Yazarlar

Kendi kendine yaratılma mümkün müdür? | Abdullah Aymaz

Soru: Peki meseleyi biz de şu alem ve içinde ki varlıkların bilhassa harika canlı sanat eserlerinin kendi kendine var olduğunu iddia edenlerin fikirlerine getirecek olursak; bütün bunlar kendi kendine meydana gelmiş olabilir mi?
 
Cevap: Bunu da üç ayrı yönden ele alıp imkansızlığını ortaya koymanız gerekiyor. Birincisi: Meseleyi bir bütünü meydana getiren parçalar yönünden inceleyelim. Bunun için diyoruz ki: Bir bütünün kendi kendine meydana gelebilmesi için, onu meydana getiren parçaların meydana getirecekleri şeyi, bütün  teferruatı (onun planı, onun var oluş gayesi bağlı bulunduğu kanunlar, münasebette olacağı diğer varlıklarla ilgili durumlar vs…) ile bilmeleri, ayrıca kendilerinin iş görecekleri bütün içindekileri de bilmeleri, ayrıca o bütünün büyüyüp gelişmesi ile ilgili her türlü mesele için de haberleşmeleri lazımdır. Mesela insan vücudunu bir  bütün olarak ele alacak olursak, insan vücudu daima  değişip yenilenen binlerce kubbeden meydana gelmiş harika bir saray gibidir. İnsan vücudunu meydana  getiren en küçük parçalardan olan elementler, atomlar devamlı çalışma halindedir. İnsan  vücudunun yer çekimi ile, basınçla, sıcaklık ve soğuklukla yani kainat ve içindekilerle ve cereyan eden kanunlarla sıkı bir  alakası vardır. Çekim kanunları, güneş ışınları ile  münasebeti ile  beraber içine girecek gıdalar ve onların sindirimleriyle de  alakaları olacaktır. Ayrıca insan vücudu, milyonlara canlı türü içinde iki ayak üzerinde duran farklı bir türdür. Onun için diğer canlılardan hem şeklen hemde gen yapısı kromozom iplikçik sayısı bakımından farklıdır. Hatta  insan türü içinde bile her insan, parmak çizgileri, ses  tonu, atalarından genler vasıtası ile gelen  ve sonraki nesillere aktarılacak karakter özellikleri bakımından da farklı tarafları vardır.
İşte böyle  bir vücudda çalışan atom zerrelerinin, o münasebetleri kırmamak için dikkat ve ihtiyatla hareket etmeleri gerekmektedir. Sanki o zerreleri bütün kainata bakacaklar, sonra o insanın münasebetlerini görüp öyle vaziyet alacaklar.Çünkü insan vücudu iç ve dış duyguları ile o atomların aldıkları harika vaziyete göre istifade ediyor. Eğer o vücudda çalışan her bir  zerre Allah’ ın sonsuz ilmi ve  kudreti ile çalışan bir memur olarak kabul edilmezse, o zaman her  bir zerrenin o vücudun her  tarafını görecek bir göze, ayrıca onun geçmişini ve geleceğini yani  aslını ve neslini bilecek yüz dahi kadar bir akıl ve dehaya sahip olduğunu kabul etmek gerekecektir.
Halbuki bu bilgileri değil bir atom zerresinin  bilmesi, ilim ve fennin her  yönden teknik cihazlarla beraber bu kadar gelişip bu derece ilerlediği bir zamanda bile, insanlar bilemiyor. Kendileriyle ilgili bilgilerin bu kadarını insanlar zor anlayabildiği ve hala birçok esrarlı tarafları ve meçhul yönleri kapalı kaldığı halde, bu ince meseleleri akılsız, şuursuz atom zerreleri nereden bilecek? Yani bunların çoğunu biz bilmiyoruz, bizi meydana getiren en küçük parçalar nasıl bilecek? Demek ki,onlar bilmiyorlar fakat o zerreleri ve her şeyi bilen ve bu işleri onlara yaptıran, muhteşem isim ve sıfatlara, sanat ve icraata sahip bir zat olan Allah (cc) biliyor.
Ayrıca atom zerreleri sadece bir canlıda değil, bütün canlı vücutlarda çalışıyorlar. Halbuki canlı varlıkların vücut yapıları ve teşkilatları, birbirinden çok farklıdır. Mesela incir ağacının yapısı ve çalışma sistemi kumaş fabrikasına benzerse, nar ağacının teşkilatı bir şeker fabrikasına benzer. Eğer herbir zerreyi Allah’ ın bir memuru olarak kabul etmez ve O’ nun izin ve emri ile hareket ettiğini aklımıza sığıştıramazsak, o zaman herbir zerrenin canlı vücutlarda yaptıkları işleri, analiz ve sentezlerde mahzar oldukları güzellikleri o zerrelerin kendilerinin yaptıklarını  iddia edersek, o vakit herbir atom zerresinin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü ve herşeye geçer bir sözü bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Çünkü atom zerreleri, dünyadaki bütün bitki ve hayvan türlerinin vücudlarına girerek gayet  nizamlı ve intizamlı biçimde çalışıyorlar. Bir yerde, intizamlı, dengeli ve ahenkli çalışmak, o yerin planını, işleyiş biçimini ve çalışma prensiblerini bilmeyi gerektirdiğinden; bu durumda bu zerrelerin mükemmel bir botanik, zooloji, fizyoloji, anatomi vs. bilgilerine sahip olduklarını kabul etmek gerekecektir. Çünkü bilinmezse işlenilmez. İşlense de yanlışsız yapılmaz. Halbuki yanlışsız yapılıyor. Bir an için bütün atom zerrelerinin herşeyi bildiğini kabul etsek bile, o zaman yine de nizam ve intizamı temin etmek mümkün değildir. Çünkü bu zerrelerin bir kısmı beyin ve göz gibi yüksek ve şerefli yerler dururken niçin bile bile sürünmeye, yük taşımaya mecbur olacakları ayak tabanı ve parmakları gibi aşağı yerlere gitsinler ki… Netice kendi aralarında bir anarşinin çıkması demektir… Canlı vücutlara göre daha basit bir teşkilat sayılacak askeri teşkilatlarda bile her nefer ve askeri, yerli yerince vazifelendiren bir üst makam vardır. Yoksa o akıllı erlere bütün askeri bilgiler öğretilse bile, hepsinin sözünü dinleyecekleri bir üst olmadığı müddetçe kendi kendilerine o muazzam ve itaat içinde nizamı ve intizamı devam ettiren askeri teşkilatı kuramayacaklardır. Bu misal ve temsillerden anlaşılacağı üzere, her zerrede Allahü Teala’ nın bütün isim ve sıfatlarının tecelli ettiği ve herşeye her an Allah’ın hâkim olduğu açıkça görülmektedir.
Soru:Vücudun yapısı ve manevi duygular açısından kendi kendine var oluş düşüncesini bir daha ele alır mısınız?
Cevap: Evet, vücudumuz bin kubbeli harika bir saraya benzemektedir. Hatta çok daha mükemmel bir yapıdadır. Çünkü saraylar yapıldıktan sonra ana yapıları itibariyle senelerce hiçbir değişikliğe tabi tutmadan aynen varlıklarını sürdürmektedirler. Ama canlı bir yapıya sahip olan vücudumuz doğduğu andan itibaren devamlı şekilde ahenkli ve düzenli bir biçimde değişip tazelenmektedir. Bu vücut sarayında bulunan gayet harika ruh, akıl, kalp vs. gibi manevi varlıklar ve duyguları bir tarafa bırakacak olursak, cesedimizdeki herbir organ kubbeli bir bina hükmündedir. Atom zerreleri, kubbelerde birbirine tutunmuş taşlar ve tuğlalar gibi tam bir ölçü ve denge ile birbiriyle baş başa verip harika bir eser, fevkalade bir sanat, göz ve dil gibi hayret veren eserleri oluşturup bir Kudret Mucizesi gösteriyorlar. Eğer bu zerreler, şu alemin yaratıcısı ve sanatkarı olan Allahın emrine bağlı birer vazifeli memur olmamış olsalardı, o vakit her bir zerre bütün cesedde bulunan diğer zerrelere hem hakim, hem mahkum, hem de eşit vaziyette bulunmuş olmak gibi katmerli tezatlarla karşı karşıya kalacaktı. Bu zerreler vücut içinde hangi konum ve statüye göre çalışacaklar? Fosfor ve kalsiyum atomları beyin, göz ve kemikteki kendileri için münasip yerleri bilmiş olsalar bile, nasıl, birer hakim güç gibi diğer zerrelere sözlerini dinlettirip oralara giderek yerleşebilecekler? Ayrıca kendileri de birer mahkum gibi umumi ahenk ve uyumu bozmamak için diğer zerrelerin sözlerini dinleyip uysal birer vaziyet alabilecekler? Sonra tekrar hakim ve mahkum tavırlarından vazgeçip eşit tarzda beraberce bir çalışma birliği sağlayabilecekler? Evet bu tezatlar içinde nizam ve intizamlı vücut, nasıl denge içinde harika gelişmesini temin edebilecek? Çünkü vücut tam bir ahenk içinde çocukluktan ölünceye kadar organ organ tenasüp ve dengeyi korumaktadır.
Organların büyümesi sırasında hareket halindeki zerreler, bir noktaya gelip durmaktadır. Sanki bir sınır bekçisi onları daha ileriye gitmekten, ahengi bozmaktan alıkoymaktadır. Yoksa vücud simetrisi ve ahengi bozulabilirdi. Saçlar ve tırnaklar uzamaya devam ederken dişler ve kaşlar çok büyük bir büyüme göstermeden sabit kalıp yerlerinde saymaktadırlar. Bu durum elbetteki atom ve elementlerin dehasından çıkmış bir iş değildir. Onları hudut bekçisi gibi durduran bir manevi kader kalıbı mevcuttur ve ilahi ilim ve kudret bu işi ayarlamaktadır.
İnsan, kainatın küçük bir numunesi ve Allah’ ın güzel isimlerinin sanatlı bir nakşı olduğu için, her bir zerrede, Allah’ın isim ve sıfatları gibi Alim, Kadir, Hakim, Müzeyyin, Musavvir, Muhyi, Semi, Basir vs. isim ve sıfatların bulunduğunu, haşa herbir atom zerresinin bu vasıflarla vasıflanmış bir ilah olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Böyle bir fikrin akla yatkın olmadığını meşhur tabiat bilgini Jorje İril şöyle ifade etmekte: “Kainat, Allahın sıfatları ile muttasıftır. Bu durumda  kainatın ilah olduğuna inanmak mecburiyetinde kalırdık. Yani böyle bir ilahın varlığını kabul ederdik. Fakat bu ilah, çok tuhaf olurdu. Aynı anda hem maddi hemde gaybi bir ilah. Şahsen ben, maddi alemi yaratan bir ilaha inanmak isterim. Çünkü O,bu kainatın bir parçası değildir. Öyle maddi, aciz şeylere inanarak, gülünç duruma düşmek şöyle dursun, bilakis benim inandığım ilah (yani Allah) bu kainatın hakimi, idarecisi ve yöneticisidir.”
Soru:Maddenin normal yapısına göre, kendi kendine oluş fikrini açıklar mısınız?
 
Cevap: Madde nizamlı olmaktan çok nizamsızlığa meyilli olduğundan, kendiliğinden muntazam bir şekil alamaz. Evet düzensizlik kendiliğinden meydana gelir ama düzen ve ahengi bir kuran vardır. Mesela su, bir kabın içine konulmadıkça kendi kendine güzel bir vazo şeklini alıp ayakta duramaz. Yerde dağılarak, yayılıp gider. Onun için suyu öyle bir kabın içine koyarak dondurup buz halini almasını beklemek gerekir. Diğer elementlerden meydana gelenler de öyledir. Ya yontulmaları veya kesilip biçilmeleri, hatta yapıştırılmaları yahut bir kalıp içinde dondurulmaları gerekir.
Prof. Dr. J.C. Cotheran şöyle demektedir: “Alemde anarşi ve tesadüf değil, bir nizam ve ahenk hakimdir. Başıboş olarak veya tesadüfen hiçbir şey meydana gelmemektedir.”
Akıl sahibi hiçbir insan, düşünce ve planlama gücünden yoksun olan maddenin kendi kendini yaratmış olduğunu, sonra bu nizam ve kanunları kendi kendine var etmiş bulunduğunu sonra da kendisini o kanunlara mahkum etmiş olduğunu kabul edemez.”
Şimdi bir canlı hücreyi inceleyelim: Hücre, plazma, santrozom, çekirdek, kromozom iplikçileri vs. gibi bir çok parçalardan meydana gelmiş bir canlı bir organize… Ayrıca DNA ve RNA’ ları ile insanı hayrette bırakan harika bir sanat eseri. Bu parçalar aslında maddi yapısı olan atom zerrelerinden oluşturulmuşlardır. Her bir parça bir kalıptan çıkmış gibi bir bütünlüğe sahip olmakla beraber her bir hücre de yine vücut içinde mükemmel bir kalıptan çıkarılmışcasına bütünlük ve mükemmellik sahibi bir canlı parçadır. Sonra hücreler bir araya gelip bir doku oluşturmaktadırlar. Dokular da organları. Organlar da  vücudu. Dokular, organlar ve vücud da birer bütünlük içinde muhteşem bir kalıptan çıkmış gibi düzgün ve güzeldir. Halbuki hücreler durmadan bölünme ve çoğalma ile karşı karşıyadır. Onun için her bölünüp çoğalma faaliyeti, eski kalıpların kırılıp yepyeni kalıpların yapılmasını gerektirir… Böyle bir maddi kalıp meselelerin varlığı mümkün olmadığına göre bu harika bütünlükler en küçük ünitelere varıncaya kadar iç içe nasıl muhafaza edilebilmektedir? Başta dediğimiz gibi mesela kalıp içine konulmayan su kendi haline bırakılırsa yayılıp dağılıp gider. Halbuki canlı vücutların %75’ ten fazlası sudan meydana geldiği halde bu durum nasıl korunabilmektedir? Evet Allah’ın sonsuz ilim ve kudreti her an herşeye müdahale edip durmaktadır.
Vücudun el-ayak, göz-kulak, kalp-beyin gibi parçalarının bir kitabın harf ve cümleleri gibi manalı bir şekilde yazılıp dizilmesini ele alacak olursak, yine bunu da kör tesadüflere vermeye imkan yoktur. Çünkü bir daktilonun başına geçirilen bir maymun kendi haline bırakılıp sadece gelişi güzel tuşlara vurması öğretilirse, istediği kadar daktilo tuşlarına bassın (veya bilgisayarın harflerine dokunsun) asla mana yüklü bir şiir veya edebi bir roman yazmaya muvaffak olamayacaktır. Değil bir kitap yazmak, sadece Shakespear’ ın söylettiği “Olmak veya olmamak, işte bütün mesele bu!” cümlesinin tesadüfen var olabilmesi mümkün değil. Bu hususta yapılan bir hesabı aktaralım: Yale Üniversitesinden Dr. William Bennet’ in yaptığı bilgisayar hesaplarına göre, milyon kere milyon, milyon kere milyon maymunun her birini bir daktilonun başına geçirsek ve bu  maymunlar kainatın ömrünün milyon kere milyon kere milyon misli kadar bir süre devamlı daktilo tuşlarına vursalar, içlerinden biri bu cümleyi belki tesadüfen yazabilir. “Şu insan kitabına bakalım; asırlarca nice alimler, nice dahiler bunu incelemiş ve Sanatkarının  karşısında hayretten kendilerini alamamışlardır. Durmadan, muntazam ve manalı şekilde yenilenmesine de devam etmektedir. Evet tek bir insan vücudu bir saniyede, her hücresinde 12 bileşim ile (100 trilyon x 12= 1200  trilyon)  defa yenilenmektedir. Burada tesadüf ve nizamsızlığın iş görmesi imkansız olduğuna göre, demek ki, bütün bu işler bir tek ilim ve kudretten çıkmaktadır.”
Kaynak: Abdullah Aymaz  | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu