Yazarlar

Demir Kapı | KÜBRA AYDIN

Bir gece vakti çöp torbasına sığdırdığı birkaç parça eşyasıyla ağır ağır açılan demir kapıları geçiyordu. Prosedür bitmek bilmiyordu. Alışmıştı buradaki işlerin yavaşlığına. Zaten artık bir acelesi de kalmamıştı. Bu sefer yüzüne değil ardından kapanıyordu demir kapılar. Karşılamaya gelecek kimsesi yoktu artık. Annesi hasretine dayanamamış göçüp gitmişti bu diyardan. Bir abisi vardı o da selamı sabahı kesmiş benim böyle bir kardeşim yok demişti çoktan. Bir de Nalan vardı. Önce her hafta mektup yazmıştı. Onu bekleyeceğine dair sözler vermişti. Sonra mektuplar kesilmiş ne arayan soran kalmıştı ne ziyaretine gelen. Ne çok şey alıp götürmüştü bu demir kapılar ondan. Önce özgürlüğünü sonra sevdiklerini en son da yaşama sevincini. Gökyüzüne kaldırdı başını. Ne büyük nimetmiş yüzüne düşen yağmuru hissetmek. Özgür olduğunu bilerek nefes almak. Nefes almanın bile farklı hallerinin olduğunu öğrenmişti.

Yürüyordu usul usul. Cebindeki parasına baktı. Yakınlarda bir yerde otobüs durağı olmalıydı. Yürümeye devam etti. Bir avlunun içine sıkışıp kalmış adımları ondan daha sevinçliydi sanki. Bir karaltı halinde gördü durağı. Bekledi bekledi. Beklemekten nefret ederdi önceden. Hep bir yere yetişme telaşı olurdu. Dakikliğiyle bilinirdi. Şimdi ne kolunda saat ne bir acelesi vardı. Uzakta otobüsün yorgun sarı ışıkları göründü. Bindi gecenin bu vaktinde kim olacaktı ki zaten. Cam kenarına oturdu. Başını cama dayadı. Otogara kadar hiçbir şey düşünmemeye çalışarak öylece izledi yolu. Otogara varınca memleketine bir bilet aldı. Saati beklemeye başladı bu sefer. Sanki zaman da ona yardımcı oluyordu bu sefer.

Eve varışı ne kadar geç olursa o kadar iyi olacaktı. Çünkü kapıyı açacak kimsesi kalmamıştı. Bir komşu da onu bekleyen kimsesiz bir anahtar vardı sadece. Komşular annesiyle konuşmaz olmuştu. Ne de olsa oğlu bir suçluydu. Oysa bir hafta öncesine kadar çocuklarına ders vermesi için annesine ne diller dökerlerdi. Kimseyi de kırmazdı. Uykusuz kalırdı çok yorulurdu ama bir çocuğun elinden daha tutmak için koştururdu. Mesleğini ne çok severdi. Öğrencilerini en çok. Dersten sonra yaptıkları halı saha maçlarını. Üzerine içilen çorbaları. Şimdi hepsi uzak bir hayaldi. Annesi öldüğünde ne yapmıştı acaba 30 yıllık komşuları. Sofraya beraber oturdukları, kimin ne derdi varsa koştukları. Mahallenin çehresi değişmeye başlamıştı. Eski samimiyetler taşınılan sitelerdeki yapay bahçelere gömülüyordu. Ah o eski günler bile demiyordu kırgındı çünkü. Anıları sanki bir rüya gibi siliniyordu her geçen gün.

Otobüs yanaştı. Önünde memleketin ismi. Bindi yavaşça oturdu bilette yazan numaraya. Cezaevinde kalan arkadaşlarını düşündü. Tek ailesi onlar olmuştu artık. Hepsine söz vermişti selamlarını iletecekti tek tek sevdiklerine. Ona acılarını unutturan yaşama tutunmasını sağlayan tek şey onların samimiyeti olmuştu. Özgür kalışı yarım bir sevinç olmuş boğazının bir yerlerinde takılıp kalmıştı öteye gidememişti. Uyudu uyandı. Sabahın ilk saatlerinde memleketin otogarına indi. Ne kadar yabancıydı her şey. Sanki daha önce hiç burdan otobüse binmemişti. Evine doğru yürüdü. Mahallede yüksek yüksek binalar çoğalmıştı. Sokağa gelince yüreğindeki acı serbest kalmak için çırpınıyordu. Ama onu serbest bırakırsa bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaktan korkuyordu. Komşunun kapısını tıklattı. Yaşlı teyze kapıda görünce onu kucakladı samimice. “Ah evladım annen sana hasret gitti” dedi. Hiçbir şey diyemiyordu. Anahtar dedi sadece. Anahtarı getirdi teyze. Teşekkür ederim dedi fısıldar gibi. Evlerinin önüne gelince uzun uzun baktı mavi demir kapıya. Onun neşeli gıcırtılı çınladı kulağında. Şimdi o gıcırtı bile hüzülü bir besteydi. Açtı kapıyı içerdeki koku annesinin kokusu çarpınca yüzüne, artık bıraktı kendini kapının eşiğine. Ağladı ağladı sanki yılların acısını çıkartırcasına. Kendini toparladı. Perdeleri açtı. Mutfağa gitti. Her şey yerli yerindeydi. Annesi hiç sevmezdi düzeninin bozulmasını. Abisi cenazeye bile gelmemişti zaten. Baktı biraz çay kalmıştı. Çaydanlığı koydu ocağa. O sırada kapı çaldı. Çocukluk arkadaşı biraz mahçup biraz çekingen bir tavırla ona bakıyordu. İçeri buyur etti. Fırından aldığı simitler ve üçgen peynirler ile hiç konuşmadan çaylarını yudumladılar. Sessizliği bozan arkadaşı oldu özür dilerim dedi. Korktum. Konuşmayalım bunları dedi. Yeni bir sayfa açmak istiyordu. Kırgınlıklarını, acılarını geride bırakmak…

Evet zordu yeniden başlamak. Bu sefer tek başına. Ama biliyordu annesi olsaydı her zamanki gibi “yeis öyle bir bataktır ki yavrum düşersen boğulursun” Okuma yazması olmayan annesi şairin bu şiirini ezbere bilirdi. Düşmeyecekti bu batağa annesini dinleyecekti. Yüzüne kapansa da her çaldığı kapı pes etmeyecekti. Uğradığı haksızlık, gördüğü zulümler onu daha çok güçlendirecekti. Daha sağlam adımlar atacaktı. Kararlıydı pes etmeyecekti.

Demir kapıların ardında kalan en son arkadaşı çıkıncaya kadar mücadeleye devam edecekti.

Selam olsun demir kapıların ardındakilere…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu