Yazarlar

Bir Yudum Su | Yasemin Tatlıseven

            Afrika’ya taşınma fikri bazılarına çılgınca gelse de hayatımızda başımıza gelebilecek en güzel olaylardan biri oldu. Buraya gelmeden önce, uzaktan resim ve videolarını  izleyerek bir fikir sahibi olmuştuk ama havasını, suyunu tatmadan, insanlarıyla oturup kalkmadan asla gerçek bir  fikre sahip olamayacağımızı anlamış olduk.

Beyazların içinde siyahlar nasıl dikkat çekiyorsa, bizde burada siyahi dostlarımızın içinde,  onların tabiri ile “Mzungu” olarak oldukça dikkat çekiyoruz. Mzungu, yerel dilde beyaz adam demek… Siz bir adım atmazsanız bu neşeli ve güzel insanların asla dostu olamazsınız. Bir adım atıp yakınlık gösterdiğinizde kapılarını ve gönüllerini size açıyorlar.

Yıllarca beyazlar tarafından sömürüldükleri için, ilk etapta çekiniyorlar. Çünkü çok eziyet görmüşler, kendileri değilse bile ataları köle olarak alınıp, satılmış. Gemilerle, “daha iyi bir hayat” vaadiyle kandırılıp, Avrupa’ya ve Amerika’ya kaçırılmışlar. Çoğunlukla güçlü, kuvvetli ve eli iş tutanlar seçilmiş. Onlar çalışıp, para kazanmak ve geride bıraktıkları ailelerine umut olabilmek adına çıktıkları bu yolda, “köle” olduklarını anladıklarında iş işten çoktan geçmiş.

Ekvatora doğru gittiğimizde Victoria Gölü’nün hemen kıyısında, eski bir liman görmüştük. Şuan aktif olarak kullanılmıyor. İçinde tek katlı, yüksek tavanları olan bir bina var, limanın hemen kıyısına yapılmış. Oldukça bakımsız ve eski olduğunu söyleyebilirim. Kapıları kilitli, içi de muhtemelen boş. Binanın ve limanın hikayesini duyduğumuzda tüylerimiz diken diken olmuş ve insanlığımızdan utanmıştık. Anlatıldığına göre yüzyıllar önce, gemiler bu limana yanaştırılarak, Avrupalı zenginler aracılığıyla köle ticareti yapılıyormuş. Afrikalı insanların içinden seçilenler, bu binanın ön kapısından içeri alınıyor ve “Bu kapı sizin hayatınızı değiştirecek, bundan sonra hayatınız çok daha güzel olacak” diye yalanlar söylenip, gemilere balık istifi doldurularak, Avrupa’ya taşınıyormuş. Gidenlerin bir daha asla geri dönemediği bu yolculuklar önceleri geride kalanlar için umut olmuş. Sevdiklerinden bir daha haber alamayan insanların yaşadığı yıkımı bir düşünsenize… Arkasından gidip arama gücü ve kudreti ellerinde olmadığı için, çaresiz, yıllarca hiç dönmeyecek insanları beklemişler. Gidenlerin durumu da kalanlardan pek parlak değilmiş zaten. Köle pazarlarında insanlık dışı muamelelerden tutunda, karın tokluğuna yıllarca çalıştırılıp, umut ettikleri hiçbir şeye kavuşamadan, bir ömür boyu sevdiklerine hasret yaşayıp ölmüşler.  İşte bu liman milyonlarca ayrılığa ev sahipliği yapmış, binlerce aileyi dağıtmış. Özgürlüklerine kavuştuktan sonra halk ve yönetim, yaşanan bu acıları gelecek nesillerin unutmaması adına, bu limanın ve binanın yıkılmasına engel olmuşlar. Acıları çok büyük olduğundan bakımını yapmıyorlar, ancak nesilden nesile anlatılması, gidip görülmesi ve ibret alınması için muhafaza ediyorlar. Etrafında ne bir görevli, ne bir duvar var. Elinizi kolunuzu sallayarak gidip istediğiniz gibi ziyaret edebiliyorsunuz.

Yıllar sonra Afrika’nın altındaki değerli madenleri fark eden Avrupalılar, koca kıtayı  parsel parsel paylaşmışlar. Gelenler buradaki insanları ezip kullanarak yıllarca çalıştırmışlar. Aslına bakarsanız beyazları sevmemek için oldukça fazla nedenleri var. Buna rağmen yürekleri öyle güzel ki hepimize kucak açıyorlar.

Su kuyusu projesiyle gittiğimiz bir köyde, bizi yaşlı ve oldukça sevimli bir kadın karşıladı. İngilizceyi pek bilmemesine rağmen o sıcacık gülümsemesiyle aslında çok şey anlatıyordu.  Burada yerel diller  yaygın olarak kullanılıyor, ama resmi dil İngilizce. Yavaş yavaş etrafımızda toplanmaya başlayan köylüler, ilk başlarda çekingen ve ürkek dursalar da selam verip yanlarına gittiğimizde, gülümseyerek karşılık veriyorlar.

Bir Yudum Su | Yasemin Tatlıseven 2

Biz kadınlarla iletişim kurmaya çalışırken, su kuyusunun başında upuzun bir kuyruk oluşmuştu bile… Küçük çocuklar, ellerinde sarı, on kiloluk su bidonları ile bir ipe sıralanmış tespih boncukları gibi art arda dizilmişlerdi. Birazdan kuyunun açılışı yapılacak, çok temiz görünmeyen ve neredeyse boyları kadar olan bu bidonlarla evlerine su taşıyacaklardı. Suyun önemini ve susuzluğun ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Büyük bir suçluluk duygusuyla, ülkemde suyu ne kadar gereksiz ve boşa harcadığımızı düşündüm.  Özellikle bizim nesil çok fazla su sıkıntısı yaşamamıştık ve sanırım bu yüzden gereksiz akıttığımız suyun farkında bile değildik. Ve böyle giderse yer altı kaynaklarını tüketip, bizden sonraki nesillere su bırakmayacaktık. “Temizlik imandan gelir” hadisini kendimize kılıf olarak kullanırken, israfla ilgili hiçbir hadisi nedense hatırlamak istemiyorduk. Titizlik hastası olmuş kadınlar birbirleriyle yarışırken, dünya üzerindeki başka bir insanın ya da canlının bir damla suya muhtaç olmasını hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Su kuyruğundaki çocukların giysilerinin haftalardır yıkanmadığı üzerindeki lekelerden belli oluyordu. Oysa biz bir iki saat giydiğimiz bluzu yıkanması için kirli sepetine atabiliyorduk. Dişlerimizi fırçalarken, ellerimizi sabunlarken,  duştayken, belki abdest alırken bile musluğu sürekli açık tutarak, boşa akıtıyorduk. Akıp giden suyla yüzlerce insanın susuzluk sorunu çözülebilirdi halbuki…

Yerli komşumla yaptığımız bir sohbet sırasında, susuz nasıl idare ettiklerini sormuştum. Suyu olmayan köylülerin, çok uzak mesafelerden su taşıdıklarını anlatmıştı. Bulabildikleri ilk su kaynağından temiz veya pis olmasına bakmaksızın evlerine su götürdüklerini ve hatta bu suları içtiklerini duyunca içim cız etmişti. Kilometrelerce uzaktan gücünüz yetmediği için ancak bir ya da iki bidon su taşıyorsunuz. Bu suyu da hem içmek için, hem temizlik için kullanıyorsunuz. Bu insanlar için yapılabilecek bir şeyler olmalıydı. Daha fazlasını yapmalıydık. Yarın Ruz-i Mahşer’de bize bunların hesabı sorulurdu.

Su kuyusu açmak basit bir cümleydi belki ama susuz köyleri suya kavuşturmak adeta bir devrimdi. Çünkü; su medeniyetti. Bazı kuruluşlar gelip buralarda düşük fiyatlarla kuyu açıyorlardı. “Bu fiyatlarla nasıl açabiliyorsunuz ?”diye sorduğumuzda, suyu gördükleri ilk yerde durduklarını,  çok derine inmeden ilk havzadan suyu çektiklerini anlatmışlardı. Yani aslında suyun kaynağına inmiyorlardı. Toprak katmanları arasında denk geldikleri ilk su havzasından suyu pompalıyorlardı. Hal böyle olunca açılıştan belki bir hafta, belki bir ay sonra havzada ki su bitiyor, halkın tabiri ile kuyu kuruyordu. Oysa her iş emek ve özen istiyordu. Sondaj çalışmalarını iyi yapmadığınızda, hem bu hayra vesile olmak isteyenleri hem de suya muhtaç bu insanları kandırmış oluyordunuz. Gerçek bir kuyu için toprağı derinlemesine kazmak ve yerin metrelerce altındaki su kaynağına ulaşmak gerekliydi. Ve birde bir sürü gönüllü insan…

Hayrı devam eden iyilikler, öldükten sonra da amel defterine yazılırmış. Ecdat ondan gittiklere her yere han, hamam, kervansaray, çeşme yaptırmış. Tarihimizde örnek alınacak yüzlerce güzel davranış var. Kısır döngüler içinde yaşadıklarımıza ah vah etmektense, güzel işlerin içinde var olmalıyız. Birbirimizle kavga etmeyi, sevdiklerimize darılıp gücenmeyi, ülkemizde ki kimseye faydası olmayan günlük siyaseti takibi bırakmalıyız belki de… Bir rüzgar esti bizi buralara savurdu diye ağlanmak yerine, “Buralara geldiysek vardır bir hayır” deyip dur durak bilmeden koşturmalıyız. Afrika’da ücra bir köyde, hayatı etrafta gördüğünden ibaret sanan binlerce insana bir yudum su, bir ümit olmaksa bize düşen, bizden önce gelenlerin açtıkları bu yolda var gücümüzle çalışmalıyız.

Minik yüreklere sevgi tohumlarını atmalıyız. Onlar bir zamanlar köylerine gelip su kuyusu açan  Muzunguları hep iyi hatırlamalı…

Hizmetten | Yasemin Tatlıseven

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu