Yazarlar

Geleceğe Adaletle Yürümek | Hüseyin Odabaşı

Adalete su gibi yemek gibi muhtacız. Güçlülerle ile zayıflar arasında ki bir sınavdır adalet. Çünkü Allah(c.c) bazı insanları bazı insanlardan üstün kılmış(güçlü) olduğunu söylüyor(Zuhruf Suresi, 32). Bu noktada adalet kendiliğinden söz konusu olur, devreye girer. İş gördürme gücüne sahip olanın uyması gereken bir düsturdur çünkü adalet. Devamında ise ayet bu üstünlük(derece) gerekçesini ifade ediyor; “suhrıyya”:  İş gördürsünler için. Malum, iş gördürme gücünde olan da işin tabiatı gereği, adalet sorumluluğunu yüklenmiş olur.

Dünya cennet olmadığından her nimet külfetiyle beraber gelir insana. İdare gücüne ulaştıysanız bu durum adaletli davranma mesuliyetini de beraberinde getirir yani. Lâyüsel davranarak bu sorumluluktan kaçamak olmaz.  Sorumluluktan kaçarak layüsel(sorumsuz) davranmak da mümkündür fakat bu durumun toplum ve millet çapından kalbimizin içindeki iman noktalarına kadar ağır sonuçları olur.

Anlatıldığına göre Fransa Kıralı (X). Lui sarayından avlanmaya giderken halka karışmamak için özel bir yol yaptırtmış. O özel yoldan dağa, ormana gider avlanır ve kimselere görünmeden kimseleri de görmeden saray erkanıyla geri dönermiş. Bir gün özel yolundan avlanmaya giderken Kral, sıra sıra tabutların bu yoldan karşıya geçtiğini görmüş. Ölüm sebepleri sokak kavgaları ve açlık… Olaylara epey fransız olan Fransa Kralı sinirlenerek sormuş; “Bunlar nedir?” Cevap gecikmez tabi: “Tabutlardır kıralım. Tabutlar…” Ömründe tabut görmemiş Kral, bir soru daha sorar: “İçlerinde ne var. Nereye götürüyorlar.” Cevap harikadır: “İçinde Fransa var Kralım. Mezarlığa gömmeye götürüyorlar…”

Adalet ölürse bir millet ölür.

Adalet keyfi bir davranış ve tabaya bir lütuf da değildir. Ancak güçlüyken adil olabilmek nefse ters gelir ve fıtratı zorlar. İnsanın nefsi; “Sana kim ne diye bilir ki!” vesvesesini daima telkin eder.   O bakımdan Allah adaleti tavsiye etmez “emreder”: İnnallahe ye’muru bil adli vel ihsâni ….”(Nahl Suresi. 90) der.  Yani adaletli davranmak ilahî bir emirdir.  Bu bakımdan adaletin imana dayanan bir tarafı vardır. Aynen iman gibi hakikisi vardır, taklidî olanı vardır. Mış.. gibileri de çoktur. Sahteleri boldur. İdare gücünü elinde tutanın imanı tahkiki değilse keyfine göre verdiği kararları kılıfına uydurmakta zorlanmaz. Aldığı kararını alakasız bir kanunla iltisağını kurar.  Verdiği kararındaki nefsine dayanan gerçek sebebini içinde saklı tutarak birkaç teamülü bahane olarak arz eder, ileri sürer. Halbuki bu kararların alınmasında “hasedi” etkin olmuştur, “avami bakışı” vesile olmuştur. Aslına bakarsanız yakınında bulunan hakperest insanlara karşı olan “tahammülsüzlüğü” böyle kalleşçe bir kararı almasına sebep olmuştur. Bu tür mürailere “adil ol fesat ehlinden olma da desen” Bakara Suresi’nde ifade edildiği gibi, “ben zaten ıslah ediyorum” der:

“Yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğinde, ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara Suresi, 11)

Geleceğe Adaletle Yürümek | Hüseyin Odabaşı 2

Adalet görünümlü zülüm tavırlarından kurtulmanın çaresi “ihsan” duygusudur. Bu verdiğim kararları Allah bana sorduğunda her şeyin içini dışı gibi bilen Rabbime karşı ne diyeceğim? Uydurduğum bahaneyi Rabbime arz edip onu da kandırmam mümkün mü? Hadi verdiğim karaların mevzuata uygun olduğunu söyleyerek gerçek sebebini kamufle ediyorum. İnsanları kandırabiliyorum.  Ama Rabbimi kandırmam mümkün mü?

Görüldüğü üzere adil olmamak aslında insanın kalbini de bozuyor. Belki de her günahın küfre yol açması gibi küfre bir yol açıyor. Çünkü bu tür adaletsizliklerin temelinde İnsanları kandırmak, Allah’ı yok farz etmek ve kul hakkı yemek vardır. Hele insanların bazı hatalar yapmasını bekleyip fırsat olarak değerlendirmeye kalkmak adil idareci profiline asla uymayan bir davranıştır. Mesela ehl- i dünyanın sıkça baş vurduğu gibi İdare ettiğiniz insanların küçük hatalarına mal bulmuş mağribi atlayarak ayak kaydırma tavırlarına girmek kardeşliğe de iman duygularına da insafa da uymaz. Çünkü insaf dinin yarısıdır. Hitler gibi zalim ve firavunların bir şahsı, kitleyi veya bir cemaati yol etmek, etkisiz hale getirmek istediklerinde küçük hatalarını nasıl abartarak fırsata çevirip kitabına uydurarak, adaletsizce ezmeye çalıştıklarını iyi biliyoruz.

Bu tür olayların(keyfi muameleler) bir cemiyet içinde sık görülmeye başlanmasıyla “güven” ortamı kaybolur. Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri’nin; “Belki mesailerinin tanzimine ve mabeyinlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kutsiyetiyle ve takva ve salâbet-i diniye ile olur. (Sözler, On Yedinci Lema, Yedinci Nota) sözleriyle önem verdiği “emniyetin tesisi” meselesini artan adaletsizliklerle, zulümlerle yok edersek zamanla gücümüz kaybolur, kuvvetimiz uçup gider. Bir parmak hareketiyle koskocaman kayaları hareket ettirmek mümkünken artık insanlar bizim sözlerimizle hareket etmeyi şüphe ve tereddütle kabul eder hâle gelirler.

İdarede keyfiliğin ortadan kaldırılmasında ikinci mesele de verilen kararların denetlenebilirliği ve şeffaf olmasıdır. İçe bakan imana dayalı ihsan duygusunun yanında dışa bakan denetlenebilirlik ve şeffafiyet de çok mühimdir.  Şeffafiyet yapılanları yedi düvele ilan etmek de değildir. İlgililerine (karalardan etkileneceklere) sırlı perdelerin bir bir kaldırılıp alınan kararların önü, arkası ve mantığının ifade edilebilir, izah edilebilir olmasıdır.

Velhasıl; âdil olma vasfımızın bir gereği olarak kanunî ve hukukî olmak mülkümüzün yani varlığımızın temeli ve garantisidir. Keyfî muameleler ve lâyüsel tutumlar ise toplumumuzun ve cemiyetimizin varlık bağlarının gevşemesine ve kopmasına sebep olabilir.  Geleceğe emin adımlarla yürümek istiyor ve kendi enkazımızın altında kalıp ezilmek istemiyorsak içte ihsan ve insaf duygularına ve dışta da denetlenebilirlik ve şeffaflık gibi ilkelere dayanması gereken adalet terazimizin asla şaşmaması gerekir.

Kaynak: Hüseyin Odabaşı | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu