Kaynak:Safvet Senih | Samanyoluhaber
Kaynak:Safvet Senih | Samanyoluhaber
Geçen sene Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyarete gittiğimde selamlarını iletmemi isteyen dostlarım olmuştu. Bir gün akşamla yatsı namazı arasında gerçekleşen ve herkesin katılabildiği muhabbet ortamında söylemeye niyet ettim. Tabiî ki kalabalık salonda her şeyi arz etmek mümkün değil. Çünkü dünyanın dört bir yanından gelen hizmet ehlinin paylaşmak istediği güzelliklerin arasında uygun bir zaman kollamak lazım. Hem herkesin herhangi bir vesile olmadan selamını söylemek doğru olmuyor, hem de meclisin biraz tenhalaşmasını beklemek gerekiyor.
Allah’tan birinci fasıl sonunda salon seyrekleşti. Ben de hem kardeşlerimizin emanetini takdim edeyim, hem de yaptıkları hizmetlerden bahsedeyim diye müsaade istedim.
“Efendim, iki ağabeyimizin size selâmları var” dedim. “Birisi Berlin’den Orhan Özkan ve ailesi. Başta muhacirler olmak üzere ihtiyaç sahiplerine yardım için eşya temin eden bir sistem kurmuş. Elinde fazla eşyası olanların bağışladığı mobilya, beyaz eşya, kitap, giysi ve mutfak malzemelerini büyük bir depoda toplayıp düzenliyor. İhtiyacı olanlar da seçip alabiliyorlar. Hatta yakın çevreye kendisi minibüsle götürüyor, uzakta olanlara da kargoyla gönderiyor. Depo 24 saat hizmet veriyor. Binlerce muhacirin ihtiyacını karşılamaya vesile oldular. Ben de ziyaret ettim, ihtiyacım olan çok önemli kitap setleri aldım.”
Hocaefendi merak ve memnuniyetle dinliyordu. Hemen ikincisine geçtim:
“Diğer ağabeyimiz de Hüseyin Dön ve ailesi. İlk kez bir kermeste lahmacun yaparken tanışmıştım. Hizmet aşkıyla dolu bir ağabeyimiz. Geçen ay Yunanistan’a lahmacun makinesini götürüp oradaki muhacir ailelere kendi eliyle binlerce lahmacun yapıp ikram etti. Lahmacun partisine katılan aileler, çocuklar çok memnun oldular.”
Yüreği mazlumun derdiyle dertlenen Hocaefendi çok memnun oldu.
“Bunlar mizanı kırar” dedi.
Ben de:
“İnşallah” dedim.
Süreçte musibete uğrayan, acı çeken, mahrumiyetlere düşenlerin derdiyle üzüntüye gark olan Hocaefendi, onların dertlerine deva sunan, acılarını dindiren, sorunlarını çözen kimseleri takdir ediyor.
İNFAKLA NAMAZ YAN YANA
Biliyorsunuz, hicret; malını, mülkünü, evini, arabasını, işini, mesleğini bırakıp bilinmezlere yelken açmak, tepeden tırnağa mahrumiyete sabretmek, göğüs germek demek.
İşte muhacirin derdiyle dertlenmek, ihtiyacını gidermek, problemlerini çözmek Allah katında çok önemli olduğu için bu hususta birçok ayet var.
Zaten sadece muhacirin değil, bütün mağdur, mahpus, mazlum, gaib, mahrum, fakir kardeşlerimizin ve ailelerinin derdine derman olmak, maddî yardım yapmak Kur’an’ın gündeminde o kadar önemlidir ki, defalarca namazla yan yana emredilmiştir.
Özellikle içinde bulunduğumuz süreçte himmet ve muavenet isimleriyle andığımız infak çok daha önemli. Çünkü hizmete gönül veren yiğitler ve aileleri çok büyük sıkıntı içindeler. Hapiste olan kimselerin kendileri de, aileleri de maddî sıkıntı içinde olabiliyor. Aynı şekilde çalışmaktan mahrum olan ve zulümden kendini korumak için gaybubeti seçen kimseler de aynı şekilde. KHK denilen zulüm aracıyla işlerinden ve mesleklerinden edilen mağdurlar da benzer sıkıntıları yaşıyor.
Bu grupların aile fertleri içinde az da olsa çalışan veya anne babalarından yardım görenler bir derece sıkıntılarını çözmeye gayret ediyorlar.
Ancak öyle kimseler var ki, maddî sıkıntı içinde kıvrım kıvrım kıvranıyor, aile ve akrabalarından yardım eden olmuyor, derdini kimseye açamıyor, yoksulluk girdabında bunalım yaşıyor.
Bir de yeni doğan bebeği, küçük ciğerpareleri veya okula giden çocukları varsa geçim sıkıntısı katmerleşiyor.
BU ZAMANDA EN BÜYÜK VAZİFE
İşte burada vazife ve sorumluluk, yurt içinde ve yurt dışında olup da gelir durumu yerinde olan kimselere düşüyor. Zulmetmekten çekinmeyen güruh, mazlumun ailesine yardım edenleri de cezalandırdığı için gerekli tedbirlere riayet ederek sıkıntı içindekileri bulmak ve derdine derman olmak bu zamanda en büyük vazifemiz.
Mahrumiyetler ve dertler içinde kıvranan bir mümine yardım etmenin ne anlama geldiğini anlamak için binlerce olay içinden iki hatıra paylaşmak istiyorum. Bana akademisyen bir arkadaşımdan iki ay önce gelen bir mesaj şöyleydi:
“Geçen ay eşi medrese-i Yusufiyede olan ve kendi ailelerinin sahip çıkmadığı, geçim sıkıntısı zirvede bir ailenin haberi geldi. İntihar aşamasındaydılar, hatta genç oğlu bileklerini kesmiş ama ölmemiş, bu aileye maddî yardım edildi ve acilen psikiyatriye gönderildi. Psikiyatrist arkadaşım son aşamadaydılar dedi, ona yardım gönderen Orta Asya’da esnaf olan abiye şimdi çok duacılar. Belki son anda müdahale edilmeseydi vahim bir netice olacaktı. Her arkadaşımız ülkemizde özellikle kendi beldesini sık sık sormalı, özellikle de eşleri medresede olanları tespit edip sıkı takibe almalı.”
Yukarıdaki olayı anlatan arkadaşım hem muhacir, hem muavenet veriyor. Bu yardıma vesile olan da kendisi.
Bir başka örnek, bizzat mağdurlarla ilgilenen Türkiye’deki bir ağabeyimizden geliyor:
“Altı çocuklu bir ailenin beyefendisi dört buçuk yıldır içeride yatıyor. Uzun zaman irtibat kurulamamış ve yaşanan zulmün yanında yokluğu da acı acı yudumlama durumunda kalmışlar. Arkadaşlar bir vesileyle irtibat kurabilmişler. Ziyaret, muavenet, hal, hatır diyerek aile az da olsa teselli oluyor. Bir süre sonra kardeş aile oluşturulup mağdur aileye ziyaret yapılıyor. Her türlü imkânlar zorlanarak verilen rakam 1500 TL. Ziyaret esnasında bir fırsatla mağdur ailenin buzdolabını açıp kontrol ediyor ziyarete giden kardeş aile… Gördükleri karşısında donakalıyor, şok içerisinde adeta tir tir titremeye başlıyor ziyaretçi abla. Buzdolabını bomboş olarak görmesi onun yaşadığı şoku gizlemesine engel olamıyor.
“Bu maddî sıkıntı zorlamayla, elde olmayanın ne kadarıyla düzeltilebilir? Benzer örnekleri oldukça çok olan hangi ailenin yokluğuna, maddi yaraya pansuman olabilesin ki…
“Çözümünü varıp birlikte bulalım derim. Bize bakan çözüm önerisi mi? Anadolu’nun bu diyarlarında hani ‘kendi yağınızda kavrulun’ denir ya… İnanın buralarda tavanın dibinde yağ da kalmadı, tava dibine yanmış durumda. Beklentimiz ve ümidimiz odur ki bu çözüm yurt dışındaki arkadaşların daha bir sorumluluk alıp, tabloyu daha net okuyup buralara gönderdikleri rakamı artırmaları ve yeterli oranda yollamaları.”
‘KULUM HASTAYDIM ZİYARETİME GELMEDİN’
İşte ulaşamadığımız her ailenin ızdırabından sorumluyuz. Ulaştığımız her mağdurun sevincinden, sevabından da hissedarız inşallah.
Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmek, onun maddî sıkıntılarını gidermek Allah katında o kadar değerli ki, şimdi aktaracağım hadis bu konuda çok manidar geliyor bana.
Ebu Hureyre’nin (r.a.) anlattığına göre, Resulullah (s.a.v.), kıyamet gününde Cenab-ı Hakkın şöyle buyuracağını belirtiyor:
“Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin!”
Kul diyecek:
“Ey Rabbim, Sen Rabbülâlemîn iken ben seni nasıl ziyaret ederim?”
Allah diyecek:
“Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin. Bilmiyor musun, eğer onu ziyaret etseydin, yanında beni bulacaktın!”
Cenab-ı Hak diyecek:
“Ey Âdemoğlu ben senden yiyecek istedim, ama sen beni doyurmadın?”
Kul diyecek:
“Ey Rabbim, ben seni nasıl doyururum? Sen ki âlemlerin Rabbisin?”
Allah diyecek:
“Benim falan kulum senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin ben onu yanımda bulacaktım.”
Cenab-ı Hak diyecek:
“Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim bana su vermedin!”
Kul diyecek:
“Ey Rabbim, ben sana nasıl su içirebilirim, sen ki âlemlerin Rabbisin!”
Allah diyecek:
“Kulum falan senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu benim yanımda bulacaktın!”
(Müslim, Birr: 43).
Bu muhteşem hadis fazla söze hacet bırakmıyor. Demek ki, Rabbimiz müminin derdiyle dertlenmek, ona çözüm getirmek hususunda bu kadar hassas, bu kadar önemsiyor.
Kıyamette bu sorular, “Kulum kiramı ödemedin, muavenette bulunmadın, mutfak masrafımı karşılamadın, faturalarımı ödemedin” şeklinde gelebilir.
SADAKA MALI ARTIRIR
Herkes “İmkânım yetersiz, zaten dar gelirliyim” diyebilir. Ama her şeye rağmen az da olsa vermeye çalışmak gerekir. Çünkü kim himmet, muavenet, infak için çırpınırsa Allah ona yeni rızık kapıları açar, verdiğinden daha fazlasını ihsan eder.
İşte iki örnek:
Yıllar önce Hocaefendinin tavsiyesi ile Orta Asya’ya giden bir esnaf abimizin tecrübesi ve hissiyatı şöyle:
“Ne zaman muavenet için nefsime ağır gelen bir miktarı versem ticaretimde bereketin arttığını müşahede ederim. Verdikçe Rabbim hep verdi, hatta bazen sayamayacağım kadar para kazandığım oldu. Hiç ummadığım yerlerden müşteri ve para geldi. Ben şu süreçte dünyanın dört bir tarafına giden kardeşlerime hep haber gönderip bu ay var mı darda bir aile derim. Çünkü biliyorum ki verdikçe Rabbim belki on misliyle veriyor.”
Başka bir muhacir kardeşimiz Avrupa’da bir ülkede üç yıldır verilen sosyal yardımdan kurtarması için Allah’a dua eder. Bir akşam muavenet konulu bir zoom sohbeti sonrası eşiyle birlikte “Canımızı yakacak, nefsimize ağır gelecek bir muavenet yapalım” diye niyet ederler. Gerçekten de bütçelerini sarsan miktarda muavenette bulundukları günün ertesinde üç ayrı yerden iş teklifi alırlar. Şimdi karı koca çalışarak sosyal yardımdan kurtulmalarını kesinlikle muavenetteki berekete bağlıyorlar.
Örnekler çoğaltılabilir. Ramazanın son günlerindeyiz. Gelin, durumumuzu bir daha gözden geçirelim. Zekatımızı versek de, himmet ve muavenetimizi taahhüt etsek de, gelin imkanları zorlayalım.
Unutmayalım ki, zor zamanda verilen yardım, kat kat ödüllendirilir. Zaten Ramazanda yapılan her salih amele bin kat ecir verilir. Yaşadığımız sürecin şartları ise çok ağır. Fırsat bu fırsat. Öyle bir infakta ve muavenette bulunalım ki, canımız acısın, bizler de bir şeylerden mahrum olalım.
Mesela yeni almak istediğimiz ev, araba, elbise, telefon vs. olabilir. Şimdilik eskisi işimizi görüyorsa, vazgeçebiliriz, erteleyebiliriz. İnanır mısınız, Anadolunun bir şehrinde aylık 300 lira kira veren, kıt kanaat geçinen, hatta kendisine verilen yardımları birkaç aileye dağıtıp kendisi mahrumiyete razı olan kardeşlerimiz var.
Onlara arkadaş olmak istemez miyiz? Cennette gariplerle, yetimlerle, fakirlerle, şehitlerle birlikte olmak için dünyada da onlarla beraber olmak, elimizdekini onlarla paylaşmak gerekir.
Yazının girişinde bahsettiğim hatırayı geçen yıl büyük bir lokantası olan bir ağabeyimize anlatmıştım. Çok duygulandı, çok etkilendi.
“Haydi, biz de mizanı kıralım” dedi. “Hafta sonu sayı ne kadar olursa olsun, muhacir aileleri çağır, kahvaltı yapalım.”
Müsait olan ailelere ulaştık. Çok güzel bir program oldu. Tanışmalar, kucaklaşmalar, sohbetler öğle sonuna kadar sürdü. Korona imtihanı olmasaydı programlar devam edecekti. İnşallah Rabbim tekrar nasip eder.
Evet, cennetin kapıları ardına kadar açıldı. Fırsatı değerlendirelim.
Gelin biz de mizanı kıralım.
Gelin, kıyamete kadar devam edecek güzel hizmetlere omuz verelim.
Gelin, mağdurların acısını, derdini paylaşalım.
Gelin, “Kim Müslümanların derdiyle dertlenmezse onlardan değildir” hadisinin tehdidinden kurtulalım.
Gelin, “Kim bir müminin sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından birini giderir” hadisindeki müjdeye nail olalım.
Gelin, “Ahiret, senin için dünyadan hayırlıdır” ayetine kulak verelim.
Kaynak: Cemil Tokpınar | Tr724
Namık Kemal’lerin Rıza Tevfikler’in Şinasi’lerin Mustafa Fazıl Paşalar’ın dilinden düşürmedikleri kelimeydi hürriyet. Bu Jön Türkler “hürriyet isteriz” diye yazdılar, gazeteler çıkardılar, efkar-ı ammede bir vaveyla gibi çığlık olup afaka-ı âlemi çınlattılar. Çünkü karşılarında görünür, elle tutulur bir bir “istibdat” vardı ve baskı vardı. II. Abdülhamit’in baskısı vardı. Bazı haklı gerekçelrle de olsa II. Abdülhamit meşveretin kalbi hükmündeki parlemontonun etki ve tesirini sıfıra indirdi ve devletin her mekanizmasına Yıldız Sarayı’ndan hükmetmeye başladı.
“Hürriyet” diye diye Şarkın En Sevgili sultanını alaşağı ettiler. Derken İttihat ve Terakki partisi devlet yönetmini ele aldı. Fakat bu parti hürriyet diye diye ve istibdadı yok edecez vaidleriyle iş başına gelmesine rağmen zamanla daha müstebid, daha zorba ve baskıcı bir hal aldı. II. Abdülhamit dönemini aratır oldu. Rıza Tevfik bunun üzerine şiir bile yazdı. “Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.” diye.
Neticede anladık ki İttihat ve Tarakki Partisi ve Jön Türkler hürriyeti zatıyla değil araç olması hasebiyle istemişler. Su- istimal (korist) etmek için istemişler. Her idareci zorba gibi istasyona gelince terkedilecek, inilmesi gereken bir otobüs gibi görmüşler hürriyeti, anayasayı. Birilerinin de demokrasiyi bu gün öyle gördükleri gibi.
Dahası bu istibdat(baskı) toplumların terakki dinamosu olan “hür düşünceyi” öldürdü. Hiçbir zaman bir devletin veya idarenin veya bir cemaatin endişelerinden kaynaklanan güvenlik tedbirleri fikir hürriyetini ortadan kaldıracak seviyede olmamalıydı. Bu durum kaza yapmasın diye bir arabayı trafikten men edip parkta çürümeye terketmekten farksızdı.
Neticede II.Abdülhamit döneminde hafiyecilikle güvenlik neredeyse zirve yaptı fakat çağı yakalamada motor hükmündeki fertlerin “hür düşüncesiyle” meydana gelen katkısı ortadan kaybolduğundan sistem(Osmanlı) 30 sene içinde durdu ve çöktü.
Giden “hür düşünceden” sonra sırasıyla Sultan gitti, devlet gitti ve din gitti..
Şiddet şiddeti doğurur
Dinimiz bu denli bir vicdan hürriyeti istemesine rağmen bu günkü İslam alemindeki idare sistemlerinde, eğitim ve ticaret mantıklarında tam tersine istibdad ve baskıcı bir ruh hakimdir. Ve ne acıdır ki bu dayatma ve baskıcı tutumu dinimiz istiyormuş gibi hemen pek çok müslümanda büyük bir kabullenme vardır. İnsanlar kahvehanelerde, sohpetlerde konuşurken; “Böyle olmaz vuracaksın, asacaksın kardeşim, dozer gibi ağırlığını koyacaksın” cümlelerinin ne kadar da çok zikredildiğini duymuyor musunuz? Halbuki Proudhon(1809, 1856) diyor ki; “Şiddet şiddeti doğurur.” bitti. Bu sebepten dolayıdır ki pek çok meselesini şiddete ve kaba kuvvete baş vurarak halletmeye çalışan Müslümanlar maalesef, hiçbir problemini kalıcı olarak çözemediler.
Bu gün Ortadoğuda şiddet bataklığından beslenen müslüman görünümlü terör örgütlerinin İslam dünyasına bir faydaları olmadı. Müslümanların sorunlarına çözüm üretemediler.
Bir yarım asır Türkiye devleti kürtlerin sorunlarını baskı ve şiddetle halletmek istedi fakat başarılı olamadı.
Kıbrısta müdahalede haklı da olsak baş vurduğumuz askeri tedbirlerden dolayı hala başımız ağrıyor.
Ortadoğu bataklığının oluşumunda maalesef büyük devletlerin hür düşünceyi askıya alan askeri müdahaleleri ve şiddete dayalı tedbirlerini de unutmamak gerekir.
Bu asrın başında durmuş hür düşünceyi temsil eden Bediüzzaman Hazretleri söyleyeceğini söylemiş: “Medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.”
Hür Düşünce nedir, Ne değildir?
Bi keren hür düşüncenin olabilmesi için her türlü düşüncenin var olması, hakkı hayat tanınması ve saygı gösterilmesi gerekir.
Bağnazlıktan uzak “ilim Çin’de de olsa alınmalıdır” prensibi esas olmalıdır.
Fakat özgün düşünce asla bir yok etme, inkar tavrı ve zara verme düşüncesi, yıkma ameleyesi değildir.
Hür düşüncenin ana eksenini “salihat” oluşturur. Hür düşüncenin sahibi dimağlar aynı zamanda birer salihat kahramanıdırlar.
Hür düşünce çağın zamanın sorunlarını özgün bir şekilde ele alabilme, yetersizliği görme ve herkesiz tıkır tıkır işlediğini sandığı konularda dahi çözüm üretebilme yetisidir.
Mürekkep nizamlar kurup derin tahlil isteyen konuları ancak hür dimağlar çözebilirler. Beyni donduran hayatı paradigmaların cenderesine alan taasubun tek panzehiri vardır o da düşüncede hürriyetin temin edilmesidir.
Hürriyet sadece devletin altı ilkesinden biri değildir. Bin bir vesayet grupları karşısında müslümanlar olarak hür irademizi onurumuzla beraber kaybetmemek de gerekir.
Fakat hürriyet hiçbir zaman olur olmadık her konuda dostlarımız ve kardeşlerimiz hakkında dedi kodu ve gıybet yapmak da değildir.
“Bir camianın fertleri, bir davanın hadimleri ve uzuvları birbirini tenkid illetine tutulup da tedavi edilmezse, o camiadan bir hayr beklenmemeli.”(Ahmet Özer, Zübeyr Gündüzalp, sf; 271)
Dinde Hürriyet
Diğer taraftan ne sebeple olursa olsun baskıcı rejimlerde hür düşünce inkişaf edemezdi. İlmin de tekniğin de manevî terakkinin de temel şartıydı hürriyet. Allah Kuran-ı Kerim’inde buyuroyor ki: “lâ ikrâhe fiddîn.”Dinde zorlama yoktur.”(Bakara, 256) Bu sözü mefhum-u muhalifiyle anlamaya çalışırsak dinde zorlama olmadığına göre dinde hürriyet vardır, seçme serbestisi vardır. Allah’ın serbes bıraktığı mesele, şahıs ve hususları baskı yaparak daraltmaya çalışmak en hafif ifadesiyle şirktir, Allah’ın işine karışmak ve dini tahrif etmektir
Cüz’i irade
Nur ekolunun temelinde çoğu müslüman cemaatlerinin aksine “hürriyet” vardır. Bediüzzaman; “En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan, hürriyetimdir.” (Emirdağ Lâhikası, mektup no: 6, s. 50) der. Çünkü din aliminin böyle demesi dinin temelinde hürriyetin yani cüz -i irade’nin olmasından kaynaklanır. Halbuki normal piyasa müslümanlarının mantığına göre; din alimi olan birinin “hayatımda en esaslı düsturum hürriyettir değil en önemli prensibim dinimin kurallarıdır” demesi gerekirdi. Fakat unutmamak gerekir ki hürriyet dinimizin de temelidir. Hürriyet manasına gelen cüz- i irade sadece insanda olduğundan insanoğlu dinle mükellef kılınmıştır. Kulluk sorumluluğunu üstlenen insanoğluna verilen yetkidir cüz i irade, seçme serbestliği. Dolaysıyla insanların cüz -i irade’lerini selbetmek, baskı altına alarak ortadan kaldırmak caiz değildir. Durumuna göre büyük günahtır. Çünkü cüz- i iradenin kaldırılmasi için baskı yapılmasına zülm diyoruz. Bir insanın İslamla müşerref olabilmesinin en temel şartı “akıl” değil midir aziz dostlar! Aklın ana işlevi de hürriyet yani serbest düşünme, yani tercih serbestliğidir. Kendi tercihlerini yapamayan dayatma ile hareket edilen bir ortamda, şahısta ve halkta aklın seçme mekanizması devre dışı bırakılmış demektir.
Bu bağlamda hürriyetimize sahip çıkmak aklımıza sahip çıkmak demektir. Hürriyetimize sahip çıkmak, dinimize dindarlığımıza sahip çıkmak demektir. Dahası insanı Allah serbest bırakmış olduğundan hürriyetimize sahip çıkmak insanlığımıza sahip çıkmak demektir. Allah bizi ne mecburen sevap işlemek zorunda olan melekleri gibi yaratmış ne de mecburen yaratılış programının dışına çıkamayarak öğrenme ve tereakki şansı olmayan hayvanlar gibi yaratmamıştır. İstibdad ve baskı velev ki hayır düşüncesiyle dahi olsa seçme hürriyetine zarar verdiğinden dolayı hem kulluk düşüncesine hem de yaratılış manasına terstir, zıddır.
Rivayet olunur ki 60 yıllardan sonra Zübeyr abiye diğer nurcular; “Hangi partiye oy verelim daha iyi olur. Dindar partiler var onlara oy verelim mi mesela” derler.
O da; “Kardeşler! Seçeçeğimiz insanların illa da dindar olmasına gerek yoktur. Çünkü, biz Diyanet işleri reisi seçmiyoruz. Hürriyetimizi kim temin ederse biz oyumuzu onlara veririrz.”
Çünkü Devletlerin ve milletlerin güçlenerek ilerlemesi de vicdan, fikir ve teşebbüs hürriyetine sahip olmalarıyla alakalıdır. ABD başkanı Obama başkanlık görevini bırakırken tarihi konuşmasında şöyle demişti: “Halkların hürriyetinden ve serbest düşünceden korkmayın. Demokratik düşüncelerini koruyarak fikir hürriyetine sahip bir topluluk güçlüdür. Fikir hürriyetine sahip olursak hiç bir düşman Amerika’yı yenemez. Çin’den ve Rusya’dan korkmamıza gerek yok.” Aşağı yukarı sözleri böyleydi.
93 yılında vefat eden Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal da hayatının son zamanlarında bu gerçeği şöyle ifade etmişti: “On senede çok şey değişti bu memlekette. Yol, su elektrik ve ulaşımda devrim niteliğinde şeyler oldu. Fakat bunlar çok önemli değil. Daha önemli bir şey oldu on yılda. Farklı fikirleri tartışma atmosferi oluştu. Farklı fikir sahibi insanlar, klikler ve partiler bir araya gelip fikirlerini tartışıyor olması, herkesin kendi fikrini rahatça ifade edebiliyor olması bir devrimdir Türkiye için. Fikirlerin serbestçe tartışılabildiği toplumlar güçlü olur, kuvvetli olur.”(İlgili video, yorumlu)
Rahmetli Turgut Özal’ın günümüze değin devam eden etkisini bu hür düşüncenin kendi içinde barındırdığı gücünde aramak gerekir. Çünkü hür düşünce bir güçtür.
Rahmetli Mehmet Ali Birand da Fethullah Gülen Hocaefendi’yi anlatırken; “Fethullah Hoca diyor ki gel kardeşim karşılıklı konuşalım. Sen kendi fikrini söyle ben de kendi fikrimi söyleyeyim. Beğenmeyebilirsin zararı yok. Fakat düşüncelerimizi rahatça birbirimize anlatabilelim, ifade edebilelim.”(İlgli video, yorumlu)
Son oyuz sene içeresinde hizmetimizin bütün dünyaya açılabilmesini, Hocamızın hür düşüncelerinden kaynaklanan gücüne bağlamak gerekir.
Dolayısıyla hür düşüncenin hakiki bir güç olduğunu her aklı başında olan insan bilir.
Velhasıl; fikirlerin sebest bir şekilde ifade edilebilmesi toplumları ve milletleri ayağa kalıdıran yegane kuvvettir.
Not: Bu yazı yazarımızın daha önce Zaman gazetesinde yayınlanan yazısından alınmıştır.
Hizmetten | Hüseyin Odabaşı
ABD’de bulunan Altın Nesil Kampı, kapılarını İftar Zamanı’na açtı. Dolu dolu geçirilen bir Ramazan ayı boyunca neler yapıldığı Raindrops TV Youtube kanalı ve MC EU televizyonunun ortak yayınında, Türkiye saati ile 18:30’da ekranlarda olacak.
Raindrops TV Youtube kanalı, Ramazan’ın 28. gününde (bugün) takipçilerine büyük bir sürpriz yaptı. Bir ay boyunca çok ciddi bir emek sarf edilerek hazırlanan İftar Zamanı programı için Amerika Birleşik Devletleri Pennsylvania’da bulunan Altın Nesil Kampı kapılarını Raindrops TV’ye açtı.

Kampta yıllardır aksatılmayan bir gelenek olarak devam eden mealli mukabele, teravih namazı, tesbihat ve yapılan dualardan görüntülerin yer aldığı Bir Başka Zaman Ramazan bölümünde, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin okunan ayetlere yaptığı yorumları da seyredeceksiniz.
Gürül gürül tesbihatlar, salavatlar ve dualar eşliğinde kılınan teravih namazıyla, kamptaki o manevi atmosferi yudumlayacaksınız.
Raindrops Tv Youtube Kanalı’ndan ve MC EU TV’den yayınlanacak olan ‘Özel Bir Başka Zaman Ramazan’ bölümünün yer aldığı İftar Zamanı premierini TR saati ile18.30’da bu linkten seyredebilirsiniz:
https://www.youtube.com/watch?v=ZWZtRpZU_Nk
Ramazan Ayı Boyunca Hemen Her Zaman Gönlümüzün Bamteline Bir Mızrap Gibi İnmesi Gereken Bazı Dualar: Dualar: اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Onları hürriyetlerine kavuştur Allahım!..” deyin. يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى Cevşen’de yedinci fıkra zannediyorum: يَا غَافِرَ الْخَطَايَا، يَا كَاشِفَ الْبَلاَيَا، يَا مُنْتَهَا الرَّجَايَا، يَا مُجْزِلَ الْعَطَايَا، يَا وَاسِعَ الْهَدَايَا، يَا رَازِقَ الْبَرَايَا، يَا قَاضِيَ الْمُنَايَا، يَا سَامِعَ الشَّكَايَا، يَا بَاعِثَ السَّرَايَا “Ey hata, kusur ve günahları bağışlayan! Ey bela ve musibetleri kaldıran! Ey bütün istek ve dilekler Kendisine ulaşan! Ey ihsan ve atiyyeleri bol olan! Ey hediyeleri çok geniş olan! Ey her varlığın rızkını ulaştıran! Ey vakti geldiğinde verdiği hayatı geri alan! Ey her şekva ve arz-ı hali duyan! Ey her yana değişik mahlukatından ordular yollayan!” Son fıkra يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan!” يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا * يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur! Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Masumiyetine rağmen hürriyeti gasp edilen bütün kardeşlerimizi bir an evvel hürriyetlerine kavuştur!..” Onların hepsini birden kurtar; بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ
“Mağdur kardeşlerimize öyle bir lütufta bulun ki; göz görmemiş, kulak işitmemiş ve beşer tasavvurlarını aşkın, Şânına yakışır bir iltifat-ı Sübhâniye ile onları serfirâz kıl!” “Tasavvurları aşkın, sürpriz şekilde salıver Allah’ım! Ne olur?!. Ey mutlika’l-usârâ!..” diyeceksiniz.. يَا صَاحِبَ الْغُرَبَاءِ، يَا صَاحِبَ الْمَظْلُومِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَغْدُورِينَ، يَا صَاحِبَ الْمَحْكُومِينَ “Ey Gariplerin Sahibi… Ey Mazlumların Sahibi… Ey Mağdurların Sahibi… Ey mahkumların Sahibi…” يَا مُطْلِقَ اْلأُسَارَى، أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا “Ey esaret hayatı yaşayanları hürriyetine kavuşturan! Onları da hürriyetlerine kavuştur!..” diyeceksiniz. “Onları eski hallerine, güzel durumlarına yeniden iade buyur!.. Haklarını, imkanlarını iade buyur!.. Onlar, bir kısım mutasallıtların, mütegalliplerin, mütemelliklerin tasallutuna, saldırısına, tahakkümüne maruz kaldılar; o zalimlerin ve münafıkların ellerinden onları kurtar! Ve onları salıver!” diye inleyeceksiniz. İnlemeliyiz; bir yönüyle, içimizin sesi olarak, heyecanlarımızın bir mızrap gibi kalbimizin hassasiyet tellerine dokunması neticesinde çıkacak seslerle, aralanan gök kapılarını değerlendirmeye bakmalıyız. Bunu her fırsatta yapmalı. Teheccüd kılacaksanız, teheccüd esnasında.. gece sahura kalkacaksanız -kalkacaksınız- sahurda.. ve aynı zamanda terâvîhlerde. İki rekatta bir selam vererek kıldığınız terâvîhin “tervîha”larında, Itrî’nin salat ü selamından daha ziyade, bir şeyi demek aklıma geliyor: Şu dediğim şeyleri de diyebilirsiniz arada. İlle de o makamda söylenmesi şart değil. Önemli olan bir koro halinde onu seslendirmek. Belki melekler de onu seslendiriyor, ruhanîler de onu seslendiriyor. Öyle bir koroya iştirak etmeye bakmak lazım, onlar öyle diyorlarsa, biz de öyle dediğimiz zaman, o tevâfukun tesiri çok önemlidir.
Hazreti Üstad, “Nasılki sâbık hadîsin sırrıyla: Sadaka, belayı ref’ eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.” (Onaltıncı Lem’a) diyor. Yani bizim gibi umum, sıradan insanlar bir araya gelmiş hâlisâne dua ediyorlarsa, Cenâb-ı Hakk, bir ferec-i umûmî lütfeder. Mübarek günlerde, mübarek saatlerde, çok mübarek ibadetler arasında, gök kapılarının aralandığı bir esnada, meseleyi o şekilde koro haline getirme, nezd-i uluhiyette -inşaallah- kabule karin olur. Düşünün ki, hürriyetini yitirmiş, esârete düşmüş, mazlumiyet, mağduriyet yaşayan on binlerce insan var. Mallarına/mülklerine el konmuş, eğitim müesseselerine el konmuş, “münafık”lar tarafından, “zâlim”ler tarafından… Tereddüt etmeden söylüyorum bunu; çünkü milletin alın teriyle kazandığı şeylere, himmetleriyle ortaya koyduğu şeylere, hiç kimsenin gelip el koyma hakkı yoktur; Allah’a hesap verirler. Fakat münafığın hesap ile alakası olmadığından, zâlimin hesap ile alakası olmadığından, onun hesabını ötede Allah görecektir. “Zâlimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var / Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” Bugün halka cevretmek kolay, çünkü güçlüsün, kuvvetlisin; yarın Hakk’ın divanı var, canına okuyacaklar; yarın Hakk’ın divanı var, canına okuyacaklar!..
Bu video 27/05/2017 tarihinde yayınlanan “RAMAZAN’DA İNLEYEN GÖNÜLLER” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada:https://www.herkul.org/bamteli/bamtel…
Oruç Tut {2}
Hayır yok dünyanın gidişatından,
Bize ne zenginin mal, mülk, yatından,
Beklenti mağfiret Hakk’ın katından,
Boşuna aç susuz kalma, oruç tut…
Şeytanlar zincire vurulur bu ay,
Çalkalanan hayat durulur bu ay,
Cennete bin sofra kurulur bu ay,
Boşuna aç susuz kalma, oruç tut..
Aklını başına topla ne olur,
Dönen dönsün, boşver, sen yerinde dur,
Lafını esirge, diline gem vur,
Boşuna aç susuz kalma, oruç tut…
Her şey boş aslında, inan, yeminle,
Ruhuna kulak ver, sesini dinle,
Ne geldi, ne gelir yarın seninle?
Boşuna aç susuz kalma, oruç tut..
İlahi beyanda hüküm sabitti,
Neler geldi geçti, gör, neler bitti,
Gidenler yanına ne alıp gitti?
Boşuna aç susuz kalma, oruç tut..
Haramın damlası ruhu öldürür,
Uhuvvet insana lokma böldürür,
Yaradan kulunu er geç güldürür,
Boşuna aç susuz kalma, oruç tut…
Feraset gözlüğü gözünde olsun,
Her daim hakikat sözünde olsun,
Mümin alâmeti yüzünde olsun,
Boşuna aç susuz kalma, oruç tut..
Ramazan, rahmetin bol olduğu ay,
İnan ve teslim ol, gerisi kolay,
Oruç hem bedene hem ruha kalay,
Küften pasdan arın, silkinip parla,
Ne verir nadasta bekleyen tarla?
Ramazan kıvılcım, tutuşup harla,
İmsaklar arefe, iftarlar bayram,
Oruç tut, mahşerde ilâhi ikram…
Hizmetten | Ahmet Selim
30.04.2021
Ramazan aylarının ekran klasiği haline gelen Gecenin Bereketi, uzun bir aradan sonra “Yeniden Gecenin Bereketi” olarak evlerinize konuk olacak.
Program her gece sahur vakti, Hizmetten Youtube kanalından ve MC EU televizyon kanalından CANLI olarak yayınlanacak.
Barış Cem Kaya moderatörlüğünde gerçekleşecek programımızda farklı ülkelerden canlı bağlantılar, her güne özel konu ve konukların yanında klipler ve daha fazlası sizlerle olacak.
28. Sahur
Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başlayacak programımızda Mustafa Şahin “İslam’da Komşuluk ” üzerinde duracak. Ardından İngiltere’den Kerim Balcı ile Ramazan’ı ve aktif rol aldığı insan hakları mücadelelerini konuşacağız.
Ramazan boyunca her sahurda beraberiz
İstanbul : 03.30
Berlin : 02.30
Londra : 01.30
Newyork : 20:30 https://youtu.be/Jj3XuTXA4hM
Ümit Nağmeleri, Hizmet Hareketi’nin Endonezya’daki meyvelerinden Aceh Kız Lisesi öğrencilerinden Syiva’nın iftar sofrasına konuk oldu.
Esselamu Aleyke parçasındaki performansı ile tanınan Syiva, Aceh Kız Lisesi’nde görevli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenini Rika Hariyati ve sınıf arkadaşını evinde ağırladı.
Endonezya’nın yerel yemeklerinin yer aldığı iftar sofrasında ülkenin Ramazan ve yemek kültürü konuşuldu.
Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu Rika öğretmen iftar sofrasına konulan bütün geleneksel yemekleri detaylı bir şekilde Türkçe olarak anlattı. Syiva ailesi iftar sofrasında misafir ağırlamaktan büyük mutluluk duyduğunu ifade etti. Endonezyalı aile 6 kız çocuğunu Aceh Kız Lisesi’nde okuttuklarını ve bundan duydukları memnuniyeti dile getirdi.
Kaynak: Ümit Nağmeleri
Ramazan aylarının ekran klasiği haline gelen Gecenin Bereketi, uzun bir aradan sonra “Yeniden Gecenin Bereketi” olarak evlerinize konuk olacak.
Program her gece sahur vakti, Hizmetten Youtube kanalından ve MC EU televizyon kanalından CANLI olarak yayınlanacak.
Barış Cem Kaya moderatörlüğünde gerçekleşecek programımızda farklı ülkelerden canlı bağlantılar, her güne özel konu ve konukların yanında klipler ve daha fazlası sizlerle olacak.
28. Sahur
Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başlayacak programımızda Mustafa Şahin “İslam’da Komşuluk ” üzerinde duracak. Ardından İngiltere’den Kerim Balcı ile Ramazan’ı ve aktif rol aldığı insan hakları mücadelelerini konuşacağız.
Ramazan boyunca her sahurda beraberiz
İstanbul : 03.30
Berlin : 02.30
Londra : 01.30
Newyork : 20:30 https://youtu.be/Jj3XuTXA4hM
Zembereği boşalmıştı, İbn-i Selûl’ün. Görünürde Muhâcirîn’i hedef almıştı ama esasen hedefinde, bizzat Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) vardı. Zilletin baş aktörü izzetin zirve ismine ‘zelil’ diyor, Allah nezdindeki en kıymetli Kul’a, mü’minin dünyasına hiç yakışmayacak bir teşbihle açıktan hakaret ediyordu!
Duyanı çılgına çevirecek cümlelerdi bunlar ve İbn-i Selûl’ün zırvalarını, orada bulunan genç sahâbî Zeyd İbn-i Erkam da (radıyallahu anh) duymuştu.
Telif edemiyordu; o güne kadar ortaya koyduğu zâhirî duruşa bakarak hayranlık duyduğu bir isimden sâdır olan Ebû Cehilce sözler karşısında büyük bir şok yaşamıştı. Beynine kan sıçramışçasına bir şaşkınlığın ardından hiç beklemedi ve doğruca Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına koştu. Nefes nefese, “Yâ Resûlallah!” dedi ve büyük bir mahcubiyet içinde İbn-i Selûl’ün söylediklerini anlatmaya başladı.
Nezih dünyasına akseden bu çirkinlik karşısında Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), üzülmesine üzülmüştü; hatta yüzünün rengi bile değişmişti ama teenni ve temkinini hiç bozmadı, ateşin üzerine körükle gitmedi.
Evet, ortada çok ciddi bir problem vardı; az önce Müreysî kuyusunun başında Ensâr’ı kışkırtıp Muhâcirîn’e kılıç çektiren bir adamdan her şey beklenirdi. Üstelik, insan sarrafı bir Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu dualiteyi görmemesi mümkün değildi.
Baktığı yer farklıydı; bünyeyi tedaviye matuf bir bakışı vardı ve çıbanbaşını da onun tezyinât süslü tezvirâtlarına aldananları da yeniden kazanmak istiyordu. Onun için başından beri bildiği bir arızanın üzerine gitmek suretiyle düne kadar katlandıklarını zayi etmek istemiyordu.
Evet, bünyede bir çıban vardı ama çıbana müdahale de ayrı bir hassasiyet gerektirirdi; çoğu zaman acele hareket ve erken hamle, onun başka notlara atlamasına sebebiyet verirdi.
Belli ki varlığından haberdar olduğu bu çıbanı patlatmak istemiyordu ve Hazreti Zeyd’e (radıyallahu anh) ardı ardına sorular sormaya başladı: “Ey genç!” dedi. “Ona karşı kızgınlığından dolayı böyle konuşmuş olmayasın?”
Net konuşuyordu, Hazreti Zeyd (radıyallahu anh) ve “Hayır! Vallahi ben bunları ondan duydum.” şeklinde cevapladı.
Tekrar sordu:
“Duydukların konusunda yanılmış olmayasın?”
Aynı kararlı duruşla, “Hayır, yâ Resûlallah!” dedi, Hazreti Zeyd (radıyallahu anh). “Hiç yanlışım yok!”
“Onun hakkında bir benzetme, bir yakıştırma yapmış olmayasın?” şeklinde bir daha sordu.
Yine aynı kararlılık vardı: “Hayır, yâ Resûlallah!” dedi, Hazreti Zeyd (radıyallahu anh). “Vallahi de bunları ben ondan işittim!”
İş, tebeyyün etmişti; Zeyd (radıyallahu anh) gibi mü’mince bir duruş, hiç eğip bükmeden fotoğrafı olanca netliğiyle ortaya koymuştu. Üstelik bunlar, İbn-i Selûl gibi zıp zıp yaşayan bir aktörden beklenen sözlerdi.
Ne var ki hâlâ adama karşı hüsn-ü zanla bakanlar, aleyhindeki duruşları garipseyenler de vardı. Gerek Fahr-i Âlem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarından gerekse hâlâ İbn-i Selûl’e olan itimat ve güvenlerinden dolayı Ensâr’dan bazıları, Hazreti Zeyd’i (radıyallahu anh) kınamaya başlamış ve yaptığının hiç de hoş olmadığını, bir an önce tevbe edip istiğfarda bulunması gerektiğini bile ifade etmişlerdi.
Mecliste bulunanlardan Hazreti Ömer (radıyallahu anh), eli kılıcının kabzasında ve renkten renge giriyordu.
Görüldüğü üzere, bakışlar çeşit çeşitti ve böylesine bir çeşitliliğin olduğu yerde Peygamberâne duruşun nasıl bir dengeyi ayakta tuttuğu da açıktı. Problem çözmek önemliydi ama problemi çözerken başka problemlere kapı aralamamak da bir o kadar ehemmiyet arz ediyordu.
Duyduklarından emin ve ne yaptığını da bilen birisi olarak Zeyd İbn-i Erkam (radıyallahu anh) bunalmıştı; içinde neş’et ettiği Ensâr’ın bile üzerine gelişleri karşısında “Vallahi!” dedi. “Hazrec içinde İbn-i Selûl’den daha fazla muhabbet duyduğum bir adam yoktu. Yemin olsun ki bu sözleri değil ondan, babamdan duymuş olsaydım, yine gelir ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile onları paylaşırdım. Bu konuda ben, Yüce Allah’ın (celle celâlühû) vahiy indirip de benim mi yoksa başkasının mı yalancı olduğunu Habîbi’ne bildireceğini, Resûlullah’ın da (sallallahu aleyhi ve sellem) benim sözlerimi doğrulayacağını umuyorum.”
Sonra da o Yüce Dergâh’a yöneldi; “Allah’ım!” diyordu. “Benim sözlerimi doğrulayacak vahyini Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) indir!”
Bu arada, temkinle hareket edenler de vardı ve Ensâr’dan bir grup Sahâbî, vakit kaybetmeden İbn-i Selûl’ün yanına gitti; “Ey Ebâ Hübâb!” dediler. “Şayet, Zeyd’in anlattığı şekilde konuşmuşsan, boşuna inkâr etme; git ve olup biten her şeyi Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) anlat. Anlat ki sana istiğfar etsin! Yoksa, şunu bil ki bu mesele asla gizli kalmaz; hakkında vahiy gelir ve mesele bütün netliğiyle ortaya çıkar. Yok, eğer bunları söylemediysen, bu durumda da yine git; özür dile ve söylemediğine dair yemin et!”
İbn-i Selûl bu; ne yaptı dersiniz?
Tahmin edileceği üzere hemen renk değiştirdi ve sütten çıkmış ak kaşık rolüne soyundu; hem de avurtlarını doldura doldura, “Vallahi” dedi. “Bunları kesinlikle ben söylemedim!”
Dedi ama söylediklerinin herkesin gündemi haline geldiğinin de farkındaydı ve aleyhindeki gidişâtı durdurabilmek için hemen yerinden fırladı; köse suratlı adam, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gidiyordu!
Öylesine bir gelişi vardı ki sanki ortalığı kırıp dökecek ve kuru gürültü ile vaziyeti kurtardığını sanacaktı. Daha kötüsünün önünü alabilmek için Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey İbn-i Übeyy!” diye seslendi. “Şayet bu sözler sana ait ise tevbe et!”
Görüldüğü üzere, “Niye söyledin?” demediği gibi “Nasıl böyle bir şey yaparsın!” da demedi. Ortada bir yerde durduğunu göstererek meseleyi ihtimaller dahilinde tutmak istedi.
Ancak, İbn-i Selûl, bildiğimiz İbn-i Selûl’dü ve dünyanın şahidi olduğu en büyük yalanı bile vahiyle müeyyed bir hakikat gibi konuşmayı iyi beceriyordu; önce, “Zeyd’in söylediklerini ben söylemedim.” dedi ve ilave etti:
“Hatta böyle bir mevzuyu hiç konuşmadım!”
Adam o kadar iyi rol yapıyor, misyonunu o kadar kusursuz eda ediyordu ki başından beri olup bitenlere şahit olan Ensâr’dan birisi, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Belki de o çocuk yanılmış ve bu adamın söylediklerini zihninde tam olarak tutamamıştır!”
Sözün bittiği yerdi; ancak, yarın elde edilecek semereleri zayi etmemek için buna da bir “Yâ Sabûr!” çekmek gerekiyordu.
Hazreti Ömer (radıyallahu anh) çıldırmak üzereydi!
Ne var ki esas olan, zamanın çıldırtıcılığına karşı da sabretmekti.
Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi