Yazarlar

Mihmandarın mihmandarı | Mustafa Ertuğrul

 

Batı sizi kabul etmediği gibi,

Sahabe de kabul etmeyebilir.

 

Yıl 1989 ,yer Fatih Koleji, Zürih sohbeti.

Gözleri şişmişti ağlamaktan sohbete katılanların. Sanki melekler ve ruhaniler inmişti o gün koridorlara, büyük salona.

Mihmandarın mihmandarı | Mustafa Ertuğrul 2

F.Gülen Hocaefendi geceden ağlamaktan şişmiş ,uykusuz gözleri ile çıktı cemaatinin karşısına. Merdivenleri on beş dakikada çıktığını, ciddi rahatsızlığına rağmen geldiğini, ama dırahşan çehreleri görünce takatinin üstünde birşeyler demeye güç bulduğunu ifade ediyordu.

Arkasında bir aralar yurt ve okul salonlarında meşhur olan bütün duvarı kaplayan, söğüt gölgesinde şırıl şırıl akan bir akarsu manzarası vardı.

 

Meşhur ayet Hadid suresi 16 ile söze başladı ; İman edenlerin, Allah’ı anmak ve vahyedilen gerçeği düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi?

Yenilenme, hakikatleri duyma, ürperme zamanı gelmedi mi?, heva heveslerinin içinde çırpınan bir topluluğa yardım,inayet nasıl gelecek? Diye sordu karşısındaki kitleye. Efendimiz’in sav hemen devamındaki yıllarda bile rahat ve rehavetin kollarına düşenler oldu, daha sonraları Cihan Sultanlar’ından cepheyi terkedenler oldu, dünya sevgisi araya girdi. Denizler gibi, menfezler gibi bu Hakk’tan kopuş hepimizi yutabilir, bu tehdit hepimiz için geçerli diyerek ,daha yüksek bir ses tonunda tehlikeye dikkat çekiyordu.

Salonda üç ilden gelen ,yıllarını,servetlerini, emeklerini, gençliğini Hizmet’e vermiş şuurlu bir topluluk vardı. Yeniden bir ülkenin ayağa kalkması için eğitim ve ahlâka dayanmak, yaygınlaştırmak gerek diyen vatansever, hamiyetverper, çalışkan, dürüst bir dinleyici kitlesi vardı.

Hocaefendi bamtelinden gelen nağmelerine devam etti; Roma’yı yutan, Osmanlı’yı yutan Hakk’tan kopukluk bizi de yutabilir, öldürebilir,ya da ömrümüz bu münasebete bağlı olarak uzayabilir de dedi. Sanki tarihin içinde yolculuk yapıyor ve gördüklerini aktarıyordu…İstanbul surları önüne gelen sahabe adeta ölüme koşuyordu. Bazıları kendi elinizle ,kendinizi tehlikeye atmayın diyerek ayeti yorumluyorlardı. Ebu Eyüp el-Ensari ra 80 li yaşlarda  bir arayış içerisinde aylardır at sırtında surların önüne kadar gelmişti. Hiç birimiz iyi bir hayat arayışı içinde değiliz, hepimiz iyi bir ölümün peşindeyiz diyen Süleyman öğretmen geldi aklıma. Seksenli yaşlardaki mihmandarın mihmandarı, ak sakallı piri fani “ hayır ayeti yanlış anlıyorsunuz “ dedi, biz ne zaman mücadeleyi bıraktık, canımızla ,malımızla mücadelemizi bir kenara koyduk, yaptığımız fedakarlık yeter ! dedik işte o zaman bu ayet nazil oldu; Mal ve canlarınızı Allah için infak edin,  başka türlü harcamak suretiyle kendinizi tehlikeye atmayın.

Allah sizi zayi etmez, ama süvari gibi bir kez daha kendimizi yoklayalım, kalp balansımıza bakalım, gecenin zulüflerinde bir damla gözyaşımız var mı? İnsanlık için bir yalvarış, bir seccade ile vuslat var mı? diyerek kendini sorguluyordu hatip.

Salondan iniltiler, hıçkırıklar duyuluyordu. Ve devam ediyordu, Hz İsa’nın onbir havarisi gibi, Hz. Musa’nın etrafındaki genç Yuşa gibi “ git sen savaş “ diyenlere inat, biz varız diyen bir avuç adanmışlarla bu günlere bu emanet geldi. Gözlerimiz birilerine takılabilir, sonra da o şahsa takılabilir ve yollarda kalabilirsiniz diye kendi adına ürpertilerini dile getiriyordu.

Sohbet metafizik yönüyle, rasyonel yönüyle, his yönüyle, vecd yönüyle kalbe, akla, hisse çok şeyler söylüyor, çok sezişlere, duyuşlara kapı aralıyordu.hıçkırıklar ise günahına ağlayan samimi insanların dilekçeleri gibi göklere yükseliyordu…

Ebu Eyüp El-Ensari, Efendimiz’i sav evinde altı ay ağırlamış ve gül kadar incitmemişti ve şimdi İstanbul’da ev sahibi.

Ya mihmandarın mihmandarını incitiyorsak…?

Hizmetten | Mustafa Ertuğrul

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu