Yazarlar

Arayış ve Aldanış | Esra Kaya

-Hasan! Oğlum, ben yatıyorum, sen de çok geçe kalma! Sabah yedide
sanayiye gideceğiz. Hem o ışığı kapat, cereyan parası çok geliyor sonra.
-Tamam baba!

Genç adamın bu talimatlardan hoşlanmadığı her halinden belliydi.
Simasında, usanmış bir ifadeyle, oflaya puflaya ışığı söndürdü ve yatağına geçti.
Kapağı yarı açık duran gardırobun aynasında yüzünü gördü. Bir müddet kendini
izledi. Otuz yaşını geçeli çok olmamıştı ama saçlarında beyazlar fark edilir
olmuştu.

Öte yandan özgürlüğünü hâlâ eline alamamıştı. Liseyi güç bela bitirmiş,
ardından bir süre boş dolaşmış, arkadaşlarıyla takılmıştı. Daha sonra, bütün
direnmelerine rağmen, babası onu sanayide yanında çalıştırmaya başlamıştı.
Sevmiyordu. Motor yağını, o yağın kokusunu, yapış yapışlığını… Yüzünde bir
tiksinme ifadesi oluştu genç adamın. Kaçmak istedi. Ama nereye gidebilirdi ki? Ev
yok, eş yok, para yok. Aklına telefonu geldi. Sanal aleme dalarsa unuturdu belki
yoksunluklarını.

İnstagram’da dolaştı biraz. Hep aynı tarz komik videolar izlemekten sıkıldı ve
Twitter’a geçti. Ana ekranda dolaşırken gözü sağ alt köşedeki DM kutusuna
takıldı. Bir mesaj gördü. Normalde hep “Beni takip ettiğin için teşekkür ederim.”
tarzı mesajlar gelirdi. Bu defası farklıydı sanki. Açtı hemen.
“Yaşın ilerledi ama hâlâ düzenini kuramadın mı?”
Şaşırdı. Onu tanıyan biri miydi acaba? Ama gönderici ismi “Sen de kazan!”
gibi reklamsal bir ifadeydi. Okumaya devam etti.

“Otuzlu yaşlarına geldin, hâlâ babandan harçlık mı alıyorsun? Ne zaman
uyuyup ne zaman uyanacağına bile onlar mı karar veriyor?”
Okudukça şaşkınlığı artıyordu. Etrafına baktı huzursuz huzursuz. Biri onu
mu gözetliyordu acaba? Birkaç arkadaşı hariç kimseye de dert yanmamıştı halbuki.
“Peki, herkes para kazanırken sen neden kazanamayasın? Biraz para
kazansan özgürlüğünü eline alabilirsin.”

Heyecanlandı birden. Öyle ya, parası olsa bütün problemleri çözülebilirdi.
Hemen baba evinden taşınır, yaşı çok ilerlemeden kalan gençliğin tadını çıkarır,
sonra da yuva kurardı. Okumaya devam etti.
“Bunu birlikte başarabiliriz. Ama sana göndereceğimiz yönergeleri takip
etmen şartıyla…”
Durdu, tereddüt etti biraz. Tamam, babası zaman zaman çok saf olduğunu
söyleyerek kızardı. “Biraz aklını kullan oğlum, herkes senin kadar iyi niyetli değil.

Kolay yoldan para kazananlara özenme. En tatlı ekmek, bileğinle kazandığındır.”
Günlük nasihat rutinin vazgeçilmez cümleleriydi bunlar. Ama artık dinlemek
istemiyordu. Kapana kısılmış gibiydi. Aslında kabahatini kendi de biliyordu. Birkaç
sefer babası ona maaş bağlamaya teşebbüs etmişti ama her defasında aldığı parayı
arkadaşlarıyla bir gecede hiç edince vazgeçmişti adamcağız.
Sokağın ışığı olanca kuvvetiyle odayı aydınlatıyordu. Genç adam: “Aslında
ışık yakmaya da hiç gerek yokmuş. Baksana sokak lambaları sanki odanın içinde
yanıyor!” diye düşündü. Sonra okumaya devam etti.

“Eğer ‘Başarabilirim.’ diyorsan ‘Ben de varım!’ yazarak bu mesajı cevapla.”
Bahar gecelerinin kendine has soğuğuna bir de nereden geldiğini bilmediği
bu mesajın gerginliği eklenmişti. İçinde birbirine zıt iki duygunun meydan savaşı
yaşanıyordu adeta. Önünü sonunu düşünmeden hareket eden deli yanı mesaj
atması için tüm gücüyle bastırıyor, vicdanıysa eğer büyük bir hata yaparsa elinde
olanı da kaybedebileceğini söylüyordu.

Yorganı başının üstüne çekti, içindeki sesleri bastırmak için.
“Böyle yaşamaya ne zamana kadar devam edebilirsin ki? Bir zavallı gibi!”
“Ya yalansa her şey? Seni bir tuzağın içine çekerlerse? On beş yaşında
değilsin ki artık! Kocaman adam oldun.”
Sabaha kadar sürdü bu mücadele. Bir türlü karar veremedi. Ancak saat
yedide sanayiye gitmek için ayakkabısını giyerken, belki içini aniden saran her
şeyden kurtulma isteğine daha fazla karşı koyamayarak, mesajı atıverdi. Ok yaydan
çıkmıştı artık. “Ya herro ya merro!” diye mırıldandı. Bu hayata boyun eğmeyecekti.
Hafiflediğini hissetti. En azından bir karara varmış olmanın rahatlığı vardı
üzerinde.

O gün, her zamankinin aksine oldukça sakindi. Öyle ki babası bile fark etmiş:
“Sende bir gariplik var ama hadi hayırlısı.” demişti. Bir yandan işini yapıyor, bir

yandan da sürekli DM kutusunu kontrol ediyordu. Heyecan ve sabırsızlık arasında
sarkaç gibi gelen değişik duygular içindeydi. Bekleyişi mesai bitimine kadar sürdü
ve tam da etrafı toparlayıp çıkacakları esnada beklediği mesajın geldiğini gördü.
“Anadolu Kavağı’ndaki vapur iskelesine gel!”
Önceden başına açtığı dertler nedeniyle babası onu gözünün önünden
ayırmıyordu. Ama bir şekilde babasını atlatıp oraya gitmeyi başarmalıydı. Bostancı
Sanayi’den oraya bir saatten fazla sürerdi. Trafiği de hesaba katmalıydı. Düşündü,
ölçtü, bitti.

Babasının yanına gidip Selim’in annesinin hasta olduğunu, onlara destek
olma için hastaneye gitmek istediğini söyledi. Babası Selim’i severdi. “Keşke diğer
arkadaşların da Selim gibi olaydı.” derdi hep.
Göndermeye gönlü yoktu aslında babasının. Biraz düşündü. Ardından dedi
ki:
-Varınca telefona ver o zaman da ben de geçmiş olsun diyeyim.
Babasının niyetini biliyordu. Oraya gittiğine emin olmak istiyordu.
-Tamam baba, dedi.
-Neyle gideceksin?
-Otobüsle, ama bayağı aktarma yapmam gerekecek.

Babasının gözünün içine baktı. Babası onun derdini anlamıştı. İstemeye
istemeye arabanın anahtarlarını uzattı.
-Sen arabayla git, beni Ali Usta eve bırakır.
Çok sevindi ama belli etmemeliydi. Heyecandan elleri titrer bir vaziyette
arabaya bindi. Kontak anahtarını çevirdi.
Vardığında saat altıyı geçiyordu. İskeleye ayak basar basmaz DM’ye bir mesaj
daha düştü.
“İlk etabı geçtin, tebrikler. Soldaki bayrak direklerinin hemen dibinde bir taş
göreceksin. Taş altında bir adres var, taşı da yanına al ve adrese git. Taşı alırken
kimseye belli etme.”

Sol tarafa baktığında orada gerçekten bayrak direklerinin olduğunu gördü.
Sanki üzerinde bir GPS takılıymış da sürekli izleniyormuş hissi uyandı onda. Ama
bir yola girmişti ve tamamlamak isteğine emindi.
Taşı bulması zor olmadı. Bayrak direğinin dibinde ondan başka bir taş yoktu
çünkü. Avucuna rahatlıkla sığacak büyüklükte, yayvan, hafif pürüzlü, siyah,
alelade bir taştı. Etrafa bakındı. Yan tarafta sohbet eden iki gişe görevlisinin
gitmesini bekledi. Adamlar içeri girince seri adımlarla taşa yöneldi ve el
çabukluğuyla taşı ve hemen altında duran katlanmış küçük kağıdı cebine
sokuşturdu. Hızla geri dönüp arabasını bıraktığı otoparka yürüdü.
Arabaya bindiğinde nefes nefeseydi. Heyecandan kalbi çıkacak gibiydi.
Gözlerini sıkıca kapadı, arkasına yaslanıp derin nefes alarak sakinleşmeye çalıştı.
Mesaj sesi duydu. Telefonu çıkarıp DM’yi açtı.
“Aferin!İyi gidiyorsun.”

Ne ki şimdi bu. Biri benimle dalga geçiyor galiba. Etrafa huzursuzca baktı
yine. Biraz sakinleşince kağıdı açtı. Kötü bir el yazısıyla yazılmıştı. Güçlükle
okudu.
“Yuşa Tepesi Otopark alanı. Mavi tabelanın altındaki siyah transporter…”
Arabayı çalıştırdı. Bir üşüme geldi belirsiz.
On dakika sürmedi yol. Otoparka varmıştı bile. Mavi direğin altında siyah
transporterı gördü. Yanı boştu. Kolayca park etti. Siyah filmli camlardan aracın içi
görünmüyordu. Mesaj sesi duydu yeniden. Hızlıca açtı.
“Araçtan inme. Öbür tarafta park eden kırmızı aracın camı açılacak. Ona taşı
ver. Parayı nereden alacağını sana söyleyeceğim.”
Bekledi. Bir küçücük taş için mi bu zahmet, bu gizem?

Çok geçmeden kırmızı aracın camı açıldı. Bir el uzandı ona doğru. O da taşı
aldı, adama uzattı. Tam verecekken siren sesi duyuldu birden. Etrafı polisler sardı.
Kırmızı arabadaki adam taşı yere düşürdü korkuyla. Arabayı çalıştırıp kaçmak
istediyse de polisler yetişmişti bile. Kaçamadı.
Ne olduğunu anlamamıştı genç adam. Hayatına anlam katmak isterken bir
saçmalıklar zincirinin içinde bulmuştu kendini. Polisler onu karakola götürürken
takılmış plak gibi, “Ama ben hiçbir şey yapmadım.” deyip durdu. Polislerin
inanmaz bakışları karşısında pes etti bir süre sonra. Küskün bir çocuk gibi çattı
kaşlarını, pencereden dışarıyı seyre daldı.

Gece zorlu geçti. Gözaltı hücresi, sorgu odası, hastane muayenesi, yeniden
gözaltı hücresi… Odası geldi aklına. Sokak lambasının geceleri içine dolduğu…
Rahat yatağı… Babasının sabahları yaktığı semaver mesela… Tavşan kanı çayı…
Müşteri olmadığı zamanlarda babasının diğer ustalarla yaptığı şen sohbetleri…
Yine haklı çıkmıştı işte babası. Tanımadığı, bilmediği insanlar yüzünden bilmediği
bir maceraya sürüklenmiş, rahat yaşama arzusunun, elindekiyle yetinmeyişinin
kurbanı olmuştu. “Bile bile lades dedikleri bu olsa gerek!” diye düşündü. Az daha
uyuşturucu simsarları tarafından kurye olarak kullanılacaktı. Eğer vaktinde
yakalanmasa idi, gözünü bürüyen hırsının onu daha ileri noktalara taşıyacağının
yeni yeni farkına varıyordu. Kim bilir para kazanmaya başlasaydı, içine uyuşturucu
depolanmış başka başka taşlar taşıyacak, hatta belki de bir gün kendi de
kullanmaya başlayacaktı.

O gece gözaltı odasında binbir türlü düşünceler arasında geceyi geçirdi.
Şükür ki onun olayın sadece kurbanı olduğu ortaya çıkmış, sabahında serbest
bırakılacağı söylenmişti. Sabah karakoldan çıkarken karşısında babasını gördü.
Şimdiye dek bir sürü kabahati olmuştu babasına karşı. Ama her defasında arsızca
üste çıkmaya çalışmıştı. Bu sefer öyle yapmayacaktı. Yürüdü, babasının önünde
durdu, ağlamaktan kızarmış gözlerinin içine baktı. Sonra eğildi, ellerine sarıldı:
“Babam! Sabah erken uyanmaktan da erken yatmaktan da yüksünmeyeceğim
artık. Motor yağını da seveceğim artık. Helalinden kazanacağım ekmeğimi. Yeter
ki sen elini çekme üzerimden. Ne olur vazgeçme benden!”
O gün karakol bahçesinde birbirine sarılan bu baba-oğul, gören herkes
duygulandırdı.

Elbette onlar şanslılardandı. Lakin her baba kanat geremedi evladına, her
evlat da babasını anlayamadı. Hele ki son dönemde anne, baba ve çocukların
etrafını sanal duvarlar kuşattı. Görünmeyen ama ardındakini gizleyen duvarlar…
Farazi bir hayatı, gerçek gibi sunan duvarlar… Dünya kadar geniş bir alanı kuşatan
ama içine sadece tek kişinin sığabildiği duvarlar… Bu duvarların neticesi ise bu
duvarların ardında bedenen nefes kadar yakın, kalben kıtalar kadar uzak babalar,
analar ve evlatlar..

Hizmetten | Esra Kaya.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu