle donatmış olsa bile.
Bizler, hakiki ve büyük mürşidlerin olmadığı bir devirde yetiştik. Bir sam yeli esti, bütününü kuruttu. Bu mevzuda bütün bağlar bozuldu, surlar yıkıldı, sular kurudu. Ve sonra o eski devirlerden geriye bir kısım mürşidler kaldı; ama bunlar kendi çaplarında belli kimselere bazı şeyleri anlatabilecek seviyede olsalar da umumi mânâda mücedditliğin gerektirdiği kıvam ve mânâda değillerdi.
Kâmil mürşidlerden olduğuna inandığım bazı zatları görme imkânım oldu. Ne var ki bunların Allah’la münasebetlerinin derinliğini bilecek yaşta değildim. Fakat bir attar dükkânına girildiği zaman oranın havasının burunlara bıraktığı etki gibi, bu büyük zatların huzurunda öyle bir tesir vardı. Ben rüşde erdikten sonra ciddi bir mürşid görmemiş, ehlullahın huzurunda oturmamış olmama rağmen çocukluğumda devam ettiğim zevatta bunları gördüğümü itiraf edebilirim. O devirden günümüze kalan; hizmetiyle, Kur’an’a ve imana sahip çıkmasıyla bilinen zatlar vardır. Bir büyük insanın Allah’a ne kadar yakın olduğunu bilemem ama huzurlarının vakar, ciddiyet ve mehâbet gamzettiği bazı kimseler tanımıştım. Benim çocukluk ve gençliğimde, çevrelerindeki kimselere Ehl-i Sünnet fikirlerini aşılayan, onları her türlü taşkınlıktan men eden, her şeyi irşad ve tebliğ önceliğiyle ele alan kimseler mevcuttu, ihtimal böyle kimseler şu anda da mevcuttur ve kendi çaplarına göre hizmet de ediyorlardır. Bunların Ümmet-i Muhammed’e (aleyhisselâm) büyük hayırları ve faydaları olmuştur/olmaktadır.
Ben, kendi yetiştiğim devrede merhum Alvar İmamı’nı gördüm. Çocukluğum onun tekke ve zaviyesine yakınlık içinde geçti. O zamanlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde daha başka hizmet eden zâtlar da vardı. Bunlardan Sivaslı Yılancızâde’yi görmüştüm. Etrafında Sünnî bir halka vardı. İstanbul’da Hacı Sami Efendi Hazretleri vardı. Onun etrafında da Sünnî bir cemaat halkası mevcuttu. Kılı kırk yararcasına yaşayan Ehl-i Sünnet bir cemaat. Bunlardan biri de Mehmed Zâhid Efendi Hazretleriydi ve etrafında yer alan entelektüel bir cemaate dinî ruh ve şuur veriyordu ki, o da Gümüşhanevî Hazretlerinden bu yana devam edegelen bir hizmet zincirini devam ettiriyordu. Mahmud Efendi Hazretleri de ilim talebeleriyle meşgul oluyordu. Bu zatları tanıdım ve bunların huzurlarının Ehl-i Sünnet anlayışını aksettirdiğini söyleyebilirim. Fakat bilemediğim kimseler hakkında benden tavsiye almak istediğinizde sizin dalâletinize sebep olabilecek bir işarette bulunmaktan da Allah’a sığınırım. Ben, kimse hakkında da suizanda bulunmam. Bilmediğim bir konuda beni doyurabilecek, içimde derin bir kanaat hâsıl edebilecek materyale sahip bulunmadığım zaman müspet veya menfi bir şey söylememeyi tercih ederim.
Burada ifade etmeden geçemeyeceğim bir husus daha var ki, o da bir kısım harikulâde hâllere göz dikip bağlanmanın, öteden beri avam halkın şiarı olduğudur. Dünden bugüne şekerleme ile yol almak isteyen kimseler, kalblerinden geçen sırlara nigehbân olan birilerini hep büyük insan zannetmişlerdir. Kalbden geçen şeylerin başkası tarafından seslendirildiğine pek çok şahit vardır. Fakat Allah’a kul, Resûlullah’a ümmet olan bir insan ve İslâm’ı ikâme etme yolunda sahabî ruh ve şuurunu ihya istikametinde hareket eden bir topluluk bu türlü şeyler karşısında rükû etmeyecek, secdeye gitmeyecektir. O, yılandan çıyandan kaçar gibi bunlardan kaçacak, aklı ve mantığıyla beraber kalbini de ikna ederek Allah’la münasebetinde, o türlü şatahat ve pervasızca yapılan ve söylenen şeylerin insan için zararlı olabileceği endişesini taşıyacaktır. Böyle bir insan hiçbir zaman kul olduğunu unutmayacak, gelen harika nevinden şeylerle nazlanmayacaktır. O, Mevlâna gibi “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”[6] diyecektir.
Bizler, her zaman Allah’a kul ve Resûl-i Ekrem’e bende olma duygu ve düşüncesiyle oturup kalkmalıyız. Bunun dışında kulluk sınırlarını zorlayıcı, pervasızca ve çoğu şatahat ifade eden, Allah’a karşı suiedep kokan tehlikeli şeylerden de uzak durmalıyız. Ben, sahabî yolunda olan bir topluluğun bu türlü şatahata meyletmeyeceği kanaatini taşıyorum. Eğer Allah, onların eliyle de harikulâde şeyler yaratırsa, “Rabbim ne kusurum vardı ki, böyle elâleme rezil ve rüsvay olacak hâle geldim!” demeli ve kat’iyen bunu sahiplenmemelidirler. İşte kâmilde ve büyükte olması gerekli olan anlayış ve düşünce bu olmalıdır.
Kâmil insanlardan birine mütemâdi zulüm yapılıyor. Etrafındaki kimseler, “Keşke bu zulüm yapan insan hemen derbeder olsa!” diyorlar. Bu zat onlara şunu ifade ediyor: “Ya Rabbi! Bunlara şimdilik bir ceza verme. Çünkü bana yaptığı zulümden ötürü halk bunu benden bilir. Meseleyi çok büyük görür ve gösterirler.” İşte mü’minde olması gereken anlayış da budur.
Eğer bir mü’minin başına harikulâde türünden bir şeyler gelirse o, bunu kendi şahsına, kalbine ve ruhuna değil, intisap ettiği Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Kur’an’a bağlamalıdır. Vâkıa, bu sahabî ruh ve şuuruna ters bir istikamette yol almak isteyenlerin sayısı da pek çoktur. Bence onlar, mürşidlerin kendilerine İslâm ilim ve irfanı adına, Ehl-i Sünnet nokta-i nazarıyla kendi devirlerindeki içtimaî yapıyı bilme adına vereceği malumata bağlı olmalı ve onu öyle büyük görmelidirler. Sadakatlerini o istikamette göstermeli ve fakat ona sahabîlerin ve geçmiş büyüklerin üstünde mevki ve pâye vermek suretiyle o zavallı insana zulmetmemelidirler.
[1] Buhârî, mevâkîtü’s-salât 17, enbiyâ 50, fezâilü’l-Kur’an 17, tevhid 31, 47; Tirmizî, edeb 82; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/121, 124, 129.
[2] Hicr sûresi, 15/9.
[3] Müslim, îmân 234; Tirmizî, fiten 35.
[4] Bkz. Ebû Dâvûd, melâhim 1; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/324.
[5] el-Beyhakî, ez-Zühd 1/157; ed-Deylemî, el-Firdevs bi me’sûri’l-hitâb 3/408.
[6] Mevlâna, Mesnevî 5/227.
Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen
Korona pandemisi dünyayı kasıp kavurmaya devam ediyor…
Peki dinimizde salgın hastalıkların yeri nedir?
Maddi tedbirlerin yanında manevi tedbirlerimiz nasıl olmalı? Efendimiz(s.a.s) bu konuda neler söyledi?
Moderatörümüz Barış Cem Kaya soracak, İlahiyatçı-Yazar Hüseyin Yağmur cevaplayacak.
14 Ocak Perşembe 2021
19.30 Avrupa
21.30 Türkiye
13.30 Newyork
(Türkiye’de cezaevlerinde büyüyen çocuklara ithaf olunur)
Sırtına suların indiği uzun gecelerde,
Üşüyen beton çocuk,
Dayamış sırtını duvara,
Saçları dökülen bir yorgunlukla,
Korkunun gözleri vardı dudaklarında,
Zalimden kaçar gibi üşüyen içinin ateşi,
Çocuk işte, elleri üşümüş çocukluğunun,
Oyuncak nedir bilir mi?
Masumiyet bahçesine uçan yarasaları,
Birer oyuncak zanneden beton çocuk.
Pas kokulu geceleri,
Güneş görmeyen demirden kuyu,
Soğuk beton hayaller…
Bunlar, bunlar çocuk yaşlarından kalan,
Nasıl bilsin çocukluğu?
Oyuncak nedir bilmez beton çocuk.
Beton dilini bilir mesela,
Taşlarla hayaller çizmeyi;
Sıcacık bir oda çizip,
İçinde ısınmayı hayal etmek gibi,
Babasını çizip ellerini sımsıkı tutarak,
Nefes nefese koşmayı hayal etmek gibi.
Betonun arkadaşlığını bilir mesela,
Zalim kalbi kadar katı olmaması gibi,
Dilsiz şeytanlar kadar sessiz olmaması gibi,
Hiç olmazsa beton betonluğunu bilerek,
Bağrında hayallerini, özlemlerini çizmeye,
İzin vermesi gibi,
Çok şey bilir beton çocuk, çok…
Ama,
Oyuncak nedir bilmez beton çocuk!
Hizmetten | Mahir Karasu
Hiçbirimiz Yunanca bilmiyorduk ve görevliler bizlere bir şeyler anlatıyorlar. Yorgunluk, uykusuzluk , açlık ve bilinmezlik. Tek sıra halinde bizler öylece bekliyoruz. Kapı açıldı ve çocuklarla annesi önce gelsin demiş olacaklar ki bir görevli , kadınları ve çocukları önce aldılar içeri. Sonra da bize devam işareti verdiler. Çantalarımızı didik didik ettiler. Pantolonların ceplerinden kazakların kollarına kadar… Traş takımıma, tırnak çakıma ve makasıma el koydular. Telefonlar ve paralarımızı zaten nezarethanedeyken almışlar ve sarı zarfın içine koymuşlardı.
Kafamı kaldırdığımda tam karşıda demir parmaklıklardan dışarıya doğru uzanan onlarca el gördüm. Her yaştan her boydan el. Burası galiba hapishane bölümü ve bunlar da mahkumlar. Bizleri buraya koyacak değiller ya. Birazdan başka bir kapıdan geçecek ve tek kişilik odalardan oluşan, içinde banyosu , temiz yatakları olan yere geçecektik. Kabul etmeyen bir yanı var insanın. Bu yüzden böyle hayaller kuruyor.
Ben kendi kendime o hayalleri kurup sert ekmeği yerken görevlinin hareketiyle bizim grup ayağa kalktı. Demir parmaklıkların uzaktan göründüğü o yere doğru inşallah gitmeyiz diye dua ediyordum içimden. Daha sonra öğrendim ki o kapıdan, o sahneyi gören birçok kişi aynı duayı etmiş.
Filmlerde gördüğümüz hiçbir hapishaneye benzemiyordu çünkü burası. Devasa parmaklıklar ve kadın,erkek,yaşlı, çocuk birçok insan ayakta dizilmişler ve yeni gelenleri izliyorlar. Gözler tanıdık bir sima arıyor. Tanıdık derken memleketten herhangi bir insan. Kendi toprağından, kendi ülkesinden… Hani bir işaret parmağına dönüp hal diliyle ‘çık burdan’ diye bir haritaya dönüşen ülkesinden. Bir mengene misali güzel insanları sıktıkça sıkan ülkesinden. Neden peki ? Simalardaki bilinmezliğin, bakışlardaki yabaniliğin verdiği ürperti. Oysa bilinenlerin açtığı yara taptaze elimizde, yüzümüzde, gözümüzde, kalbimizdeydi.
Adım adım o parmaklıklara yaklaşırken bir şey oldu. Görevli kapıyı açmadı. Durdu ve başka görevli ile konuştu. Elif Bacı ağlıyor, Miray uyuyor, Ahmet de annesi ile birlikte ağlıyordu. Bir an Mehmet ile göz göze geldik. Bakışları öyle derin bir kuyu öyle karanlık bir dehliz gibi geldi ki bana. Binlerce metre halat olsa ve ucunda bir kova… Çıkarabilirsen çıkar saklananı. Neredeyim ben? Burası neresi? Bu uğultu, bu farklı dillerden gelen çocuk sesleri , bu farklı tenlerden gelen ter kokusu…

Sağa doğru döndük hepimiz görevliyle birlikte ve uzun upuzun koridor gördük. Daha karanlık, daha ürkütücü kocaman koğuşlar ve hepsinde de değişmeyen manzara… Dışa doğru uzanan eller. Kimi Gana, Senegal, Nijerya’dan kimi Pakistan, Afganistan,Irak,Suriye’den boy boy, renk renk eller… En köşede, solda olan kapının önünde yine bir görevli vardı. Onunla konuştuktan sonra kapı açıldı ve bize girin işareti verildi. O an ellerim titriyordu. Ülkemde hapise girmek istemeyen ben şimdi burada kapkaranlık bir koğuşta, bambaşka ülkelerden gelen insanlarla kalacaktım.
Elif Bacının ağlamasının tonu değişti. Hayır, ben buraya girmek istemiyorum diye bağırmaya dönüştü. Demir kapı arkamızdan sertçe kapandı ve biz kapının önünde ellerimizde çantalarımız öylece kalakaldık. Etrafımızda ise bize bakan gözler. Hani filmlerde kamera hızla döner de birkaç saniyede tüm mekanı getirir ya gözlerinize. Hilal şeklinde, önümüzde insanlar bizlere bakıyor ve bizlerse kapının ortasında, o karanlık, o loş koğuşun hemen önünde çaresizce birbirimize bakıyorduk. Ve biz o haldeyken bir şey oldu.

On yaşlarında bir erkek çocuğu, on beş yaşlarında bir kız çocuğu ve ortada kilolu ,esmer otuz yaşlarında biri , karanlığı ve kalabalığı adeta yırtarcasına geldi. Korkmayın, telaş etmeyin, biz buradayız. Yalnız değilsiniz. O orta boylu Ali Bayram , senin ne uzun kolların vardı arkadaşım. Bir elin Van’a bir elin Edirne’ye mi değiyordu. O güler yüzlü genç kızım senin ne tatlı dilin vardı.
Elif ablaya sarılırken dökülen o gözyaşları, o sarılma, o kucaklaşma kaç yıllık bir hasretliğin, kaç yüz yıllık bir yetimliğin hitamıydı. Ya o on yaşındaki erkek çocuğunun çantama asılması , taşıyayım abi demesi… Yıllardır okuya okuya ezberlediğim bir sureden bir kaç kelime düştü dilime, istemsizce. Bir çeşme oldu içtim, kandım öylece.
“yedullahi fevka eydihim”
“yedullahi fevka eydihim”
“yedullahi fevka eydihim”
Devam edecek…
Hizmetten | Gökhan Bozkuş
Çocukluğumda en sevdiğim oyun misket oynamaktı. Biz, bilye derdik ona. Üç beş arkadaş sokakta toplanır, saatlerce bıkmadan usanmadan oynardık. Misket haricinde, ceplerimizde gazoz kapakları olurdu. Yenilen, cebindeki gazoz kapaklarını çıkarıp verirdi. Ne kıymetliydi ama. Hele bir de farklı markalara aitse, rengarenk bayılırdık.
Sonra yavaş yavaş büyüdük. Küçükken nereden bilebilirdik ki ‘’Gazoz Kapaklarının’’ hiçbir değerinin olmadığını. İnsan, on yaşında olunca çok kıymetli geliyor gözüne. Şimdi hayalimde gidiyorum o yıllara da ne kadar aldanmışız.
Gülmeyin lütfen bu anlattıklarıma. Çocukluk deyip geçmeyin. Farklı mı insanlar şu anda? Kibir, hırs ve kıskançlık bir olunca, bu duyguları taşıyan dünyaperest insanları etrafınızda görmüyor musunuz?
Dünyanın geçici heveslerine takılan şehvetinin, makam ve mal hırsının peşinde koşan, sanki ilelebet dünyada kalacakmış gibi dünyaya gereğinden fazla değer veren insanları görmüyor musunuz?
Koca koca! insanların makam adına koltuk kavgalarına şahit oluyoruz. Ne farkı var ki gazoz kapaklarından. Güç peşinde koşan bir sürü avare. Bir virüsle bile baş edemeyen, su içerken bile diğer elinden yardım alarak bardağı ağzına zar zor götüren aciz insanların dünyayı yönetme hırsı ne kadar şaşırtıcı.
Allah resulü bir gün etrafında bulunan ashabına “Eğer Dünya’nın Allah katında bir sineğin kanadı kadar değeri olsaydı, Allah Teâlâ o dünyadan hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.”1 Buyuruyor. Üstad Bediüzzaman, bu hadisi açıklarken dünyanın üç yüzünden bahsediyor:
‘’Dünyanın birinci yüzü kendisine bakar. Yani Dünya geçici bir yaşam alanıdır, fanidir. Elde ettiğiniz bütün mal, makam, servet ve başka değerler ölümünüzle birlikte yok olup gider. Yani dünya sadece eğlence için sınırlı ve geçici bir yaşam yeridir. Ahirete ve sonsuz yaşam alanı olan Cennet’e kıyasla sineğin kanadı kadar bile değeri olmayan basit bir yerdir.
Dünyanın ikinci yönü vardır ki, bu da ahirete bakar. Kişi bu dünyayı ahiretin tarlası olarak kullanırsa, bu takdirde burası, az bir sermaye ile sonsuz hayatın satın alındığı, çok karlı bir sermayeye dönüşür ki bu yönüyle dünya çok kıymetli ve gayet güzeldir.
Dünyanın üçüncü yönü ise Allah’a bakar. Kişi yeryüzünün güzelliklerine, Allah’ın sıfatlarını yansıtan, O’nun sanat eserlerinin bulunduğu bir teşhir alanı, bir vitrin olarak bakarsa bu yönüyle dünya gayet kıymetli ve değerli bir yerdir.’’2 Diyor.
Evet. Yaşını başını almış ama dünya hırsı adına çocuk ruhlu kalmış basit insanların elde etmeye çalıştıkları makam, koltuk ve servetlerin dünya itibariyle, gazoz kapakları kadar değeri yoktur. İnsanoğlu keşke bu hırslarını, insanlara fayda uğrunda kullanabilseydi.
Dünya dediğin bir yere kadar. Dünya senin olsa, sonuçta yolun bir sonu var. On yıl kadar önce, 2020’nin sonunda ölen Pierre Cardin’le alakalı bir hatıra okumuştum. Meşhur Fransız Modacı Pierre Cardin çok zengin birisiydi. Bir gün yardımcısıyla birlikte Paris’te gezerken bir villaya rastlamış ve bu onun çok hoşuna gitmiş. Yardımcısına dönmüş ve bu villanın sahibini araştırıp evi satın almasını istemiş. Yardımcısı hafif şaşkın bir şekilde Pierre Cardin’e dönerek ‘’Efendim orası zaten sizin eviniz’’ demiş.
Pierre Cardin’le yardımcının bu konuşmayı yaptığı zamanlarda, Pierre Cardin’e ait yüz elliden fazla evi bulunuyormuş…Ve şu anda kendisi aramızda bulunmuyor. Karun kadar malı olan bir çok kudretli kişinin şu an da aramızda bulunmayışı gibi. Eğer kişi, insanlara faydalı bir işle meşgul değilse veya ahirete yönelik baki bir eseri yoksa, yaşanılan bu hayatın bir ‘Gazoz kapağı kadar önemi yok.’
İsteyenler yazarımızın Youtube kanalından bu yazının videosunu izleyebilir.
https://youtu.be/f3hEF-fIsIo
Hizmetten | Mithat Tayyar
İnsan, yüksek bir ideale dilbeste olmazsa… | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Bir dava adamı, bir mefkûre insanı… “Mefkûre” tabirini “ideal” karşısında dilimize Ziya Gökalp kazandırmıştır. Fakat sizin tanıdığınız Pîr-i Mugân, “gâye-i hayal” tabirini kullanıyor. Gâye-i hayal, bir insanın hayatının gayesi olması demektir. “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Öyle yüksek bir ideale dilbeste olmamışsa bir insan, enâniyetine takılmaktan kurtulamaz; bazen egoist olur, bazen egosantrist olur, bazen narsist olur, hafizanallah. Emsâl-i kesîresi ile günümüzde hepsi var; size “İşte bakın, şunları görün!” falan demeye lüzum yok. Başınızı kaldırıp böyle en yakından uzağa doğru baktığınızda, Cenâb-ı Hak sizi mahrum etmemiş, binlercesi ile karşı karşıya gelebilirsiniz, maşallahı var!.. O büyük zat da buyuruyor, “Bu asır, enâniyet asrı…” diyor. Kendini beğenmişler asrı, bu asır; hafizanallah.
Gâye-i hayal olmalı; insan yüksek bir mefkûreye dilbeste olmalı. Nedir gâye-i hayal? Bir kere, dinimiz açısından, Efendimiz buyuruyor ki; “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yerde bayrak gibi dalgalanacaktır!” İşte al sana bir gâye-i hayal!..
Senin yakın tarihin itibarıyla… Üstad Necip Fazıl yine -makamı cennet olsun- derdi ki: “Türk milleti eğer gerçekten derinliğiyle bir millet ise şayet, İslamiyet ile o derinliğe ermiştir!” Bu da bin senelik bir şeydir. Bir anda onuncu asırda, onbirinci asra doğru gelirken, bin çadır o zaman. Bin çadır… Hani çadırlar, bizim bildiğimiz çadırlar gibi, üç kişilik çadırlar gibi değil; bir-iki ailenin içinde yaşadığı çadır; burada kurduydu bir arkadaşımız, bir zaman içinde de oturduk onun. Bin çadır birden dehâlet ediyor. Mübalağa olduğu kanaatinde değilim, diyorum ki: Hicaz’da zuhûr etti fakat o din, uçlar bıraktı; o uçlar, senin milletinin, senin atalarının eliyle, Buharîler, Müslimler, Nesâîler, Tirmizîler, Ebu Davud-i Sicistânîler vasıtasıyla… Tâ o dönemde başladı… Aynı zamanda onuncu asra gelince, yani Efendimiz’den neredeyse dört asır sonra… Düşünün Gazzâlî Tuslu’dur, beşinci asırda yaşamış, devâsâ bir insan. “Hüccetü’l-İslam” demişler kendisine; “Din için hiçbir delil olmasa, Gazzâlî delil olarak yeter!” demişler. Bunlar, senin içinden çıkmış; bu açıdan da senin geleneklerin ve kültürün, kültür değerlerin var.
Sen, bunları dünyanın değişik yerlerine götürdüğün, sergilediğin, meşherlerini yaptığın zaman, hüsn-ü kabul gördüler. Ama insan olarak başkalarının da sergilediği güzel şeyler vardır. Bakın şimdi; siz cebrî hicrete maruz kalmışsınız; adam, evinin anahtarlarını veriyor, “Bir sıkıntıya maruz kalmayın, maaşımın yarısını veriyorum!” diyor. Demek ki insan olarak, çok insanlarda, insana şâyeste bir kısım değerler var. Demek ki karşılıklı bir te’âtî (karşılıklı alış-veriş) oluyor.
Evet, temel disiplinlerinizle, temel esaslarınızla -bir yönüyle- filtreden geçirilmiş, kalibrasyon görmüş değerleriniz var, gelenekleriniz var, an’aneleriniz var. Bunların çoğuna da “tâlî derecede edille-i şer’iyye” diyoruz; Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet, Kıyâs-ı Fukaha aslî ama örf, âdet, gelenekler de var. Siz, bu güzellikler mecmuasını temsil ediyorsunuz, âdetâ bunları urba gibi giymişsiniz, tavırlarınızdan, davranışlarınızdan dökülüyor.
Gerçi şimdi bazı kafalar bozulmuş. Bunların eteklerine biraz para dökünce, bazı yerlerde, yüzde on yerde, hafif bir beyin bulanıklığı yaşandı. Fakat fesat, kolaydır; tahrip, kolaydır. Bir çocuk, kocaman bir sarayı, yerle bir eder. Sonra yüz tane mimar, bilmem ne kadar işçi, ne kadar zamanda ancak onu inşa eder. Tahrip taraftarları, sizin yüz yetmiş küsur ülkede açtığınız müesseselerin onda birinde ancak tahribe muvaffak oldular. Devlet gücünü kullanarak ancak o kadar tahribe muvaffak oldular.
O da zannediyorum, bütün zihinlerden silememişlerdir. Bir kısım angajmanlıklar vardır, diplomasinin gerekleri vardır. İçlerinden homurdanıp duruyorlardır fakat “Münasebeti bozmamız da doğru değil, çünkü çıkarlarımız da var; ee bunlar ile gelecekte beraber olacağız!” mülahazaları da vardır.
Fakat bir gün -zannediyorum- bütün bunlar ortadan kalkacak, siz, bugüne kadar kemâl-i samimiyet ile yürüdüğünüz yolda daha bir hızla yürüyeceksiniz. Durmamış iseniz şayet.. bir şeye takılmamış iseniz.. yeniden “Vira-bismillah!..” demeyecekseniz şayet… Sadece belki vites değiştirdiniz; sekizli viteste gidiyordunuz, dörde aldınız. Karşınıza bir araba çıkar, yürüyeceği şeridi bilmeyen biri ile karşılaşabilirsiniz, “Neme lazım, trafiğe sebebiyet vermiş oluruz!” filan mülahazasıyla vites değiştirdiniz. Şimdi eğer durmuyorsanız, Allah’ın izni ve inayetiyle, sekizinci vitesi, onaltı vites yaparsınız; onaltıyı otuziki, otuzikiyi altmışdört yaparsınız. Daha üstü var mı? Belki uçaklarınki olur!.. Neyse olduğu kadar olsun. Allah’ın inayeti, sizinle olsun!..
Bu video 21/01/2018 tarihinde yayınlanan “HUZUR, TABİÎ İHTİYAÇLAR VE GÂYEYE SADÂKAT” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamını burada : :http://herkul.org/bamteli/bamteli-huz…