Yazarlar

Biricik sevdamız hizmet! | Fikret Kaplan

Samimi Hizmet insanları için sonu gelmiyor bir türlü ızdırabın…hüznün ve kederin…
Bir gün geçmiyor ki, aldıkları haberlerle… maruz kaldıkları sıkıntılarla boyunları bükülmesin, yanaklarından domur domur gözyaşı dökülmesin.
Onlar, fedakar, tertemiz, pırıl pırıl gönül insanları… Herkese açık olan bu güzelim Hizmet yoluna masum duygularıyla baş koymuşlar… O duru, saf, katışıksız hisleriyle gece gündüz demeden hep sevdalarının peşinde koşmuşlar…
Dünya çoğu kimseyi değiştirse de onların bakışını bulandıramamış…ne kadar uğraşsa da onları baş koydukları bu sevdalarından koparamamış…
İhlasla gönül vermişler Hizmet yoluna… Şefkat hisleriyle tattıklarını insanlığa da tattırmak için eşsiz bir “îsâr” ruhu ortaya koymuşlar… Akıl oyunlarına başvurmadan, kendilerini bir yerde konumlandırmadan asırlardan beri görülmemiş bir fedakârlık ufku çizmişler… Ve ilk günden beri de hep bir ney gibi inlemek onlara düşmüş…
Zira, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle onlar, hayatlarını öyle bir hakikate vakfetmişler ki, güneşten daha parlak, Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirin…
İşte böyle kutsal bir sevdaya gönül verdiklerinden ızdırapları bitmiyor, acıları dinmek bilmiyor… Mazlumiyetleri ve mağduriyetleri başka devirlerle kıyaslanamayacak hüzünlerle dolu…
Üzülüyorlar; ama asla şikayet etmiyorlar… Sultan’a yakın olmak istediklerinden ateşten gömlek giymeye razı olmuşlar… Kimsenin figüre edemeyeceği kutsal bir davaya tutulmuşlar… Hiç kimseye diyet borcu ve minneti olmayan pırıl pırıl bir Hizmet Sevdası…
Mukaddes ve bütün insanlıkla alakalı olan bu hizmet vazifesinin Allah’ın ihsanı ile omuzlarına konulmuş olduğunun da farkındalar…
Zira, bu sevdayı bulmak için ebedi ölüm vadilerinde yıllarca bir ümit ışığı aradı insanlık… Engin bir denizdeki yoğun karanlıklar içinde debelenip durdu. Hasret kaldı bir sese, bir nefese… Issız çöllerde hep serap kovaladı.
Ve zulmetin zirve yaptığı anda Hira’da tutuşturuldu sonsuzdan gelen bu sevda ateşi…
İnsanlık bu sevdayla kirlerinden arınarak tertemiz hale geldi. Beden hapishanesinden kurtularak kalp ve ruhun hayat derecesine yükseldi. Vahşi duyguları karınca incitmez melekler seviyesine çıkardı bu aşk…
Fırtınalı bir zamanda, Erek Dağı’ndaki mağaraya, Van kalesinin üstündeki kapkaranlık oyuğa, Barla’daki çınarın tepesine konulan tahta bir kulübeciğe sığındı…
Çam Dağı’ndaki katran ağacının üstüne bina edilen kapısız, penceresiz, duvarsız evcikte yeniden harlandı, bir kere daha tutuştu… küllerinden arındı aşk közü, alevlendi bu sevgi koru…
Nur Adam’ın yüreğini yakan coşkun bir ateşe dönüştü bu sevda… Gurbette, hücre hapsinde, yalnız ve münzevî olarak yaşadı… çok tazyik ve sıkıntı verildiği hâlde, bütün emsali tutuklulara muhalif olarak istirahati için bir tek defa hükûmete müracaat etmedi… ebedi hayatı yok eden ve dünyevi yaşamı dahi elem içinde eleme, azap içinde azaba çeviren mutlak anarşiye karşı galibane mücadele etti… ölümü yüz bin adam hakkında ebedi idamdan terhis tezkeresine çevirdi samimi bir gönlü yakan bu sevda ateşi…
‘Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.’ diyerek Şark tarafından bir nurun zuhurunu hep gözledi o vefalı dava insanı…
Gezip gördüğü her yerde bu ümit kahramanını sordu. Fakat, aradığını bulamadı, bulduklarında da aradığının hususiyetlerini göremedi. Karşılaştığı insanlar, sahabenin aşkını, şevkini yeniden uyaracak bir düşünceye, heyecana; bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değildiler. Onlarda arayıp sorduğu aşk insanının çarpıcı nazarları, ızdırap ve acıları; coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu. Ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürecek Aşık-ı Sadık’ı bulmak kolay değildi.
O gönlündeki heyecanla yanıp tutuştu.  Fakat çiçekler baharda gelirdi. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazırlamak için gayret etti o eşsiz insan kalbindeki bu aşk u şevkle…Ve anladı ki, bu hizmetleriyle o nurani zatlara zemin hazırlıyor…  (Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)
Zamanı gelince de devretti bu sevda nöbetini Edirne’deki cami penceresine ve ardından Kestanepazarı’ndaki tahta kulübeciğe…
Küçük bir yerdi bu kulübecik… Uzansa, insanın ayakları duvara değerdi. Banyosu, lavabosu yoktu. Dışarda bir su bidonu vardı sadece. Fakat bu küçük oda, gönülleri gerçek aşkla doyuracak şekilde hizmet verdi. Çok mütevazi ve sade bir hayatla gelecek nice hizmetlere işte bu Tahta Kulübe analık yaptı. Bir han gibi işledi orası…
Bu tahta kulu¨beyi dolduran aşk, mana köküyle gidip tâ “Daru¨’l-Erkam”a dayanıyordu. Asr-ı saadetteki safveti, keyfiyeti, ruhu ve manayı hâl-i Hazıra aksettiriyordu. İmanın, ızdırabın, ümidin ve aşkın birleştiği iklimde etrafına mahzun bir diriliş sadası yayıyordu.
Bu küçük tahta kulübede fidanlara can oldu Hizmet Sevdası… Semaya ser çekmiş ulu ağaçlar, kökleri zeminin derinliklerine inmiş yüce çınarlar yetişti. Karın, dolunun şiddetinden; tipinin ve boranın yakıp kavuruculuğundan etkilenmeyecek fidanlar yeşerdi… Gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet gibi rengârenk bahçeler oluştu yavaş yavaş her tarafta.  Duyguda, düşüncede, anlayışta, inançta ve hizmette daima coşkun aşk sahibi güller, fidanlar boy attı.
Musab b. Umeyrler, Asımlar, Hubeybler, Sa’dlar, Hamzalar, Aliler… nice er oğlu erler yetişti bu kulübenin aşk bahçesinden.
Hep geçmişin şanlı hikayeleri içinde gösterdiğimiz yiğitler aramızdaydı artık. İnsanlık için büyük hizmetler yapacak olan güzide insanlar kitapların sayfalarına hapsolmaktan kurtulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ı her an görüyor gibi bir tavır ortaya koyan ve onun tarafından görülüyor olmanın mehabetini üzerlerinde taşıyan Hacı Kemal Erimezler, Mehmet Özyurtlar… insanların yanındaydı, sohbetindeydi…gönlünde ve gezisindeydi.
Tavırlarda inanmış bir insan görüntüsünün olması, başkalarını da imrendiriyordu artık. “Acaba bir yalan peşinde miyim?” dedirtmiyordu İslam’a sıcak bakanlara.
Arkadan gelen nesiller önlerinde gönülden inanmış, inancını hal ve tavırlarına içirmiş, böyle ciddî insanlar görünce, onlar da ciddiyetle yetişiyordu.
Model insan, örnek adam aradığımızda sadece Saadet Asrı’na İslam Tarihi’nin bazı altın kesitlerine koşmakta bulduğumuz kahramanlar artık sokağımızdaydı.. mahallemizde, şehrimizde ve ülkemizin her yanındaydı…
Diğergamlık, fedakarlık, hasbilik, cömertlik, iffet, şefkat, merhamet… denildiğinde bu yüce faziletleri yaşayan insanları göstermek için sadece geçmişin şanlı sayfalarına gitmeye gerek yoktu. Tahta Kulübe’nin çayını yudumlamış samimi insanlara bakmak yeterliydi… Canlanmıştı onlar yeniden. Ete, kemiğe bürünmüş, hayat bulmuştu bir kere daha…
Bu nasıl bir sevdaydı ki örnekleri kendinden nice güzel sadakat erenleri ortaya çıkarmıştı.
Japon İmparatoru Meiji’nin 1889 yılında Sultan Abdülhamid Han’dan istediği bu elçiler hayatın göbeğindeydi artık. Dünyanın her yerinde…
Ülkemizin de dünyanın da yoluna ümit bağladığı gökteki yıldızların izdüşümü aşka pervane gönüller fetret döneminden sonra yeniden diriliyordu… Allah’ın lütfuyla, Tahta Kulübe’nin coşkun aşkı, altın bir nesli filiz ve fideleriyle yeşertmeye başlamıştı artık…
‘Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman?
Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâlarımızın üveyki?
Nerdesin ‘ba’su ba’del-mevt’imizin müjdecisi?
Izdırab dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk.’ denilen kara sevdalılar yaşamın her karesine canlılık veriyordu.
Boşuna yorulma… iğneyle kuyu kazma! Gelmeyecek Mesih soluklular, Heraklit pazulular… diyerek ümit kıranların kuruntuları kursaklarında kalmıştı.
Bu sevda, gülüyle, fidanıyla dünyanın dört bir yanını tutmuştu artık. Tahta Kulübe’den dünyaya barış ve huzur taşıyan bu sevdalıları yok edeceklerini zannedenler yanılıyorlardı.
İşte bugün bu ufku kendilerine kazandıran gönül insanını seven Hizmet insanları, başlarını tutan bu sevdalarından dolayı ağır imtihanlardan geçiyorlar…
Fakat ne kadar çok olursa olsun elemleri, kederleri… Şekva etmiyorlar, yıkılıp kalmıyorlar bu dertler karşısında.
Bir Eyüb sabrı, bir Yakup ve Yusuf (as) tavrıyla göğüslüyorlar en olmazları…
Kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, dünya yüzüne güleniyle gülmeyeniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün bu hasbiler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî iltifatı, ihsanı biliyor, yollarına durmadan devam ediyorlar…
En yakınındaki insanların, ‘her şeyin bittiğini, boyunduruğun yere konduğunu’ iddia ederek ellerini gevşetmeleri de onların bu heyecanını engelleyememiş.
Ellerinden geldiğince tahribatı tamire, fesadı ıslaha çalışarak O’nun (sav) ‘Kardeşleri!’ olma yolunu asla bırakmamışlar… Müjdesi bizzat Efendimiz tarafından verilen ‘O garipler’den biri olmaya gayret ediyorlar…
Bu yüzden, bir gülü, bir çiçeği soldurmakla, bir tahta kulübeyi yıkmakla bahara engel olacaklarını zannedenler aldanıyorlar.
Samimi Hizmet insanları aşklarından bir şey kaybetmedi…kaybetmiyorlar… Sadece kardeşlerine ve ülkelerinin kaybettiği değerlere üzülüyorlar… İradelerinin hakkını vererek Hakk’a kulluğun en ince adabına riayet edip gösterişsiz, alayişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduklarını ortaya koyuyorlar.
Onlar, Hira’da yakılmış olan bu sevda meşalesini söndürmeden hedefine ulaştırmaya azmetmişler.
‘Siz bitirmeye azmederseniz Allah sizi çoğaltmakta, sizi ikmal etmekte, itmam etmekte ve bu işi bitirmede size yardımcı olacaktır.’ diye gürül gürül sesleniyor onlara o Tahta Kulübe’nin samimi ve mütevazi aşkını taptaze, dupduru gönlünde taşıyan kutlu insan:
‘Eğer tutulup kaldırılmayı düşünüyorsanız, dağınıklığınızın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. İslam’ın dağınık şemnini bir araya getirin ki Allah da sizi dağınıklıktan kurtarsın, derlenip toparlanmanıza yardımcı olsun ve tutsun sizi tutup kaldırdığınız hakla beraber kaldırsın. Hakkı koyacağı yere koysun. Hak sahiplerini, ihkak-ı hak yapanları hakkı kaldırıp koyduğu yere koysun.’

Kaynak: Fikret Kaplan | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu