İlahiyatçı yazar Dr. Ergün Çapan ‘Diyanet’in Fethullah Gülen Raporu üzerine önemli bir çalışmaya imza attı.
“Cımbızlama Mühendisliği” ve Diyanet’in Fethullah Gülen raporu-3
Kaynak: Dr. Ergün Çapan |Samanyoluhaber
“Cımbızlama Mühendisliği” ve Diyanet’in Fethullah Gülen raporu-3
Kaynak: Dr. Ergün Çapan |Samanyoluhaber
Hizmet gönüllüleri dünyanın dört bir yanında hayır faaliyetlerine devam ediyor.
Bu faaliyetlerin başında ise Afrika kıtasındaki su kuyuları geliyor.
Uluslararası yardım kuruluşu Time to Help susuzlukla imtihan olan Uganda’da 2020 yılında 90 adet su kuyusu açtırdı.
2021 yılında da hayır faaliyetlerini hız kesmeden devam ettiren Time to Help bagışçıları ve Hizmet gönüllüleri, ilk bir buçuk ayda 7 su kuyusunu daha yaptırarak faaliyete geçirdi.

Yeni su kuyularının açılışında konuşan bölgenin belediye başkanı Mr. Robert şu ifadeleri kullandı: “Bu köyde yaşayan yaklaşık 700 kişi size minnettar neden mi ? Bu kuyudan önce arkadaki bataklıktan temizleyebildikleri kadarı ile su alıp kullanıyorlardı ama artık sizin sayenizde temiz suya kavuştular. Arkadaşlarınıza söyleyin daha fazlasına ihtiyacınız var.”

Belediye başkanının sözleri yapılan hayrın bölge halkı için ne anlama geldiğini bir kere daha gözler önüne serdi.
Ufuk Tatlıseven | Uganda
“BEN HÜMANİSTİM” DEMEK NE ANLAMA GELİR?
Ahmet Cevizci hocaya göre Hümanizmin, felsefi, sosyo-politik ve pedagojik olmak üzere üç temel ilkesi vardır. Sosyal boyutu ile hümanizm, insanların eşitliğine ve birbirleri ile dayanışmalarına vurgu yapan genel bir hümanist etik’i temel alırken, politik açıdan da çoğulcu ve adil bir demokrasinin savunuculuğunu yapar. Eğitim açısından ise Hümanizm, insana yüksek bir değer atfeden, her türlü dini, ideolojik ve milli değer/düşüncelerden bağımsız olarak insanın gelişmesini, yüceliğini, refah ve mutluluğunu düşünce ve eylemin nihai hedefi yapan anlayışın eğitim teorisi ile pratiği anlamına gelmektedir.
Hümanizmin, “eğitimin daha politik, politik olanın da daha pedagojik olması gerektiği” yönlü görüşleri ve “insanın gelişmesini dini-milli değer ve düşüncelerden soyutlanmaya” bağlayan felsefi görüşü, eğitimi hümanizmin merkez unsuru haline getirmiştir. Hümanist eğitim, diğer iki alana (felsefe ve sosyo-politik) ayar verip kaynaklık yapmaktadır. Bu sebeple, hümanist ilke ve prensiplerle kurulu hümanizm, eğitimdeki hak ve özgürlüklere büyük önem vermektedir. Hümanist eğitimin önem verdiği genel etik kuralları olarak şunları sayabiliriz: Fikirlere, kültüre, sosyo-ekonomik duruma, cinsiyete ve cinsiyet tercihine saygı, eşitlik, özgürlük, her türlü otoriteden uzak durmak vb.
Ahlak ile Hümanizmin birbirine iyice yaklaşıp örtüştüğü pek çok alan olduğu gibi asla uyuşamayacağı ve yan yana gelemeyeceği farklı değerlendirmeleri de vardır. Semavi dinlerin hemen hepsinin ahlak anlayışları ile bazı hümanist değerler arasında da ciddi farklılıklar vardır. Aslında bugün batı ve bazı doğu toplumlarında yaşanan problemlerin temelinde bu farklı yaklaşım tarzları yatmaktadır (feminizm ve lgbtq+ gibi). Bu durum da ‘insan’ı teizmden uzaklaştırmaktadır.
İnsanın hümanist yüzü, onun da senin/benim gibi düşünmesi veya yaşaması anlamına gelmemektedir. Bilakis hümanizm, eğitimin ahlaktan arındırılmasını gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Hem de bunu politik gücü yani devlet eliyle yapar. İnsanın hümanist değerlerle buluşması ve onun kendi kararını vermesi için gerekli tedbirler alınır (özellikle çocuklar için). Çünkü o tepeden tırnağa politik bir bireydir.
Günlük konuşmalarımızda alelade kullandığımız hümanizm/humaniteryan/hümanist gibi kavramların arka planında bulunan bazı anlam derinliklerini söyledikten sonra soruyu kendime tekrar sormak mecburiyeti hissediyorum:
‘Ben hümanist miyim?’
Hizmetten | Dr.Murad Karasoy
Dil, kültürün temel dinamiklerindendir. Milletlerin gücü, dil ve düşüncelerinin gücüyle doğru orantılıdır. Bir toplum, dilde, düşüncede ne kadar zengin ise, o kadar güçlü sayılır. Bir fert, kendi dilini ne kadar iyi kullanıyor ve başkalarıyla ne kadar rahat diyalog kurabiliyorsa, o ölçüde kendi olarak kalmasını teminat altına almış demektir. Aslında dil, insanın varlık ve hâdiselere bakışını, eşyanın hem bütün olarak, hem de parçalar hâlinde ihsasını teminde de en önemli bir unsurdur. Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın, dilin, kültür hayatımızda belirleyici bir rol oynadığı açıktır.
Dil, bir konuşma ve düşünme vasıtası olmanın yanında, geçmişteki zenginlikleri günümüze, bugünkü birikim ve yeni terkiplerimizi geleceğe intikal ettirmede de önemli bir köprü vazifesi görmektedir. Bir millet, atalarından tevârüs ettiği ve şimdilerde de yeni terkip, yeni biçim, yeni şekillere sokarak değerlendirdiği topyekün zihnî, fikrî, ilmî müktesebat ve zenginliklerini, ancak bütün bunları kucaklayabilecek güçlü bir dille ebedîleştirebilir. Zira bir millet, ne ölçüde zengin ve renkli bir dille konuşabiliyorsa, o ölçüde düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o çerçevede de konuşabiliyor demektir.
Her toplum, eğrisiyle-doğrusuyla bugün konuşup düşündüklerini, mihenge vurulmak, test edilmek ve korunmaya alınmak üzere yarınki nesillere intikal ettirir ki, onca birikim ve müktesebat zayi olmasın; geçmiştekilerin ilim ve fikirlerinden istifade edilebilsin; bugünkü doğruların yanında dünkü yanlışlar, bugünkü yanlışların yanında dünkü doğrular görülüp değerlendirilsin ve gereksiz yere aynı yol birkaç kere yürünmesin, aynı tecrübeler tekrar edilmesin, aynı eğriler ve doğrular sık sık yaşanmasın.
Dil ve düşünce ile alâkalı bu mülâhazamız, her millet için söz konusudur; evet her dil, gelişmişliği ve inkişafı ölçüsünde bağlı bulunduğu düşüncenin lisanı, bu düşünce de, o dilin bir enstrümanıdır.
Bir dil, kendi iç dinamikleri ve her şeyi ifade edebilmesi açısından bütün zamanların gereklerini seslendirmeye yetmiyor; dolayısıyla da o dili kullananlar bazı mazmunları ifadede söz sıkıntısı çekiyorlarsa, o dil, düşüncenin desteğinden mahrum; onu kullananlar da, dökülüp yollarda kalmaya mahkûmdurlar. Evet, eğer bugün kendimizi ifadede sadece çevremizden duyup öğrendiklerimizle ya da mevcut lügatlerdeki sözcüklerle yetinecek olursak, okullar, sanayi müesseseleri, ticaret fuarları, teknoloji hangarları… gibi modern hayatın zarurî gördüğü pek çok alanda sessiz sessiz oturup etrafımızı dinleme mecburiyetinde kalırız ki, bu da, içinde bulunduğumuz çağın temel esasları kabul edilen bir kısım dinamiklere karşı alâkasızlık ve dolayısıyla da muasır milletler karşısında elenip gitme demektir.
Evet dün, mutlaka bütün vâridâtıyla bugünlere taşınıp değerlendirilmeli; evde, sokakta, kahvehanede, bizim dünyamızla alâkalı bütün duyup işittiklerimiz korunmaya alınmalı; geçmişten bize intikal eden topyekün tarihî ve millî dinamiklerimiz mutlaka millî mefkûremizin ana atkıları olarak kullanılmalı; ama yarınlara açılma, yaşıyor olduğumuz ve yaşayacağımız çağları kucaklama da kat’iyen ihmal edilmemelidir. Aslında dün, mazideki çerçevesiyle artık geçmişte kalmıştır. Ev, sokak ve aile çevremizden elde edeceğimiz müktesebat, tam donanımlı olarak geleceğe koşma gibi bir çetin maratonda yeterli sayılamaz… Evet bunlar, günlük yaşamımız adına kâfi görülebilir, ama topyekün bir hayatı kucaklama hesabına asla.!
Diliyle, düşüncesiyle kendi çağını yaşayamayan gariplerin akıbeti bugüne kadar hep hüsran olagelmiştir; bundan sonra da öyle olacaktır. Ayrıca, dil ve düşünce kadar bunların yaygınlaştırılması da çok önemlidir. Düşünmeyen ve konuşmayan toplumlar adına hep başkaları konuşur ve düşünür. Düşünmeden konuşan yığınlar arasında mantık dilin tutsağı sayılır. Düşündüklerini ifade edemeyen bahtsızlar ise, kendi aczlerinin esiridirler. Böylelerinin başkalarına yararlı olmaları ise asla mümkün değildir.
Ne var ki, her zaman rahat düşünebilen ve düşündüklerini ifade edebilen kimseler de yok sayılmaz; ama ben şahsen, bunların sayılarının çok fazla olduğu kanaatinde değilim; hatta olanların da kendilerine göre bir hayli problemlerinin olduğu söylenebilir. Bir kere, elit görünümlü bazı kimseler, içinde yaşadıkları toplumdan tamamen kopuk olduklarından, çoğunluk hiçbir zaman onlara güvenmediğinden, hatta onların çoğu düşüncelerini fantezi, çoğu beyanlarını da alafranga bulduğundan onlara ait her şeyi bir iç tepkiyle karşılamaktadır. Diğer yandan da bu aydınlar, herhangi bir yabancı kafasıyla düşünüp, kendi dilleriyle yazmaya çalıştıklarından; evde, sokakta, kahvehanede ise halkın üslûbuyla konuşma mecburiyetini hissettiklerinden, her zaman birkaç âlemi birden yaşamakta ve âdeta çok dünyalı bir görünüm sergilemektedirler ki, kalblerini bir türlü milletin kalbine ayarlayamadıklarından, içinde bulundukları toplumun söz ve beyan desenini tam ortaya koyamamakta ve sürekli çelişkiler yaşamaktadırlar. Doğrusu, kendi düşünce dünyalarında tenakuzlardan kurtulamamış böylelerinin, çevrelerine yararlı olamayacaklarında şüphe yoktur.
Aslında, dilimizin dil olması, kendi esprisine uygun şekilde büyük çoğunluğun, herhangi bir ifade sıkıntısına düşmeden onunla kendini anlatmasına bağlıdır. Maksadı değişik imalara, işaretlere yükleyerek, her konuyu izah ve tefsir üslûbuyla anlatmaya çalışmakla beyan pazarında alış veriş yapılamayacağı açıktır. Aslında dil de, diğer ilimler gibi zatî değeri olan bir fenomendir. Hatta onlardan da önemlidir ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Evet millet, kendi dilini asla ilim dışı görmemeli ve kendi lisanını hem de hususî bir ihtimamla bilimler kategorisi içinde mütalâa ederek ilme dönüştürmeli ve kitlelerin zevkle, merakla yönelecekleri bir konu hâline getirmelidir ki; bu da ancak, dile ait sözcüklerin derlenip toparlanmasına, dokümanların değerlendirilmesine ve dilin kendi esprisine uygun iştikak yollarının gözden geçirilmesine, iştikak usûllerinin belirlenmesine ve o dile ait kelimelerle ifade edilebilecek mazmunlarda, asırlardan beri konuşula konuşula nüanslarıyla tam netleşmiş kelimelerin, idyumların terviç edilmesine bağlıdır ki, bu hususların hemen hepsine saygılı olmak, o milletin kendine ve kendi kültürüne saygılı olması demektir; saygılı olması demektir, zira o millet biz isek, bu sayede binlerce senelik lisanımız, kendine has kural ve kaideleriyle, fevkalâde zengin, olabildiğine yumuşak, olabildiğine sıcak, severek konuşulan ve sevilerek dinlenen; dahası, kendi iç mantığıyla çağımızın sesi-soluğu olmasını bilen ve nesilden nesile zevkle aktarılan bir dil hâline gelecektir. Böyle bir husus pratikte zor görülse de, tecrübe ve ısrarlı uygulamalarla, pek çok konu gibi, onun da, bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum. Evet, bu şekildeki bir beklenti, nazarî plânda ve salt mantık açısından her zaman mümkün görülse de, uygulamada bir kısım zorlukların olacağı açıktır. Zira bir şeyin mantıkî olması başka, değişip gelişme, farklılaşıp olgunlaşma mantığına bağlı olması daha başkadır. Eğer bir konu, sürekli gelişen, değişen hâdiselerle alâkalı ise, gelişme mantığı mutlak mantığın önüne geçirilerek ona daha bir serbestî verilmeli ve manevra alanı geniş tutulmalıdır. Aksine, her biri birer canlı vak’a olan dil ve düşünce “olguları” duraklaşır, taşlaşır ve zamanla bütün bütün hayatiyetini kaybeder. Oysaki dilin, millî düşünce ve tasavvurların oluşumunda, bu düşünce ve tasavvurların mantıkî yapısında, fikrî çatısında çok hayatî tesirleri söz konusudur. Evet dilin, tarihsellik üstünde bir aşkınlıkta ve her türlü müsbet gelişmenin gereklerini olumlu şekilde cevap verecek kıvamda olması çok mühimdir. Kendi dillerinin köklerine bağlı olmanın yanında, ona bu seviyede genişlik ve esneklik kazandıran milletler, her zaman en sesli, en konuşkan ve düşünce bakımından da en dinamik toplumlar olagelmiştir; zaten bundan başka olmaları da düşünülemezdi.
İnsanoğlunun varlık ve hâdiselere bakışı, bu bakışı yerinde değerlendirip birer bilgi kaynağı hâline getirmesi, eşya ve bilim arasında gelip-gidip sürekli bir şeyler üretmesi.. gibi zihnî ve fikrî aktiviteler, dil ve düşünce münasebetleri dediğimiz hususların esasını teşkil eder. Bu münasebetlerin iyi kavranıp, iyi değerlendirilmesi, milletlerin ilim ve düşünce hayatları adına çok önemlidir. Bu, bizim milletimiz için de her zaman en ehemmiyetli konulardan biri olagelmiştir. Bir kere, milletimiz adına gelecekteki beklentilerimizin gerçekleşmesi, büyük ölçüde bu aktiviteleri en iyi şekilde değerlendirmeye bağlıdır. Yakın bir gelecekte, yepyeni esaslara dayalı ve aynı zamanda dünyaya da açık, engin bir düşünce çağının başlatılmasında önemli bir adım sayılan bu çizgideki her faaliyet, bizi birkaç adım daha devletler muvazenesindeki yerimize yaklaştıracaktır. Elverir ki biz, bir yandan dil ve düşünce arasındaki münasebetleri koruyup kollarken, diğer yandan da bugünü, dün ve yarın hesabına kusursuz bir şekilde değerlendirelim; ne, “Her eski eskimiştir.” mülâhazasıyla atalım, ne de bütün bütün geçmişe yönelerek her yeniye karşı kapılarımızı kapatalım. Aksine, her zaman geçmişi en içten duygularla kucaklarken, yarınları da gelişmelere ve değişmelere açık bir mantıkla selâmlayalım; selâmlayıp, millî kültürümüzün dil ve düşünce gibi en önemli unsurlarını, âlî bir hatıra olan maziyle, yükselmesine baş koyduğumuz geleceği birbiriyle çatıştırmayalım ve birbirine feda etmeyelim.
Evet, bir taraftan yeni çalışmalarla, millî ruh köklerimizi tespit ederek onlara dayanmaya, hatta onları aşmaya uğraşırken, diğer taraftan da, yaşamak için yenilenmek, meyve verebilmek için de her zaman canlı kalmak mefkûresiyle, gönüllerimiz, ruh ve mânâ köklerimizde, gözlerimiz, geleceğin ard arda ufukları ötesinde, yaşamayı ve inkişaf etmeyi “olmazsa olmaz” ölçüsünde bir düstur kabul ederek, hiç bitmeyen bir açılma iştiyakıyla yaşamalıyız ki, hayatlarımızı onların yaşamasına bağladığımız gelecek nesilleri de yaşatabilelim.
Aslında, yaşamayı gerçek derinlikleriyle duyanlar da kendilerini, başkalarını yaşatmaya adamış bu hasbî ruhlar olsa gerek…
Yağmur, Nisan-Haziran 1999, Sayı 3
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç saat önce yaptığı sohbet…
Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli sohbetinde şunları söyledi:
Hadiseler karşımıza farklı farklı formatta çıktığından dolayı, formatlar, yapmamız gerekli olan işleri belirleme mevzuunda önemli bir misyon edâ ediyorlar. Aslında zaten öyle olmasa, ülfetler ve ünsiyetler, yapacağınız şeylerin tadını-tuzunu alır götürür. Tabloda sürekli değişiklikler olması lazım ki, insan, ciddî bir gönül inşirahı içinde, o tabloyu -orada farklı kareler gelip-geçiyor- temâşa etsin, zevkle seyretsin onları, onlardan yeni yeni manalar çıkarsın.
Şimdi, hâdiseler çok farklı şekilde cereyan ediyor. Dolayısıyla bize de bu farklı şeyler karşısında herhalde farklı tavırlar, farklı haller düşüyor. O mevzuda kusur etmemek lazım… Her birisi, Cenâb-ı Hakk’ın değişik tecelli dalga boyunda ayrı bir lütfudur; onları birer lütuf gibi görmek lazım. Kimden gelirse gelsin; Celâlî de olsa, Cemâlî de olsa, “Hepsi Cenâb-ı Hakk’ın birer lütfudur!” demek lazım. Öpüp başımıza koymamız lazım.
“Cennet hayatının bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsunuz.”
Cenâb-ı Hak, bir yönüyle bizi imtihan etti. Bir kısım zalimleri musallat etti size. Belki çizginizde kaymalara sebebiyet vereceği düşüncesiyle, yani, “Bunlar, yaptıkları şeylerden vazgeçerler, bıkarlar, usanırlar, inlerine çekilirler; kuyruklarını kısar, inlerine çekilirler.” falan gibi, kendilerini aldatan vehimlere kapıldılar onlar. Her dönemde Amnofis’ten Ramses’e kadar, ondan Lenin’e kadar, Stalin’e kadar, Saddam’a kadar, Kazzâfî’ye kadar bütün diktatörler, tiranlar, hep aynı şeyi yapmışlardır; fakat sonunda aldanan, kendileri olmuştur; onların hepsi.
Öyle bir zulüm yaptılar. Siz de (onların beklentilerinin aksine dünyaya açıldınız.). Onların tabiri, onların mülahazası öyle; sizinki “in” değil. Siz, Cennet’in saraylarına/köşklerine müteveccih yürüyorsunuz; hedefinizde “Rıza ve Rıdvan” var, Cenâb-ı Hakk’ın bâ-kemâlini müşâhede etme var;
يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ
وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ
فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ
فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ
“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!”
Ehl-i İ’tizâl, Cenâb-ı Hakk’ın rü’yetini inkâr ettiklerinden dolayı, Bed’ü’l-Emâlî sahibi “Yazık olsun size!” diyor; bağışlayın, “Yuf olsun size!” diyor. Evet, siz, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâl-i bâ-kemâlini müşahede etme gibi bir nimete yürüyorsunuz. Hazreti Pîr’in ifadesine göre, “Dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsunuz.”
Şu “galaksiler, sistemler” diyorsunuz; belki her birinde bir milyar yıldız var, Güneş sistemi gibi şeyler var bunların içinde. Bunların hepsini ân-ı vahitte sevk ve idare ediyor, hiçbirinde bir arıza görülmüyor, bilinmiyor. Hepsinin çehresine ayrı bir güzellik serpiştirilmiş. Bütün bunların hepsi, Zât-ı Ecell u A’lâ’da mevcut; o Cemâl-i bâ-kemâlini insanlara gösterdikleri zaman, bayılacak o insanlar. Şimdi, buna namzet olan insanlar, bence, bu dünyadaki gelip-geçici şeylere karşı zerre kadar alaka göstermezler, “göstermeyecekleri müsellemdir”, öyle diyelim, “müsellemdir!”.
Jon Pahl’ün Kitabı: “Fethullah Gulen: A Life of Hizmet”
Dolayısıyla zalimler zulmettiler; fakat bu arada kendinizi, Hizmet’inizi, hareketinizi ifade etmek için belki çok farklı bir fırsat yakaladınız. Böylesi hiç olmamıştı. Çünkü şimdi mazlumiyeti, ma’zuliyeti (vazifeden azledilmeyi), içeriye atılmayı, belki sürgün edilmeyi, eve kapanmayı, gaybubet etmeyi, yurdunu-yuvanı terk etmeyi, bazen evlâd u ıyâlini kaybetmeyi yaşıyorsunuz. Bütün bunlar, bu türlü zulümler, sağanak sağanak başınızdan aşağıya belalar mahiyetinde yağdığı zaman, çok farklı şeklide Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunuyorsunuz, “Onları da âhiret hesabına Allah’ım!..” diyorsunuz ve zannediyorum zaten sizin bu alev alev yanan içinizdeki ateşi söndürecek tek iksir varsa, o da bu mülahazadır. “Ne olacak, boş ver, dünya gelip-geçici!..”
Şimdiye kadar “Ölmem!” diyen, öyle yaşayan insanlar, geldikleri gibi gittiler. Evet, o dünya, onlardan sonrakilerine kaldı. Bu dünya, böyle bir şey!.. “Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.” diyeceksin ve yürüyeceksin hedefine doğru, Rü’yet’e doğru, Rıdvan’a doğru, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iklimine doğru, Sahabe-i kirâm’ın dünyasına doğru, Enbiyâ-i ızâmın dünyasına doğru.
Onların yaptıkları şeyler, sana, bunu kazandırmıştır. Fakat bu işin içinde çok daha farklı şeyler oluyor. Düşünün kendi ülkenizde, inanmış gibi görünen insanları… Betahsis bu tabiri kullanıyorum: “İnanmış gibi görünen insanlar…” Mü’min tavrı sergiliyor gibi ve her şeyi ona bina ediyor gibi, İslamî argümanları dünyevî debdebe ve saltanatları için kullanan densizleri, bunların yaptıklarını düşünün.
Fakat bir de beri tarafta bakıyorsunuz, bir Jon Pahl çıkıyor, bir kitap yazıyor. (“Fethullah Gulen: A Life of Hizmet” https://www.amazon.com/Fethullah-Gulen-Hizmet-Jon-Pahl/dp/1682060209) Didik didik etmiş sizin dünyanızı. Köyünüze kadar, kentinize kadar gitmiş, mezarlıklarınızı ziyaret etmiş; değişik şeylerden, yeni yeni anlamlar çıkarmış ve kocaman bir mücellet meydana getirmiş. Hiçbir beklentiye de girmemiş. Dünya, ona, o kitaba tâlip olmuş; değişik yerlerde ona, o kitap vasıtasıyla kendini ifade etme imkânı, zemini, ortamı hazırlamış; her yerde sizin sesiniz, soluğunuz gibi sizi anlatmış.
Ve siz de dinlemişsinizdir, öyle bir heyecanla anlatıyor ki, hani “Yahu bizden öyle bir insan neden çıkmadı şimdiye kadar, neden böyle bülbül sesli bir insan çıkmadı!” falan dedirtecek mahiyette. Dünyanın dört bir yanında dolaştı, öyle şeylere cevaplar verdi ki!.. Mesela; “Niye bu adam, yalnızdır!” (Neden evlenip evlâd u ıyâle karışmadı?) filan. Evet, sizin bir kuşku aradığınız bir meselede, o, çok makul şeyler söylemek suretiyle, o mevzuda feveran eden hissiyatı yatıştırdı. “Yahu şundan dolayı: Bir insan, bir şeye dilbeste olmuşsa, dağınıklığa düşmemek için esasen, muhtelif şeylere sapmamak için, konsantre olmak için esasen… Dolayısıyla da o mevzuda öyle bir yalnızlık, öyle bir vahdet olabilir.” demek suretiyle, sanki siz itham edildiğiniz bazı şeyler karşısında kendinizi müdafaa ediyormuşsunuz gibi, sizi müdafaa etmiş; candan… Hani kitaba bakanlar, göreceklerdir bunu.
Anwar Alam’ın Kitabı: “For the Sake of Allah: The Origin, Development and Discourse of The Gulen Movement”
O diğeri, Anwar Alam; o da mübarek bir insan. (Anwar Alam’ın kitabı: “For the Sake of Allah: The Origin, Development and Discourse of The Gulen Movement” https://amzn.to/3pnhOVp) Yeni bazı teklifleri de olmuş onun; bazı teklifleri de var. Herhalde bugüne kadar denip edilen şeylerin tekrarını istiyor: Bir kere daha bunları tekrarlayıp “Bu duygu ve bu düşüncemde ben hiç değişmedim, aynı şeyleri düşünüyorum.” deseniz… Mesela “Demokrasi!” dedimse ben, “Gayr-ı mütecânis (farklı farklı unsurlardan oluşan) bir toplumda en önemli idare şekli odur herhalde. Başkalarının o mevzuda diyeceği/edeceği şeylere de kulak asmamak lazım!” falan. Diyor ki: “Yeniden, bunları bir kere daha tekrar etmek suretiyle vurgulasanız. Ben de bu yeniliği ile o meseleyi alıp orada, Hindistan gibi koca bir ülkede duyuracağım sesimi. Bazı kimseler ile temas ettim ki, bunlar, binlerce, yüz binlerce insana tekâbül ediyor; binlerce yüz binlerce insana tekabül ediyor!”
Bunun gibi kadirşinas insanlar, dünyanın her yerinde, doktora tezleri hazırlıyorlar, Hareket ile alakalı, şununla alakalı, bununla alakalı. Bu açıdan da bir taraftan bunlar bir kazanım, sizin için bir kazanım. Eğer böyle bir şeye maruz kalmasaydınız, mağduriyete, mahkûmiyete, ma’zûliyete… Evet, Arapça tabirler kullanıyorum: Ma’zuliyet demek, vazifeden azledilme demek. Bilmem ne kadar insanı azlettiler. Mehcuriyet de “terk edilme” demektir; edebiyatımızda bizim “mehcur” kelimesi, çok kullanılmıştır esasen. “Yüzüne bakılmamış, âşıklar-mâşuklar” filan demektir. O ona bakmamış, o da ona bakmamış gibi mülahazalar. Kullandığım bu kelimeler bazılarınıza belki garip gelebilir de mahzuru yok; bize ait, bizim dünyamızın, edebiyatımızın malzemeleridir bunlar.
Evet, onlar birer destan kesiyorlar; Sa’di Şirâzî gibi, Firdevsî gibi destan kesiyorlar. Belâgatlarıyla, muhakemeleriyle insanları büyülüyorlar ve bunun altında esasen “siz” gibi bir hakikati dillendiriyor, bütün dünyaya duyuruyorlar, “siz” gibi bir hakikatı.
“Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten!”
O açıdan da hani -zannediyorum Namık Kemal’indir bu- “Hakir düştüyse Hizmet, şânına noksan gelir sanma / Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten!” diyor. O “devlet” diyor, herhalde o gün Devlet-i Aliyye-i İslâmiye’ye hor bakanlara karşı o türlü bir müdafaası oluyor. Bugün sizin için de “Hizmet” önemlidir. Hatta bu “Hizmet” tabirini, başkaları takdir ile karşılıyorlar. سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ “Kavmin efendisi esasen, hizmetkarıdır onun.” Efendim, devlet başkanı bile olsa, kavmine, milletine hizmet ediyorsa, işte o; doğru odur, o meselenin doğrusu odur. Dolayısıyla dünyanın değişik yerlerinde bu “Hizmet” kelimesini takdir ile karşıladılar, “Hizmet” dediler, başka bir şey değil; “Hizmet; insanlığa hizmet” dediler.
Bu insanlar, Jon Pahl, Anwar Alam veya başka yerlerde başkaları, dünyanın değişik yerlerinde daha başkaları da… Hatta bir kardeşimiz dediydi, zannediyorum kırk kadar doktora tezi hazırlamışlar, sunmuşlar; evet, o… Şimdi Cenâb-ı Hak, bir taraftan böyle kapıları size kaparken, bir taraftan da çok farklı, kale kapıları gibi kapılar açıyor. Bütün dünya bugün sizden bahsediyor, bütün dünya…
Eee Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek gâye-i hayali, “Mefkûre-i Ulviye”si esasen: “Benim adım, Güneş’in doğup-battığı her yere ulaşacaktır bir gün!” diyor. Zannediyorum Efendimiz’in adının ulaşmadığı bir yer kalmamış gibi. Evet… Ama bir gün bir kabullenme de olacak belli ölçüde. Şu anda zaten değişik yerlerde öyle bir saygı var ki!.. Bütün o âlemi, hepsini birer mercek yaparak, hâdiselere baktığınız zaman, sadece Türkiye’deki genel durum, midenizi bulandırır sizin. O da iyi; şimdilik hele bir oraya gitmeyelim, böyle dünyanın değişik yerlerinde varabileceğimiz her yere varalım, Allah’ın izni ve inayeti ile; bakalım ne oluyor!.. Efendim, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır!” Bütün dünyaya bunu duyuralım!..
Yunanistan, minnet sayılabilecek söylemlere de girmeden, insanlığın gereğini sergiliyor ve bir kardeşlik tavrı ortaya koyuyor; binlerce muhacire kol kanat oluyor.
Düşünün… Dün kendilerine tepeden bakıyor, böyle hor görüyorduk. Belli bir dönemde “Osmanlı vesayeti” falan diyorduk. Oysaki bizim kardeşimiz onlar. Dün sizinle beraber, el ele, omuz omuza, diz dize; Yunanistan. Onlar vasıtasıyla denizleri aşıyordunuz, daha başka yerlere de sözünüzü dinletiyordunuz, Allah’ın izni, inayeti ile.
Belli bir dönemde bir kısım yanlışlıklarla -esasen- dostu düşman gibi algılamış olabilirsiniz. Yanlışlıklara girilmiş olabilir. Fakat hadiseler, farklı formatlar istiyor; farklı formatlar karşınıza çıkınca, bugün onlar size farklı türlü bakıyor, siz de onlara farklı türlü bakıyorsunuz. O dünkü kardeşleriniz, bugün de farklı bir kardeşlik sergiliyorlar.
Bakın, ekonomik durumları ne kadardır o insanların?!. Bir Amerika değildir o, bir İngiltere değildir, bir Almanya değildir. Ama zannediyorum dünya kadar insanı, binlerce insanı aldı, bağırlarına bastılar. Âdeta, ağızlarıyla söylemeseler bile… Söyleyip minnet sayılabilecek yöntemlere/yollara da sapmadılar; fakat “Yaptığımız şey bizim, insanca bir şey, hümanizmin gereği esasen, insan olmanın gereği!” dediler. Belki binlerce, yüzbinlerce insanı bağırlarına bastılar; ülkelerinde değişik limanlar, rıhtımlar, alanlar oluşturdular; dünyanın değişik yerlerine seyahat imkânı verdiler onlara.
İşte bu da sizin için ayrı bir kazanım. Yunanistan, kardeşiniz; İngiltere, kardeşiniz; Almanya, kardeşiniz; Fransa, kardeşiniz; Hollanda, kardeşiniz; yeni dünya Amerika, belki çoğumuz Türkiye’de Amerika’nın değişik eyaletlerini bile bilmezdiniz ama… Şimdi dünyanın değişik yerlerinde daha başkaları da… Bugün kalpleri sizin için çarpıyor ve size muhalif olanlara karşı da kat’î bir tavır alıyorlar. “Hayır” diyorlar, “Sizin dediğinize inanmıyorum ben! Doğru söylemiyorsunuz, doğru yapmıyorsunuz; zulmediyorsunuz, birilerini gadre uğratıyorsunuz!” diyorlar.
Başka ülkeleri de sayabilirsiniz burada. Afrika’nın derinliklerine kadar, tâ Güney Afrika’ya kadar… Her yerde arkadaşlar ile görüşüyor, telefon ediyorsunuz; “Var mı bir yaramazlık? Var mı musallat olan bir muzır?” “Var!” diyorlar. “Kim?” diyorsunuz. Diyorlar ki, “Bizim ülkenin elçileri, konsolosları, yabancı misyon şefleri. Gelip gelip ‘Kapatın bu okulları, bu eğitim müesseselerini; bunlara lüzum yok! Biz size neler neler yaparız!’ falan diyorlar.” Çok doğru, onlara neler ve neler yapıyorlar. Akla hayale gelmedik şirretlikler yapıyorlar. Evet, vaka…
Vakıa bazı yerler, çok az yer, belki onda biri bile değil; bunlar, yalancıların yalanına kanarak esasen, okulları kapattılar; doğru. Fakat nâdimler, pişmanlar; çünkü geriye dönme de çok zor. Bir devlet riyasetinin aldığı bir karar hakkında, “Efendim, dün yanılmışız, kusura bakmayın, biz geriye dönüyoruz bundan!” demesi çok zordur. Bu açıdan, burada antrparantez bir şey diyeyim; Böyle, Fas, Tunus, Cezayir, Sudan, Somali, Senegal gibi ülkeler, belli bir dönemde Osmanlı vesayeti altında bulunan ülkelerdir bunlar. Fakat bir dönemde Osmanlının torunları gibi görünmüş, gitmiş okulları kapattırmışlar oralarda. Ee birden bire yeniden açarlarsa, “Dün kapattınız, bugün açıyorsunuz; yahu nedir bu sizin derdiniz!” falan derler. Çok zordur o büyük insanların bir yerde yaptığı bir şeyden hemen geriye dönmeleri; onu itibarsızlık sayarlar, akılsızlık sayarlar, densizlik sayarlar. Ama bir gün gelecek, hakikaten başkalarının şirretliği tamamen ortaya çıkınca, “Yanılmışız biz!” diyecekler. Burada dedikleri gibi, “Yanılmışız!” diyecekler; sonra da geriye adım atacaklar, Allah’ın izni ve inayetiyle; farklı bir yöntem ile yeniden işe sahip çıkacaklar. Bekliyoruz onu hep.
Yol, Allah yolu ise, peygamberler güzergâhı ise şayet, Allah, o yolda yürüyenleri hiçbir zaman yüz üstü bırakmamıştır, bırakmayacaktır, bırakmıyor!
Her devirde mütemerritlerin, diktatörlerin, tiranların, firavunların tavrı böyle olmuştur. Onlar, hiçbir zaman makul karşısında pes etmemiş, dize gelmemişlerdir. Onlar, -bağışlayın- rezilce yaşadılar, sefilce hayatları noktalandı ve derbeder olarak da ölüp gittiler; arkadan gelenlere fena bir örnek teşkil ettiler, fena bir örnek.
Ee başkalarının akıbeti de odur, hiç tereddüdünüz olmasın. Evet, uzatabilirler o meş’ûm günü; yani, geceden karanlık gündüzü uzatabilirler; kendilerince değişik argümanları kullanabilirler. Fakat Allah (celle celâluhu) mü’minlere açtığı binlerce kapı ile, onların da hakkından gelir. Saddam da gider, Kazzâfî de gider, Jull Sezar da gider, Amnofis de gider, Ramses de gider… Hepsi gider, gider ama hepsi de birbirinden beter. Tereddüdünüz olmasın!..
Ne hakla söylüyorsun bunu? Âdet-i İlahiyeye binâen… Fırsat verir, fakat sonra canlarını inlete inlete alır! Âdil-i Mutlak!.. Hakk!.. Âkif ne güzel söylüyor, hani “Ve’l-Asr” suresiyle alakalı: “Hâlık’ın nâ-mütenâhi adı var, en başı Hakk.” Tabii benim burada bir şerhim var. “Hakk”, Cenâb-ı Hakk’ın en baş ismi değil esasen. İsm-i Zât olan, Lafz-ı Celâle, en baş; ondan sonra da “er-Rahman”, “er-Rahîm”, “Hayy”, “Kayyûm”. Onun için vezin bozuluyor biraz.
“Hâlık’ın nâ-mütenâhi adı var, biri de Hakk,
Ne büyük şey, kul için hakkı tutup kaldırmak..
Hani Ashâb-ı kiram “Ayrılalım!” derken,
Mutlaka “Sûre-i Ve’l-Asr”ı okurmuş, neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,
Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salah,
Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzun insanlık,
Bu dördü birleşti mi, yoktur sana izmihlal artık!”
Bu dördü birleşti mi, yoktur sana izmihlal artık: İman-ı kâmil, amel-i sâlih, sabır (aktif sabır), hakperestlik. Bunlar, bu dördü, bir araya geldi mi, Allah’ın izni ve inayetiyle, karşına dikilen herkes, senin karşında pes edecektir ve “Allah bes, bâki heves!” dedirtecektir. Evet, bu da atasözümüzdür bizim: “Allah bes, bâkî heves!”
Bizi Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!..
Evet, Yunanistan’dan bahsediyorduk. Yunan kardeşlerimiz bizim… Herkese kardeş demeye teşne/hazır bulunuyoruz; fakat bazıları öyle mide bulandırıyor ki, tam böyle, “kar…” diyeceğin zaman birden bire bir istifrağ (kusma hissi) geliyor, diyemiyorsun; “ka…”da kalıyorsun. Ee zaten “ka…” vakıf manasına gelir, “dur” demektir artık burada. Öyle değil mi? Cezim alametidir.
“Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun!” اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِ Ben, sizdeki imana, azme, cehde, gayrete -tabii bütün kardeşlerimdeki şeylere- hayranım esasen! Mutlaka o inançla, bu azimle, o kararlılıkla bir yere varacaklarına inanıyorum. Havayı ben bulandırmasam inşâallahu teâlâ, çok yakın bir gelecekte, Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle, onlar gâye-i hayal haline getirdikleri ufka ulaşacaklar; üveyikler gibi o semalarda kanat çırpıp duracaklar.
Bu da diyor ki: “İnsanlara el açmak, hep girân geldi bize / Mihrabı Hak olana, bu türden girân azap! / Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan / Vicdanı hür olana, minnetli ihsan, azap!” Allah’tan başkasına karşı kendimizi hiçbir zaman borçlu hissetmedik. “Falanın, filanın kuluyuz!” demedik. O zavallılar gelirken, “Allah geliyor gibi” diyerek esasen şirke, küfre girmedik.
Evet, hele bir tane andavallı!.. Böyle bu çirkin kelimeleri kullanıyorum, sizi rahatsız ediyor mu? Evet, “Bak neler yaptık, neler yaptık!” Ee doğru, neler yaptınız, neler!.. Milletin canına okudunuz, ciğerine okudunuz!.. Şimdi bu yaptığı şeyleri, insanlık adına bir şey zannediyor. Bir de bağışlayın, estağfirullah, yüz bin defa estağfirullah… Mel’ûnun mel’ûniyetini ifade eden şeyleri söylerken bile O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı saygısızlık olur diye ürperiyorum ben. إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ * وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا * فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا (O zavallı, bu yüce suredeki “istiğfar” emrinin manasını anlamayıp diyor ki) “Efendim, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’yi fethetti de, esasen (gurura kapılarak) günah işledi de, Allah (celle celâluhu)…” Bu ne küstahlıktır!.. Hafizanallah. Zannediyorum Ebu Cehil bile dememiştir böyle bir şey. İnanmamış Efendimiz’e ama Ebu Cehil bile böyle bir şey dememiştir. Ama sen al bunu, bakan yap; ondan sonra da arkadan seyreyle feryad u figanı veya efgânı.
اَللَّهُمَّ زِدْنَا عِلْمًا وَإِيمَانًا وَيَقِينًا وَتَوَكُّلاً وَتَسْلِيمًا وَتَفْوِيضًا وَثِقَةً وَاطْمِئْنَانًا، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَاذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ
“Allah’ım ilmimizi, imanımızı ve yakînimizi ziyadeleştirmeni diliyor; tevekkülümüzü teslim ve tefviz zirvelerine, hatta sika ve itminan ufkuna yükseltmeni talep ediyoruz. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celâl ve ikram sahibi, Zü’l-celali ve’l-İkram!”
Bizi Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!.. Bizi Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!..
رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ * حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ * نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ * غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ * آمِينَ، يَا مُعِينُ *
“Rabbimiz, sana güvendik, sana yöneldik ve sonunda sana döneceğiz. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!.. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!.. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!.. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır. Dualarımızı kabul buyur, ey darda kalan herkesin yegâne sığınağı, medet dileyen her kulun gerçek yardımcısı!..”
Hakkınızı helal edin.
Kaynak:Herkul.org
Dumanlı, YouTube kanalında yayınladığı videoda, 15 Temmuz’un karanlık noktalarının er geç aydınlatılacağını, serinkanlı olunması gerektiğini ve insanları büyük bir yüzleşmenin beklediğini söyledi.
Amerika Rumi Forum’dan “İnsani Kardeşlik Adına” Müslüman-Hristiyan Diyalog programı
Amerika’nın başkenti Washington,DC`de faaliyet gösteren Rumi Forum, Birleşmiş Milletler`in “Dünya Dinlerarası Uyum Haftasi” sebebiyle sanal ortamda bir etkinlik yaptı.
İlk yazıda kaleme aldığım, Hizmet ve birey ilişkisinin üzerinde durmaya devam edelim. Soru şu; birey ve bireysellik nedir ?
Birey, psikoloji terimi olarak; topluluklarını oluşturan, insanların benzer yanlarını kendinde taşımakla birlikte, kendine özgü ayırıcı özellikleri taşıyan ferttir.
Sosyolojik olarak da, toplumları oluşturan duygu, düşünce ve özgür iradeyle boy göstermek, var olmak demektir.
Bireysellik ise; bulunduğumuz toplum içerisinde kendi rengimizi ortaya koyarak yaşadığımız çağa, topluma bir katkıda bulunmaktır.
İnsan geçmişe ait hüviyeti ile gelecekle bağlantı kurabilir. Geçmişe basıp geleceğe sıçrayabilir. Geçmişin hüznünü, geleceğin korkularını üzerinde taşır.
Birey sosyalleşmek, özgürleşmek ister. Sosyal ilişkileri, özgürlük sınırlarını belirler aslında. Ama başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin başladığı yerde bizim özgürlüğümüz biter.
Hizmet bir sosyal oluşum olarak bireylerden meydana gelir. Bireyler ulvi, evrensel düşünceler, değerler etrafında bir araya gelmişlerdir. Bazen fertlerin şahsi çıkarları geri planda kalabilir. Aslında devlet bile bazen vatandaşlarına kısıtlamalar getirebiliyor.
Hizmet evrensel bir açılım sağlamıştır. Önce Türkiye içinde hayatın her alanında varlık göstermiştir. Çok kaliteli ve donanımlı bireyler yetiştirmiştir. Sonrası da global çapta hizmete gönül veren insanlar yüksek bir motivasyonla dünyanın değişik coğrafyalarına açılmış, bulundukları toplumlarla alıcı ve verici konumunda entegrasyon sağlamışlardır. Avrupa ve Amerika gibi toplumlarda entegrasyon daha yavaş gerçekleşmiş olabilir. En büyük sermayesi de insan gücüdür aslında.
Cemaatler, hareketler, gruplar insana düşünce vermezler, eserler ve aydınları verirler. Bireyler okumak, dinlemek ve öğrendiklerini içselleştirmekle mükelleftirler. Bu, nerede ve hangi aidiyet içinde olursa olsun böyledir !
Liderler hedef gösterirler ama hedefe gitme noktasında yol ve yöntemler bizim donanımımızla ilgilidir. Beni taşısınlar, ben hiçbir cehd içinde bulunmayayım anlayışı karıncalar, arılar dünyasına bile terstir.
Kula kulluk olmaz. Gerçek bir inanan iseniz bu zaten böyledir! Diğer türlü, her gün kırk defa söylenen ahde vefasızlık olur.
Günümüzde de nice entellektüel veya lider olduğunu iddia eden insanlar var, ama bakıyorsunuz tumturaklı laflarına rağmen peşinden gideni göremiyorsunuz.
Kaç aydın gösterebilirsiniz ki, düşünceleri daha hayatta iken eyleme ve müesseseye dönüşmüş, her milletten fikri takipçileri çıkmıştır?
İtirazları duyar gibi oluyorum, mantıki muhabbet; idealler ve erdemler etrafında bir araya gelebilme imtiyazıdır, ayrı bir yazıda ele alalım.
Yaşamlarımızın ruhsal özü aslında dilbeste olduğumuz hakikatlerde gizli ve bizler hikayelerimizle varoluyoruz, bulunduğumuz toplumlara değer katıyoruz. Ve unutmayalım içinde bulunduğumuz topluluk erdemli ise, kendi gayretlerimizle ulaşamayacağımız ekstra kazanımlar ediniyoruz. Sosyal bir varlık olan insan için verilecek en büyük ceza da, yalnızlığa mahkum etmek olacaktır herhalde.
Hizmetten | Mustafa Ertuğrul
Yoksa ehl-i dalaletin, firak-ı dâllenin yaptığı şeyleri anlatırsanız; onlar karakterlerinin gereğini yapıyorlar: Kur’an ifadesiyle: كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ “Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır.” (İsrâ, 17/84) Herkes, karakterinin gereğini sergiler! Canavar, canavarlığını; yılan, yılanlığını; akrep, sokmasını mutlaka gösterir. Hani var ya, halk hikâyelerinde: Kurbağa ile akrebin arkadaşlığı… Akrep sudan geçemiyor; suyun içine gelince, kurbağa onu geçiriyor. Sonunda sokuyor onu. “Ee bu nasıl kardeşlik?!.” diyor, “Ee huyum benim!” diyor, “Karakterimin gereğini yaptım!”
Evet, öyle bilmek lazım; onlar, karakterlerinin gereğini sergilediler. Allah, o duruma düşürmesin!.. O bir şenâat ve denaettir; ahsen-i takvîme mazhar insan yapısına karşı, kalbî-ruhî, maddî-manevî anatomisine karşı saygısızlıktır. Bir âbide olarak yaratılan insan, o durumlara düşmemeli; Kur’an’ın ifadesiyle, أُولٰئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvanlar gibidirler, belki hayvandan da aşağıdırlar.” (A’râf, 7/179) Bu derece sukut etmemeli!.. Evet, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır / Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.” diyor Âkif, ruhu şâd olsun. Onlar, o karakterlerinin gereğini sergiliyorlar.
Fakat acaba biz, Cenâb-ı Hakk’ın bize eltâf-ı Sübhâniyesi ölçüsünde bir cehd ü gayrette bulunduk mu? Veya o ölçüye müteveccih olma ve ona ulaşmayı gâye-i hayal yapma şeklinde, acaba O’nun bize lütfettiği bütün imkânları o mevzuda seferber ettik mi? Yoksa yer yer kendimizi öne çıkararak, kendi çıkarlarımızı/mülahazalarımızı mı düşündük? Biraz evvel arz ettim: “Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu / Sohbet-i yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan.” Yâr’ı, âğyâra dilbeste olmuş kimse, nasıl bilecek ki?!. Evet, kendimize bağlamış olabiliriz bunu. Bence hadiseler bizi “ızdırârî beslenme”ye sevk etmeli. “İhtiyarî beslenme” biraz “Acaba olmasa da olur mu?!” duygu ve düşüncesi uyarır.
Şimdi o zaman biz, dua duygumuzu, teveccüh duygumuzu, tazarru duygumuzu daha da güçlendirerek, topyekûn bir koro teşkil ederek, O’na yönelmeliyiz. Hazreti Pîr ifadesiyle, “Nasıl ki sadaka, belayı ref’ eder, ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder.” Öyle ise -bakın- kendi ülkenizde bu türlü şeylere maruz kalınca, din-diyanet açısından, kültür açısından, anlayış açısından çok farklı olan insanlardan da aynı tepkiler ile karşı karşıya kalabilirsiniz.
Öyleyse bu meseleyi öyle hesap ederek, kendinizi ona göre ayarlayın! Neden? Çünkü siz, evrensel bir dinin temsilcileri olarak güneşin doğup-battığı her yere nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götürüp bir bayrak gibi dalgalandırma mecburiyetindesiniz. “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” buyurmak suretiyle, hem size bir gâye-i hayal, bir mefkûre, bir ideal gösteriyor; hem de aynı zamanda gayptan haber veriyor, “Öyle olacak!” diyor. Siz, bu mevzuda ahd ü peymânda bulunmuşsanız şayet, bence kendi ülkenizde bu türlü belâ ve mesâibe maruz kalınca, başka yerlerde de olur.
Öyle ise bu çaptaki tazyiki, maruziyeti, mağduriyeti, mahkûmiyeti, mazlumiyeti, mahcuriyeti ve “müttehem bi’l-irhab” olmayı (terörle itham edilmeyi) -hani “terör örgütü” falan dediler ya şom ağızlar- bunları hesaba katın; “Burada olduğuna göre, başka yerlerde de -hafizanallah- bu türlü şeylerle karşılaşabiliriz.” deyin. Öyle ise mahrûtî bir bakış ile, bütün insanlığa böyle bakmalı; bütüncül bir nazar ile bakmalı. Farklı karakterlerdeki insanlar, bir gün, karakterlerinin gereğini ortaya koyarlar.
Öyle ise dünyayı doğru okumak lazım; insanlara bir şey anlatacak, bir şey okuyacaksak, evvelâ o insanları, o toplumu kendi kültürleriyle doğru okumamız lazım. On defa düşünecek, bir kere söyleyeceksiniz! Şimdi bu öyle bir ders ki!.. Size meseleye evrensel hale getirme adına kitaplarla ve mücelletlerle ifade edilemeyecek bir dersi veriyor Sâhib’i.. O Sâhib-i Zîşân’a, canımız kurban olsun!.. Yaptığı her şey, yerinde, isabetlidir. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları bir yönüyle revâ gören Allah (celle celâluhu), size revâ görmüş, çok mu?!. Büyütmeyin onu, başınıza gelenleri!..
Bir de meselenin böyle bir yanı var. Evet, o açıdan oturup-kalkıp bir taraftan “Başımıza gelen şeyler, şundan oldu!”; bir taraftan “Doğru, misyonumuzu edâ edemedik. Bütün argümanları o istikamette kullanamadık!”; bir taraftan da “Umum dünya konjonktürünü nazar-ı itibara alarak, demek bundan sonra Hizmet metotlarımızı, sistemimizi yeniden ayarlamamız lazım!..” mülahazası ile meşgul olmalıyız. Bunlar etrafında muhaverelerimizi zenginleştirerek, Sohbet-i Cânân ile kalblerimizi güçlendirerek, bu dönemi böyle değerlendirmeliyiz.
Bu video 19/11/2017 tarihinde yayınlanan “NESL-İ CEDÎD VE DİRİLİŞİN ESASLARI” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://herkul.org/bamteli/bamteli-ne…
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi