Yazarlar

Medya üzerinden hizmet içi imtihan ve yaman çelişkiler | Prof. Dr. Osman Şahin

Medyada yapılan haberlere bakıp da, Hizmet Hareketinden ümit kesilmesi, artık bu hareketin vadesinin veya ömrünün tamam olduğuna benzer düşünceler içerisine girilmesi, Hizmet Hareketi’nin hala birileri tarafından tam ve doğru anlaşılamadığını göstermektedir. Bu dava şahıslara bina edilmemiştir. Sahibi Allah’tır (celle celâluhu) ve O’nun himayesi altındadır. Hizmet elemanlarına düşen şey maddi ve manevi çalışıp çabalamaktan ibarettir.
Üstad Hazretlerinin mealen “Hizmetin geleceği hususu Allah’ a (celle celaluhu) ait bir meseledir. Sen asıl kendini kurtarmaya bak” sözlerinden de anlaşılabileceği gibi, bireyler, ister şahıslarının isterse de sorumlu olduklarının kurtuluşa ermeleri adına kendilerine düşeni yapmakla mükelleftirler.
Ayette de “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez…” (2/105) olarak ifade edildiği gibi, başkalarının hataları ve günahları bizi inandığımız yoldan döndürememelidir.
Hocaefendi’nin etrafında bulunan bazı insanlar arasında bile birtakım olumsuz hadiseler yaşansa, bunlar, Hizmet’in gittiği yolun doğruluğu ve isabetliliği hususundaki inancımıza bir zarar vermemelidir. Bu olaylar, en fazla, bazı insanların hatalar yaptıklarını gösterir ki, beşerî her türlü organizasyonlarda böyle şeylerin yaşanabilecek olması bir realitedir. Melek olmadıklarına göre insanlar hatalar yaparlar. İmtihan dünyasında olmanın da neticelerindendir bütün bu olup bitenler.
Tevrat, İncil ve Kur’an’da sena edilen, insanlık tarihindeki en güzide bir topluluk olan Allah Rasûlü’nün ashabı arasında bile yaşanmış hadiseler vardır, onlar dahi hatalar yapmışlardır. Bize ne oluyor ki, bazı yanlış ve hatalar karşısında, son bir asırda çok büyük hayırların ortaya çıkmasına vesile olmuş bu hizmet-i imaniye ve Kur’an’iye davasına ve başında istihdam edilen Zat’a karşı olan itimatlarımız, güvenlerimizde sarsıntılar meydana gelebiliyor, ümitsizlikler ve karamsarlıklara düşebiliyor ve aramızdaki uhuvvet ve ihlasa zarar verecek hallere girebiliyor, menfi beyanlarda bulunarak insanların kuvvey-i maneviyelerini yıkacak işler yapabiliyoruz.
Ashap efendilerimiz aralarında fitneler meydana geldiğinde, Allah’a, Kur’an’a, Rasulullah’a ve İslâm’a olan itimatlarında, imanlarında, güvenlerinde, insanlıklarında, kardeşliklerinde en ufak bir problem yaşamamışlardır. Allah’ın inayet ve keremiyle, hepsi alarma geçip, olmuş ve ileride de olması muhtemel olan fitnelere karşı tedbirler almışlar, İslâm binasının korunması adına, her biri, ellerinden gelen her şeyi yapma gayreti içerisine girmişlerdir.
Böyle durumlarda, yanlış ve hataların tespit edilerek düzeltilmesine ve tekrar etmemesi adına alınacak tedbirler üzerinde çalışılmasına, hataları yapanlar ile ilgili yapılması gerekenlerin de ilgili makamlar tarafından değerlendirilip karara bağlanması tabi ki bir ihtiyaçtır.
Bütün bu işler, ilgili makamlar ve şahıslar tarafından yapılmalıdır. Bütün bir cemaati karalayacak, birilerinden hesap sormaya vesile veya alet edilebilecek bir tarzda, Kur’an’i ve Nebevi üsluba uymayan menfi söylemlerle ve davranışlarla aşk-ü şevkleri, kuvveyi maneviyeleri ve ümitleri yıkacak bir şekilde olmamalıdır.
 
YAMAN ÇELİŞKİLER
 
Hizmet Hareketini değişik sebeplerden dolayı eleştirenler veya küsenlerin, medyada yapılan menfi haberleri görünce, insan olmanın ve Hak davasının tarafgirleri olmalarının gereği olarak üzülmeleri gerekirken, kendilerinin haklılığına delil olduğunu düşündüklerinden dolayı eğer seviniliyor ve bunlar alkışlanıyorsa orada ayrı bir karakter problemi vardır ve insafla ve hakperestlikle bunların telifi mümkün değildir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Sunuhat’ta, böyle bir davranışın insanlıktan sükût etmek anlamına geldiğini açıklamaktadırlar: “Mesela, ihtiraslı bir intikam veya intikamcı biri muhalefet duygusuyla bir kere demiş: “İslâm mağlup olacak, İslâm’ın kalbi parçalanacak.” Sırf o mürâî ruhtan gelen, yalancı fikirden çıkan uğursuz sözünü doğru göstermek için, İslâm’ın mağlubiyetini, İslâm’ın perişanlığını arzu eder, alkışlar, hasmın (İslâm’ın düşmanının) darbesinden lezzet alır.
 
İşte şu alkışı ve gaddar lezzet alışıdır ki, yaralı olan İslâm’ı müşkül mevkide bırakmış. Zira, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamış olan hasım, “Sükût et..” demiyor. “Alkışla, lezzet al, beni sev” diyor, onları misal gösteriyor. İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mizan tartabilir. Var git sen buna göre mukayese yap…” 
Maalesef, kendilerinin haklı çıkması ve birilerinden hesap sorma arzusu ve şehveti, bazı insanlarda hak cephenin ve insanlarının mağlubiyetini istemelerine ve taraflarını buna göre belirlemelerine neden olabilmektedir. Dolayısıyla, Hizmet’e zarar verebilecek veya parçalanmasına yol açacak bile olsa, yapılan hücumlara ve tahribatlara rıza gösterebilmekte ve bunlara tarafgir olabilmektedirler. Bazıları da bu menfi neticelere hizmet edebilmektedirler.
Hazret-i Süleyman (Aleyhisselam) döneminde yaşanan bir olayda, hakperest ve insaf sahibi olmanın ölçüsüne dair çok güzel bir örnek vardır.
Hazret-i Süleyman’ın (Aleyhisselam) mahkemesine her ikisi de bir çocuğun annesi olduklarını iddia eden iki kadın geliyor ve buna dair delillerini ortaya koyuyorlar.
 
Hazret-i Süleyman (Aleyhisselam) onlara “İkiniz de haklı görünüyorsunuz. Bu takdirde çocuğu ikiye bölüp her birinize bir parçasını vermek gerekiyor” deyince kadınlardan birisi “Tamam. Adalet yerini bulsun” derken öbürü “Hayır. Böyle bir taksim yapmayın. Ben hakkımdan vazgeçiyorum” diyor. Bunun üzerine Hazret-i Süleyman (Aleyhisselam) yavruyu fedakâr kadına veriyor. Diğerine ise “Sen eğer gerçekten anne olsaydın, bu taksime râzı olmazdın” diyerek azarlıyor.
Abdullah Aymaz Hocaefendi, bir yazısında bu konuya ışık tutan bir hatırasını paylaşmaktadırlar:
“Yunanistan’ın Aynoraz Yarımadasındaki Manastırları ziyaret ediyorduk.. Her taraf zeytinlik… Manastırların en önemli geçim kaynakları da bunlar. Her manastırın kendisine ait arazileri var. İhtilaf çıkınca problemin nasıl çözüldüğünü sordum. Kendi aralarında çözmek için prensipleri varmış. Eğer çözülemezse mahkemeye gidiyorlarmış. Bize Osmanlı döneminde Kadı Efendi’nin Selanik’te verdiği bir kararın hikayesini de anlattı: Her iki manastır da arazinin kendisine ait olduğunu iddia ediyormuş. Kadı Efendi keşfe gitmiş. Bakmış, bir tarafta kesilmiş zeytin ağaçları görmüş. Bunları kim kesti? diye sormuş. Bir tarafın iddiacıları, “İhtiyaç oldu, kendi arazimiz olduğu için biz kestik” demişler. Kadı Efendi, “Bu takdirde bunlar sizin olamaz. Eğer sizin araziniz olsaydı ve bunların fidanlarını siz dikip yetiştirseydiniz, kesmeye kıyamazsınız!..”  demiş. Sonra onlara Hz. Süleyman Aleyhisselam’ın bu ibretlik kıssasını anlatmış…”
Hasılı, hizmetlerde gerçekten emeği, çilesi ve gayreti bulunan hakperest insanların hizmetlere zarar verebilecek faaliyetlere rıza gösterip tarafgirlik göstermeleri ve hatta onları destekleyecek işlerde ve söylemlerde bulunmaları asla mümkün değildir.
Üstad Hazretlerinin Birinci Dünya savaşında Rusya’da esir tutulduğu yerde yaşanan bir olay ile ilgili anlatıkları da bu konuya yeni bir ufuk açacak mahiyettedir: “Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münakaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç dört adama dedim: “Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz.” Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münakaşalar kalktı. Benden sordular: “Neden bu haksız tedbiri yaptın?”
Dedim: “Haklı adam, insaflı olur. Bir dirhem hakkını, istirahat-i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur; feda etmez, gürültü çoğalır.” 
 
İnşaallah, sonraki yazıda aynı konuya devam edelim.
Kaynak:Prof.Dr.Osman Şahin | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu