Yazarlar

İftira karşısında mü’mince duruş

Şartlar ne olursa olsun mü’minin duruşu hep mü’mince olmalıdır.

Şüphesiz, yalan ve iftiralar karşısında da.

Mü’minlerin annesi, annemiz ve hatta zahirî görüntüye göre kendi annesine iftira atanların ve bu mesnetsiz iftirayı hayasızca köpürtüp yayanların namertliklerine karşılık Kur’ân, “Siz ey mü’minler! Bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip, ‘Hâşa! Bu, besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi?” demek suretiyle, benzeri durumlar söz konusu olduğunda mü’min farkına dikkat çekmektedir.

Şüphesiz, o gün bu duruşu ortaya koyan çok mü’min vardı.

Bir Ramazan ayını zehir eden ifrit hadise sonrasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbından bazılarına ne düşündüklerini sormuş ve bir de onların gözüyle bakmak istemişti.

Gözbebeği Hazreti Üsâme, “Yâ Resûlallah, demişti, irkilerek. “Ehlin olan Âişe hakkında biz, hayırdan başka bir şey bilmiyoruz; kesinlikle bunlar iftira ve bâtıl yalanlardır!”

Hazreti Ali’nin yönlendirdiği Hazreti Berîre’nin duruşu da netti:

– Seni hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki O’nun hakkında ben, hayırdan başka bir şey bilmiyorum; onda, kendisini ayıplayabileceğim zerre kadar bir olumsuzluğa şahit olmadım. Bildiğim tek şey, bir gün kendisine muhafaza etmesi için hamur bırakmıştım; yanında uyuyakalmış ve bu sırada gelen bir koyun da onu yemişti! Gözüm kulağım hakkı için vallahi de Âişe, altının en hası gibi pâk ve tertemizdir!”

Sırada, Hazreti Zeyneb Bint-i Cahş annemiz vardı:

– Yâ Resûlallah, diye başladı sözlerine. “Ben, görmediğim bir hususta gözümü ve duymadığım bir kelam karşısında da kulağımı muhafaza etmek isterim! Şu kadar ki ben, Âişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!”

O gün Hazreti Ömer’in, kendi kametine göre bir duruşu vardı:

“Yâ Resûlallah!” dedi. “Hâşâ! Bu büyük bir bühtan ve iftirâdır. Kesinlikle biliyorum ki bu, münâfıkların yalanlarından birisidir. Biliyoruz ki Allahü Teâlâ, bedeninize sinek kondurmaktan bile sizi koruyor; bedeninizi pisliklere konan sineklerden bile muhafaza eden ve onları vücudunuza yaklaştırmayan Allah (celle celâlühû), nasıl olur da aileni, böyle kötülüklere bulaşmaktan korumaz?”

Hazreti Osmân’ın yaklaşımı da aynıydı:

– Yâ Resûlallah!” diye başladı sözlerine. “Üzerine herhangi birisinin ayağı değmesin diye gölgelinizi bile yere düşürmeyen veya yerdeki muhtemel kirlere bulaşan bir ayağın gölgenize basmasına bile müsaade etmeyen Allah, ailenizin iffetine dokunacak bir olumsuzluğa asla müsâade etmez!”

Hazreti Ali’nin şehâdeti de aynı istikametteydi:

– Bir defasında namaz kıldırıyordunuz ve namazın içinde ayakkabılarınızı çıkardınız. Sizi öyle görünce biz de çıkardık. Namazı bitirdiğinizde size bunun sebebini sorduk ve namaz esnasında gelen Cibrîl’in, ayakkabınızdaki necaseti haber verdiğini ve bundan dolayı onları çıkardığınızı ifade ettiniz. Ayakkabınızdaki necasetten dolayı sizi uyaran Allah (celle celâlühu), -şayet herhangi bir problem söz konusu olsaydı- iffetiniz gibi hassas bir konuda evleviyetle sizi uyarır, şüphesiz Cibrîl-i Emîn gelir ve bunu da size haber verirdi!”

Ve, örnek bir ailenin destanımsı duruşu:

Evine gelen Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye hanımı sordu:

– Âişe hakkında insanların söylediklerini sen de duydun mu?

– Duydum ama bunların hepsi de yalan! Hem, sana bir şey diyeyim mi Ey Ümmü Eyyûb! Allah için söyle bana, böyle bir şeyi sen yapar mısın?”

– Allah’a yemin olsun ki asla yapmam!

– Unutma ki Âişe, senden daha hayırlıdır!

– Doğru; Âişe’nin yerinde ben olsaydım asla Resûlullah’a ihanet etmezdim; halbuki Âişe benden, Safvân da senden daha hayırlıdır!

Kur’ân’dan dersini alan ve Allah Resûlü’nün rahle-i tedrisinde şekillenen bir cemaatin duruşu böyleydi.

 

Ya bugün?

Halimiz içler acısı.

Halbuki Allah (celle celâlühû), “Eğer mü’min iseniz, Allah böylesi bir şeyi tekrarlamaktan sizi kesinlikle sakındırıp yasaklıyor.” demişti.

Peki, bu furyaya kendini kaptıranlar kimi veya kimleri dinlediler de menşei belli yalan ve iftiraların girdabına kapıldılar.

Kur’ân’ın ifadesiyle, “işin aslına dair hiç bilgileri olmadan aynı sözleri ağızlarında geveleyip durdular!”

Üstelik, “Allah nazarında pek büyük bir vebal olan bu fiili küçümsedi, önemsiz bir şey sandılar!”

Hem, “rıza-i ilâhî”den başka hedefi olmayanlar hakkında koparılan fırtınalar karşısında kaç mü’min, “Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşâ! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır!” diyebildi?

Olmayanın delili olmaz ki şahit getirebilsinler! Hem, zerresi olsaydı yeri-göğü inletir bütün dünyayı ikna ederlerdi.

Bilakis, iddianame olarak hazırlanan evrak-ı perişan, hizmet ehlinin beraat tezkeresi.

“Şahitlerini getirmediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların tâ kendileri olarak tescil edileceklerdir.”

Dünkü tarihte “yalan” peşinde koşanlar, yaşadıkları sürecin yalan ve iftirası karşısında gaybûbet etti, utanılacak bir duruş sergilediler!

Şüphesiz, Kur’ân’a, Allah Resûlü’ne ve Sahâbe’ye kulak verilmiş olsaydı, böylesine bir savrulma söz konusu olmaz, tarihi yanılgı yine tekrarlanmazdı.

Tarih şahit ki yine tekrarladılar!

Sular durulduğunda birilerinin, “yalancının tâ kendileri” olarak tescil edileceğinde de şüphe yok!

Neyse, biz yine Kur’ânî beyana kulak verelim:

“Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey sanmayın; bilakis o, sizin için hayırlıdır!”

Kaynak:Reşit Haylamaz-TR724

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı