Binlerce çocuk başucunda yeni elbiseler ve annenin sıcak öpücüğü ile değil, cezaevlerinin soğuk duvarları arkasındaki anne-babalarının soluk fotoğraflarıyla uyandı bayram sabahına.


Kaynak:Samanyoluhaber
Binlerce çocuk başucunda yeni elbiseler ve annenin sıcak öpücüğü ile değil, cezaevlerinin soğuk duvarları arkasındaki anne-babalarının soluk fotoğraflarıyla uyandı bayram sabahına.


Kaynak:Samanyoluhaber
Bayram bir netice, üç aylık yoğunluklu olarak yaklaşma, Rabb’e daha yakın olma çabalarının bir sonuç şöleni. Bayram, bu yakınlığın kurduğu bir naz ve niyaz makamı ile kulun neşe alanı, kutlama günleri.
“Hakkullah” döneminde idrak ve izhar neticesinde yapılan ibadetlerin bir geri dönüşüm cüz’ü, bir ikram faslı…
Yalnız bir nüans var ıskalamayalım; burada perspektif bizden değil Rahmetullah’tan olacak. Yoksa, neyi ne kadar düzgün yaptığımız hep tartışmalı zaten. Ramazan’ın toplumun her katmanına, herkes ve kesime karşı bir mesajı, hikmeti ve neticesi vardır şüphesiz. Ne sadece fakirlerin ayıdır, ne de zenginlerin köy bağışlama kibriyle yaptıkları bir bedensel ibadettir. Fakirin rahat ve süruruna yönelik rasyonel bir uygulama, zenginin mutlu etme ile ruhen huzur bulma hissini fark edişi ve elbette kolektif ibadet ve sevinç ile toplumsal pozitiflik ve huzur.
Sahib-i Asli’den gelen bir misafirdi Ramazan. Ve misafir baştacı edilir bizde. Üstelik hazine-i rahmetten binler hediye ve lütuf ile gelmişse, üzerine titrenir, yolu gözlenir. Gidişi ile de hüzün verir bu kutlu misafir. Bin bir varidatla gelen bu gufran mevsiminin gidişi hep hüzünlü olmuştur ama bayram bu hüznü neşe ve sevince çevirmeyi çok iyi bilir. Bunun nedeni sadece kuru bir ‘bayram’ ifadesi değildir şüphesiz; bir aylık bir ibadetin getirdiği idrak açılması ve uyanışın sevincidir yaşanan.
Şöyle bir söz okumuştum söz sultanlarından birinden: “Kendilerini denize salan insanların bir müddet sonra, dört bir yandan su ile sarıldıklarını duyup hissetmeleri gibi, biz de üç aylardan sonra, kendimizi bayramın rengârenk ikliminde, huzur ve itminan tüten atmosferinde buluruz.. Bulur ve onu bütün duygularımızla hisseder, bütün benliğimizle yaşar ve mahiyetimizin bütün rükünleriyle paylaşırız.”
Uhrevi boyutu şüphesiz bu kadar değildir. Bayram bir geçiş, ruhani olan ile dünyevi olanı aynı potada eritiş ve bir tür intibak dönemidir mümin için. Bayram ile bir aylık yoğun ibadet neticesinde kanatlanan ruhlar tekrar fani olanın sığ sularına geri dönebileceğini idrak eder. Ramazan bir kıvamın oluşturulmasıdır, bayram ise ruhun geldiği kıvamın hasadı ve aynası.
Bayram nefsin intikam aldığı günler değildir, olmamalıdır. Bu nedenle nadasa bırakılmış olarak görülen bedenin tekrar dizginlerini çözüp, kontrolsüz meczup hayvanat misali heva tarlasına dalması olarak görülemez, görülmemelidir. Ramazan, Rabb’in isteğiyle istenilenlerden el çekilebileceğinin uygulama alanıdır imanlılar için, bayram ise şükür ve takdis vakti. Ne ki bunlar da galiba biraz nasip meselesi…
Bayram liyakat meselesi olsaydı halimiz haraptı elbet ama bir ödülü de oluyor işte. Ve bizim gibi, meseleye kıyısından köşesinden dahil olan bahtsızlar bile bu ikram-ı Rabbaniyeden nasibini alıyor bir şekilde. Eh; bir müminin mutluluk ve huzurun kırkta birine de razıdır kimi fakirler!
Bayram bir ödül; bir ‘aferin’, bir ‘baş okşayış’ı Rabbin. Bayram, bitiş değil hissediş, tatil değil takdir, tahsin ve takriz…
Kahvaltıyı bilmem amma bayramın mutlulukla bir ilgisi olmalı. Bu nedenle eşsiz bir haz verir bana bayram kahvaltıları. Sadece sofraya serilen Cenab-ı Mevla’nın birbirinden enfes nimetleri değil, çevremize yerleşen eş dost akraba-ı taallukatın varlığı da huzur ve mutluluğun sebebidir. Ramazan Bayram’ı demek kahvaltı demektir dostlar ve Oruç ayının bitişini bir gece önce teravih olmamasıyla kısmen kavrarken, bayram sabahı kahvaltısıyla tam idrak ederiz.
Bütün okurlarımın mübarek Ramazan bayramını bu hisler ile tebrik eder, huzurlu kahvaltılar dilerim…
“Ey Molla! Senin dinin, kâfir üretmekten başka ne işe yarar?”
Muhammed İkbal
(Nübüvvet ve Devlet Yazıları-2)
İnsan yeryüzüne sınanmak için gelir.
Peki sınanma ne ile olur?
Sorularla.
Sorusuz imtihan olmaz.
“Yaratan’ı aramak” bir sorudur.
“Hukuka saygılı olmak” bir sorudur.
“İnsan haklarına riayet” bir sorudur.
“Yalan, hırsızlık, içki, zina, kumar, uyuşturucu…” birer sorudur.
Bunların her biri insan iradesini sınayan zor sorulardır.
Hani çok güzel bir fizik veya matematik sorusuna rastlarsınız.
O konunun uzmanı iseniz “Ne kadar güzel bir soru!” dersiniz.
Yukarıdaki sorular da her insanı ölçücü olağanüstü, harikulade sorulardır.
Her soru, üzerinde tefekkür edilmesi gereken bir sanat eseridir.
Din; bir baskı ortamı oluşturup bununla insanların bu günahlara girmelerine engel olmaz.
Günaha girmemeyi öğütler.
Soruları yasaklamaz. Yasaklayamaz.
Günahı yok etmeyi amaçlamak imtihan sorusunu ortadan kaldırma anlamına gelir ki bu, dünyanın yaratılış gayesine terstir.
Allah’a ait dünya projesinin “sosyo-ekolojik dengesine” zıttır.
ZORLA DOĞRU CEVAP YAZDIRMAK
“Yalan, hırsızlık, içki, zina, kumar, uyuşturucu…” gibi soruları yasaklarsanız soru ortadan kalkmaz. İnsanlar “zorla” sevaba girmez.
Allah’ın yarattığı soruları yok etmeye kalkmak şeriat-ı fıtriyeye muhalefet olur.
Sevap değil, günah getirir.
Mesela zorla “yalan”ı ortadan kaldıramazsınız.
Zorla “içki”yi ortadan kaldıramazsınız.
Zorla “zina”yı ortadan kaldıramazsınız.
Zorla “faiz”i ortadan kaldıramazsınız.
Zorla “kumar”ı ortadan kaldıramazsınız.
Zorla “uyuşturucu”yu ortadan kaldıramazsınız.
Zorlarsanız sorular merdiven altına iner, çözüm yolları sapkınlaşır.
Yapılacak iş; bunların zararını anlatmaktır.
Görünürlüğünü ve cazibesini azaltmanın yollarını aramaktır.
Hıfzısıhha’ya dikkat çekmektir.
Korunma yollarını teşvik etmektir.
Ötesinde gerçek anlamda yapılacak başka bir şey yok!
Bir insanın bir soru türüyle imtihan olmasını engellemek, ahiret hayatında bir eksikliğe, bir ufuk daralmasına sebep olur.
Bir mühendis mekanik öğrenmeden mesleğinde başarılı olamayacağı gibi.
Soruları bilmek, çözmek ve her biriyle baş etmek insan ruhunu farklı bir kemâlat hedefine ulaştırır.
Bu nedenle insan farklı sorularla sınanır.
Sorusuz bir ortamda insan yükselemez, şeytanlık ve meleklik arasındaki skalada yeri belirlenemez.
İnsan bu soruları hür iradesiyle çözdüğü zaman bir başarı elde etmiş olur.
Günah işlemek, bir başkasının hukukunu ihlal etmeme kaydıyla serbesttir.
Bu serbestiyet, dinen ‘sakıncasız olmak’ değildir.
Kur’an şunları önceller:
Nahl, 90: “Allah; adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”
Bu emirler, müeyyidesi ahirette karşımıza çıkacak bir kısım emirlerdir.
Ayetin sonunda bu emirlerin bir “öğüt” olduğu vurgulanır.
Allah’ın emirlerini (farz, vacip) yapmak iradeye bırakılmıştır. Bunların uygulanmasında bir zorlama söz konusu değildir.
Bu iradeye bırakış imtihan salonu olan dünyada “Allah’ın ahlakıdır.” “Şeriat-ı fıtriyedir.”
Peygamberler, Allah’ın elçisi olarak, Allah ahlakına tabi olup kimseyi zorlamaz, zorlama esaslı bir sistem kurmaz. Sadece tebliğ yaparlar. Temsil ederler.
ÖZEL HAYATI TECESSÜS
Hz. Ömer bir gece geç saatte Abdullah bin Mesud ile şehri gezmektedir. Bir evden aşırı gürültü gelince Hz. Ömer merakla bahçe duvarından içeri atlar. Evin avlusunda ihtiyar bir adam şarap içmekte, yanında oturan kadın da dans edip şarkı söylemektedir. Hz. Ömer, gördüğü manzaraya öfkelenip ihtiyara çıkışır: “Bu yaşta, yanında bu kadınla utanmıyor musun da içiyorsun?”
İçki içen yaşlı adam şöyle cevap verir: “Ey müminlerin emiri. Ben bir günah işliyorum. Ama sen üç günahı birden işledin.”
Hz. Ömer şaşırır, yaşlı adam devam eder:
“Bir, Allah Teala, ‘Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın’ (Hucurât, 12) buyurduğu halde, sen evime girip araştırdın.
İki, Allah, ‘Evlere kapılardan girin!’ (Bakara, 189) buyurduğu halde, sen duvardan atladın.
Üç, Allah, ‘Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin istemeden, onlara selam vermeden girmeyiniz…’ (Nur, 27) buyurduğu halde sen bunlara muhalefet ettin!”
Hakperestliği ile maruf Hz. Ömer, affını diler ve oradan ayrılır.
Dini, devlet zoruyla ikame etmeye çalışmak, günah işlemeyi yasaklamak veya “soruyu yok etmeye” çalışmak imtihan mantığına aykırı ve dinin ruhuna zıttır.
Örnekleri incelediğimizde dini devlete eklemlemenin daima dine zarar verdiğini görüyoruz. Müslümanlığa en büyük zarar veren ülkelerin ortak özelliği “İslam” etiketi taşımasıdır.
Sınırları tebliğ ve tavsiye olan dini, zorbalık ve güç kullanma esaslı devlet bünyesine yerleştirdiğinizde o sistem sadece münafık idareciler ve münafık fertler üretiyor.
Mesela İran’da Müslümanlık devlet eliyle zorlandığı için halk dinden uzaktır. Kitleler zoraki olarak ikiyüzlü yaşar. Bir başka örnek Suudi Arabistan. Ülke sınırlar içinde peçeli gezen kadınlar; cübbe ile dolaşan erkekler – tabii ki hepsi değil! – sınırları geçince, ‘sınır’ tanımazlar.
“İdareyi zorla ele geçirip, insanları onun zoru ile dindar yaptığınız ülkelerde, insanları münafıklaştırır ve devlete mürailik yapan parazitler haline getirirsiniz. Bu insanlar, ülkelerinde dindar görünürler; ama yurtdışına çıkınca dine ters ve günahlara çok açık bir hayat sürerler. Hukuka olan saygı azalır, riya artar.” (Fethullah Gülen, Manuel Almeida, Şark-ul Avsat Tarih, 24 Mart 2014)
Allah’ı ve dini insanlara sevdirme misyonuyla hareket eden insanlar bu iş için zorlamalara başvurduğunda tebliğ ters teper. Bu tür zorlamalar dini, bir diktatör karşısında bile alay konusu haline getirebilir.
DİKTATÖRDEN DERS!
Mısır’lı diktatör Nâsır bir konuşmasında anlatıyor:
“Biz İhvan-ı Müslimin’le uzlaşmak istedik. Bizden sahih ve selim bir şeyler isteselerdi olurdu. Reisleriyle (Hasan İsmail Hudeybi) görüştüm. Benden ilk istediği Mısır’da tesettürü zorunlu yapmam oldu. ‘Sokaktaki tüm kadınlar tarha giysin, sen bundan sorumlusun’ dedi. Ben de ona dedim. ‘Üstad, senin tıp fakültesinde okuyan kızın var. Başı açık. Tarha giymiyor. Niçin onu tesettüre sokmuyorsun? Sen, bir kişiyi tesettüre sokamıyorsun ama benden 10 milyon Mısırlı kadını tesettüre sokmamı istiyorsun’ dedim.”
Nâsır zalim bir diktatördü ama bu dediğinde haklıydı.
“Zorlama”nın bir başka komplikasyonu din düşmanı ve inançsız insan üretmesidir. Devlet, gücünü kullanarak kıyafet zorunluluğu getirebilir. Ama kimsenin gönlüne zorla giremez.
İran veya Suudi Arabistan’ı gören bir insanın bu yönetimlere ve zorlamalara bakarak Müslümanlığa sempati duyma ihtimali yok. Dünyanın hiçbir coğrafyasından da “Ne güzelmiş bu Müslümanlık” diye buralara taşınan yok. “İslam” etiketi taşıyan bu ülkeler, İslam’a sempati değil bilakis tüm dünyada antipati üretmekte, İslamafobiya’ya malzeme sağlamaktadır. Bu ülkeler hicret etmek zorunda kalmış bir Müslüman için bile yaşanabilecek yer değildir. Ateizmin ve deizmin en hızlı yayıldığı üç ülkenin Suudi Arabistan, İran ve Türkiye olması anormal bir durum değil.
Utanılası bir realite.
Türkiye’den iki örnekle bitireyim. Atezim Derneği, önceki hafta Ayasofya’nın sabık imamı şahsında AKP İslamcılığına şöyle teşekkür etti:
“Ateizmin yaygınlaşmasında ve araştırılmasında gösterdiğiniz üstün gayret için dernek olarak size büyük bir teşekkür borçluyuz. Böyle devam etmenizi diliyoruz.”
Bu da bir kadın gazetecinin twiti:
“Ben seküler bir Müslüman idim. Bir yıl kadar önce deist oldum. Sünni bir ailede doğdum ama şimdi vasiyet ediyorum ki ölürsem cenazem Cem Evi’nden kaldırılsın, ölümü de Cem Evi’nin görevlileri yıkasın. Yurtdışında ölürsem de kilise kaldırsın. İşte bu noktaya getirdiniz bizi.”
Muhammed İkbal’in can alıcı sorusu şuydu:
“Ey Molla! Senin dinin, kâfir üretmekten başka ne işe yarar?”
Sonraki bölüm: Hükümdâr bir peygamber mi, kul bir peygamber mi?
Kaynak: Veysel Ayhan | TR724
Binlerce, onbinlerce arkadaşımız, kardeşimiz ağır baskılar ve zulümler ile nefes alamaz hale gelince; can havliyle bir meçhule attılar kendilerini, bir nehre , bir denize.. Memleketlerinden, anne ocaklarından ayrılmak, ülkelerini terketmek zorunda kaldılar.Yetmiyormuş gibi bir de maddi olarak neleri varsa, evlerine, maaşlarına el konuldu.
Her şeylerini bırakıp hicret etmek zorunda kaldılar. Dedim ya, kimi babasını hasta yatağında, kimi annesini mezar toprağında. Hiç görmedikleri,dilini bilmedikleri dünyanın farklı ülkelerine dağıldılar. Kimi denizlerde, kimi nehirlerde can verdiler. Minik minik yavruların beyaza bürünmüş, dubduru cansız bedenleri sahillere vurdu. Kimsecikler görmedi.
Bazısı hücrede bazısı meçhul bir evde hayat yoldaşını, eşini gözyaşlarıyla bırakıp gitti. İnsanlar heybelerine onarılması çok ağır travmalar yüklendi. Kalplerine, nefeslerine, göğüslerine kapkara bulutlar çöktü. Kendilerini, küçücük yavrularını nelerin beklediğini bilmeden korkulu bir meçhule doğru gittiler.
Fakat gittikleri ülkelerde, bu korkularını sarıp sarmalayacak, yalnızlıklarını, dışlanmışlıklarını unutturacak ve yavrularının ürkek gözlerine sevgiyle bakıp onların gönüllerini ısıtacak, bir sahabi şuuruyla, ensar ruhuyla kendilerine sahip çıkacak kardeşler, dostlar buldular. Bu ensar ruhlu kardeşlerimiz evlerini açtılar. ‘Gel kardeşim, gel bacım; Eviniz, yurdunuz, her şeyiniz orada kaldıysa, burada biz varız. Evimiz evinizdir. Her şeyimizi sizlerle paylaşmaya hazırız.’ dediler.
Evlerini, ekmeklerini, odalarını, dolaplarını elbiselerini, oyuncaklarını paylaştılar. Bazı arkadaşlarımız kendi öz anne-babaları ve öz kardeşleri tarafından dışlanıp sokağa atılırken bu insanlar kardeşliğin kan bağıyla sınırlı olmadığını gösterdiler. Günlerce aylarca evlerinde misafir ettiler.
Yüz ekşitmediler,burun kıvırmadılar, gönül koymadılar, surat asmadılar.Biz hüzünlendikçe, biz ağladıkça, sofralarda bizimle birlikte ağlayıp gözyaşı döktüler. Derdimizi yükümüzü paylaşarak kardeş olduklarını,ensar olduklarını gösterdiler. Tercümanlık yaptılar. Mektuplarımızı, dilekçelerimizi yazdılar, her alanda rehberlik yaptılar. Ev buldular, eşya buldular,eşya taşıdılar, bir işçi gibi bizimle çalıştılar, yoruldular,terlediler. Düzen kurmamıza yardımcı oldular. Kamplarda, belediye evlerinde kaldığımız vakitlerde uzak mesafeler kat edip hafta sonları ziyaretimize geldiler, erzak getirdiler, çocuklara hediyeler verdiler. Dedim ya kardeşliğin kan bağıyla sınırlı olmadığı gösterdiler.
Gurbette en hüzünlü ve en hasret dolu günler bayram günleridir. Hele ürkek güvercinler gibi her şeye yabancı olduğunuz o ilk gurbet günlerinde bir başka hüzün çöker kalbinize. Kimi köyünü kimi memleketini kimi anne babasını ve çocukluk yıllarını hayal ederken kontrolsüz bir şekilde göz pınarlarından damlalar akmaya başlar. Kapkaranlık bir yalnızlık hissedilir o an.
İşte böyle bir bayram sabahında merhamet ve iyilik kahramanı yüce gönüllü bir doktor kardeşimiz bizim o “karanlıkta” yalnız bayram yapmamızı istemiyordu. Evinin bahçesine masalar kurmuş, kahvaltı sofraları hazırlamış, kamplarda ve belediye evlerinde kalan muhacir kardeşleri davet etmişti.
Gidip arabalarla onları taşıyıp getiriyordu. Evinin bahçesinde muhacirler hem kahvaltı yapıyor hem de yaşadıkları korkuları zorlukları unutup muhabbet ediyor mutluluklarını paylaşıyordu. Herkes farklı macerasını, farklı hikayesini anlatıyordu. Bir taraftan da çocuklar cıvıl cıvıl birbiriyle oynuyor bahçede çocuk sesleri yankılanıyordu. Hanımefendiler de arkadaşlarıyla dertleşiyor adeta rehabilite oluyorlardı.
Evin hanımefendisi fedakar ablamız da hem misafirlerle birlikte olmanın heyecan ve mutluluğunu yaşıyor hem de onları memnun edebilmek için koşturuyor,çırpınıyordu.
Evin altı üstü ve bahçesi insan ve çocuk kaynıyordu.Çok nazik, çok kibar ve çok hassas insanlardı.En ince detayları bile düşünmüşlerdi. Bayramda çocukları sevindirmek için birkaç gün öncesinden paralar bozdurmuşlar, çocuklara bayram harçlıkları, çikolatalar veriliyordu. Bütün oyuncaklar önlerine dökülmüş, asıl bayramı çocuklar yaşıyordu. Bu hassas nazik ve iyi yürekli insanlar sadece çocukları düşünmemişler, büyükleri de düşünmüşlerdi. Giden herkesin eline bir hediye poşeti veriyorlardı. Gömlekler, şallar, nice hediyeler. Herkes birbirine sarılıp kimi sevinçli kimi gözyaşlarıyla bir bayram günü yaşamışlardı. Göç’e mecbur bırakılmış, ailesinden, memleketinden uzakta yeni bir muhacir için unutulmaz anlardı bunlar.
Bu doktor kardeşimiz elbette tek değil. Onun gibi bir çok şehirde bir çok kardeşlerimiz aynı civanmertliği, aynı fedakarlığı, aynı misafirperverliği gösterdiler ve gösteriyorlar. Bu süreç ensar ve muhacirliğin nasıl olduğunu bir kere daha bizlere yakından ve uygulamalı olarak öğretti.
Rabbimize dua ediyoruz. Bu fedakar, samimi, candan kucaklayan, her şeylerini paylaşan kardeşlerimizi ve dünya coğrafyasının değişik ülkelerinde aynı kardeşlik ve ensar ruhuyla, gelen misafirlerini kucaklayıp bağrına basan kardeşlerimizi Rabbimiz ahirette ensar ve muhacirlerle birlikte haşreylesin. Onlara komşu eylesin.Böylece onlara ve hepimize gerçek bayramları yaşatsın.Yabancılığın ve yalnızlığın karanlığında bir başına bırakmayan ensar ruhlu kardeşlerimize dua ve sevgilerle.
Hizmetten | Muhammet Aydoğmuş
İslam alemi Ramazan ayıyla vedalaşıp Bayram’a kavuşmanın sevincini yaşıyor. MC TV ile Hizmetten ve Raindrpos’un ortak yayınlayacağı bayram programı ise dünyanın dört bir yanında büyüklerin dualarını almak, gençleri görüp ümitleri tazelemek, tanışıp bayramlaşmak için gönüllerin kapısını çalıyor.
Kemal Gülen’in moderatörlüğünü yapacağı Özel Bayramlaşma Programı, MC EU televizyonu ile Hizmetten ve Raindrops’un Youtube kanallarından ortak yayında izleyicilerin karşısında olacak.
Programda dünyanın dört bir yanına; Afrika’dan Amerika’ya, uzak Asya’dan Avrupa’ya bayram ziyaretleri yapılacak. Farklı ülkelerle ve farklı konuklarla yapılacak canlı bağlantılarla Ramazan Bayramı sevincine ortak olunacak.
Bayramın birinci gününde izleyicileriyle buluşacak bayramlaşma programının saati ise şöyle:
İstanbul – 18:00
Atina – 18:00
Frankfurt – 17:00
Ottawa – 11:00
New York – 11:00
Jakarta – 22:00
Brussels – 17:00
Londan – 16:00
Loz Angeles – 08:00
Şikago – 10:00
Johannesburg – 18:00
Nairobi – 18:00
Sydney – 01:00
Bakü – 20:00
Haksızlık etmek istemeyiz yaza, sabahın tan vaktine vurgunuz diye geceye haksızlık etmek istemediğimiz gibi…
Ancak, bütün mevsimleri hızla kendine çeviren kara kışın bunaltıcı kasvetini yüklenen baharın ve yazın bir an önce bitmesi umuduyla her sabaha uyandığımızı da belirtmek isterim.
Bu nedenle arzu ederiz ki, bir an önce Eylül gelsin ve hazanın hiç de eğreti durmadığı gönüller asli limanına demirlesin tekrar.
Öte yandan farkındayız Eylül, ayrılığın ilk durağı, hüzün yüklü bulutların ilk uğrağıdır. Ve yine biliriz ki Eylül ile başlar tüm hasretler.
Ve fakat sahte baharlara karnımız tok artık. Kendi kendini kandırmayı marifet sananlardan olmadık çok şükür. Kara kış bildiğimiz bir mevsim. Nicedir aşina olduğumuz bir iklim. Epey uzun zamandır nefes borularımıza çöken kasvetli zemheriyle kesilmiş takatlerimiz.
Biliyoruz, artık sıralamasının önemi kalmadı mevsimlerin. Hangisi ne kadar sürer, nerede biter mühim değil artık. Zira o kadar çok yalancı bahar ile kandırılmaya alıştırılmışız ki, her gelen baharı hakiki bahar safdilliğiyle karşılamaz olduk artık.
Ve size bir itiraf, belki hiç gelmeyecek bile olsa, imanımız sarsılmaz geleceğine olan inancına ama kabullenebiliriz aslında. Esasen hayat da galiba biraz böyle bir şey. Bir bahardan başka bahara giderken, yanılgılardan ders çıkarmak galiba.
Kışın kasvetini iliklerimize kadar hissettik. Baharın yalancılar panayırı olduğunu hakkalyakîn tecrübe ettik, yaz ise genzimizde kekremsi bir nedamet ve yanılgı yanığı tadı bıraktı. Şimdi veda ederken bize, istiyoruz ki tez gitsin ve tez gelsin hazan mevsimi. Biz hüzün insanlarıyız zira…
Ufuklarımızı saran külrengi bulutların faniliğine dair en ufak bir şüphemiz yok ve elbette sarsmıyor hakiki baharlara olan inancımızı ama sahte müzevirlerin çığırtkanlığına da karnımız tok artık.
İş bu nedenle sonsuz bir hazan, bitimsiz bir güz hüznüne de hazır ve razıyız. Nasibimize bu düştü, der eyvallah ile beraber çekeriz keder katarlarımızı eylülün nemli kuytuluğuna. Biliriz ki Eylül’de verirler mutlaka bir şilte iflah olmaz hüzünbazlara.
Belki canımız yandı lakin şunu öğrendik artık çok şükür: Her bahar gerçek olmayabilir, yalancı baharların mutlu ettiklerine bakıp kurulan panayırlara da aldanmamak lazım. Güneşin billur bir değirmen öğütücüsü gibi gam ve kasveti öğüteceği, kayaların sertliğine kafa tutan minicik damarların bir şimşek keskinliğiyle çeperleri delip neşv-ü nema bulacağı hakiki baharlara kadar güzün yaraları tedavi edici hüznüne ihtiyacımız var şimdi.
Şen şakrak türkü tutturanların sahte ütopyalara kanıp son durak sanıp inenlerin aldanmışlığı için bile eylüle olan ihtiyaç büyük. En çok da biz muhtacız sonbaharın sekine cezbedici serinliğine.
Güneş buğday tarlalarını kavurduğu gibi kavurdu sineleri, başaklar kadar yanık yüreklerimiz. Kupkuru bir mevsimin, çatlattığı topraklar suyun dirilticiliğine muhtaç. Ellerini açmasını bilmeyenlerin aç sineleri anlayabilmesini beklemek ham hayal!
İstiyoruz ki, bitsin artık bu kurak mevsim. Gitsin bunaltıcı yaz. İstiyoruz ki, açıp teker teker cerahatini akıttığımız yaralarımızı tekrar kapatıp, zamanın tedavi ediciliğine teslim edelim. İstiyoruz ki; gelsin artık hazan mevsimi, gelsin güz.
Gelsin istiyoruz artık Eylül.
Yağsın yağmurlar ve seyreltsin gözyaşlarımızı yanaklardan süzülen. Hiç bu kadar sabırsızca beklememiştik. Hasretle ve kıymet bilerek… Beklemeyi bilen, karşılamayı da bilmeli değil mi?
Gurbette bir bayram gecesi…
Odamda bir başıma oturuyorum.
Doğu yakasında, güneşin doğuşu öncesi bir aydınlık…
Gökte tek tük yıldızlar…
Kuşlar, bir aydınlık denizinde kavis çizerek, kanat çırparak ülkeme doğru uçuyor.
Uçun kuşlar, uçun! Bütün baharlar, bütün ufuklar, bütün bayramlar sizin.
Bir zamanlar bizim de özgürce yeni ufuklara yeni ülkelere uçtuğumuz bayramlarımız vardı.
Ya şimdi öyle mi?
Yanık bir ozanın dediği gibi “Bayram gelmiş neyime / Kan damlar yüreğime…”
Bayramlarda köyümüze giderdik…
Çocuklar, gelinler, kızlar bir araya gelirdik, bayramın geldiğini fark ederdik.
Annelerimizin babalarımızın sevinci görülmeğe değerdi.
Arife günlerinde ikindi namazından sonra bütün köylüler, kadın-erkek köy kabristanında toplanırdı.
Yasin’ler, Tebareke’ler sesli okunurdu. Sadece diriler değil ölüler de dinlerdi. Her bir kabrin başını bekleyen serviler, o ilahi seslerle kendinden geçmiş dervişler gibi arada bir içli içli nefes alıp verirlerdi.
Arife günleri köylüler, köyümüzün kabristanında hala toplanıyorlar mı acaba?
Bayram sabahı köy odalarında sofralar kurulur, eller öpülür, şekerler, şerbetler dağıtılırdı.
O güzel adetler hala devam ediyor mudur?
Yoksa o güzel anılar güzel atlarına binip gittiler mi?
Bayramlar benim için unutulmaya yüz tutmuş rüyalar gibi oldu.
Köy bayramları çocukluğumuzun en tatlı anıları olarak artık hatıralarda kaldı.
Köye dönsek de çocukluğumuza geri dönemeyiz.
O evlerin ışığı söndü.
Nicelerimizin anne babaları biz gurbetlerde iken öldü. Ne son vasiyetlerini alabildik, ne başlarında bulunabildik, ne tabutlarına omuz verebildik, ne de kabirlerine bir avuç toprak atabildik…
Bayram gelmiş neyime kan damlar yüreğime…
Köylerimiz eski köy değil, bayramlarımız eski bayram değil. Kapılar kilitli, ışıklar sönük, yaylalar suskun, kaval sesleri duyulmuyor.
Analarımız, babalarımız “Bayram geldi, oğullarım torunlarım gelip kabrimizde Kuran okuyacaklar” diye bekliyor…
Bayram gelmiş neyime kan damlar yüreğime…
Ve “Ülkeme gün doğa / Bayram o bayram ola” sözlerinin aydınlığında yürüdük biz yolları…
Ve bizim yürüdüğümüz o yollarda bayramlarımız vardı.
Mahalle mahalle, sokak sokak seferber olduğumuz, “Aman bir deri zayi olmasın, bunlar öğrenciye burs olacak, sıcak bir yuva olacak, yurt olacak, okul olacak!” dediğimiz bayramlarımız…
Kurbanlıkların taşındığı kamyon kasalarında, sağanak yağmurun altında üst-başın fışkı koktuğu bayramlar…
Ve bizim, içlerinde öğrencilerin cıvıldaştığı, bayram sabahları bahçesinde, kınalı koçların, koyunların, kuzuların meleştiği müesseselerimiz vardı.
Ve bizim bayramlarımız vardı…
Güneydoğu’ya, Kara Kıta’ya seferler düzenlediğimiz bayramlarımız.
Rüzgârın, güneşin bir yolunu bulup girdiği ama hiçbir bayramın giremediği yoksul evlerin kapılarını çaldığımız bayramlarımız.
Kerpiç bir evin içinden yaşlı ve yorgun bir sesin “Gidin artık, ne istiyorsunuz? Bütün evlatlarımı alıp dağa götürdünüz. Bir canım kaldı, onu da mı alacaksınız?” sözleri karşısında, “Anacığım biz senin canını almaya değil sana kurban olmaya geldik.” dediğimiz bayramlarımız.
Ellerimizde paketlerle, “Haydi, bu bayram yine gurbetlerdeyiz.” diyerek uçaklarla yeni ufuklara, yeni ülkelere havalandığımız bayramlarımız.
Ve o uçaklar bayram taşırdı Tanrı Dağları’na, Afrika çöllerine…
Dünyaya bayram taşıyan o insanlar, şimdilerde hapishane köşelerinde, tek başına hücrelerde, gaybubetlerde, gurubu olmayan gurbetlerde…
Yaralı yüreğim, gam kervanlarının yol güzergâhında.
Bu benim elimde değil.
Yüreğimin yangınlarını teskin edemiyorum.
Nice emeklerle, gözyaşları ile, alın teri ile harcı karılan, kapı kapı dolaşılarak, yüzsuyu dökülerek yapılan 2,500’den fazla okul, yurt, dershane; bir zamanlar yeni bir neslin cıvıltılarına sahne olan o güzelim binalar, muhterem ve muazzez Hocamızın kaldığı beşinci katlar, bir zamanlar yolunu şaşıran her geminin güvenliği sığınağı olan, o teri rayihasını taşıyan odalarında koridorlarında üful üful cennet esintileri olan o güzelim mekânlar şimdi namahremin eline geçmişken…
Söyleyin Allah aşkına, bayram gelmiş benim neyime!
Yüzbinlerce ders halkası olurdu. Anadolu’da her bir ev bir mektep, bir mabed gibi çalışırdı. Yazları yaylalarda kamplar olur, Kur’an sesleri, tesbihat sesleri kuş cıvıltılarına karışırdı.
Ya şimdi…
“Bayram gelmiş neyime / Kan damlar yüreğime…”
Binbir emekle büyüttüğü, göz nuru döktüğü, bir ömür verdiği, binlerce on binlerce çalışanı olan dev holdinglere bir bir çökülmüşken, sahipleri içeri atılmışken, ya da çareyi yurt dışına çıkmakta bulmuşken, yeni iş kuracağım diye kendi malını sanki bir hırsızmış gibi yurt dışına kaçırmaya çalışırken…
Sırf davaya ihanet etmemek, müfteri olmamak için evini fabrikasını, holdingini kaybeden, dün bütün Türkiye’nin tanıdığı saygın iş adamları Sefiller’deki Jaen Valjean gibi köşe bucak kaçarken…
Söyleyin Allah aşkına, bayram gelmiş neyime!
Demirperde yıkıldıktan sonra on binlerce yiğit insan dünyanın dört bir yanına dağıldı.
Irmaklarda gün döndü, çöllere ışık düştü, çöller İrem bağlarına döndü, sulh adacıkları oluştu, mazlum milletlerin ufkuna bir fecir parıltısı gibi düştüler, onlarla gülüp onlarla ağladılar…
Kimi bu uğurda Âdem Tatlı, Erkân Çağıl gibi canını verdi.
Kimi Süleyman Alptekin gibi iki ayağı ile çıktığı ülkesine tek ayakla döndü.
Ülkesinin yöneticilerini arkalarında görmek isteyen bu havariler arkalarından hançerlendiler, terörist ilan edildiler.
“Bayram gelmiş neyime / Kan damlar yüreğime…”
Nice canlar, nice servirevanlar, gurubu olmayan gurbetlerde Osmanlının beyefendi şehzadesi Ömer Faruk Efendiler gibi “Ah vatanım ah vatanım” diye diye can veriyor. Eşi, kocasının cenazesini bile kendi vatanına götüremiyor, kocasının tabutunu gönderiyor.
“Bayram gelmiş neyime / Kan damlar yüreğime…”
Kimileri, yaşı seksenine dayanmış kanser hastası… Saçı sakalı ağarmış, kimyasal tedavi görüyor… Bağırsakları dışarda torba elinde, hapishaneden kemoterapiye gidiyor, kimyasal tedavi bitince hücresine dönüyor. Kimyasal tedavi gören hastalar uzaklardaki kokudan bile kusası gelir, acısı dayanılmaz olur ama o hücresinde yalnız başına yaralarının sızısına, yüreğinin yarasına değil uğradığı ihanete ağlıyor.
Bir havar türküsü gibi Kazancı Bedih’e hak vermemek mümkün değil,
“Bayram gelmiş benim neyime / Kan damlar yüreğime…”
Bacım hamile, hapse alınıyor, doğum için hastaneye zor yetiştiriliyor, doğum yaptıktan bir müddet sonra eline kelepçe vuruluyor, başına asker dikiliyor, babası kim bilir hangi hapishanede…
Savaşın bile bir kanunu vardır, tarihte nice zalimler vardır. O zalimlerin, o çete reislerinin bir raconu vardır. Kadına dokunmazlar, çocuğa dokunmazlar…
Tekerlekli sandalye ile dolaşabilenleri gözaltına almak, dünya hukuk tarihinde, bize zulmedenlere nasip oldu.
Hayatında karınca ezmemiş kimselere, kadın-erkek demeden ters kelepçe taktılar.
Melek gibi insanları incittiler…
Onlar orada hapiste iken; çocukları, “Baba, sen neden ordasın, neden eve gelmiyorsun?” derken; bir peçeteye babasının resmini çizen “Babacığım seni çok özledim!” diyen yavrunun elindeki babasının resmi olan peçeteyi insafa gelen bir gardiyanın babaya ulaştırdığı bir bayramda…
Söyleyin Allah aşkına, bayram gelmiş neyime!
Biliyoruz Allah’ım!
Tıpkı Yusuf (as) kıssasında olduğu gibi, Sen’in bunda bir muradın var.
Kabul edilmek için önce kabullenmek gerekir.
Hacer kadar yalnız değiliz. Kimsesiz, ıssız bir çölde tek başımıza değiliz.
Kim bilir, hapisteki kardeşlerimiz birer Yusuf, birer Hacer olarak çıkacaklar. Ak alınları ile kara zindanları aydınlatacaklar. Her biri bir derviş, bir veli olarak çıkacaklar. Kapılar bir gün özgürlüğe açılacak ama o gün sadece kapılar değil kalpler de Allah’a açılmış olarak çıkacaklar. O gün hizmetin bayramı olacak.
***
Odamda bir başıma oturuyorum.
Doğu yakasında, güneşin doğuşu öncesi bir aydınlık uç veriyor.
Gökte tek tük yıldızlar var.
Kuşlar, bir aydınlık denizinde kavis çizerek, kanat çırparak ülkeme doğru uçuyorlar.
Uçun kuşlar uçun! Bütün baharlar, bütün ufuklar, bütün bayramlar sizin.
Bir zamanlar bizim de özgürce yeni ufuklara yeni ülkelere uçtuğumuz bayramlarımız vardı.
“Bayram gelmiş neyime / Kan damlar yüreğime
Gönlü şad olan gülsün / Gülmek benim neyime…”
Bayram gelmiş neyimize desek de bu bir inkisardır.
Sen bayramımızı, bayram eyle Allah’ım!
Hizmetten
Kırgınız, zira biz Allah’ın adını, milletin şanını yüceltmek, milletin evlatlarının eğitimini yükseltmek, onları imanlı, ahlaklı nesiller haline getirmek için, yıllarca beklentisiz şekilde, fedakarane çalıştık. Ülkemize ve insanlığa hizmeti “Hizmet”, “dava” haline getirdik. Bunun için gençliğimizi, ömrümüzü verdik. Varlıklı insanlar malını, mülkünü bağışladı, okullar, kurumlar açtılar. Öğretmenler, akademisyenler, egitimciler insanımıza hayatlarını adadılar ve Türkiye’nin her köşesine dağıldılar.
Bazılarımız insanlığa, dünya barışına katkımız olsun diye anadan, vatandan, yardan geçip savaşların, yoklukların olduğu zor coğrafyalara hicret ettiler. Adını ilk defa duyduğu ülkelere gidip oralarda Türkiye’ye ses, mazlumlara nefes oldular. Ömrünün baharındaki gencecik fidanlar yurt içinde ve yurt dışında en tehlikeli zamanlarda, en tehlikeli bölgelerde insanlara eğitim vermek için didindiler. Bunları karın tokluğuna yaptılar. Mal, mülk, makam, mevki sahibi olmayı düşünmediler. Bu insanların tek derdi Allah’ın rızasını kazanmak ve asırlardır çile çeken Anadolu insanına hizmet etmekti. Ama bunun karşılığında “vatan haini” ve “terörist” olmakla itham edildiler, hapislere dolduruldular. Milletin evladına eğitim imkanı sunan binlerce güzide okula, kuruma çöküldü. Öğretmenleri damgalandı, işsiz bırakıldı. Verdiği vergiye ilave helal kazancından milletin evlatlarına yatırım yapan işadamları da “terörist” ilan edildi. Pek çoğu hapislere atılıp malları, işyerleri çakallara peşkeş çekildi.
Yaşadıklarımız pek çoğumuza giran geliyor. Yapılanları, yaşatılanları düşünmekten türlü hastalıklara düçar olup vefat eden az değil. İster istemez “Bunca fedakarlığın, çabanın, çilenin karşılığı bu mu olmamalıydı?” diye soruyor, derin üzüntü yaşıyorlar. Elimize hiç silah almadık, çakı almadık, taş bile almadık; ama hırsızlar ve katiller birlik olup kampanyalar halinde bize “terörist” dediler. En acısı ömrümüzü çocuklarına feda ettiğimiz halk kitleleri bu iftiralara inandı ve ülkenin en güzel, en narin insanlarını incittiler. Bazıları yetinmeyip linç etti. Maalesef yapılanlara, yaşatılan zulme gür seda ile, yürek serinleten bir itiraz olmadı. Halk iddiaları satın aldı, itiraz etmedi. “Hayır öyle değil, biz bu insanları tanıyoruz!” diye cılız tepkiler dahi veremedi. Belki toplum da korktu, sindi. Başına iş gelir, çoluk çocuğuna dokunulur diye endişeyle sukutu tercih etti. Lakin bu tablo millete hizmeti dava haline getiren insanları gördükleri işkenceden, hapislerden, sürgünlerden daha çok yaraladı. Bundan sonra kirli siyasetçilerin ağzıyla masumlara iftira atan bir toplum için benzer hasbiliği, fedakarlığı gösterenler çıkar mı emin değilim.
Eşim bu okullarda yıllarca öğretmenlik yaptı. Dört çocuğum kreşlerde büyüdü. Her bir çocuğum doğumundan itibaren okul koridorlarındaydı. Anneleri başkalarının çocuklarıyla meşgul olurken çoğu zaman sahipsiz, aç, perişan kaldılar. Hafta sonu dahil, anneleri her sabah erken, adeta yataklarından sürüyerek kaldırır, beraberinde götürürdü. Gece geç vakit uykulu ve yorgun analarının eteklerine tutunarak dönerlerdi eve. Bu insanlar gece gündüz, yaz kış demeden, tatil bilmeden, çocuklarını, ailelerini ihmal ederek milletin evlatlarına adadılar kendilerini. Bugünlerde avurdunu doldurarak “terörist” diye dolaşan pek çok kimse terbiye edemediği, ihmal ettiği çocuklarını getirir bu kurumlara ve eğitimcilere emanet ederdi. Çocuklarına eğitimden öte ahlak, insanlık öğretilmesini isterlerdi. Kayıt zamanı referans arar, etrafımızda dört dönerlerdi. Şimdilerde bazıları korkusundan, bazıları konumunu, imkanlarını yitirmemek için, çok iyi bildikleri bu insanlara “terörist” demekten utanmıyorlar.
Kalbimiz kırık, yüreğimiz buruk ama “Allah ben kalbi kırıklarla beraberim” diyor, bununla teselli oluyoruz. “Kul bilmese de Halik biliyor ya!” diyerek yapılan fedakarlıklardan ve çekilen sıkıntılardan pişmanlık duymuyoruz.
Onca çilenin, zorluğun, baskının arkasından yine bir bayram geldi. Kimimiz hapislerde, kimimiz sürgünlerdeyiz. Pek çoğumuz işini kaybetti. Eşini, çocuğunu bu ifritten sürece yitik verenler, kara toprağa gömenler oldu. Gurbet ellerde dilini, halini bilmediği diyarlarda yeniden hayata tutunmaya çalışanlarımız var. Yaşadıklarımıza rağmen başımızı eğmeyecek, ailemizle, dostlarımızla bayram sevincini yaşayacağız. Bayramla nefes alacak, birbirimiz arayacak, ziyaret edecek, teselli bulacağız.
Tüm kalbi kırıkların, mazlumların, muhacirlerin Ramazan bayramını tebrik ederim.
Kaynak: Mahmut Akpınar | Tr724
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi