Görmediği eziyet, çekmediği cefa kalmadı. Kendi tabiriyle “bir cani gibi” memleket hapishanelerinde dolaştırıldı Üstad Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri. Ancak o hak bildiği yolda yürümekten asla geri durmadı. Ona eziyet eden dönemin zalimleri lanetle anılırken, o vefatının ardından 61 yıl geçmesine rağmen rahmetle, minnetle ve dualarla hatırlanmaya devam ediyor.
23 Mart Salı 2021(BU AKŞAM) 19.30’da(Avrupa Saati) yayınlanacak Üstad Bediüzzaman Hazretlerini Anma Programı CANLI yayınımızın konukları Abdullah Aymaz Ağabey, İlahiyatçılar Yılmaz İndi ve Hüseyin Yağmur olacak.
Hizmetten.com ailesi olarak Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin vefat yıldönümünde Hatimler, Yasinler, dualar okuyoruz. CANLI anma programımız öncesinde okuduğunuz Hatimleri ve Yasinleri [email protected] adresine mail atarak veya internet sitemizdeki formu doldurarak sayıları bildirebilirsiniz.
Barış Cem Kaya moderatörlüğünde gerçekleştirilecek programımızda sizler için özel kliplerde hazırladık.
Bu özel programı kaçırmayın.
23 Mart 2021 Salı(BU AKŞAM)
19.30 Berlin
21:30 İstanbul
22.30 Bakü
13:30 Newyork
Hizmet hareketinin Türkiye’de meydana gelen soykırımdan sonra yeni bir evreye girdiğini hemen herkes kabul ediyor. Belki de olması gerekenleri yaşıyoruz. Beklentisizler hareketi malum, son beş altı sene önce darbe üstüne darbe yedi. Ve kısmen duraklama dönemine girdi. Bu Türkiye eksenli, dış, sert ve amansız müdahaleler, içimizde de elli tane sorunun, problemin oluşmasına sebep oldu.
Tabi daha önceleri korunmuş ve sterilize bir hayat yaşıyorduk. İç muhasebeyi, sorgulamayı kendimizle yüzleşme gibi kavramları çok da bilmiyor ve yaptıklarımızın ne kadar isabetli şeyler olup olmadığını tam da ölçemiyorduk. Fakat bu dönem başka. İtiraz edenlerin bol olduğu ve birbirimizi suçlamanın kolaylaştığı ziftten, dumandan bir atmosfer oluştu. Halbuki Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri’nin laakal(devamlı) 15 günde bir okumamızı tavsiye ettiği 4 maddelik ihlas prensiplerinin bir maddesine göre birbirimizi kesinlikle tenkit etmememiz ve çekiştirmememiz gerekiyordu.
Şu an iyi niyetle veya değil yapılan tenkitler arkadaşlarımızı, ağabeylerimizi ve dahi bu hareketle alkali herkesi fazlasıyla etkiliyor. İşin doğasında olması gereken tenkitler dahi bizi birbirimizden koparacak hale getirebiliyor. “İşin doğası” derken bütün faziletlerine rağmen sahabe i kiram efendilerimiz arasındaki çatışmaya varan münakaşalarını kastediyorum. Çünkü Üstadımıza ve Hocamıza göre hadisi şeriflerde de belirtildiği gibi bizim örnek alacağımız rol modelimiz sahabe efendilerimizdir. (İstikamet Çizgisi, Rol Model Olarak Sahabe, sf 98)
Şu an aramızdaki şaşkınlığı ve yerli veya yersiz tenkitlerin bu denli etkili olmasını sahabenin Efendimiz(sav) döneminden sonraki aralarındaki münakaşalarına benzetiyorum. Çünkü sahabe de hizmetin başlangıcındaki halimiz gibi dışardaki fikirlere ve Efendimiz(sav) aralarında olduğundan tartışma ve tenkitlere açık değillerdi. Peygamberimiz(sav) vefat edene kadar arındırılmış, sterilize bir hayat yaşadılar. Tenkitin ve sorgulamaya istişare çerçevesinin dışında pek de alışkın değillerdi. Çünkü Peygamberimizin(sav) icraat ve uygulamalarının tenkit ve kritiğinin yapılmadan kabul edilmesi gerektiğini bizzat Allah (C.C) Kuran’da söylüyordu. (Haşir Suresi, 7)
Fakat Peygamberimiz(sav) vefat edince yerine geçen halifelere ve idarecilere Peygamber olmadıklarından itiraz edilebilirliğin önü açıldı. Bu hakkı arama gayreti neticesinde kritik etme ve tenkit, neticede sahabe efendilerimizden pek çoğunun karşı karşıya gelmesine sebep oldu. Asr-ı saadet gibi duru bir dönemin ardından daha otuz sene geçmeden meydana gelen fitne ve kargaşa münafıkların da etkisiyle Müslümanlar arasında deprem etkisi yaptı. Hz. Ali, düşünebiliyor musunuz, namaz kılan ve oruç tutan Haricilerle savaştı.
Aynı durumun Osmanlı toplumu için de geçerli olduğunu görüyoruz. Tek tip bir toplumdu ve yapısı itibarıyla dışardan gelen etkilere bu toplum açık değildi. Kendi idealleriyle meşgul idiler. Anadolu beylikleri ile olan mücadeleler, savaşlar ve çekişmeler bir taraftan diğer taraftan Bizans tekfurları ile amansız kavgalar ortasında kalan Osmanlı toplumu durup da düşünecek bir vakit bulabilmiş miydi bilmiyorum. Halbuki Proudhon’un dediği gibi “düşünmek için durmak gerekirdi.”
Ve 1402’de Timurlenk’le yapılan Ankara savaşını kaybetmekle durdular, hatta neredeyse dağıldılar. Dıştan gelen bu yenilgi sebebiyle de içeride birbirine düştüler. Tam da böyle bir atmosferde Bedrettin i Simâvi ortaya çıktı ve Osmanlı toplumunu ayaklanma ve kışkırtmalarıyla yok olmanın kertesine getirdi. Aynı tarihi tekerrür burada da cereyan etti. Sterilize bir toplum olman Osmanlı’da Bedrettin’in fikirlerinin etkisi büyük oldu. Farklı fikir ve cereyanlara alışkın olmayan bu toplum “Varidat” sahibi Bedrettin’in fikirleriyle hemen yatağa serildi. Fokur fokur kaynadı.
Fakat bu kötü duruma teslim olmayan Osmanlı toplumu tüm bu fetret dönemi kargaşalarından 11 yıl içinde kuvvetlenerek çıktı.
Bütün dünyaya açılan hizmetin salikleri de bu günlerde aynı durumu yaşıyor. Sosyal medyadan takip ettiğime göre az bir itiraz veya ihtilaf hemen herkeste bomba tesiri yapıyor. Halbuki sükûnetimizi korumak ve adımlarımızı soğukkanlıkla atmamız gerekir. Çünkü başlangıçta steril hayat yaşayan hemen her toplumun bir aşamadan sonra Bedrettinleri eksik olmamıştır. Bu alışmamız ve hatalarımızdan da dersler çıkararak immün sistemimizi kuvvetlendirmemiz gereken bir durumdur.
İnşallah Osmanlının Fetret kargaşalarından kuvvetlenerek çıktığı gibi bugün Hizmet de tüm bu iftira, baskı, tenkit, tenkil türü kargaşalarından yenilenerek, ders alarak ve güçlenerek çıkacaktır.
Elbet bir gün bizim fetretimiz de bitecektir, elbet bitecektir!
Çünkü yol O’nundur, varlık O’nundur.(Celle Celaluhu)
“Yol O’nun varlık O’nun gerisi hep angarya” (Necip Fazıl Kısakürek)
Hizmetten | Hüseyin Odabaşı
En faziletli ibadetlerden “İntizar-ı ferec” | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Tirmizî’de İbn-i Mesûd hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerifte, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, en faziletli ibadetlerden biri olarak “intizâr-ı ferec” (kurtuluş beklentisi içinde olma) konusunu nazara veriyor. “Ferec”, olumsuz bir şeye maruz kalınca, insanın ondan sıyrılması, o işin dışına çıkması demektir. Bu, farklı şekillerde olabilir; değişik durumlara göre, değişik şekilde “çıkış”lar söz konusudur.
Hazreti Yûsuf Aleyhisselam’ın fereci, kuyudan çıkmaktır. Orada seyyidinâ Hazreti Yûsuf’un ne dediğini çok bilmiyoruz. Fakat çocuk olmasına rağmen, o tertemiz kalbiyle kim bilir neler demiştir. Bir de genlerinde peygamberlik var. Bir gün Mısır’da bir ses ve soluk olacak.. Kahire başta olmak üzere, bütün Mısır’a sesini-soluğunu duyuracak.. zindandaki insanlara rehberlik yapacak.. sonra Melik’in yakını olacak, sonra nâzırı (bakanı) olacak.. sonra dünya kadar insan, ona bakarak Müslüman olacak.. tâ ses ve soluğunun yankıları, seyyidinâ Hazreti Musa dönemine kadar uzanacak.
Öyle ki, Mü’min-i Âl-i Firavun ondan bahsedecek. Firavun sarayındaki, Firavun ordularının başkomutanı, Asiye validemizin de ağabeyi Mü’min-i Âl-i Firavun, Hazreti Musa’yı müdafaa sadedinde, وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ “Daha önce Yûsuf da size apaçık delillerle gelmişti; fakat O’nun size getirdiği gerçek hakkında bir türlü şüpheden kurtulamamıştınız.” (Mü’min, 40/34) diyor. “Bundan evvel Yûsuf da gelmişti!..” Ne kadar zaman evvel? Belki bin sene evvel gelmişti. “Siz o zaman bile şek ve şüpheden bir türlü sıyrılamamıştınız!” Hazreti Yûsuf’un sesi-soluğu tâ o döneme kadar ulaşıyor. Evet, O (aleyhisselam), kuyunun dibinde bir musibete maruz kaldı, ona göre bir ferec talebinde bulundu. Yunus İbn Mettâ’nın ferec istemesi… O da işte balığın dişleri arasında veya karnında kalıyor.
Kur’an “Yuttu!” diyor, karnında kaldığını ima ediyor. فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ “Sonra, (düştüğü balığın karnının, gecenin ve denizin, bir de bulunduğu halin) karanlıkları içinde, ‘Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!’ diye yakardı.” (Enbiyâ, 21/87) Böylece, halini arz ediyor, niyazda bulunuyor. “Ya Rabbi! Ben kendime zulmettim!” Halini arz etmedir bu. “Şunu yap, bunu yap!” değil; halini arz ediyor: لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ Lemalar’da, Hazreti Pîr-i Mugân tarafından bu meselenin üzerinde hususi olarak duruluyor, bildiğiniz gibi. Hazreti Yunus aleyhisselam’ın yalvarıp-yakarması ve ferec intizarı da böyle bir şey. Eyyûb (aleyhisselam) da tepeden tırnağa yara-bere içinde oluyor. Hatta menkıbelerde rivayet edilen vakıası itibarıyla -Hazreti Pîr’in de yine Lemalar’da nazara verdiği gibi- diline ve kalbine de yaralar isabet ediyor. Bir yönüyle latife-i Rabbâniye’si ve O’nu dillendirecek dili müteessir oluyor.
Esasen “dil” o (gönül), Farsça; bu, “lisan”, o da Arapça. Dolayısıyla bu (dil), onun (kalbin) tercümanı olması itibarıyla kıymet ifade eder; ona tercüman olmadığı sürece laf-ı güzaf, yaptığı her şey. Bu iki şeye (dil ve kalb) yara-bere isabet edince, edeceği şeyi edemediğinden dolayı, O (aleyhisselam) da, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” (Enbiyâ, 21/83) diye niyaz diyor. Hazreti Üstad, naklederken, onun duasına “Rabbi” kelimesini de ilave ediyor; çünkü Cenâb-ı Hakk’a nida ediyor orada; demek ki “Rabbi!” dedi, أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ “Bu dert, bu zarar bana iyice dokundu.” Sâd Sûresi’nde de, أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) dediği naklediliyor.
“Şeytan, bana dokundu!” diyor orada, nefsini biraz daha aşağıya alarak, suçlayarak, sorgulayarak. Peygamber âdâbı, “niyaz”da bulunuyor. Onun da maruz kaldığı musibet, farklı bir şey; intizâr-ı fereci de öyle oluyor. Seyyidinâ Hazreti Musa’yı da demeden geçmeyelim. Firavun, ordularıyla arkadan gelince, arkasındaki insanlar az endişeye kapılıyorlar. “Takılmış!” demeyeyim, ona “ittibâ etmiş” insanlar, O’nunla beraber gidilecek yere gitmeye karar vermişler; “İşte geldiler, yakalayacaklar!” falan, paniğine/telaşına kapılıyorlar. “Hazreti Musa, ‘Asla!..’ dedi, ‘Rabbim muhakkak benimledir; bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuarâ, 26/62) “Rabbim bizimle beraberdir ve mutlaka bize bir yol gösterecektir!” Karşılarına ırmak çıkıyor, deniz çıkıyor, arkada da düşman…
Bu video 20/08/2017 tarihinde yayınlanan “EN FAZİLETLİ İBADETLERDEN: “İNTİZÂR-I FEREC”” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada:https://herkul.org/bamteli/bamteli-en…
İstişare Kendi Fikirlerimizi Dayatma Yeri Olmamalı
İstişare esnasında insaf ve vicdan kriterleriyle meseleleri değerlendirmenin önemli bir ölçüsü de Kur’ân-ı Kerim’in amellerin tartılmasıyla ilgili beyan buyurduğu şu ölçüdür:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Her kim zerre miktarı hayır işlerse, karşılığını görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse o da karşılığını görür.” (Zilzâl Sûresi, 99/7-8)
Yani herhangi bir meseleyle ilgili karşılıklı ortaya konulan donelerden zerre kadar şer yönü hayır cihetine ağır gelen görüş bir kenara konulmalı ve bunun yerine hayır yönü zerre kadar bile olsa ağır basan görüş esas alınmalıdır. Yani amellerin tartılmasında nasıl ki, hayrın şerre rüçhaniyeti varsa ve Cenâb-ı Hak da kulları hakkında buna göre hüküm veriyorsa, bu düstur bizim istişarelerimize de hâkim olmalıdır. O halde dile getirilen görüşlerden birisinin zerre kadar hayır ağırlığının söz konusu olduğu bir yerde; ne kıdemin, ne unvanın, ne makamın ne de parmakla gösterilen biri olmanın etkisi söz konusu olamaz. Aksine hakikat orta yerde dururken bütün bunları bir kredi olarak görme ve baskı unsuru yapma meşveretin ruhunu tahrip etme demektir.
Evet, meşverette kat’iyen dayatma olmamalıdır. İslâm’a göre en makbul insan, yarım saatlik bir meşveret içinde karşı tarafı dinlerken on defa “Siz bu konuda çok haklısınız. Söylediğiniz her sözün altına imzamı atarım. Fakat bunların yanında benim de aklıma şöyle bir düşünce gelmişti. Buna ne buyurursunuz?” diyen kimsedir. İşte meşveretin şerefini koruyan, şeref abidesi insan budur. Yoksa karşı tarafı dinleme saygısını gösteremeyen ve sürekli kendi düşüncelerini doğru gören kimse esasında nefsini put haline getirmiş bir zavallıdır. Nefsi karşısında rükû ve secdeye varan böyle bir zavallı ise din ve hizmet adına konuştuğunu zannetse de, hakikatte nefsi hesabına konuşuyor demektir. Dolayısıyla onun ortaya koyduğu düşünceler hep reaksiyona sebebiyet verecek, tepkiyle karşılanacaktır.
Bu sebepledir ki insan, istişaredeki hal, hareket ve konuşmalarında sertliğini kırmalı, fikirlerinin sivri yanlarını törpülemeli ve böylece hüsn-ü kabulle karşılanmasını sağlamalıdır. Meselelerin sertliğinin kırılmadığı, düşüncelerin yumuşak bir üslupla seslendirilmediği ve sertliklerin bulunduğu bir meşverette ise kırılıp dökülmeler olur.
Kıdem ve Makam Üstünlüğü Değil Hakk’ın Hatırı
Bazen istişarelerde zaafı olan kimseler kıdem ve kredilerini kullanmaya çalışır, dayatmalarda bulunur. Böylece onlar bilmeyerek de olsa, kıdemleri ve makamları uğruna, din adına yaptıkları hizmetlerini açıktan açığa istismar etmiş olur. Ancak hiç kimsenin egoist ve bencilce tavırlarla istişarenin yümün ve bereketini alıp götürmeye hakkı yoktur.
Konuyla ilgili bir misal arz etmek istiyorum. Hasan Basrî Hazretleri bazı sahabe efendilerimizle birlikte bir mecliste sohbet halkasında bulunuyor. Bu meclise uğrayan insanlar sorularını sahabilere soruyor ve onlara danışıyorlar. Zaten olması gereken de budur. Çünkü sahabe-i kiram, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bulunmuş ve o huzurun boyasıyla boyanmış insanlardır. Zannediyorum Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda bir kere bile bulunmak, Kur’ân-ı Kerim’i baştan sona on kere okumak kadar feyz ve bereket vesilesidir. Çünkü O’nun her tavrında Hak nümayandı. Bakışlarında, kulak kabartışında, ağzını açışında, dilini ve dudaklarını hareket ettirişinde dahi hep Allah’a inanmışlığın hakikatleri görülürdü. Bir şair bu durumu,
كُلَّمَا سَجَدَ تَجَلَّي اللهُ فِيهِ
Her secde ettiğinde onda Allah mütecelli olurdu.
sözleriyle ifade etmiştir. Yani O’na bakan bir insan, O’nun silinip gitmesi karşısında adeta Allah’la karşı karşıya kalıyordu. Hâşâ bunun manası, zat-ı nübüvvette, Zat-ı Ulûhiyet tasavvur etme değildir. Bilakis O’nun her tavır ve davranışıyla Allah’ı ifade ettiğini vurgulamaktır. Dolayısıyla böyle bir Nebiyy-i Muhterem’in huzurunda bulunan sahabiler hiç şüphesiz ayrı bir insibağ yaşıyorlardı. Hele O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) yürekten bağlı bulunan insanların hayatları boyunca en az her gün birkaç defa O’nun huzuruna çıkmayı ihmal etmemeye çalıştıkları düşünülecek olursa, elbette onların sözleri dinlenilmesi ve düşüncelerine müracaat edilmesi gereken insanlar oldukları anlaşılmış olur. Ayrıca o dönem itibarıyla ekonomik, idari ve sosyal hayat bütünüyle din ekseni etrafında dönüyor ve dinin nasslarına bağlı götürülüyordu. Dolayısıyla insanlar, hayata ait problemleri çözme mevzuunda dinin sarsılmaz ve sabit kurallarına başvuruyorlardı. Hasan Basri Hazretleri’nin döneminde yaşayan insanların dinin kaynağından beslenen ve henüz hayatta olan sahabe efendilerimize başvurmaları buradan kaynaklanıyordu.
İşte Hasan Basri Hazretleri’nin bulunduğu böyle bir mecliste yine bir sahabi efendimize (radıyallâhu anh) soru sorulmuş, o da cevabını vermişti. Sahabi efendimizin konuşması bittikten sonra bir ara söz sırası henüz 25-30 yaşlarında olan ve arka tarafta bir yere oturmuş bulunan Hasan Basrî’ye geliyor. O, ağzını açıp konuşmaya başlayınca sahabi efendimiz hayran kalıyor. Peygamberimiz Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendiği ahlâkla çok hakperest ve çok insaflı olan o sahabi efendimiz etrafındakilere, “Bu adam varken ne diye bize soru soruyorsunuz?” diyor. Bu misalde de görüldüğü gibi sahabe-i kiram, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispeti, o münasebetin kazandırdığı kredi ve payeyi bile dayatma unsuru olarak kullanmıyordu. Sözünün daha tesirli ve muhakemesinin daha güçlü olduğuna inandıkları bir gencin yanında nazarları o gence yönlendiriyor ve onun konuşmasının daha yararlı olduğuna inanıyorlardı. Bence meşveretin ruhunu kavrama mevzuunda böyle bir yaklaşım çok önemlidir.
Maalesef günümüzde bu ölçüde bir hakperestlik ortaya konulamıyor. Şöyle böyle bir kıdemi olan insan, hep kendisinin konuşmasını ve o konuşurken de başkalarının mum kesilip onu dinlemesini istiyor. Ayrıca istişare meclisini teşkil eden fertler, başkaları konuşurken muhatabını dinlemek yerine, karşıdakinin sözüne mukabele adına kafada bir kısım cevaplar hazırlıyorlar. Bazen de gereksiz yere inatlara giriliyor ve karşı tarafın söylediğini reddetme adına ille de bir şey deme zorunluluğu hissediliyor. Hatta bazen karşı tarafı ilzam etme adına şeytani bir kısım kurgulara girildiği bile oluyor. Dolayısıyla istişare meclisinde konuşulan sözler hakikat bile olsa, onlardan istifade edilmesi mümkün olmuyor.
Hâlbuki “Hakkın hatırı âlidir ve o, hiçbir hatıra feda edilemez.” Dolayısıyla bütün söz ve tavırların hak istikametinde örgülenmesi gerekir. O devasa kamet Hz. Pîr de, talebelerine bir şeyi sadece kendisi söylediği için kabul etmemeleri gerektiğini, zira kendisinin de yanılabileceğini ifade etmiştir. İşte bu enginliğe sahip olunmalıdır. Kimse vahiyle müeyyed bir peygamber olmadığına göre herkes hata edebilir, yanılabilir; bunu asla hatırdan çıkarmamalı.
Yeter ki Konuşan Hakikat Olsun!
Öte yandan hakikatin başkalarının beyanıyla ortaya çıkmasından, başkalarının eliyle ortaya konulmasından rahatsız olmamak gerekir. Şayet makul ve makbul bir mülahazayı ifade edebilecek başka biri varsa, orada ille de “ben konuşayım, bu güzel fikirleri ifade etmekle takdir ve beğeni alayım” düşüncesi içine girmek mümince bir tavır değildir. Ancak mutlaka konuşulması gerekli olan bir konu hakkında başkalarının söyleyeceği bir söz yoksa ve bu konu dile getirilmediği takdirde o insanların bir mahrumiyet yaşaması söz konusu ise, işte o zaman hakkın hatırına konuşmak gerekir. Böyle bir durumda da, umumun hissiyatının söylenilen sözleri kabule müsait olup olmadığı iyi hesap edilmelidir ki, olumsuz bir tepkiye sebebiyet verilmemiş olsun. Söze saygı gösterilmeyen bir yerde susmak daha makul ve insanın beyan edeceği kendi düşüncesine saygının gereğidir. Çünkü konuşulan söz hak bile olsa, muhataplar baştan tepki verince sonradan onu kabul etmeleri çok zor olur. Hatta böyle bir durum karşısında oradan ayrılıp giden insanlar sonradan oturur kalkar ve kendi aralarında o düşüncenin uygulanmaması için yeni yeni bahaneler uydurabilirler. Bu açıdan genel hissiyatın hakikate saygı duyacağı sezildiği an konuşulmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin.
Aynı zamanda istişareye katılan herkes, çok hakperest olmalıdır. Özellikle sözü dinlenen büyük insanların bu konuda çok hassas hareket etmeleri gerekir. Zira bu tür insanlar ne derlerse desinler, onların sözleri saygı görür. Hâlbuki onların söylediği sözler içerisinde de hata ve yanlışlıklar olabilir. İşte bu noktada hakperestlik adına büyüklerin yapması gereken şudur: Söyledikleri sözün yanlış olduğunu anladıkları an, hemen hatalarından dönmesini bilmeli ve bu konuda çok rahat olmalıdırlar. Ayrıca konuşması gereken bir insanın konuşacağı yerde, konuşmaması gereken insanların konuşması hem istifade edilecek sözün arka plana itilmesine, hem de gereksiz bir kısım dedikodulara girilmesine sebebiyet vermiş olur.
Yılandan Çıyandan Kaçar Gibi Gıybetten Uzak Durulmalı
Meşverette dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de, istişare esnasında gıybete düşmeme konusunda hassas davranmak ve gereksiz yere başkalarını çekiştirmemektir. Yoksa kazanma kuşağında kaybetmiş, hak yolunda hizmet ettiğimizi zannettiğimiz anda kalbimizden daha büyük hale getirdiğimiz dilimizi kirletmiş, manevî ve ruhî hayatımızı söndürmüş oluruz. Bu açıdan gıybete girmeme konusunda hassaslardan daha hassas olmalı, şayet ezkaza gıybet yapıldıysa, o zaman da söz konusu şahsa gidilerek ondan helâllik istenmelidir. Hatta belli mevzular konuşulurken çerçeve çok iyi belirlenmelidir ki, insanlar yanlış bir yöne sevk edilmesin, suizanna kapı aralanmasın. Bu tür durumlara meydan verilmemesi için gerektiğinde sözü mahz-ı hakikat olan insanlar bile susmasını bilmelidir. Onlar önce susmalı ve “Acaba bu hakikati kimseyi rencide etmeden nasıl ifade edebilirim?” diyerek daha derince düşündükten sonra söyleyeceklerini söylemelidirler.
Evet, mü’minin sükûtu tefekkür, konuşması ise hikmet olmalıdır. Yani sözlerinde bir hikmet varsa konuşmalı, yoksa susmalıdır. Şairin dediği gibi “Leylî sözü söyle yoksa hâmûş!” Yani konuşacaksan sevgiliden söz et, aksi hâlde sus! İnsanları Allah’a giden yollara ulaştırmayan, onlara Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden yolları açmayan ve İslâmî hakikatler adına bir şey ifade etmeyen konularda gevezelik yapma ihtimali belirdiğinde, kalbten daha büyük hale getirilen o yaramaz dil ısırılmalı ve sükût edilmelidir. İnsan ısırması gereken yerde onu ısırmazsa, o başkalarını ısırmaya devam edecektir. Asla unutulmamalıdır ki süngü yaraları tedavi edilir ve şifayab olur; fakat sözlerle yaralanmış sinelerin tamiri çok zordur.
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen
Tenkil Müzesi Dernegi, BM Kadının Statüsü Komisyonu kapsamında Türkiye’deki kadın hakkı ihlallerini masaya yatırdı
Tenkil Müzesi Derneği, Birleşmiş Milletler (BM) Kadının Statüsü Komisyonu 65. oturumunda çok özel bir panel gerçekleştirdi. Panelde kadın mahkumların ve tutukluların uğradığı mağduriyetler ve hak ihlallerine dikkat çekildi. Tutuklu kadın ve çocuklu annelerin yaşadıkları mağduriyetler örnekleriyle anlatıldı. Çıplak arama, taciz gibi insan hakları ihlallerine, tutuklu çocuk ve kadınların maruz kaldığı insanlık dışı muamelelere vurgu yapıldı.

Tenkil Müzesi Derneği, Birleşmiş Milletler 65. Kadının Statüsü Komisyonu’nun çatısı altında bir panel gerçekleştirdi. “Kadın Mahkumların ve Tutukluların Haklarını Korumak”konulu panelde dünyada ve Türkiye’de yaşanan kadın hakları ihlalleri ve özellikle tutuklu, hamile ve çocuklu kadınların yaşadığı mağduriyetler ela alındı. Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü Kurucu Üyesi Sümeyye Yiğit’in moderatörlüğünde yürütülen programda Av. Betül Alpay ve Prof. Dr. Dawn Beichner, Tenkil Müzesi Derneği´nin Toplumsal Cinsiyet Danismani ve Avrupa Sürdürülebilir Kalkinma Enstitüsünün Baskani Yasemin Aydın konuşmacı olarak yer aldı.

TENKİL MÜZESİ ETKİNLİKLERİ DUYURULDU
Panelin açılış konuşmasını yapan Yasemin Aydın, Tenkil Müzesi Derneği olarak amaçlarının Türkiye’de bilhassa 17-25 Aralık 2013 sonrası maruz kalınan insan hakları ihlallerine dikkat çekmek ve bu ihlallerin tekrarlanmaması için bu yaşananları duyurmak olduğunu belirtti. Tenkil Müzesi Derneği’nin çalışmaları özetlenerek, halen müzede sergilenen Tenkil süreci mağdurlarının eşyalarına dair kısa bir video gösterildi. Aydin konuşmasında, cezasızlığın yerine adalet, ilgisizlik yerine eylem çağrısında bulundu.
„Kadın mahkumların ve suçluların insan haklarını korumak için elimizden gelen her şeyi yapalım“, diye seslenen Aydin, hapishanelerin özellikle siyasi tutuklu kadınlar için çok tehlike bir yer olduğunun altını çizdi.

World Society of Victimology Illinois State Üniversitesi’nde görev yapan ve BM Ceza Adaleti Çalışma Grubuna Danışmanlık veren Prof. Dr. Dawn Beichner; Amerika Birleşik Devletleri’nin kadın tutuklular açısından dünya lideri olduğundan ve kitlesel tutuklama uygulamasının bulunduğundan bahsetti. Küresel olarak kadın tutuklular artmakta olduğuna ve kadınların genellikle başka ülkelere kıyasla tutuklamayı gerektirmeyen eylemlerden dolayı tutuklanabildiğine değindi.
‘KADINLAR ŞİDDET İÇERMEYEN SUÇLARDAN DOLAYI HAPİSTE’
Profesör Beichner, “Kadınların çoğu şiddet içermeyen suçlardan dolayı hapiste bulunmakta. Ancak esasen mahkumiyeti başka seçenek kalmadığında kullanmalıyız. Örneğin şiddet içeren suçlarda mahkumiyet uygulanmalı. Diğer suçlar için toplum hizmetleri gibi cezalar da kullanılabilir.” dedi. Beichner, tedavi edici adalet dediğimiz yaklaşım ile kadınlara ve onların travma deneyimine odaklanılması ve kadınlar dışardayken maruz kaldığı şiddete bir de cezaevinde maruz kalmamaları gerektiğine değindi.
Beichner’a ayrıca çocuklarıyla tutukluluk yaşayan annelere dikkat çekerek, “Mahkumiyet yaşayan pek çok kadının çocuğu var ve çocuklar annesiz kaldıklarında bu onlara ciddi zarar veriyor. Bir bebeğin olumsuz bir etkiye maruz kalmadan hapishanede ne süre ile kalabileceğinin düşünülmesi gerekiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
TÜRKİYE’DEKİ KADIN HAKLARI İHLALLERİNİN ÖZETİ : 4 KADIN 4 HİKAYE
Konuşma sonrasında 2016’dan sonra mahkumiyet deneyimi yaşayan kadınların kendi hikayelerini anlattıkları Almanya Merkezli Human Rights Defenders derneğinin “4 Kadın 4 Hikaye” videosu gösterildi.
AVUKAT ALPAY: ÇIPLAK ARAMA TÜRKİYE’DE ÇOK YAYGIN ve PSİKOLOJİK BİR BASKI ARACI
Video sonrası 23 yaşında iken Türkiye’de tutuklanan ve kalan tahliye olduktan sonra Almanya’ya iltica eden Avukat Betül Alpay kendi deneyimlerinden ve gözlemlerinden bahsetti. Cezaevine girer girmez iki kadın gardiyan tarafından bir odaya alınarak çırıl çıplak soyulduğunu ve çök-kalk yaptırılarak, hiçbir şüphe olmamasına rağmen bedenime temas edilerek “çıplak aramaya maruz kaldığını anlattı. İstisnai olarak yapılması gereken bu uygulamanın artık yaygın bir uygulama olduğunu ve psikolojik bir baskı aracı olduğunu söyledi.
‘CEZAEVİNDEKİ 13 AYLIK BEBEĞE YAĞLI VE BAHARATLI YEMEKLER GETİRİLDİ’
Cezaevlerinde ciddi bir kapasite sıkıntısı bulunduğu için yerde yatmak zorunda kalmış. Koğuşunda bulunan 13 aylık Betül bebeğe ayrı bir yemek gelmediğini, annesinin yediği yağlı ve baharatlı yemekleri yemek zorunda kaldığını ve bir oyuncağı dahi olmadığını anlattı. Sonrasında koğuşa gelen. 33 günlük bir bebeğin anne sütü yetersiz kaldığı için bu süreçte çok zayıfladığını ve ancak 6 aylık olduğunda tahliye olabildiğine değindi.
Alpay, “Türkiye’de anne-çocuk cezaevleri yok. Cezaevlerinde çamaşır makinesi yok ve 18 kişi o soğuk kış günlerinde içeride çamaşır kurutulduğunu düşünün. Koğuştaki anneler geceleri çamaşır yıkamak zorunda kalıyordu. Cezaevinde sıcak su haftanın sadece 2-3 günü ve 2-3 saat veriliyordu. Kişi başına düşen duş alma süresimiz sadece 7 dakikaydı.” dedi.
PSİKOLOJİK TRAVMA YAŞAYAN MAHKUMLAR…
Cezaevindeki bu zor şartların yanı sıra bir koğuş arkadaşının yaşadığı travmalardan ötürü psikolojik ataklar geçirmeye başladığını söyleyen Avukat Alpay, tutukları ve savunmasız bebekleri öldürmekle tehdit ettiğini, bu sebeple gece-gündüz arkadaşının başında nöbet tuttuklarını anlattı. Can güvenliği dahi olmayan bu şartlar altında arkadaşının hakkını aradığı ve dilekçe yazdığı için koğuşunun değiştirildiğinden bahsetti.
‘TÜRKİYE’DE CEZAEVİNDE BEBEKLİ BİR KADIN OLMAK ÇOK ÇOK ZOR…”
Yine 2020 ocak ayında tutuklanan ve riskli gebeliği olan bir arkadaşının 1 hafta boyunca kaldığı değişim koğuşunda hiçbir şey yiyemediğini, sürekli istifrağ ettiğini ve sık sık bayıldığını anlattı. Normal koğuşa alındıktan 1 ay sonra hamile olan bu arkadaşının dosya durumunda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen elektronik kelepçe ile tahliye edildiğini anlattı. Son olarak Alpay “ Türkiye’de kadın olmak zor. Türkiye’de cezaevinde kadın olmak çok zor. Cezaevinde bebekli bir kadın olmak çok çok daha zor.” sözüyle konuşmasını bitirdi.
Dünya genelinde hapishanelerdeki tutuklu ve mahkumların %2 ile 10’unu kadınlar oluşturuyor. Türkiye’de binlerce haksız tutukluluk süreci yaşıyor. Çocuklu, hamile, engelli ve hasta kadın mahkumların hakları ihlal edilmeye devam ediyor. Bunların çoğu siyasi görüşlerinden ve fikirlerinden dolayı tutuklanan kadınlardan oluşuyor. Araştırmalar, kadınların tutuklanma, sorgulama ve cezaevindeyken zihinsel ve fiziksel tacize karşı daha savunmasız olduklarını gösteriyor. Maalesef ki, kadınlar hapsedildikten sonra, çıplak arama, tecavüz tehditleri ve “bekaret testi” ve hatta tecavüz de dahil olmak üzere çeşitli istismara, işkence ve insanlık dışı muamelelere maruz bırakılıyorlar.
Kardeşine Sövme!
İctimaî hayatta kardeşliğe; birlik ve beraberliğe zarar veren ve toplumda kavga ve düşmanlıkların oluşmasına sağlayan bir husus da kötü sözler ve sövmedir. Cenâb-ı Hak, bu tür sözleri sevmediğini şöyle ifade eder: “Allah, zulme (haksız itham ve iftiralara) uğrayanların (hakim karşısında konuşup hakkını savunması dışında) kötü sözün (ve çirkin işlerin) açığa vurulup söylenmesini sevmez…”1 Böylece O, toplum içinde fitne ve fesadı artıracak kötü söz ve cümlelerin kullanılmasını yasaklar. Zira bu tür ikili söz düelloları, zamanla insanları çok ciddi kavga ve ayrışmalara hatta çatışmalara kadar götürebilir.
Ardından gelen ayetle de Kur’ân, -zulüm ve haksızlığın devamına sebebiyet vermediği sürece- sabredip affetmeyi tercih etmenin, daha hayırlı olduğunu ifade eder: “Siz bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, bilin ki Allah da affedicidir, güçlüdür.”2 İnsan, affettikçe ezileceğini daha da zelil duruma düşeceğini zannedebilir. Bu düşünceye karşı Allah Resûlü “…Kul affettikçe izzeti ve şerefi artar…”3 buyurur ve affın insana değer kazandıran önemli bir dinamik olduğuna dikkat çeker.
Allah Resûlü, Müslümana sövmeyi bir fasıklık4 ve büyük günah olarak niteler.5 Bunun için sövene karşı kendisini müdafaa etmek isteyen kimseye de üslubunu bozmama uyarısında bulunur: “Mazlum haddi aşmadıkça, sövmenin bütün mesuliyeti başlatan kimsenin üzerinedir.”6 Bu açıdan Allah Resûlü, mü’minin bu tür kötü söz ve davranışlardan uzak durmasını emrederken onu şöyle tarif eder: “Mümin, insanların şeref haysiyetlerine dil uzatıcı ve onlara lanet okuyucu değildir. O, kötü/çirkin söz söyleyip onlara küfreden/kötülük yapan ve onlara hayasızca muamele de bulunan kimse de değildir.”7
Dolayısıyla bu tür durumlarda müminin şahsiyetini koruması için öfkesine ve duygularına kapılmaması önemlidir. Yoksa insanın, kötü söze karşılık verirken üslubunu ve ölçülerini koruması çok zordur. Aktif sabırla hakikatin ortaya çıkmasını beklemek ise en salim yoldur. Kötü sözle, kavgayı değil sabır ve iyi sözle iyiliği ve kardeşliği yüceltmek vazife bellenmelidir.
Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir’le sohbet ediyordu. Bulundukları yere bir adam geldi ve Hz. Ebû Bekir’e uygunsuz bir söz söyledi ancak o, kendisine hiçbir karşılık vermedi. Bunun üzerine adam tekrar kötü söz söyledi ve Hz. Ebû Bekir’e sataşmasını sürdürdü. O yine sabredip sessiz kaldı. Fakat adam, Hz. Ebû Bekir’in bu güzel davranışından ders alıp hakaretinden vazgeçeceğine tam tersi üçüncü kez hakaret etti. Daha fazla dayanamayan Hz. Ebû Bekir, kendini müdafaa için ona cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalalâtu vesselâm) hemen ayağa kalkıp oradan uzaklaşmaya başladı.
Bu duruma üzülen Hz. Ebû Bekir hemen arkasından koşarak “Ey Allah’ın Resûlü! Yoksa bana kızdınız mı?” diye sordu. Peygamber Efendimiz “O, sana sataştığında semadan bir melek inmiş ve seni müdafaa etmeye başlamıştı. Ancak sen cevap vermeye başlayınca gelen melek uzaklaştı ve hemen şeytan orada beliriverdi. Ben ise şeytanın bulunduğu bir ortamda asla durmam.”8
Bu hususta ashab-ı kiram da çok dikkatli hareket eder; başkalarını küçük düşürecek şekilde konuşulmasına asla müsaade etmezlerdi. Bir gün Urve İbn-i Zübeyr, adı ifk hadisesine karışan Hz. Hassan İbn-i Sabit’i aşağılamak isteyince Hz. Âişe validemiz ona müsaade etmemiş ve “Onu aşağılama! Zira o, Allah Resûlü’nü müdafaa ederdi.” demiştir.9
Kardeşini Aldatma!
Allah Resûlü, hicretten kısa bir süre sonra kurduğu Medine çarşısını zaman zaman kontrol için gezer ve ticarî hayatın, adalet, doğruluk ve güven üzerine şekillenmesi için mücadele ederdi. Çarşı-pazar kontrollerinden birisinde buğday satan bir adamın tezgahına uğradı. Elini buğday dolu çuvalın içine daldırdı ve alt kısmın biraz ıslak olduğunu hissetti. Bir avuç aldı ve satıcıya “Niçin, bunun altı biraz yaş?” diye sordu. Satıcı “Akşam yağmur yağdı. Onun için biraz ıslandı.” diye mazaret beyan edince Efendimiz, “O zaman ıslak olanla olmayanı birbirinden ayrı pazarlamalı değil miydin?” dedi ve ardından kıyamete kadar gelecek bütün inananlara şu temel ölçüyü verdi: “Aldatan, bizden değildir!”10
Bu ilkeye riayet etmeyip müşterilerini bir şekilde kandırıp kazanç elde eden kimseler ise “…Müslümanın canı, malı ve onuru/şahsiyeti Müslümana haramdır.”11 hükmüne göre hem haram işler hem de kul hakkına girerler. Kul hakkına girmemek ve uhuvvete zarar vermemek için sadece ticarî hayatta değil sosyal hayatta da mü’minlerin birbirini aldatması yasaklanır: “Her kim kardeşine, bile bile doğru olmayan bir görüş bildirirse ona ihanet etmiş olur.”12
Farklı vesilelerle aldatma üzerinde duran Allah Resûlü, bu meyanda kelime oyunlarıyla (ta’rîz) dahi olsa mü’minlerin aldatılmasını/yanıltılmasını onlara ihanet olarak değerlendirir: “Bir konuda seni tasdik ettiği halde kardeşine yalan söylemen, ne büyük ihanettir.”13 Kaldı ki hadislerde, “yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete ihanet etmek”14 münafıklığın üç alameti olarak sayılır ve bununla her çeşit yalan, iki yüzlülük ve ihanet yasaklanır.
Kardeşinin Satışı Üzerine Satış Yapma!
Allah Resûlü, ticari ilişki ve ihtilaflardan kaynaklanacak gerilim ve kavgaların kardeşliğe zarar vermemesi için bir takım yasal düzenlemeler de yapar. Mesela, pazarlık sırasında satıcıyla alıcı arasına girip sunî fiyat artışı yapmak suretiyle alıcının malî açıdan zarara uğratılmasını yasaklar: “… Sakın, satın almayacağınız bir malın fiyatını, onu alacak kimseyi mağdur etmek için artırmaya kalkışmayın. Bir de sizden hiç bir kimse, kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın…”15 Böylece O, hem başkalarının ticaretinin zarar görmesinin hem de kardeşlik atmosferinin bundan menfi manada etkilenmesinin önüne geçer.
Allah Resûlü, yine ticarî ihtilafların kardeşliğe zarar vermemesi için şöyle buyurur: “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Bir Müslümanın din kardeşine, malındaki kusuru açıklamaksızın satması helal değildir.”16 Veda hutbesinde de kardeşliği nazara veren Allah Resûlü, maddî/ticarî ilişkilerin uhuvvete ve toplumun vahdetine zarar vermemesi için “…Bir Müslümana, gönül rızası olmadan kardeşinin malı helal olmaz.” buyurmuş17 ve alış-verişlerde karşılıklı rızaya da dikkat çekmiştir.
Haksız yere kardeşlerinin hakkını yemeleri/almaları durumunda ise bunun ötelerde karşılarına ateş olarak çıkacağı ihtarını yapmıştır: “Davalarınızda bana başvuruyorsunuz. Ben de bir insanım. Belki biriniz delilini diğerinden daha güzel ifade eder ve ben de ondan duyduğuma göre onun lehine hüküm veririm. Bu şekilde kime yanlışlıkla kardeşinin hakkından bir şey vermişsem asla onu almasın. Zira böyle bir durumda ona ben ancak bir ateş parçası vermiş olurum.”18
Kardeşinin Başına Gelen Belaya Sevinme!
Mü’minler arasında bazen maddî bazen fikrî bazen de güzel geçinememekten kaynaklanan ihtilaflardan dolayı kardeşlik duyguları zarar görebilir. Bu tür durumlarda en kısa yoldan sulh temin edilmeli ve zedelenen kardeşlik duygularının tamirine başlanılmalıdır. Yoksa düşmanlık duygularıyla hareket edip gerilimi devam ettiren kimseler farkında olmadan pek çok günah ve vebale girerler. Kur’ân bu tür durumlarda “…Sulh, daima hayırlıdır…”19 buyurarak uzlaşmayı nazara verirken, Allah Resûlü de “Birbirinize karşı kin ve nefret beslemeyiniz! Hasetleşmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olun!..”20 buyurur ve kardeşliğin bu tür afetlerden korunmasını emreder.
Allah Resûlü’nün beyanıyla kalplerdeki kin ve buğz, mü’mini kardeşine bedduaya hatta “Başına bir bela gelse de sevinsem!” beklentisine sokar ki bu da onun için büyük bir gailedir: “Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gülme! Sonra Allah ona merhamet edip seni aynı şeyle imtihan eder.”21 Dolayısıyla bu tür imtihanlara maruz kalmamak için kalplerdeki kin, nefret ve buğzu tedaviyle işe başlamak gerekir. Allah Resûlü’nün tedaviye başlangıç adına şu tavsiyesi çok kolay, pratik ve önemlidir: “El sıkışın, içinizdeki kin gitsin. Birbirinize hediye verin sevginiz artsın ve düşmanlıklar yok olsun.”22
Kaldı ki mü’min, kardeşlik hukuku gereği diğer kardeşleriyle kendisini tek vücut olarak düşünür ve ona göre hareket eder. Kardeşlerinin ıstırabını o da ruhunda hisseder ve dertlerine deva olma adına bilfiil koşturur. Kardeşleriyle arasındaki problemi büyütmez bilakis kardeşliği büyütecek şekilde hareket eder. Gerekirse özür diler ve aralarında meydana gelen hadiseyi bir an önce sağlıklı iletişime dönüştürür. Böyle bir durumda karşı tarafa düşen özrü kabul etmektir. Aksi takdirde Allah Resûlü’nün beyanıyla “Kardeşi samimi özür dilediği halde özrünü kabul etmeyen kişiye onun hatası gibi hata yazılır.”23
Mü’min, kardeşinin başına gelen musibete sevinen kimse değil bilakis kardeşlerinin gönlüne sevinç akıtan kimsedir. Zira Allah Resûlü’nün beyanıyla amellerin en faziletlilerinden birisi de budur: “İnsanların Allah’a en sevimlisi onlara en çok faydası dokunandır. Amellerin Allah’a en sevimlisi bir Müslümanın kalbine sevinç salmaktır. Mesela ya onun bir sıkıntısını gidererek ya borcunu ödeyerek ya da açlığını gidererek ona yardımcı olmaktır. Onun için bir mü’min kardeşimin ihtiyacı için koşturmam bana şu Mescitte bir ay itikafa girmemden daha sevimlidir. Kim öfkesini gerçekleştirme imkânı varken gazabına hâkim olursa Allah da kıyamet günü kalbini rıza ile doldurur. Kim de bir kardeşinin ihtiyacını gidermek için onun yardımına koşarsa, ayakların kaydığı gün Allah onun ayaklarını sabit kılar.”24
Kardeşine Silah Çekme!
Allah Resûlü, Müslümana sövmeyi ona hakaret etmeyi, fâsıklık olarak nitelediği gibi “… Onunla savaşmak da küfürdür.”25 buyurur ve böyle bir davranışın insana küfre denk kötülükler/cinayetler işletebileceğine dikkat çeker. Ümmetine son emir ve tavsiyelerini yaptığı veda hutbesinde de “… Benden sonra birbirinizin boyunlarını vuran kafirlere dönmeyin!”26 ikazını yapar ve haksız yere öldürme fiilini irtikap edenleri küfre düşme tehlikesine karşı uyarır. Zira böyle büyük bir günah insanı küfre kadar götürebilir. Hatta toplumda çok büyük fitnelere ve savaşlara ve önü alınamayacak bölünmelere sebebiyet verebilir.
Allah Resûlü’nün bu hususta getirdiği yasaklardan biri de Müslümana karşı silah çekme yasağıdır. O nurlu beyanlarının birinde “Bize karşı silah doğrultan, bizden değildir.” buyurur27 ve mü’minleri çok veciz ve etkili bir şekilde uyarır. Yine bir başka hadislerinde silahını kullanan kimseyi bekleyen kötü akıbete de şöyle dikkat çeker: “İki Müslümandan biri, din kardeşine silah çekerse, ikisi de cehennemin kenarındadırlar. Biri diğerini öldürürse ikisi birden girerler.”28 Bu konudaki bir başka hadislerinde de “İki Müslüman kılıçlarıyla karşılaştığında katil de maktûl de (öldürülen) cehennemdedir.” buyurur. Bunun üzerine kendisine “Ey Allah’ın Resûlü! Katili anladık fakat maktûl niçin cehenneme gider?” diye sorulur. Allah Resûlü de “Zira o da arkadaşını öldürmeye hırslıydı.” buyurur.29
Allah Resûlü değil Müslümana silah doğrultmayı ona, elde taşınan silah ve benzeri malzemelerle zarar verilmesini ya da korkutulmasını dahi yasaklar: “Yanında ok varken mescitlerimize veya çarşı-pazarımıza uğrayan kimse, Müslümanlardan herhangi birine onlardan bir zarar gelmemesi için okunun ucunun demirlerini eliyle tutsun.”30 Yine bundan dolayı silahla şakalaşmayı da yasaklar ve: “Sizden bir kimse kardeşine silah doğrultmasın. Zira şeytan parmağına dokunur da o da cehennemi boylar.”31 buyurur.
Kardeşine Hiçbir İyiliği Küçük Görme!
Mü’minlerin kardeşlik ahlakı ve hukuku adına dikkat edecekleri önemli bir nokta da birbirlerine yapacakları hiçbir iyiliği küçümsememeleridir. Bu hususta Allah Resûlü, Hz. Ebû Zerr’e “Din kardeşini güler yüzle karşılaman bile olsa hiçbir iyiliği küçük görme!”32 buyurur ve kardeşlik bağlarını taze ve güçlü tutma adına ashabına/ümmetine yol gösterir. Genel manada Allah Resûlü, iyiliği, sadaka ibadetiyle de irtibatlı ele alır ve şöyle buyurur: “Her iyilik sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman, kovandan ihtiyacı olan bir şeyi onun kovasına boşaltman da bu tür iyiliklerdendir.”33 Bir başka hadislerinde yine Ebû Zerr’e hiçbir iyiliği küçük görmemesi gerektiği dersini verirken “… Şayet bir et satın alıp et çorbası yapacak olursan suyunu biraz fazla koy ve ondan komşuna da takdim et.” buyurur.34
Allah Resûlü, mü’minlerin birbirine olan sevgisini artırıp aralarındaki kardeşlik bağlarını güçlendirecek her türlü iyiliğe müminleri teşvik etmiştir: “Selamı aranızda yayın. Yemek yedirin ve Allah’ın size emrettiği gibi kardeşler olun!”35 Allah Resûlü, toplum fertlerinin tanışması ve kaynaşması adına selamın yaygınlaştırılması üzerinde özellikle durmuştur. Bu hususta insanları tanıdık ya da tanımadık herkkese selam vermeye davet etmiştir. Kendisine, “Hangi İslam daha hayırlıdır?” diye sorulunca “Yemek yedirmen ve tanıdığın ya da tanımadığın herkese selam vermendir.” buyurmuştur.36 Emniyet ve güven ortamının oluşması için selamı çok önemseyen Allah Resûlü, meseleyi imanla da irtibatlı şöyle ele alır: “Beni yaşatan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayın!”37
Sonuç
Allah Resûlü, mü’minler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirmek ve bu bağa zarar verilmemesi için sözlü ve fiili olarak alınması gerekli her türlü önlemi almış ve çok hayati uyarı ve ikazlarda bulunmuştur. Sosyal ilişkilerde kardeşliği zedeleyecek ve toplumun birlik ve beraberliğine zarar verecek her olumsuz söz ve fiili yasaklamıştır. O’nun koyduğu bu ölçüler yaşandığı ve yaşatıldığı ölçüde içtimai hayatta huzur, emniyet, güven ve barış hâkim olacaktır. Bugün insanlığı ve toplumları tehdit eden terör, şiddet, ırkçılık ve düşmanlık duyguları gibi olumsuz problemler karşısında bu evrensel kardeşlik ilkelerinin yaşatılması önemli katkılar sağlayacaktır. Yoksa kardeşliği hayatlarına hâkim kılamayan kimseler, beşerî hırs ve garîzeleriyle dünyayı yaşanmaz bir hale çevirecek ve hayatı hem kendilerine hem de gelecek nesillere zehir edecektir.
Kaynak:Dr. Selim Koç | Peygamberyolu.com
Dipnot:
- Nisa Sûresi, 4/148
- Nisa Sûresi, 4/149
- Müslim, Birr 19/69 (2588)
- Buharî, İman 36; Müslim, İman 64
- Ebu Davud, Edeb 40
- Müslim, Birr 18/68 (2587); Ebû Dâvud, Edeb 47; Tirmizî, Birr 51
- Tirmizî, Birr 48
- Ebû Dâvud, Edeb 49
- Buhârî, Menâkıb 16; Meğâzî 34
- Müslim, İman 43/164 (102); Ebû Dâvud, Buyu’ 52
- Müslim, Birr 10/32 (2564)
- Ebû Dâvud, İlim 8
- Ebû Dâvud, Edeb 79
- Bkz. Buhârî, İman 24; Müslim, İman 25/107 (59)
- Buhârî, Buyu’ 58; Müslim, Buyu’ 6 (1413/52); Nikah 6/49-56 (1412-1414)
- İbn-i Mâce, Ticaret 45
- Bkz. Tirmizî, Tefsir 10
- Buhârî, Ahkâm 20; Müslim, Kitabu’l- Ekdıyye 3/4 (1713)
- Nisa Sûresi, 4/128
- Buhârî, Edeb 57; Müslim, Birr 7/23 (2559)
- Tirmizî, Sıfatu’l-kıyâme 54
- Mâlik, Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 4/16
- İbn-i Mâce, Edeb 23
- Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, (6026); Müzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II/265
- Müslim, İman 28/116 (64)
- Buhârî, (121); Müslim, İman 29/118 (65)
- Buhârî, Fiten 7 ; Müslim, İman 43/164 (101)
- Müslim, Fiten 4/16 (2888)
- Buharî, İman 22; Müslim, Fiten 4/14 (2888)
- Buharî, Salât 66, Fiten 7; Müslim, Birr 34/120-124 (2614)
- Buharî, Fiten 7
- Müslim, Birr 43/144 (2626); Tirmizî, Eti’me 30
- Tirmizî, Birr 45
- Tirmizî, Et’ime 30
- İbn-i Mâce, Et’ime 1
- Buhârî, İsti’zân 9; Müslim, İman 14/63 (39)
- Müslim, İman 22/93 (54)