Aktüel

Merkel’in teşekkür ettiği resim öğretmeni Ümmü Körkü zulmü çizgileriyle duyuruyor

Ümmü Körkü, mesleğine aşık 20 yıllık resim öğretmeniydi. Özel Samanyolu İbrahim Avcı İlköğretim Okulu’nda görev yapan Ümmü Hanım’ın hayatı 15 Temmuz’dan sonra altüst oldu. Eşi Turgut Körkü de tarih öğretmeni ve dershanelerde idarecilik yapıyordu. 15 Temmuz sonrası başlayan sosyal soykırım, Körkü çiftini önce 27 Temmuz 2018’de Meriç üzerinden Yunanistan’a ardından ise Almanya’ya getirdi. Ümmü Körkü, Almanya’da fırçasını kullanmaya devam etti. Bu kez yaşanan mağduriyetleri ve mazlumları resmetti. Dönemin Almanya başbakanı Angela Merkel’e 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bir mektup yazan Ümmü Körkü, Almanya’yı tercih nedenini ve Türkiye’deki insan hakları ihlallerini anlattı. Mektupla beraber yaptığı Merkel’in portresini de gönderdi. İşte mücadelesiyle örnek olan Ümmü Körkü’nün yaşadıkları.

Türkiye’deki yaşamınızdan bahseder misiniz? 15 Temmuz öncesi nerede çalışıyordunuz, sonrası neler yaşadınız?

15 Temmuz öncesi Ankara’da Samanyolu Kolejinde resim öğretmeni olarak çalışıyordum. 15 Temmuz’dan önceki eğitim dönemini hemen hemen her gün gelen müfettişlerin baskın teftişleriyle geçirdik.   Bundan sonraki dönem herhalde okula kayyım atanır diye düşünüyorduk. Bayram için memlekete gittiğimizde maalesef talihsiz bir 15 Temmuz yaşandı ve herkesin hayatı alt üst oldu. Bir gecede okullarımız kapandı, çalışma diplomalarımız iptal oldu. Hem kurumlar hem de bizler ‘terörist’ ilan edildik. Daha sonrasında da özgürlüğümüz elimizden alındı.

Yurt dışına çıkma kararını nasıl verdiniz?

Her gün memur ve öğretmenlere operasyonlar yapılıyor, arkadaşlarımızın gözaltı ve işkence haberini alıyorduk. Ayrıca kamu spotu olarak televizyonlar da halk, ‘vatandaşlık görevi’ adı altında ihbar etmeleri yönünde teşvik ediliyordu. Daha sonra ben, büyük kızım ve eşim hakkında arama ve yakalama kararıyla kapana sıkışmış gibi olduk.  Evimizi ve adreslerimizi değiştirmek zorunda kaldık. Fakat bu da çözüm olmadı. Çünkü sağlık problemi olduğunda doktora gidemiyor, sürekli yapılan kimlik kontrollerinden dolayı dışarı çıkamaz olmuştuk. Kayıtlar adrese dayalı olduğu için, kızımın kazandığı Fen lisesine kayıt yaptıramıyorduk. Bunu adı sosyal soykırımdı.

Bütün bu psikolojik baskı sonucu birkaç kez yurtdışına çıkmayı düşündük ama normal yoldan çıkmanın imkanı yoktu. O tarihlerde Meriç’te çocuklarıyla birlikte ailelerin boğulma acı haberleri geliyordu. Ailecek beraber çıkacağımız bu tehlikeli yolculuğu her düşündüğümüzde vazgeçiyorduk. En son arama kararımızla birlikte bir itirafçının da olduğunu avukatımız söyleyince, bir gecede karar verip apar topar bir sırt çantasına geçmişimizi koyarak yola çıktık. On binler gibi biz de ülkemizi terk etmek zorunda kaldık. Bu pek çok arkadaşımızın yaşadığı bir hikâye aslında.

Almanya yeni bir ülke yeni bir kültür. İlk izlemininiz ne oldu?

Almanya benim için ikinci vatan gibi, kültürüne aşina olduğum bir ülke. Şöyle ki; bir gurbetçi çocuğu olarak, çocukluğum hep Almanya’da 20 yıl çalışan babamı özlemekle geçti. Sonrasında kader tersine döndü. Maalesef şimdi de ben Almanya’da, babam Türkiye’de, ben ise yine babasını özleyen bir evlat olarak bulunuyorum.

Almanya’da kamp döneminde Alman çalışanların bize karşı yaklaşımı çok samimi ve içtendi. Kampta yaklaşık Türkiye’den gelen on kadar aileydik. Herkesin yaşadığı ağır travmalar, hikayeler var . Kamp dönemi belki uzun, sıkıcı bir süreç ama birbirimizin yaralarını sarma adına çok güzel bir zaman dilimi. Bunun yanında kampta bulunduğumuz sürece bize karşı güler yüz ve samimiyetini esirgemeyen, doktorundan, Almanca öğretmenine, müdürüne kadar onlara resim yaparak teşekkür etmek istedim ve sonrasında çok güzel dönüşler aldık.

Eski Almanya başbakanı Merkel’e yazdığınız mektup ve yaptığınız resmi gündem oldu. Bu fikir nerden geldi? Merkel’in cevap vermesini bekliyor muydunuz?

Alman Başbakanı Merkel’in geçen yıl görev süresi doluyordu. Bizlere kapılarını açıp, kabul eden bu ülke başbakanına bir resim yapıp aynı şekilde teşekkür etmek istedim. Dilini bilmediğim bir ülkede en güzel teşekkürü sanatın diliyle ifade edeyim dedim. Üstelik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü tarihi de yakındı. Bunu fırsat bilip Angele Merkel’in portresini yaptım, kısa bir mektup yazıp gönderdim. Bir geri dönüş falan beklemiyordum aslında, ama teşekkür mektubu benim için küçük bir hatıra olarak kaldı. Mektubumda “Sizi kalben selamlıyorum, ben Ümmü Körkü resim öğretmeniyim. Türkiye’den iki yıl önce geldim. Politik sebeplerden dolayı Almanya’ya sığındım. Ülkeniz ve siz, demokrasi ve insan haklarına verdiğiniz önemden dolayı Almanya’da yaşamayı tercih ettim. Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun. Demokrasiyi temsil adına bütün dünya liderlerine örneksiniz. Bir kadın olarak sizinle gurur duyuyorum. Umarım bu küçük hediyemi kabul edersiniz.” İfadelerini kullandım. Kendisine gönderilen her mektuba cevap veren Angela Merkel,15 Mart tarihli bir mektup yazdı. Almanya Başbakanlığı antetli teşekkür mektubunu Merkel’in izniyle kaleme aldığını belirten Sebastian Bebel, Körkü ailesine sevgi, saygı ve bağlılıkları için teşekkür etti.

Yaşanan mağduriyetleri anlatma adına sanatın gücünü daha aktif kullanmak nasıl mümkün olur?

Sanatın evrensel bir dili var. Üstelik dilini bilmediğiniz insanlara sanatınızla söylemek istediğiniz pek çok şeyi anlatmış ve aktarmış oluyorsunuz . Bizim de anlatacak bir derdimiz var. Ülkemizde hala devam eden, yaşanan bir sosyal soykırım var. Bunu olabildiğince çok insana duyurma adına sanatın bu dilini kullanmalıyız. Sesimizi duyurma adına bu müzikle, resimle olur, edebiyat , sinema yine aynı şekilde ve bunu daha aktif nasıl kullanabiliriz diye düşünmek, kafa yormak, projeler üretmek lazım. Bu konuda bence çocukları ve gençleri mutlaka yönlendirmek gerek ,yaşanan süreçte yetişkinler kadar hatta daha çok onlar etkilendi ve yaralarını sarma adına sanat bir ilaç.

Yunanistan’da gözaltı sürecinde tanıştığım bir arkadaş, resim öğretmeni olduğumu söyleyince “Hocam buranında resmini çizsenize” dediğinde etrafıma bakıp ‘bütün bunları unutmak istiyorum’ demiştim o zamanki ruh halimle. Daha sonra Almanya’da kamp süresince dinlediğim, Türkiye’de bizzat şahit olduğum ve hala devam eden bütün bu acı hikayelerin anlatılmayı, kayıt altına alınmayı beklediğini fark ettim ve hepsini not almadığıma çok pişman oldum. Ne kadar unutmaya çalışsanız da, yaşanmış o kadar ağır trajik hikayeler var ki, üstelik hala yaşanıyor. Bütün bunların gelecek nesillere aktarılması, unutulmaması gerekiyor. Almanya’da yaşadığımız şehre yakın dernekteki bir arkadaşın teşvikiyle ilk mağduriyet temalı resimleri  “Heim” dönemi yapmaya başladım.  30’a yakın resim Ramazan ayında belediye başkanı, kilise görevlileri ve basının katıldığı bir yemekte sergilendi.

Katıldığınız iki yarışmada birinci oldunuz. Yarışmadan derece bekliyor muydunuz?

Bu resimlerden biriyle katıldığım AST’nin yarışmasında birinci oldum. Yarışmanın birincilik beklentisinden ziyade mağduriyetleri duyurma adına bir fırsat olacağını düşünmüştüm.  Daha sonra Almanya’da iki yarışmaya katıldım. Bu yarışmalarda da birincilik ödülü aldım. Bunlar sanatla yol alma adına önemli adımlar oldu benim için. Ülkemizde daha önce de hukuksuzluklar sonucu mağduriyetler yaşayan (gerek Alevi gerekse Kürtlerin ) yurtdışında sanatla seslerini duyurup, sanatla ayakta kaldıklarını ve yaşadıkları toplumda hatırı sayılır bir saygınlık kazandıklarına da şahit oldum .

Ne tür çalışmalar yapıyorsunuz? Bir çalışmayı yaparken duygularınız nasıl oluyor?

Yaşanan zulümleri üç yıldır resmetmeye çalışıyorum, bu zamanın bir tanığı olarak. Zulüm resimlerini yaptıkça bu topraklarda zulüm hikayelerinin hiç bitmediğini görüyorsun. Bu yüzden yelpazeyi biraz daha genişletip ülkede yaşanan diğer grupların da zulüm hikayelerini resmetmeye çalışıyorum. Örneğin Hrant Dink, Ali İsmail Korkmaz bunlardan biri. İlk zulüm resimlerine başladığımda nasılsam şimdi de yaptığım resimlerde aynı duygu yoğunluğunu yaşıyorum. Zulüm sonucu hayatını kaybeden her kurban için ayrı gözyaşı döküyorum desem doğrudur. Hatta 14 yaşındaki kızım ilk zamanlar “bu kadar üzüyorsa seni bu resimler, yapma o zaman” diyordu. Aslında resim yapmak insanı mutlu eder. Mutlu da etmeli ama siz zulümle anılacak bir döneme tanıklık ediyorsunuz. Bunu da resimlerinize yansıtınca ortaya “hüzün kokulu hikayeler “çıkıyor.

Zor bir süreçten geçtiniz. Resim yapmak sizin ruh halinizi nasıl etkiliyor?

Özellikle mağduriyetler sonucu yaşamını kaybeden kurbanların el ve gözlerinin çizimini yaparken çok fazla etkileniyorum. Çünkü, gözlerinde hayat var yaşanmışlık var. Elleri de yine aynı şekilde hayata dokunmuş ama hukuksuz bir şekilde bu dünyadan koparılmış. Bu durum duygusal olarak beni en çok etkileyen bir gerçek.

İlk Almanya’daki sergimde Amnesty’den (Af Örgütü) bir görevli arkadaş “yaşadığınız travmalardan dolayı yaptığınız resimler bir rahatlama, terapi gibi geliyordur değil mi“ demişti. Düşünüyorum zulümler bitmiş, içerdeki masumların hepsi çıkmış özgürlüğüne kavuşmuş, hakları da iade edilmiş olsa, ülkeye barış ve kardeşlik gelse, belki gerçekten benim için terapi olur yaptığım resimler. Ama ben bu zulüm resimlerini yaptıkça o zulümler maalesef hala devam ediyor, yerini hüzünlere bırakıyor. Bugün geldiğim noktada barışın resmini yapayım desem inanın ne yapacağıma karar veremem. Ama ne yazık ki, zulmün bin bir çeşit konusu var . Sonuç olarak Hocaefendi’nin “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar” sözüne binaen ben de şunu söylemek isterim “Zulüm kime yapılırsa yapılsın, ben her türlü zulmün karşısındayım “

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu