,
Yazarlar

Filmin sonu | Reşit Haylamaz

Toplumda bir kıvılcım belirmiş ve bir süredir devam edegelen zulüm günlerinin sonuna gelinmiş gibiydi; insanlar artık konuşabiliyor ve muhatapları Ebû Cehil bile olsa yeri geldiğinde sesini yükseltebiliyordu!

Şüphesiz bu, tünelin sonunu gösteren ışık mesabesindeydi; aynı zamanda bu, Yûsufların zindan günlerinin de mâzi olacağını haber veren bir müjde mahiyetindeydi.

Üstelik, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) başka müjdeleri de vardı; amcası Ebû Tâlib’e gitmiş ve dindara karşı mücadele ederken dini kullandıkları, madde madde yazıp Kâbe’ye astıkları evrâk-ı perişanın, bir kurtçuk tarafından yenilip yutulduğunun haberini vermişti!

Duydukları karşısında, “Vallahi, yanına giren çıkan da olmadı; sana bunu kim haber verdi?” diyerek şaşkınlığını izhar eden Ebû Tâlib’in gözlerinin içi parlıyordu; belli ki Mekke’ye güneş, her zamankinden farklı doğacaktı!

Cevap olarak Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri’nin, “Rabbim! O (celle celâlüh), Sâdık ü Masdûk’tur ey amca!” buyurması, onu daha da sevindirmişti. Bunu ifade ederken, “Senin ben, sadece doğruyu konuştuğuna şâhitlik ederim!” diyor, “Hangi sözün doğru çıkmadı ki?” dercesine babacan bir tavır sergiliyordu.

Konuşma zamanı Ebû Tâlib’de idi ve yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte alelacele dışarı çıktı; şüphesiz hedefinde, Senâdîdü Kureyş’i bulacağı Dâru’n-Nedve vardı.

Adımlarının ritmi bile değişmişti; aldığı haberin doğuracağı sonuçları görürcesine yürüyor, yalan ve iftira ile kitleleri uyutanlara meydan okurcasına ilerliyordu!

Adımlarının doğuracağı sonuçlardan o kadar emindi ki sesi, kendisinden önce Mekkelilere ulaştı:

“Şu bizim aleyhimizde yazdığınız sayfayı bir getirin bakayım!”

Bu durumu fark edip şaşkın şaşkın kendisine bakanlara, “Biliyor musunuz?” diyordu.

“Şüphesiz yeğenim Muhammed, sizin şu sayfanıza Allah tarafından bir kurtçuğun musallat kılındığını ve onu yiyip bitirdiğini söylüyor!

Şu bir hakikat ki O, asla yalan söylemez!

O’nun anlattığına göre o sayfada bulunan zulüm, taşkınlık, akrabalık bağlarını kesme ve haddi aşma gibi bütün olumsuzluklar yok olup gitmiş; sadece Allah’ın adı bâki kalmıştır!

İşte size bir fırsat; şayet yeğenimin söyledikleri doğru çıkarsa, şu kötü tavır ve davranışlarınızı bırakırsınız!

Yok, denilenler doğru çıkmazsa, o zaman ben de size yeğenimi teslim ederim!

Böylelikle iş size kalır; dilerseniz öldürür, dilerseniz serbest bırakırsınız!”

Duyduklarının gerçek olacağına hiç ihtimal vermeyen, hatta aklının ucundan bile geçirmeyen Ebû Cehil, sevincinden neredeyse zil takıp oynayacak gibiydi! Nasıl sevinmesin ki yıllardır isteyip durdukları, hatta karşılığında ne servetler teklif ettikleri iş, neredeyse olup bitmek üzereydi! Üstelik, daha düne kadar yeğenine toz kondurmayan Ebû Tâlib de dize gelmiş, on yıldır üstesinden gelemedikleri yeğenini kendi elleriyle teslim ediyordu!

Bu fırsat kaçar mıydı?

Onun için bu, herkesin gözü önünde ve bayram havasında kutlanması gereken bir cümbüştü.

Böylesine bir bayrama herkes iştirak etmeliydi!

Davul zurnayla yer yerinden oynayacak bu cümbüşe kadın erkek, çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar, hatta hasta sökel herkes katılmazsa eksiklik olurdu!

Dolayısıyla, yanına avenesini de alan Ebû Cehil, Mekke koltuğuna giden yolda çok önemli bir badireyi daha geride bırakmış olmanın verdiği hazla ve hiç fırsat fevt etmeden Kâbe’nin yolunu tuttu.

Kâbe’ye gelenler, elbette sadece onlar değildi; aldığı haberin verdiği itminan ve ümitle adımlarını sıklaştıran Ebû Tâlib ve beraberindekiler de aynı istikamette yürüyordu!

Kimin hain, yalancı ve düzenbaz, kimin de emîn, sâdık u masdûk olduğunun gün yüzüne çıkmasına ramak kalmıştı!

Gelir gelmez eller, kat kat mahfazaya sarmalayıp üstüne mühürler vurdukları evraka uzandı; her şey, kalabalıklar önünde olup bitecekti!

Kendisinden o kadar emindi ki Ebû Cehil, mahfazaların açılmasını beklemeye bile tahammülü yoktu; halinde, “Gelin kalabalıklar! Bugün sizin bayram gününüz!” dercesine bir görüntü vardı!

Beri tarafta, gözü, son mühür ve mahfazaya kilitli ve eli de kulağında, Ebû Cehil’den alacağı haberin yaygarasını yapmak için hazır bekleyenler de vardı!

Ebû Tâlib ve beraberindekiler için malum final, Ebû Cehil ve taraftarları için hiç beklenmedik bir fiyaskodan ibaretti; zira tablo, çok farklıydı.

Hamaset, yalan ve iftira ile şişen balon patlamış, dev görünümündeki cücelik gün yüzüne çıkıvermişti!

Ebû Cehil, büzüştükçe büzüşüyordu; az öncesine kadar caka satan o heybetli siluet bir anda gözden kaybolup gitmiş ve yerine, âdeta mesh yaşarcasına bambaşka birisi gelivermişti!

Yine O’nun dediği oluyordu!

İşin garip tarafı, halka halka yayılan bir manzaraydı bu; reislerinin düştüğü acınası duruma muttali olanların da kolu kanadı kırılmış ve yüzleri de düşmüştü!

Görenin merakını katlayan bir sahne yaşanıyordu!

Evet, filmin sonu belli olmuştu; az önce zafer nârâları atmak için sabırsızlananların ağzını, şimdi bıçak açmıyordu. Zira, öne düşen başlarıyla birlikte, ellerindeki mahfaza ve kurtçuk tarafından un ufak edilen yazı parçası da yere dökülüvermişti!

Şişip kalmışlardı; zira, Ebû Tâlib doğru söylüyordu!

Hem, söyleyecekleri de vardı; birkaç adım ileri attı ve “Her şey ortada!” diye başladı sözlerine. Ardından devam etti:

“Bu durumda, anlamsız hapis ve manasız kuşatmanın da bir anlamı kalmadı.

Ne var ki bundan böyle siz, yapageldiğiniz bu boykot, sürgün, muhasara, her türlü kötülük ve zulüm ile anılacaksınız!”

Bitiklerin sözü çoktan tükenmişti; aralarından cılız ve titrek bir ses duyuldu:

“Siz.. siz, bize sihir veya bühtân ile geldiniz!”

Öylesine söylenmiş bir sözdü bu; aldıkları darbenin şokuyla ne diyeceklerini bilemeyenler, slogan haline getirdikleri bir cümle ile işi kotaracaklarını düşünmüş veya en azından aveneleri nezdinde vaziyeti kurtararak, “Kuyruklarını kısıp gittiler!” dedirtmemek için mağlubiyetlerini kuru gürültü ile perdelemek istemişlerdi!

Ne var ki onları, hiç beklemedikleri bir sürpriz daha bekliyordu; soluk soluğa Kâbe’ye, tam tekmil ve emin adımlarla beş kişi daha geliyordu!

Herkes gibi Ebû Cehillerin gözü de onlara kilitlenmişti; muhtemelen onlara, düştüğü durumdan kendisini kurtaracak birer Hızır nazarıyla bakıyordu!

Ancak onu, beklenti ve tahminlerini aşkın bir sürpriz daha bekliyordu.

Meğer, Kâbe’deki askının başına gelenleri duyunca daha da cesaretlenmiş ve Ebû Tâlib ile Ebû Cehil oradan ayrılmadan yetişmek için koşar adım gelmişlerdi! Benî Hâşim’den Hişâm ve Züheyr’in başlattığı hamleye Mut’ım İbn-i Adiyy, Ebu’l-Bahterî ve Zem’a İbn-i Esved de destek vermiş ve Mekke’de, zulme karşı bir yürüyüş başlamıştı.

Yeni bir hamlenin önderleri oldukları her hallerinden belliydi ve gelir gelmez, Kâbe’yi tavafa başladılar!

Şaşkın bakışlar altında söze ilk Züheyr başladı; “Ey Mekke ahâlisi!” diyordu.

“Bizler, rahatça yemek yiyip güzel elbiseler içinde salınıp dururken, Benî Hâşim’in göz göre göre helâk olmasına asla göz yumamayız!

Bu ne zulüm, Allah aşkına!

Herkesle irtibatları kesilmiş, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için alış veriş yapmalarına bile müsâade edilmiyor!

Vallahi, şu ‘boykot’ denilen zulmün yazılı olduğu sayfayı alıp parçalamadıkça ne bir adım ileri ne de geri atarım!”

Mekke’de on yıldır beklenen bir hamleydi bu! O güne kadar hiç olmamış, Ebû Cehillerin kurduğu sultadan sıyrılıp kimse bu cesareti gösterememişti!

Onca yıldan sonra bu kadar açıktan ve bu tonda bir duruş sergilendiğine göre durum, bu sefer çok ciddiydi!

Hâdisenin seyrine göre rengini belli etmek üzere horozunu dikmiş bekleyen ve olduğu yerde yutkunup duran Ebû Cehil, çıldıracak gibiydi; sözün tükendiği yerde yine pervasızlığı tercih etti ve vaziyeti kurtarabilmek için adeti olduğu veçhile yine tehditlere sarıldı:

– Vallahi de hayır, yalan söylüyorsun, diyordu. “Bu sayfaya bir şey yapamazsın!”

Bir güç denemesi, rakibine el ense gibi bir hamleydi bu; ancak karşısında, üstesinden gelemeyeceği bir tepki seli vardı. Zira yürek taşıyan bir diğer adam Zem’a ileri atılmış ve kükreyen bir ses tonuyla ona, “Vallahi, esas yalancı sensin!” diye çıkışmıştı. “Zaten biz, onun yazılmasına da razı değildik; onu senin inadın yazdırdı!”

Ebû Cehil’in kimyası bir kez daha bozulmuştu; hem de kendi yandaşları tarafından, millet önünde ve böylesine aşağılanıyordu!

Vicdan konuşuyordu ve bir hamle de Ebu’l-Bahterî’den geldi; “Zem’a doğru söylüyor; orada yazılanlara ve bu uygulamalara seyirci kalamayız!”

Ebû Cehil’in yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.

Zira, Mekke’nin vicdanıydı konuşan!

Üstelik, barut gibi duran Mut’ım İbn-i Adiyy ve Hişâm da ona yüklenmeye başlamıştı; “Elbette bunlar doğruyu söylüyor; esas sen yalancısın! Burada yazılanlardan da yapılan muamelelerden de Allah’a sığınırız!”

Yıllardır özlenen bir tabloydu bu; gecikmiş bir sahiplenmeydi aynı zamanda. Ne var ki bu bile, tipi-boranın üfürüp estiği demlerde yürek serinleten sımsıcak bir meltem gibi duruyordu.

O güne kadar Dâru’n-Nedve’de yalnızlaştırılan Ebû Tâlib, şimdi derin bir nefes almıştı; zira zamanı gelmiş ve masumiyeti müdafaa, toplumda zemin bulmaya başlamıştı!

Yalnızlaşan ve korkusundan kuyruğunu kısan Ebû Cehil ise, süklüm püklümdü.

Karizması çizilmişti bir kere; kahrından ölse de yapabileceği bir şey kalmamıştı!

Yarınlarını kaybetmemek için zihninden yeni hamleler yaparken günü kurtarabilmek için ağzından, yine tanıdık bir söz döküldü:

“Kumpas!”

Ona göre, kitleler nezdinde karşılığı olan bir hamleydi bu ve inanmasa da söylenmeye devam etti:

“Şüphe yok ki bu, geceden planlanmış bir komplodan başka bir şey değil!”

Gümbür gümbür yıkılışını bile fatura edebileceği adresi bilen Ebû Cehil, üfürmeye devam etse de günün sonunda, yıllardır Kâbe’de asılı evrâk-ı perişân gitmiş ve Mekke’de, zulme “alem” bir dönem sona ermişti…

Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı