Yazarlar

Bu nasıl bir vicdansızlık Allah’ım? | RECEP ATICI

O, içinde dert ve ızdırabın oluşturduğu hüzünden dolayı her ne kadar gamgin olsa da genede ekrana çıkarken tebessüm ederek karşılardı seyircilerini. O gün (26 Temmuz) içindeki keder gözlerinden okunuyordu. Belli ki içi yanıyordu. Kolay değildi sütünü emdiği, kucağında büyüdüğü ve bir ömür boyu duasını aldığı annesinin vefat haberini dünyanın ta öbür ucundan, binlerce kilometre uzaktan ve gurbette almış olmak. Bu yüzden olsa gerek söze şöyle girdi: Sevgili Dostlar, Sevgili Seyirciler!  Siz yalnız bizim ya da benim özelde seyircimiz değilsiniz. Siz bizim dertdaşımızsınız…

Bu sözlerden anlaşılıyordu ki onun da bir derdi vardı. Giriş cümlelerine birkaç cümlede daha ekledikten sonra esas acısın şu sözlerle şerh etti: “Ben de yetim kaldım. Artık ‘anne’ diye arayacak bir numaram da yok. Bir dua kapımız daha kapandı. Ama onun dua kapısı kapanmadı”.

Sonra da Hizmet Hareketi mensuplarının maruz kaldığı ötekileştirmeden annesininde fazlasıyla nasibini aldığını, evlerinin hep tarassut altında olduğunu ve bu yüzden annesine kalacak bir ev dahi bulamadıklarını söyledi.  

İşte bu söz, yüreği olan herkesi dilgir etmeye yetti. Onun bu yürek yakan ifadeleri karşısında vicdanı olan herkes; “Bu nasıl bir vicdansızlık Allah’ım?” demekten kendini alamdı. Ve ister istemez; “Biz, nasıl bir zamanda, diğer bir ifadeyle hangi asırda yaşıyoruz?” diyordu bu tür haberleri okuyan, dinleyen ve sosyal medyada gören vicdan sahibi herkes.

Hani bu hadiseler cahiliye asrında yaşanmış mı desek, o asırda bile böylesine zulme şahit olmak mümkün değil. Bakınız Efendimiz (sav) Mekke’de müşriklerle 13 sene yaka paça olmasına rağmen (Ammar’ın annesi hariç) hiçbir kadına ilişilmemiş. Hz. Ebubekir (r.a), Efendimiz (sav) ile beraber hicret ettiğinde geride kalan hanımı ve kızlarına müşriklerden hiç ilişen olmadığı gibi evlerini tarassut eden birileri de olmamış. Hatta Efendimiz (sav)’in kızı Zeynep validemiz Bedir Savaşı’ndan sonra gizlice Mekke’den Medine’ye gitme hazırlığı yaptığı sırada onun bu hazırlığını öğrenen Ebu Süfyan’ın hanımı Hind, ona gelerek şunları söyler: “Duydum ki Medine’ye babana gidecekmişsin. Uzun bir yol gideceksin. Senin için ne yapabilirim?”

Bilenler bilir, aynı Hind, babası, amcası ve kardeşi Bedir Savaşı’nda öldürülmüş olmasından dolayı intikam alıncaya kadar Mekke’de yas ilan ettiği dönemdir bu teklifi yaptığı zaman. Ve bu intikam hırsıyla Vahşî’yi Hz. Hamza(r.a) öldürtmek için kiralamıştır. İşte bu kadın Hz. Zeyneb’in Mekke’den Medine’ye gidebilmesi için yardım teklifinde bulunuyor.

Onun için diyorum; “Allah’ım biz hangi zaman diliminde yaşıyoruz?” Ne şeriat kitaplarında ne mecelle denen kanun kitaplarında ve ne de yarım yamalak da olsa mevcut anayasamızda olmayan bir suçlamayla suçlanıyoruz. Neymiş efendim, soy ismi Gülen imiş. Vay arabasının plakası FG imiş. Soyadı Gülen olmasa da Hocaefendi’nin akrabasıymış, yeğeniymiş, yediden yetmişe kim varsa o zaman hiç yargılamaya, sorup soruşturmaya gerek yok. Eğer Gülen soy ismini taşıyorsa külliyen suçludur! Mantık bu olunca -ki buna da mantık denir mi o ayrı mesele- daha baştan “vur abalıya!” deyip linç edilmelidir!

Diyanette de bu şekilde “vur abalıya!” mantığıyla hareket edenler -bunlardan biri de Halil Konakçı- var. İşte Edremit Müftüsü de Halil Konakçı kadar olmasa da o da bu kervana katılarak “vur abalıya” demiş ve emrindeki imamlara 26 Temmuz günü 70 yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşan Kemal Gülen’in annesi Mükafat Hanımefendi’nin cenazesini kılmamaları emri vermiş.

Peki bu müftü, Mükafat Hanımefendiyi tanıyor mu? Ya da tanıyanların şehadetiyle mi böyle bir karar veriyor? Hayır ne müftü Mükafat Hanımı tanıyor ne de Mükafat Hanımın cenaze namazının kılınmasına fıkhın koyduğu ölçüler içerisinde mâni teşkil edecek –haşa! – kafire ve müşrike olduğuna dair bir emare söz konusu. Peki niçin böyle bir emir veriyor? Bunun tek açıklaması var, o da onun soyadının Gülen olması. Hocaefendi’nin merhum kardeşi Sıbgatullah Gülen’in eşi ve tüm kamuoyunun yakından tanıdığı STV, şimdilerde MC haber sunucusu Kemal Gülen’in annesi olmasıdır.

Şimdi bu Edremit müftüsünün şahsında bütün diyanet mensuplarına şöyle desek yeri değil mi? Sakın ola ki bundan sonra “masumiyet karinesi, suçun şahsiliği” gibi hutbe okumaya kalkmayın. Sakın ola ki sırtınızda Peygamber cübbesi, kafanızda onun sarığı ile “Bir zümreye yönelik öfkeniz ve nefretiniz, adaletsiz davranmanıza yol açmasın.” (Maide Suresi, 5/8) ayetini anlatmaya kalkmayın. Zira o ayetin yazılı olduğu Kur’an, sizden hesap sorar. Din diyanet deyip dine verdiğiniz bunca zarardan dolayı ‘Yaşasın zalimler için cehennem!..’ demek geliyor içimizden. Artık ne desek içimizin yangını sönmeyecek. Onun için iyi ki mahşer var, diyoruz.

Evet, uzun lafın kısası, Hizmet insanının maruz kaldığı ne tür sıkıntılar varsa merhume Mükafat Hanımefendi, hepsine hatta iki çocuğunun şu anda hapiste olmasıyla daha fazlasına maruz kaldı. Rabbim merhumeye gani gani rahmet eylesin. Makâmını cennet, mekânı Firdevs olsun. Rabbim geride kalanları, başta Hocaefendi’miz olmak üzere sabrı cemil lütfetsin ki; Hocaefendi vefat haberini alınca şöyle demiş: “Anneme çok bakmıştı, çok hakkı vardı, vefatı bana çok dokundu. Keşke vefat haberini almasaydım! Vefa günüdür! Gıyabi cenaze namazı kılalım.”

Bizler de vefamızın gereği ardından birer Fatiha okuyalım inşaallah…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu