Yazarlar

Ne müşrik ne münafık, tam onların altına muvafık | Taceddin Kayaoğlu

“Hoş renklere boyadılar iğrenç amaçlarını”

William Shakespeare

Tarih, zalimlerin zulmü, mazlumların da âh u efgânıyla doludur. Ne zulmün coğrafyası tektir, ne de mazlum ve mağduriyetin adresi… Görünen o ki; güçsüzün güçlüden, haklının haksızdan hakkını alacağı güne kadar bu durum belirli şekil ve keyfiyette devam edecektir.

İçinde yaşadığımız coğrafya da çok zulümler gördü, çokça mazlûmiyetler, mağdûriyetler ve mahkûmiyetlere şahitlik etti. Ne zalimimiz eksik oldu, ne de mazlumumuz. Kendisini devletin gerçek sahibi ve taraftarlarını da yine devletin gerçek/aslî vatandaşı gören zulüm şebekesi derin yapılar; bazen Türkçülük maskesi altında Kürtlere, bazen de Sünnîlik maskesi altında Alevîlere zulmetti. Bir taraftan ırkçı/milliyetçi urbasına bürünerek Ermeni ve Rum vatandaşların mallarının talan edilmesini sağlarken, diğer taraftan bazılarının katledilmelerine, bazılarının da taş ocaklarında çalıştırılmalarına cevaz verdi. Ama en etkili tarafgirliklerini ve başarılarını ise ülkeyi sağcı ve solcu iki bloka bölerek sağcı görünüp solcuları, solcu görünüp sağcıları birbirlerine kırdırdı. Özellikle 1980 öncesi genç nesli böyle yok ettiler.  Zaman içerisinde, zalimliğin ve zulmün isimleri değişti ve fakat yapılan şenâat ve denâetler hep aynı kaldı; bazen adı “Özel Harp Dairesi”, bazen, “Psikolojik Harp Dairesi”, bazen  de “Ergenekon” oldu. Meselâ; “Encümen-i Dâniş” diye bir yapı vardı eskiden. Bir ara medyada biraz yer almıştı, ondan sonra bulutların arkasına çekilip göze görünmez oldu… Şimdilerde ise bu derin yapı(lar), iktidarda bulunan “siyasal İslâmcı” bir parti ile beraber ortaklaşa aynı zulmü irtikap ediyorlar.

 

En uzak dönemlerden en yakın zamana kadar, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Sünnî, Alevî, Ermeni, Rum… demeden, çizdikleri çizginin dışına çıkan bütün şahıs ve yapıları hizaya getiren, yerine göre “fâil-i meçhûller”iyle yok eden yapı(lar), en nihayetinde yanına alarak vitrine koyduğu “siyasal İslâmcılar”la şimdilerde Hizmet hareketini yok etmek, kendi ifadeleriyle “kökünden kazımak”la meşguller. Başta Hizmet hareketini yok etme adına derin yapılarla anlaşma yapan, sonrasında onların maşası haline gelen ve 17/25’te suçüstü yakalanan iktidar ise; hazırladığı 15 Temmuz darbe tiyatrosuyla -aradan beş yıl geçmesine rağmen- hâlâ Harekete mensup insanları toplayıp toplayıp cezaevlerine göndermekte, dış misyonları ve istihbarat müessesesini kullanarak yurtiçi ve yurtdışından insan kaçırmakta, 90 yaşına merdiven dayamış hasta ve kendi ihtiyaçlarını dahi göremeyen mazlumları hapishanelere götürmekten hayâ etmemekte, çocuk ve kadın binlerce insanın hapishanelerde ömür geçirmesinden zevk almaktadır.

 

Medya ve tarikat yapılarını çok iyi organize ederek halkı da yanına alan bu iktidarın, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, milletin malına çökme, millî varlıkları birilerine peşkeş çekme, askeriye ve polisliği bitirme.. gibi rutin işlerinin yanında kendisi açısından en önemli ve en hayâtî hedefi; cemaati yok etmekten ibarettir. İktidar, bu tür meşʻûm hedeflerini gerçekleştirirken, halka yönelik yapmış olduğu algı oyunlarında da şüphesiz başarılı olmuştur; Bu konuda Joseph Goebbels’i adım adım takip etmiş, Marks’ın “Din afyondur” sözünü ise ihmal etmemiş ve “din” soslu beyânâtları ile halkın güçlü bir tarafgîr olmalarını sağlamıştır (Marks’ın bu sözü ile ilgili benim şerhim mahfuzdur).

 

İşin enteresan yanı; kendilerini “siyasal İslamcı” olarak ilan etmiş bu iktidar, Türkiye’nin din temelli en büyük ve köklü cemaatini yok etmek istemektedir. Bunun için de hiçbir ölçü tanımamaktadır. Dün zulmün rengi “laiklik” idi, bugün ise “siyasal İslâm”. Evet, kendilerine, “Müslümanım” diyerek, belirli mahfillerde, ama mutlaka halkın göreceği şekilde Kur’ân okuyarak, namaz kılarak İbn Selûl’leri bile geride bırakan bu gürûhun yaptıkları zulüm, tarihte nadiren görülen hallerdendir. “Müslümanlık” maskesiyle meydanlarda dolaşan bu yönetici kadro; devlet yönetiminde fevkalâde bir beceriksizlik göstermiş, tarihin yüz karası, başka millet ve devletlerin de maskarası olmuştur. Şeytanın bile aklına gelmeyecek şeytanlıklar yapan bu şeytânîlerin yaptıklarına bakınca, şeytanın durumu ile ilgili ancak birkaç kelimelik iki cümle kurabiliyorum; Birincisi; “…ve Şeytan, hayrette!..”, ikincisi ise; “…ve Şeytan, insana uydu!..

 

Dili, dini, ırkı ve mezhebi ne olursa olsun, bir insanın yapmaktan ve konuşmaktan hayâ edeceği bir meseleyi, bu sefîh grup bir iftihar vesilesi olarak anlatacak kadar alçalmışlardır. Bu cümlelerin açılımını destekleyecek yüzlerce misâl arzetmek mümkündür. Meselâ; tarihte nâdirâttan görülecek şekilde, kadına bu denli dokunulmamış, zulmedilmemiş, taciz ve tecavüze uğratılmamıştır. Sayısal olarak bile en az 17.000 masum, engelli, hamile veya yeni doğum yapmış kadın hapishanelere çocukları ile birlikte tıkılmamıştır.  Buna bağlı olarak yine bin’in üzerinde çocuk hiçbir şeyden haberleri olmadan cezaevlerinde büyümektedir. Bunu ne Batı’nın Haçlıları, ne de Doğu’nun Moğolları yapmıştır. Bu son cümleden kastım; onlar, kendilerine düşman bildikleri “başka” millet ve devletlerle savaş halinde iken bu cürümleri irtikap ederken, bu iktidar “kendi halkı”ndan bir kısmını “düşman” ve “öteki” belleyerek bunu yapmaktadır… İrtikap ettikleri bu meşʻûm faaliyetleri ile Firavunları bile hayrette bırakan bu “Firavun familyası”nda “hayâ” diye bir mefhum bulunmamaktadır. Efendimiz (sav) buyuruyorlar ya; “İlk peygamberlerden itibâren halkın hatırında kalan bir söz vardır: «Hayâ etmedikten sonra istediğini yap!”[1]  Bu mübarek sözün mücessem halini tastamam bu şer şebekesinde görmek mümkündür.

 

Ellerine geçirdikleri iktidar gücüyle, kendilerinden olmayan herkesi ötekileştiren, onların ırz ve namuslarını kendilerine helâl, mallarını ise ganîmet olarak algılayan bu sefîh zihniyet, ne Allah’ın Kitâbındaki şu beyânı kaale almışlar; Zulüm (ve haksızlık) edenlere de sakın meyletmeyin / güvenip dayanmayın! Sonra size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur, sonra size yardım da edilmez.[2], ne de Hz. Peygamber (sav)’in şu mübarek beyanlarını;

 

  • “Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helâl olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.”

 

  • “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.”

 

  • Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

 

Din cüppesi giymekten başka bir çarelerinin olmadığını gören derin yapılara gelince, onlar, Türk halkı üzerinde etkili olabilmesinin tek yolunun “dindar görünmek” olduğuna inanınca; “Kemalizm” ve “laiklik” gömleklerinin üzerine (“üzerine” kelimesini bilinçli olarak kullanıyorum. Zîrâ mevcut gömleklerini çıkarmadılar, sadece gömlek üzerine gömlek giydiler) nihayet “İslâmcı” cüppesi giymeye razı olmuşlardır. Halkı yanlarına çekebilmenin tek yolu bu olduğundan, bu role en uygun kişi ve kadroyu da iktidara getirmeyi ihmal etmemişlerdir.

 

֍ ֍ ֍

 

Hukuk okumuş olması bir yana, aynı zamanda bir kadın ve “anne” olan (bu arada “anne” kelimesini özellikle tırnak içine aldım, sebebi; “her kadın doğum yapabilir, ancak her doğum yapan anne olamaz” düşünceme olan inancımdır.) AKP milletvekili Avukat Özlem Albayrak, HDP Milletvekili ve İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gündeme taşıdığı “Çıplak arama” mevzuunda öyle bir beyanatta bulundu ki, sanırım bu beyânât, tarihte eşine çok az rastlanır bir talihsizlik örneğidir. Bu talihsizin ifadeleri aynen şöyle:

 

Türkiye’de çıplak arama yok. Üstelik mütedeyyin kadınlardan bahsediliyor. Böyle bir şeye müsaade edebilir miyiz? Gergerlioğlu, Meclis’i terörize ediyor.” “Çıplak arama” hususunda çok ciddî mağduriyetler yaşayan kadınların anlattıklarını duymak bile normal bir insanın kimyasını bozarken, bu iktidarın milletvekili “kadın”ın söylediklerine bir bakar mısınız?!. Yaşlı, genç, üniversite öğrencisi demeden, hatta hasta hallerine özgü çamaşırlarına bile erkeklerin önünde bakan bu edepsizlerin yaptıkları tarihe iğrenç bir not olarak düşmüştür. Bu çirkef işi icra edenlerin ötede cehennemin hangi gayyâsına düşeceklerini ise Allah bilir…

 

Bu utanmazlık ve aymazlık yetmiyormuş gibi, bir de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, sosyal medyada cezaevlerinde “çıplak arama” yapıldığını iddia edenlere “FETÖ” soruşturması başlatıyor. “Çıplak arama var mı?” diye soruşturma açılması gerekirken, bunu söyleyenler, yazanlar ve soranlar hakkında “FETÖ” soruşturması açıyorlar. Aymazlığın ve hayâsızlığın bu kadarlığına pes!.. Meclis’te yapmış olduğu basın toplantısında, “Başörtüsü, başörtüsü diye geldiler, şimdi milletin külotuna kadar açıyorlar!” diyen Gergerlioğlu ise, malum şahsın bu ifadelerine karşılık atmış olduğu bir twitinde; “Türkiye’den haberi yok mu desem, kafasını kuma gömmüş mü desem, 3 kuruşluk iktidar için hemcinslerine yapılan cinsel tacizlere işkencelere göz yumuyor mu desem?.. Allah iktidar hırsından kurtarsın diyeyim bari. Çünkü bunların sebebi hep bu!” Daha ne desin vicdan sahibi bu adam?!.

 

Bir hukuk profesörü ve aynı zamanda küçük bir partinin kurucusu olan başka bir talihsiz de 21.12.2020 tarihli twitinde şöyle diyor; “Hayatımda gitmediğim hapishane ve ziyaret etmediğim yer çok azdır. Ben hiçbir zaman anlatılanları ne yaşadım ve ne de gördüm. Onun için görmediğim ve yaşamadığım şeye, sözüne inandığım birisinden duymadan inanmıyorum.” 19 Aralık tarihli twitinde ise şöyle diyor; “Duydum fakat herkese ve her şeye özellikle fasıklara inanmıyorum…” Hakikate karşı körleşmiş bu muannid türleri görünce gerçekten insanın kendi insanlığından utanası geliyor. Allah, hidâyet nasip etsin, ne diyelim?!.

 

Çıplak arama” iddialarını gündeme getiren HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu; “Gergerlioğlu bir “FETÖ”cü teröristtir. Üzerinde sadece milletvekili kılıfı var. “FETÖ” sözleriyle bunu ifade etmektedir. Zihni bulanmış, aklı gitmiş. “FETÖ” teröristi olan… Açık söylüyorum. Ben buradan yargıya da çağrıda bulunuyorum. Hakikaten bu adam teröristtir, suç duyurusunda bulunduk defalarca. Gereği yerine getirilsin” diyor. Halbuki, bu devran döndüğünde; kimin terörist, kimin vatanperver, kimin hangi suçtan ulusal veya uluslararası yargı önüne çıkacağı görülecektir. Bekleyip göreceğiz. Hani AKP Milletvekili Şamil Tayyar itiraf ediyordu ya; “Ben 15 Temmuz’un gerçek manasında aydınlanmadığını düşünüyorum. Aydınlanırsa bugün kahraman dediklerimizin darbenin içinde olduklarını öğreneceğiz. Belki de bugün hain diye bildiklerimiz bazı isimlerin tam tersi olduğunu göreceksiniz.” “15 Temmuz itirafları” cinsinden kaydedilecek o kadar ifade var ki, şimdilik bu kadarıyla yetinelim.

 

Diğer taraftan, Gergerlioğlu’nun Meclis’e vermiş olduğu “çıplak arama” önergesi AKP ve ortağı MHP tarafından reddediliyor… Bu konuyu tarihe ibretlik bir hâdise olarak not  düşerken, ibretlik mi ibretlik bir not daha kaydedelim; Sayın Gergerlioğlu’na, mağdur insanların hakkını savunduğu için halkı kin ve nefrete tahrik “suçun”dan fezleke göndermişler. İnsanlık öğrenmeleri gereken adamdan “terörist” çıkarma düşüncesinin bir başka ifadesi… Sanırım, “İnsanlık öğrenilmesi gereken adama düşman olma suçu” gibi bir kanun maddesi olsaydı, dışarıda bir tane iktidar mensubu insan kalmayıp hepsi cezaevlerine doldurulurdu…

 

 

 

Cezaevlerindeki bu insanlık ve çağ dışı muamelelere sadece kadınlar değil, aynı zamanda erkeklerin de maruz kaldıklarını verdikleri beyânâtlardan ve sosyal medyada yer alan ifadelerinden anlıyoruz. Zulüm arşa dayanmış, ama bu iktidar ve âvânelerinin öyle bir gündemi yok… Kendileri ve yandaşları zevk ü safâda ve îyş ü işretteler… Halk çöplerden ekmek topluyormuş, kuru bir soğana muhtaçlarmış, borçlarından dolayı kendilerini yakıp intihar ediyorlarmış.. haberleri bile yoktur. Çünkü onlar artık halktan ve hayattan koptular. Sadece kendilerinin inşa ettikleri dünyalarında yaşamaktadırlar. Bir twitte, bugünleri ifade eden şu güzel cümleler ne kadar ibret-âmizdir: “Üniversite mezunları sokakta kâğıt topluyor, ilkokul mezunları profesörlere ders veriyor, sahte diplomalılar 4 maaş alıyor, diplomasız biri ülke yönetiyor, master/doktora yapmışlar pazarda limon satıyor. Allah daha ne bela versin memlekete?!.” Tarihte helak olan kavimlerin yapıp ettiklerine ne kadar da benziyorlar, değil mi?

 

֍ ֍ ֍

 

Kadına ve çocuğa bu denli ilişilmesi bir acziyetin, onulmaz bir kin ve nefretin sonucu olsa gerek. “Müslümanlık” kimliğini sürekli ön planda tutarak algılarla insanların zihnini çelen bu iktidarın yaptıklarını Mekkeli “müşrikler” yapmamışlardır. “Yapmamışlardır” diyorum. Zîrâ, bakınız Efendimiz (sav)’in kızı Zeynep vâlidemiz, Medîne’ye doğru hicret ederken arkasından yetişen Mekkeli müşrikler, binmiş olduğu deveyi yaralayarak yere düşürmüşler, üzerindeki hevdecinde[3] bulunan Hz. Zeynep ve kızı Ümâme de bu sırada yere düşerek yaralanmışlardı. O sırada hamile olan Hz. Zeynep düşmenin etkisiyle ciddî kan kaybı yaşamış ve neredeyse ölümle yüzyüze gelmişti. O sırada olaylardan haberdar olan Mekke’nin Reîsi Ebû Süfyan süratle olay mahalline gelmiş, duruma müdahale etmiş ve Hz. Zeynep’i Medîne’ye götürmekle görevli Kinâne’ye şunları söylemiştir:

 

-Bunlar yapılmayacak bir şey yapmışlar. Ama sen de onlar kadar yanlış yapmışsın. Güpegündüz herkese meydan okurcasına onu Mekke’den çıkarmaya çalışmışsın. Bedir’de bizim başımıza gelenleri bilmiyor musun? Bunlar gitmenize izin verirlerse bütün Araplar, Mekkelilerin zayıf düştüğünü, her şeye sessiz kaldığını düşünürler. Asıl mesele bu. Yoksa kimsenin Zeynep ile alıp veremediği yok. O’nun Mekke’den ayrılması kimseyi rahatsız etmez. Onları rahatsız eden şey ayrılış şekli ve zamanı. Şimdi Zeynep’i alıp evine geri götür. Baksana yaralanmış, bu halde yolculuk yapamaz. O dinlenip iyileşsin, etraf da sakinleşsin, insanların öfkeleri yatışsın. Sonra bir gece onu alır, sessizce babasına götürürsün. Ömrüme yemin ederim ki; onu babasının yanına gitmekten alıkoymak bize herhangi bir fayda vermez. Onu alıkoymakla intikamımızı almış olmayız.[4] Bu ifadelerden çıkarılacak o kadar ibretlik dersler var ki… Düşmanın bile merdi makbul

 

Başka bir ibretlik misâl de Hz. Ali (kv)’nin döneminden arz edelim. Hz. Ali’nin hilafeti döneminde, Muâviye ile yaptığı Sıffîn Savaşı’nda ordusuna yazdığı tavsiyelerini görünce, İslâm öncesi şirk döneminde bile insanların bir seviyesinin olduğu görülebilmektedir. Hz. Ali (kv), Sıffîn’de “düşman”la karşılaşmadan önce ordusuna şu tavsiyeleri yazar:

 

Onlar savaşa başlamadan, siz savaşa başlamayın. Çünkü Allah’a hamd olsun siz hüccet üzeresiniz (doğru yoldasınız). Onlar başlayıncaya kadar beklemeniz, sizin için onların aleyhine başka bir delildir. Allah’ın izniyle düşman bozguna uğradığı zaman kaçanları öldürmeyin, kendilerini koruyamayanlara zarar vermeyin, yaralıları katletmeyin, liderlerinize veya şahsınıza sövseler bile kadınlara eziyet etmeyin. Çünkü onların (savaşı yönlendirme açısından) akılları, nefisleri ve güçleri zayıftır. Gerçekten biz müşrik kadınlardan bile el çekmekle emrolunduk. Cahiliye döneminde bile bir kimse taş ya da sopa ile bir kadına saldırsa, bu hareket kendisi için ve sonra da torunları için yüz karası sayılırdı.[5]

 

Bu tarihî ibret vesikasının her bir cümlesini, özellikle kadınlarla ilgili kısımları defalarca okuyası geliyor insanın…

 

Makam-mansıp, şan-şöhret, para-pul.. adına dünya ve âhiretlerini mahveden bu iktidar ve âvânelerinin bahanesi ne olursa olsun, bir gün güvendikleri dağlara kar yağdığında ya da yaslandıkları çürük duvar yıkıldığında söyleyecekleri söz Ziya Paşa’ya ait şu beyit olsa gerektir:

 

Zâlimlere bir gün dedirtir Kudret-i Mevlâ,

Tallâhi lekad âserekâllâhu aleynâ[6]

 

Ne hazindir ki, Allah’tan Korkmaz, Kuldan utanmaz, Paraya perestiş etmiş bir kısım müptezellerle beraber yıllarca aynı coğrafyada yaşamışız. Bunlar, Hakk ve hakikat sevdalılarına “terörist”, kendilerine de “Müslüman” diyorlar. Bilmiyorlar ki; Müslüman; “İslâma teslim olmuş” demektir. Ağızlarıyla İslâm’a, davranışlarıyla şeytana teslim olmuşlara ise; “İslâm’ın Müslümanı” değil, “şeytanın Müslümanı” denir, farkında değiller…

 

Evet, Necip Fazıl, “Çile” adlı şiirinin bir mısraında; “Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor?” der. Evet, gerçekten, dünyanın anlaması, anlatması ve yaşanılan hâdiselerin bir başkasına inandırılması imkânsıza yakın zor bir zamanında yaşıyoruz. Bütün değerlerin içinin boşaltıldığı, hak ve hakikat adına her şeyin hâk ile yeksân olduğu ve görüntü ile gerçeğin birbirinin tam zıddı bir algılar dünyasında hayat sürdürmeye çalışıyoruz, maalesef. Bu da “talihsizmiş gibi görünüp, talihliler tahtına oturmuşların” kaderi olsa gerek…

 

Rabbim, zalimlerin karşısında dimdik durup hakkı/doğruyu söyleyenlerle[7], haksız yere mazlûmiyet, mağduriyet, mahkûmiyet, mehcûriyet ve gaybûbet yaşayanların yardımcısı olsun, akla hayâle gelmez yalan ve iftiralarla saltanatlarını devam ettirmek isteyen zalimlerin de en kısa zamanda haklarından gelsin!..

Hizmetten | Tacettin Kayaoğlu

[1] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78.

[2] Hud, 11/113.

[3] Hevdec: Devenin sırtına konan, kadınlara mahsus, üstü kubbeli bir çeşit sepet, mahfe.

[4] İbn Hişâm, Sîre; Abdullah Kara-Hilal Kara, Peygamberimizin (sav) Kızları ve Torunları, İstanbul 2019, s. 59-60.

[5] Seyyid Razî, Nehcü’l-Belâğa İmam Ali (as)’nin Hutbeleri, Mektupları Hikmetli Sözleri, (Müt. Kadri Çelik), İstanbul 2012, s. 402. Mektubun kaynakları; Taberî, et-Târîh, c. 6, (37. yıl olayları), s. 3225; Nasr bin Mezâhim, Kitâb-ı Sıffîn, s. 203; Kuleynî, Furû-u Kâfî, c. 5, s. 38; Mesʻûdî, Mürûcu’z-Zeheb, c. 2, s. 731; Aʻsem Kûfî, el-Fütûh, c. 3, s. 44; Feyz, el-Vâfî, c. 9, s. 18; Şeyh Mufid, el-Cemel, s. 169; Yaʻkûbî, et-Târîh, c. 3, s. 518; İbn Kuteybe, Uyûn-ı Ahbâr, c. 1, s. 123; Şeyh Mufid, el-İrşâd, s. 121, 127.

[6] Ziya Paşa, Yûsuf Sûresi, 91. âyetten hareketle yukarıdaki beyti söyler. İkinci mısra, Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından Yusuf (as)’a pişmanlıklarını ifade eden itiraflarıdır. Âyetin maʻnâsı; “Allah’a yemîn olsun ki, gerçekten Allah seni bize tercih etti.” şeklindedir. Devamında ise kardeşler şöyle söylerler; “biz, başka değil, ancak çok büyük bir yanlışın içindeydik.

[7] Sahîh hadîs kaynaklarında geçen şöyle bir rivâyet vardır: Ebû Saîd el-Hudrî, (r.a.), “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu : ‘Cihadın en üstünü zâlim sultana karşı doğruyu söylemektir.’” [(Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmîzî, Fiten 13; Nesâî, Beyʻat 37; İbn Mâce, Fiten 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; V, 251, 256; Beyhakî, es-Sünenu’l-kübrâ, X, 91; Beğavî, Şerhu’s-sünne, X, 65-66)].

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu