Yazarlar

İlk ramazan, bedir ve zulümle inleyen masumlar! | Fikret Kaplan

‘Bu seneki Ramazan-ı Şerif hem İslam âlemi için, hem Risale-i Nur şakirtleri için gayet ehemmiyetli, pek çok kıymetlidir.’  Bediüzzaman
Mekke yaşanmaz hale gelince Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) imkânı olan herkese “hicret” emri vererek “Medine”nin yolunu göstermişti.
Yavaş yavaş ve gizlice Mekke boşalmış, sahabenin büyük bir kısmı Medine’ye ulaşmıştı. Hicret edenlerin fedakârlığı ve Ensâr’ın diğergamlığı dillere destandı.
Nihayet gökten gelen ikazla bu mukaddes yolculuk, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretiyle zirveye ulaşmıştı. Medine’ye varır varmaz da çevreye hayat üflemeye ve Yesrib’i Medine yapacak adımları atmaya başlamıştı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Başlamıştı ama kalbinin bir parçası, hicrete yol bulamayıp Mekke’de sıkıntı çeken ashabının yanındaydı. Orada hâlâ hicret etmek için fırsat kollayan bir hayli insan vardı. Onlar da hicret için bütün güç ve kuvvetlerini sarf etmişlerdi fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Elleri ayakları zincire vurulmuş ve zaman zaman en vahşi işkencelere maruz bırakılıyorlardı. Şartlar aşılması güç bir engel gibi duruyordu önlerinde.
Bu arada, Ramazan orucu, Kıble’nin Beraat Kandili’nde Kâbe tarafına çevrilişinden bir müddet sonra yani hicretin 18. ayının başlarında farz kılınıyordu. Bu hususta indirilen ayetlerde mealen şöyle buyruluyordu:
“Ey iman edenler! Oruç, sizden evvelki ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı – ta ki günahtan sakınıp takvaya eresiniz. O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir. Kim bu aya erişirse orucunu tutsun. Bu ayda hasta olan veya yolda bulunan, tutamadığı günler kadar, başka günlerde oruç tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Ta ki güçlük çekmeden oruç günlerinizi tamamlayın, sizi doğru yola iletmesinden dolayı Allah’ı tekbir ve tazim edin – böylece Onun nimetlerine şükretmiş olursunuz.” (Bakara Suresi, 183-185)
Ve İlk Ramazan orucunu tutuyordu İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve güzide ashabı.
Bu mübarek günlerin gecesinde, gündüzünde arşı titreten inlemeler yükseliyordu Şefkat Peygamberi’nin mübarek dudaklarından. Yürekleri yakan, sahabeyi gözyaşlarına gark eden içten içe inlemelerdi bunlar.
Hicret edemeyip de arkada kalan arkadaşlarına ağlıyordu Sallallâhu aleyhi ve sellem:
– Ashabımı kurtar Allah’ım!.. Müminleri kurtar Allah’ım!..
Bu içten yakarışlar, sadece ashabının gönüllerini değil, Mescid-i Nebevi’nin hurmadan olan sütunlarını, kerpiç duvarlarını; Medine’nin sokaklarını, evlerini, taşlarını titreten gözyaşlarına dönüşmüştü. Teheccüd namazında, sabah namazında, akşam namazında… oradan diğer vakitlere:
– Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..
O masumların, mazlumların mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüreğini hüzünle dolduruyordu. Rahmet Peygamberi, her gün defalarca onları anıyor, sabah-akşam kunutlarında onlar için dua ediyor, ağlıyordu. Özellikle sabah namazının son rekâtında rükûdan secdeye geçeceği sırada ellerini kaldırıyordu:
“Allahümmehdina fîmen hedeyte. Ve âfinâ fimen âfeyte. Ve tevellena fimen tevelleyte. Ve bariklena fîma â’tayte. Ve kınâ şerra mâ kadayte. Feinneke takdî velâ yukdâ âleyke. Ve innehu lâ yezillü men vâleyte. Velâ yeizzü men âdeyte. Tebârekte Rabbenâ ve teâleyte. Felekel hamdu âla ma kadayte. Nestağfirüke ve netubu ileyke. Ve sallallahu âla seyyiddina Muhammedin ve âla alihi ve sahbihi ve sellem.”
“Allah’ım, hidayet ettiklerinin yoluna bizi de hidâyet et. Allah’ım, âfiyet ver. Dost edindiklerinle beraber bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bize mübârek eyle. Hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru. Şüphesiz Sen hüküm verirsin, fakat kimse sana hüküm veremez. Senin sevdiklerin zelil olmaz. Senin düşman oldukların ise aslâ aziz olmaz. Rabbimiz, sen mübarek ve yücesin.
O’nun mübarek gözlerinden yağmur gibi yaş boşalırken, Ashab-ı Kirâm da buna kayıtsız kalmıyordu. Onlar da gözyaşlarıyla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hüznüne iştirak ediyorlardı.
Ramazan-ı Şerif, hayırla, hüzün ve duayla bereketlendirilmiş, sekizinci güne kavuşulmuştu.
Tam bu sırada, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir haber ulaşıyordu…
Kureyş müşrikleri bir ticaret kervanı hazırlayıp Şam pazarına göndermişlerdi. Kervana Mekke’den kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak olmuş, Ebû Süfyan’ın başkanlığındaki bu kervanının geliriyle Mekkeli müşrikler Medine üzerine yürüyecek ve taş üstünde taş bırakmayacaklardı.
Müslümanlara son ve kesin darbe indirilecekti. Bunu haber alan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) durumu ashabıyla istişare etti. Bu kervanın Mekke’ye ulaşmasına engel olunmalıydı…
Bu kararın uygulanması aşamasına gelindiğinde Ebu Süfyan durumdan haberdar oldu ve Damdam b. Amr el-Gifârî’yi Mekke’ye göndererek Kureyş’ten yardım istedi.
Ebu Cehil bu fırsatı kaçırmak istemediğinden Kâbe’ye koştu. Müşrikleri Müslümanlara karşı savaşa teşvik etti. Tellâllar çıkararak Mekke sokaklarında bağırttı. Eli silâh tutan herkes bu müşrik ve putperest orduya katıldı. Hatta Ebu Leheb, kendisi gidemeyecek kadar hasta olduğu için yerine ücretle bir kiralık asker gönderdi.
Çöl, sıcak, Ramazan ayı, Ashab oruçlu ve 150 km’den fazla bir mesafenin aşılması söz konusuydu…
Allâh Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), gelişen hadisleri adım adım tâkip ettiğinden, artık kaçınılmaz bir ölüm-kalım savaşıyla karşı karşıya olduklarını anlamıştı.
Ve Ashab-ı güzîni toplayıp istişare etti. Muhacirlerden Mikdad bin Esved (r.a) ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:
“Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz, Mûsâ (as)’ın kavmi gibi ‘Sen ve Rabbin gidip savaşın!’ demeyiz. Aksine Sen’in sağında, solunda, önünde ve ardında düşman ile sonuna kadar çarpışırız!..” (Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4; Ahmed, I, 389, 428)
Ensâr, Akabe beyatında verdikleri sözle Medine’ de Rasûlullah’ı koruyacaklardı. Şimdi ise Medine dışında idiler. Efendimiz, asıl onların fikrini merak ediyordu.
Bunun üzerine, Ensardan Sa’d b. Muaz şöyle konuştu:
“Ya Resulullah, biz sana inandık. Allah tarafından getirdiklerinin hak olduğunu tasdik ettik. Artık siz ne dilerseniz emrediniz. Seni gönderen Allah hakkı için artık denize girersen, seninle beraber biz de gireriz. Hiçbirimiz geri kalmayız. Biz düşmana karşı durmaktan çekinmeyiz. Muharebeden geri dönmeyiz. Sabrederiz ve sadakatten ayrılmayız. Bizden memnun kalacağın işler nasip etmesini Allah’ tan dilerim. Hemen Allah’ın bereketini dileyerek istediğiniz tarafa yürüyünüz.”
Hz. Ali (ra)’nin bildirdiğine göre, Bedir Muharebesinin evvelindeki son günün akşamı çiseleyerek yağan bir yağmurla geçiyordu… Ashabın çoğu birer siper yer bulmuşlar, burada, kendilerini ertesi günkü muharebeye en iyi şekilde hazırlayabilmek için istirahate çekilmişlerdi…
Yalnız Allâh Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) geceyi ağacın altında hep namaz kılarak ve ağlayarak geçirmiş; şu şekilde dua etmişti:
‘Ya Rabbi, işte Kureyş! Kibir ve gurur ile geldi. Sana meydan okuyor, peygamberini de yalanlıyor.
Allâh’ım eğer şu bir avuç Müslüman helâk olursa; bundan sonra yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmaz… Sen İslâm’ın bu ordusuna yardımını ihsan et!..’
17 Ramazan (13 Mart 624) günü sabahleyin iki ordu Bedir kuyularına doğru ilerledi…
Ve Yüce Allah (cc) Bedir Harbi’ni Kadir Gecesine denk getirerek melekleri yeryüzüne indirdi…
Melekler, Bedir Savaşı’nda Müslümanları teşcî ve kuvve-i mâneviyelerini artırmak için, başlarında Cebrail (aleyhisselâm) olduğu hâlde indiler Ashab-ı Bedr’in arasına… (Âl-i İmrân sûresi, 3/123-126)
Bugün biz de çok zor günlerden geçtiğimiz ve artık kapı eşiğinde bulunduğumuz bu Ramazan Ayı’nda, Yüce Rabbimiz’in bütün arkadaşlarımıza ve kardeşlerimize ilahi yardımını lütfedeceği bir müjdeyi hasretle bekliyoruz. Böyle bir lütfa çok muhtacız. Bize necat verecek olan sadece ve sadece Allah’tır. Ancak O (cc) bizi, kardeşlerimizi ve sıkıntı çeken herkesi bu ağır imtihanlardan kurtarabilir.
Onun için özellikle Ramazan’da daha bir gerilime geçerek her geceyi Kadir bilip gönlümüzü, sesimizi, soluğumuzu Yüce Dergah’a açıp Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek beyanları içerisinde:
“Ya Rabbi, işte hasetçiler, kindarlar, zalimler ve dilsiz şeytanlar! Kibir ve gurur ile zulümlerine devam ediyorlar! Sen’in dinini, Peygamberinin namı Celili’ni her tarafta bayraklaştırmak isteyen masum insanları yok etmek istiyorlar.
Allah’ım dinine Hizmet etmeyi arzulayan, bu uğurda bütün sıkıntıları göze alıp Senin Peygamber’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) kardeşi olmayı isteyen samimi gönülleri muhafaza et. Acilen acilen o masumlara yardımını gönder. Kadir Gecesi’ne denk getireceğin bu günlerde onları meleklerinle destekle!..
Bize düşen vazife, fiili ve kavli duayla daima İlahi Dergah’a iltica edip hüznümüzü, derdimizi Rabbimize arz etmektir.
Omzumuza yüklenen sorumlulukları yerine getirebileceğimiz eşsiz bir zamanda bulunuyoruz. Günleri süratle geçen çok kıymetli bir ay… Ramazan-ı Şerif’in gecesi, gündüzü, sahuru, iftarı… Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdeye nail olduğu Kutlu Bir Zaman dilimi gibi duruyor önümüzde. Bu fırsatı kaçırmamak lazım.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de yaşadığımız bu günleri görmüşçesine bize hitap ediyor:
‘Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün ruh u canımla mübarek Ramazanınızı tebrik ederim. Ve o mübarek şehirde ettiğiniz duaların, Cenab-ı Hak yanında makbul olmasını Erhamürrâhimîn’den niyâz ederim.
Saniyen: Bu seneki Ramazan-ı Şerif hem İslam âlemi için, hem Risale-i Nur şakirtleri için gayet ehemmiyetli, pek çok kıymetlidir.
Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i âmâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, her birisinin kazandığı miktar, her bir kardeşlerine aynı miktar amel defterine geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlahiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlasla girenlerin kazançları pek azim ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, her birisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların her birisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir.
Demek, Risale-i Nur’un sadık şakirtlerinden birisi leyle-i Kadrin hakikatini ve Ramazan’ın yüksek mertebesini kazansa, umum hakikî sadık şakirtler sahip ve hissedar olmak, vüs’at-i rahmet-i İlahiyeden çok kuvvetli ümitvârız.’
Sorguda, zindanda, çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda ızdırap çekenlere duayla el uzatma seferberliğini bu Ramazan atmosferinde daha ciddi bir şekilde devam ettirelim. Teheccüdsüz bir gecemiz olmasın. Rahmeti Sonsuz’a içten içe yalvaralım.
Hizmetimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak sıkıntı çeken arkadaşlarımızı dualarımızda sık sık zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan kurtuluş dilemek aynı davaya gönül vermenin gereğidir.
Dikkat edersek, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin değişik beldelerde bulunan Nur talebeleri için çok dua ettiğine şahit oluruz. Lâhikalardaki ifadelerinde de görüldüğü üzere sadece onlara değil, çoluk çocuklarına, akrabalarına ve beldelerine de dua etmek suretiyle onlara iman ve Kur’ân hizmetlerinde destek olmuştur. Ayrıca dualarının bereketine inandığını ifade ederek hem kendisi hem de diğer Nur talebeleri için onlardan dua talep etmiştir. “Sizin dualarınızın bereketiyle, inayet-i ilâhiye her günümü bir ay kadar mesûdâne bir ömre çevirdi.” demiştir.
Hasılı, Ramazan Ayı’nı sıkıntılar içindeki kardeşlerimizi unutmadan çok yönlü değerlendirmek lazım. Bediüzzamanın ifadesiyle, Ramazan-ı Şerifteki orucun hem Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine (terbiye ediciliğine), hem insanın toplum hayatına, hem şahsî hayata, hem nefsin terbiyesine, hem Allah’ın verdiği nimetlere karşılık şükre bakan çok hikmetleri olduğundan çok iyi istifade etmeli.
Ramazan-ı Şerifimiz mübarek olsun, bütün insanlığa hayır ve bereket getirsin… Çok arzuladığımız o müjdeyi Rabbim acilen nasip etsin inşallah… Amin.

Kaynak: Fikret Kaplan | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu