Yazarlar

Covid-19 ve kader-i ilâhî | Recep Atıcı

Geçtiğimiz hafta sonu, eski dostlarla beraber içinde manevi içerikli iki günlük bir değerlendirme programı olacaktı. Ancak programa bir kaç gün kala Covid-19 yani diğer adıyla korona illetinin tekrar arttığı ve bu yüzden toplu program yapmanın uygun olamayacağını bildiren bir e-mail aldım. İçeriğini okuyunca gayri ihtiyari “Görelim Mevlâm neyler, neylerse güzel eyler” desem de yaklaşık altı aydır iple çektiğim bu program iptal edilince içimde bir burukluk hâsıl oldu. Mevcut pandemi sebebiyle genel olarak telaş ve endişe içinde oturup kalkıyor ve iki adım ötede hangi sürprizle karşılaşacağımızı çok bilemiyoruz. Yaşanan bu tür krizlerden dolayı da istikbal adına ciddi plânlara imza atamıyor ve karşımıza çıkan bu tür hâdiselerle alâkalı tavırlarımız daha çok günlük hayatı devam ettirme şeklinde oluyor.

Ülkemizde; maalesef hem maddi, hem de manevi yangınların alevleri gökleri yaladığı şu günlerde bu manevi içerikli program belki de yaralarımıza merhem olabilirdi. Memleketin 27 farklı noktasında çıkan bu yangınların nedenini ve hikmetini sual etme cür’etini gösterebilen yok. İdare edenlerden de sadra şifa yapılan bir açıklama yok. Tam aksine fırsatı ganimet bilen ve bu işten payımıza ne düşer pespayeğiliği içindeki haramzâdeler oturup birileriyle pazarlık yapıyor. Gerçi akrep gibi zehirlemekten zevk alan insanların iş başında olduğu bir cemiyetten bundan fazlasını beklemek zaten abes olur. Çünkü kelebek ruhlu ne kadar insan varsa hepsini ya Medrese-i Yusufiye’ye tıktılar ya da elini kolunu bağlayıp ne haliniz varsa görün dediler. Bu yüzden epey zamandır bütün düzenimiz bozuldu ve kâbusa benzer bir kabz hâli yaşıyoruz.

İşte her şeyin dibe vurduğu bu dönemde düşünceler o denli sarsıldı ki, insanlar en temiz, en nezih şeylere dahi irkilmeden el uzatamaz hale geldi ve birbirine olan güven duygusunu yitirmeye başladı. Üst üste esen bu fitne ve fesat fırtınalarının oluşturduğu buhran hâli, neredeyse ümitlerimizi de hercümerç etti denebilir. Tiranizm, bizleri kendi ülkemizde zulm ettiği gibi bugün dünyanın değişik coğrafyalarında farklı ad ve unvanlarla birbirine benzeyen tiranlar, aynı şekilde zulme devam ediyor. Belki de bunun bir neticesi, şimdilerde bütün dünya Covid-19 nedeniyle mânevî bir buhran geçiriyor ve korkunç bir kabz hâli yaşıyor denebilir.

Şimdilerde genel itibariyle insanlık âlemi, bu pandeminin hikmetini sorgulama yerine sadece maddi sebeplere müracaat ederek yayılmasının önünü almaya çalışıyor.  Hâlbuki her şeyin dizgini elinde, her şeyin hükmü emrinde olan Cenab-ı Hakk’ın bu musibetteki muradı nedir ve hikmeti ne ola ki fikri irdelenerek bunun üzerinde şakakların zonklatılması gerekmez mi? Bilemiyoruz, muhtemelen Rabbü’l-Âlemin, kader-i ilâhî vasıtasıyla insanlığı bu şekilde yeniden terbiye ediyor olabilir. Zira bir ayeti kerimede Cenab-ı Hak, “Bir belâ ve musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.” (Enfâl; 8/25) buyuruyor. Bediüzzaman ve bazı âlimler bu âyeti şu şekilde yorumlamışlar. “Beşer, bir derece külliyet kesbeden zulümleri vasıtasıyla işledikleri haksızlıkların bir neticesi olarak, kâinat ve onun içindeki gözle görülemeyecek kadar küçük olan külli unsurları kızdırırlar. Arz ve Semâvâtın Rabbi ve Hâkimi olan Allah,  küllî ve geniş bir tecellî ile kâinatın tamamında Rubûbiyetini harekete geçirir ve bütün insanlığı bu yolla hem uyarır hem de dehşetli taşkınlıklarından vazgeçirmek ister. Ayrıca bu yolla, tanımak istemedikleri Kâinatın sahibini tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen umumî ve dehşetli âfâtı insan nev’inin yüzüne çarparak hikmetini, kudretini, adaletini, iradesini ve hâkimiyetini gösterir.”[1]

İşte bizler, şayet hakkıyla Allah’a inanmış isek meseleyi bu perspektiften analiz ederek Covid-19 eliyle oluşan bu kabz hâlinin kader-i ilâhî’nin bir hükmü olduğunu kabul etmeli ve bundan kurtulmak için tekrar O’nun inayetini celb etme yollarını aramalıyız. Malumunuz olduğu üzere birinci dünya savaşı yıllarında Bediüzzaman’a, hakîkaten yakaza olan sâdık bir rüyada İslam’ın geleceği için teşekkül eden muhteşem bir meclis bazı sorular sorar. Bu sorulardan biri de şöyledir; “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Musîbet-i amme ekseriyetin hatasına terettüp eder. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti.[1] Bu çerçeveden meseleye baktığımız zaman bütün insanlığın yeniden iç içe bir kabz yaşaması kader-i İlâhî’nin bir hükmüdür ve bu neticeyi doğuran da insanın kendi fiilidir.

Evet, günümüz itibariyle Covit-19’un oluşturduğu kabz hali hâla devam ediyor ve bu belirsizlik halinin ne kadar süreceği de sadece tahminlerden ibaret. Dolayısıyla sosyal hayatı bir ahtapot gibi saran bu virüs, uzun süre genel hayatı etkileyecek gibi duruyor. Zaten şu anda sosyal hayatın dengeleri alt üst olmuş durumda ve bilhassa bazı ülkelerde ekonomi durma safhasına geldi. Durum böyle olunca elbette sebeplere müracaat edilmeli ve tedbirlere azami derecede riayet edilmelidir. Bununla beraber meselenin bir de kader-i İlahiye bakan yönü dikkate alınarak sebeplerin yaratıcısı olan Allah’a da dua kapısıyla müracaat edilmeli değil mi?

Bediüzzaman,başa gelen zulümlerde iki cihetin ve iki hükmün var olduğunu, bunlardan biri insanın, bir diğerinin de kader-i İlâhî olduğunu ve aynı hâdisede insan zulmederken, kaderin âdil olduğunu, adâletle hükmettiğini’[2] söylüyor. Bu koronavirüs meselesinde, bizler insanın zulmünden ziyâde, kaderin adâleti ve hikmet-i ilâhiye’nin sırrını düşünmeli ve O’na müracaat etmeliyiz. Umumi duaların kabul olma ihtimalinin daha yüksek olduğu veçhesiyle yeryüzündeki bütün dinlerin mercileri, yüksek bir sesle bu meseleyi dile getirmeli ve teknolojinin sunduğu imkânlar kullanılarak her dinden insanın katılımıyla koronavirüse de söz dinletecek sonsuz merhamet sahibi Allah’a müracaat edilse yeridir.

Evet, genel tabloya bu açıdan bakıldığında hiç de iç açıcı görünmese de, ufuklar bütünüyle kararmış gibi dursa da işin doğrusu inancımız gereği karamsar olmak gibi bir lüksümüz yok. Zira tarihî tekerrürler içinde çok defa Cenâb-ı Hakk, genel manada kabz hâli dediğimiz bir yolla insanları baskılamış ve sıkıştırmıştır. Bu baskı dönemlerinden sonra da insanlık yeni ufuklara açılmanın başlangıcı olan diğer bir adıyla ‘bast’ dediğimiz hâl devreye girmiştir. Bunu dünyaya bakan yönüyle misallendirmek gerekirse ilki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendi içinde ikiye bölünen Almanya’nın bu günkü durumudur. Bir diğeri ise atom bombası atılan ve tesiri uzun yıllar devam eden Japonya’nın dünya sahnesindeki yeridir. Bu işin Hizmet Hareketi’ne bakan yönüne gelince, 12 Eylül 1980 öncesi Ege bölgesiyle sınırlı olup koza durumundaki hizmetimizin, sonrasında kelebek olup Anadolu’nun her köşesine uçtuğu yıllardır. Yıllar sonra o günlerden bahsederken Hocaefendi şöyle der: “1982 yılında çok sıkıntı çektim ve herhalde öleceğim diye endişe ettim. Çünkü o dönemin beş altı senesi çok şiddetli geçen bir tecrit dönemiydi. Bazen bir yerde bir saat kalıp içinde dua edecek emin bir ev bile bulamıyorduk. Bu yüzden ayakkabılarımın altını lastik yaptırmıştım ki yürürken ses çıkartmasın.[3]

Aslında bu durum hem fert planında hem de cemiyet planında hiç değişmez. Ferdî sıkıntıların doruk noktaya ulaşması, bir bakıma kurtuluş anının da çok yakın olduğunu gösterir. Aynı durum, içtimaî sıkıntıların dayanılmaz bir kerteye gelmesinde de görülür. Bu yönüyle tarihi hadiseler iyi tahlil edilebilse genellikle insanlığı kabz yaşatan hadiselerden sonra beşer yeni ufuklara pervaz etmiştir. İmam Sühreverdî’nin, ‘karar karara bildiğin kadar, çünkü karanlığın en koyu anı, aydınlığa çıkmanın başlangıcıdır’ dediği gibi Cenâb-ı Hak, insanlara yaşattığı bu kabz hâliyle her ne kadar boğacak hâle getirse de sonrasında bast yaşatarak yeni bir yayılma ve genişlemeye imkân vereceği ümidini taşıyoruz.

O zaman denebilir ki Allah, insanı kendine yöneltmek için bazen kabz hâli yaşatır. Bu açıdan bu korona hadisesinin oluşturduğu sıkışmışlık hâli aslında birçok insanın Allah’ı yeniden hatırlamasına imkân verdi denebilir. İşin doğrusu top yekûn insanlığın yaşadığı bu sıkışmışlık hali, ‘merayı tecavüz etmek isteyen koyun sürüsünü ikaz etmek için çobanın attığı taşa benzemektedir. Taşın isabet ettiği koyun, hal diliyle, biz çobanın emri altındayız ve o bizden ziyade faydamızı düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim der, kendisi döner ve sürü de döner.’[4]

Bu açıdan hadiselerin dilini çözebilenler için yaşanan bu kabz hali, muhtemelen insanlığın sonsuz Kudret sahibi tarafından ikaz edildiğinin bir göstergesi ve bu ikazın neticesi de bast olacaktır inşallah. Zira bir ayeti kerimede Cenâb-ı Hak, “Eğer Allah sana bir sıkıntı, bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Şayet sana hayır dilerse o durumda O’nun bu lütfunu engelleyebilecek de yoktur.” (Yunus;10/107) buyurmaktadır. Biz de öyle inanıyor ve ümit ediyoruz ki Cenab-ı Hak, bu sıkıntılı dönemden sonra iman ve Kur’an davasını daha önceki sıkıntılı zamanların arkasından yaşattığı inşirahlar gibi yeni oluşumlara kapı aralayacaktır.

[1] Nursi, “Tarihçe-i Hayat” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 161

[2] Nursi, “Kastamonu Lahikası” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 196

[3] Faruk Mercan “Allah Yolunda Bir Ömür” Süreyya Yay. 2019, s. 153-154

[4] Nursi, “Mesnevi Nuriye” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 157

[1] Bediüzzaman Said Nursi, “Sözler” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 226-227).

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu