Kürsü

Bütün Peygamberlerin Arap yarımadasına gönderilmesi | Sorular ve Cevaplar

SORU: Bütün Peygamberler Arap Yarımadasından zuhur ettiğine göre, peygamber gönderilmeyen diğer kıtalarda yaşayanları inanç ve amel açısından mesul tutmak nasıl hak ve adalet olur?

CEVAP: Bu sualin iki yönü var: 1- Peygamberlerin yalnız Arap Yarımadasından zuhuru ve diğer kıtalardan hiçbir Nebinin gelmeyişi. 2- Kendilerine peygamber gönderilmeyen milletlerin azaba uğratılmasının adalet olmayacağı hususu.

Şimdi sırasıyla her iki hususu ele alalım. Ancak daha önce insanlar arasında Nebi’nin yerine dikkati çekmede faide ummaktayız.

Peygamberlik üstün bir payedir. İnsanın öz yüceliğinin Hak’tan halka eğilmiş bir dalı ve tabiat içinde tabiatın verasını yaşayan ve onunla sermest olan bir dilidir. Onda hem bir seçilme ve yükseltilme hem de gönderilip vazifeli kılınma vardır. Dâhilerde olduğu gibi Nebi, sadece yüce bir dimağ, eşya ve hadiselere nüfuz eder bir istidat değildir. O, bütün melekeleriyle faal, ceyyit devamlı dalgalanan ve her dalgalanışta yeni bir arşiye çizen: ilahi çözümle, tahlil bekleyen eşyanın nokta-i iltisakî ufk-insandır.

Onda cisim ruha, akıl kalbe tabi: nazar isimler ve sıfatlar âleminde: kadem nazarın ulaşabildiği her yerde onunla beraber.

Onlarda duygular en son tomurcuğuna kadar inkişaf etmiş, görme, duyma ve bilme tabii sınırların çok ötelerine yükselmiştir. Onların görmelerini çeşitli dalga boylarıyla izah etme imkânı olmadığı gibi, ses ihtizazları içinde duymalarına izah getirmek de mümkün değildir. Hele bizim tahlil ve terkip ölçülerimiz içinde, onların tabiat cidarlarını zorlayan ilimlerine erişmek asla müyesser olmayacaktır.

Bütün Peygamberlerin Arap yarımadasına gönderilmesi | Sorular ve Cevaplar 2

İnsanlık onlar vasıtasıyla varlık ve varlık sırlarını kavrayabilir. Onların irşat ve talim dairelerinin dışında ne eşya ve hadiselere mükemmel bir nüfuz ne de tabiata isabetli bir müdahale asla mümkün olmayacaktır.

Tabiat ve ondaki ilahi kanunları beşere hediye etmek onların birinci dersidir ve bu ders müptedilere has bir derstir. Bunun ötesinde, varlık âlemini varlığına şahit gösteren yüce yaratıcının isim ve sıfatlarını bildirme: idrak edilmez Zat’ı hakkında ölçülü ve temkinli kılma… Eğer bütün âlemleri elinde tutan, zerrelerden nebülözlere kadar hükmünü ve sözünü geçiren; onları evirip çeviren, halden hale ve şekilden şekle sokan bir muhteşem kudret ve irade sahibiyle, ona verilecek unvanlar ve isnat edilecek hususlar hakkında Nebi’lerin apaydın beyanları olmasaydı, ne doğru birşey söylemek ne de ulûhiyet akidesine dair duru bir düşünce getirmek mümkün olmayacaktı.

Demek ki Nebi eşya ve hadiselerin içine girip bütün bir hayatı bize ders verdiği gibi, herşey ve her hadisede, en birinci ders olan muhteşem yarancıyı, muhteşem kudret ve irade sahibini, isim ve sıfatlarıyla Zat-ı Ulûhiyeti arasındaki ince muvazene ve sırlı münasebete riayetle anlatan da yine odur.

Öyle ise zeminin hiçbir kıtasının ve zamanın hiçbir parçasının onların feyiz ve nurundan mahrum kalmasına da ihtimal verilemez. Nasıl verilir ki, onların irşat dairelerinin dışında, varlık âlemi hakkında şimdiye kadar ne duru bir hüküm verilebilmiş ne de felsefenin şüphe ve tereddüt ve tenakuz dolu sisli atmosferinin üstüne çıkılabilmiştir.

Esasen her zaman ve her yerin, bir peygamberin vesayası altında bulunmasını akıl, hikmet ve Kur’an müştereken teyyid etmektedirler. Hem aksine ihtimal vermeyecek şekilde…

En küçük bir müzede ve en basit bir fuarda dahi teşrifatçılara ve tarifçilere ihtiyaç duyulduğu ve bir yol gösterenin rehberliği ile gezilip görüldüğü ve böyle bir rehber ve yol gösteren olmayınca, gelmenin de, gezmenin de bir manası olamayacağı katiyyen gösterir ki, şu muhteşem kâinat sarayını, seyircilere anlatacak: ince noktalara dikkati çekecek ve bu âlemin sırlarını açıklayacak dellal ve teşrifatçılara da ihtiyaç vardır.

Ayrıca kurduğu bu düzen ve nizamı, bu meşher ve sanatlar resmigeçidini, bir fuar mahiyetinde ve en mükemmel şekilde sergileyen ve bütün iş ve eserleriyle kendini seyircilere tanıtmak isteyen Zat, meşherleri açsın, eserlerini göstersin ve insan olanların dikkatini çeksin, sonra da intihap edeceği bir kısım müstesna kimselerle Zat, sıfat ve isimlerini müştak seyircilere tanıtıp bildirmesin; hikmet dolu işlerini (h.) abes kılsın; baş döndürücü icraatını manasızlıkla ittiham ettirsin… Herşeyi bir dil ve nağme haline getirip, onunla hikmet ve maslahatları bize anlatan Yüce Varlık her türlü abesten münezzeh ve mukaddestir.

Kaldı ki, o Zat’ın kendi beyanı olan Kur’an, zeminin her tarafından yer yer zuhur etmiş peygamberlerden bahisler açmaktadır. “Celalim hakkı için biz her millete (Allah’a kullukta bulunun ve putlara ibadetten kaçının) diye bir peygamber gönderdik.” Ne var ki, insanlık bu yüce varlıklardan aldığı dersi, bir müddet sonra unutmuş veya sapıklığa gömülerek Nebi ve ulu kişileri ilahlaştırarak eski veseniliğine dönmüştür.

Yunan’ın ilahlar dağından Ganj nehrine kadar beşer hayalinin totemleştirdiği bir sürü vesen vardır ki, şimdiki görünüşleriyle çıkışları arasında çok büyük farklar olsa gerektir.

Ne Çin’in Konfüçyüs’ü ne de Hint’in Brahman ve Buda’sını, kendilerini hazırlayan şartlar ve getirdikleri şeylerle görmek mümkün değildir. Herşeyi aşındıran aman ve değişen insan telakisinin, bunları da aslından ne kadar uzaklaştırdığını kestirmek oldukça zordur.

Eğer Kur’an-ı Kerim şüpheleri gideren beyanıyla Hz. İsa’yı bize tanıtmasaydı, kilisenin loş cidarları arasında putperestlik telakkilerine karışmış papaz anlayışları içinde sağlam bir Hz. Mesih bulup çıkarmak mümkün olmayacaktı. İnsana Ulûhiyetin isnat edilmesi ve Zat’ı Ulûhiyetin insanlaştırılması; hem (üç) hem de (bir) tenakuzunun en birinci mesele olarak akideye yerleştirilmesi akıl ve mantığı tezyif ve Allah’a karşı en büyük hayâsızlıktır.

Günümüzde çığırından çıkarılmış Hıristiyan ayin ve ibadetleri, mübed ve zaviyeleriyle eski Roma ve Yunan putperestliği arasında, şekil olarak hiç de ciddi bir fark hissedilmemektedir. Kur’anın aydınlatıcı ve vuzuh getirici beyanatı nazara alınmadan, kilise ve orada bulup bitenlere bakan bir kimsenin Hz. Mesih’i (s) Apollon’dan ayırması oldukça müşküldür.

Günümüze bu kadar yakın bir devir insanının, kendi kitap ve peygamberini bu hale getirdiği noktasından hareket ederek diyebiliriz ki, zamanın öğütücü korkunç dişleri arasında kim bilir nice mesihler ne hale getirildi… Sıhhatli bir haberden öğrendiğimize göre, her nebinin vazifesini kendinden sonra havarileri yapar; ondan sonra ise bir kısım mirasyediler herşeyi alt üst eder. Buna binaen bugün batıl din olarak gördüğümüz nice dinler vardır ki temiz bir asıldan vahyin kaynağından geldiği halde müntesiplerinin cehaleti ve düşmanlarının insafsızlığıyla hurafe yığını haline gelmiştir.

Öyle ise, günümüze kadar mevcudiyetini sürdüren batıl görünümlü dinlerin pek çoğunun sağlam bir aslı olması ihtimali de vardır ve binaenaleyh kıtalar ve devirler peygambersiz kalmamıştır.

Peygamber olmayana peygamber demek, Nebi’nin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Ne var ki arz edilen Hıristiyanlık misaliyle, Budizm’in menşeine kuşku ile bakmamak Brahmanizm üzerine ihtiyatla gitmemek insanın elinden geliniyor. Hatta Konfüçyüs’ü tıkanık felsefesinin ötesinde aramak, Şamanizm’in tevil götürebileceği hesabıyla hareket etmek akıllıca bir davranış sayılır zannediyoruz.

Bunlar çıkışlarında ister bir zülal, isterse bulanık bir sızıntı olsun, şu andaki durumlarından farklı bir hüviyete sahip olduklarında kimsenin tereddüdü yoktur. Zaman ve hadiselerin onları, bazen aşındırıp, bazen de yeni ilavelerle başkalaştırması o kadar çok vuku bulmuştur ki, muhal farz, kurucuları dönüp geriye gelselerdi, tanımaları mümkün olmayacaktı.

Dünyada daha bunlar gibi tahrif edilmiş pek çok dinler vardır ve büyük bir kısmının temelindeki saffeti kabul etmek de zaruridir. Bir kere Kur’an: “İçinde peygamber olmayan hiçbir millet yoktur.” (Fatır 24) diyerek âlem-şümul bir hüküm vermektedir. Ne var ki biz cihanın her tarafında zuhur etmiş olan ve bir beyana göre sayıları (124) bine baliğ bulunan nebilerden ancak (28) tanesini bilmekteyiz. Kaldı ki bunların içinde dahi, pek çoğunun ne zaman ve nerede yaşadığım bilmemekteyiz.

Esasen gelmiş, geçmiş bütün peygamberleri bilme mükellefiyeti diye birşey de yoktur. Kur’an: “Onların bir kısmını sana hikâye dip anlattık, bir kısmım anlatmadık.” (Ğafir–78) derken. Kur’an-da anlatılmayanların anlatılmalarının faydalı olmayacağını ifade etmektedir.

Şu kadar var ki bugün dinler tarihi, felsefe ve antropoloji tetkik edildiğinde, birbirinden çok uzak topluluklarda dahi bir hayli müşterek noktalar bulunduğu göze çarpmaktadır. Ezcümle hepsinde (çok)dan (tek)e doğru gidiş; tahammülfersa musibetler karşısında herşeyi unutarak bir yüce dergaha el açış ve elleri yukarılara doğru kaldırış, fizikötesi hadiselerle münasebete geçişte müşterek tavır ve davranış, hep memba ve muallim birliğine işaret etmektedir. Kanarya Adaları’ndaki yerlilerden Maya’lara kadar; Kızılderililerden Yamyamlara kadar, ayin ve dini ilahilerinde hep aynı renk ve dekor görülür, hep aynı nağme ve cümbüş hissedilir.

Prof. Dr. Mahmut Mustafa’nın çok vahşi iki kabile hakkındaki mütalaaları bu hususu teyit etmektedir. Doktor’un ifadesine göre (Mavmav’lar) Mucay isminde bir ilaha inanırlar. Bu ilah, Zatına ve icraatında birdir. Birini doğurmuş ve biri tarafından doğrulmuş da değildir. Eşi, menendi de yoktur. O, görünmez, bilinmez; ancak eserleriyle tanınır. (Neyamneyam) Kabilesi için de Mavmav’ların kanaatine benzer şeyler nakletmektedir: Herşeye sözü geçen, ormandaki herşeyi kendi iradesi ile hareket ettiren ve şerli kimselere yıldırım şerareleri gönderen bir ilah vardır ki, o Ma’bud-u Mutlaktır.

Görülüyor ki, bu hah telakkisi ile Kur’an-daki Zat-ı Ulûhiyet arasında hemen hemen fark yok gibidir. Hatta Mavmavlar, aynı ihlâs suresini söylüyorlar desek yerinde olur.

Medeniyetten bu kadar uzak ve bildiğimiz peygamberlerin tesir sahasının dışında bu iptidai kavimler henüz hayatın en basit kanunlarını dahi bilmemelerine rağmen, bu en derin ve en duru Allah telakkisini nereden bilecekler. Demek: “Her milletin bir Resulü vardır ve Resuller geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiç birine zulmedilmez. ” (Yunus–47) beyanı, ilahi ve âlem-şümul bir hakikattir ve hiçbir yer bu hakikatin şümul sahası haricinde değildir.

Dr. Mahmut Mustafa’nın naklettiği şeylere benzer aynı hususları (1968) yılı kendisiyle tanışma fırsatını bulduğum, Kerküklü Matematik Profesörü Dr. Adil Bey de hikâye etmişlerdi; doktorasını Amerika’ da yaptığı yıllardı sık sık yerli halkla da görüşen Doktor, kendini hayrete sevk edecek durumlarla karşılaşıyor: Yerliler kendi aralarında tevhit akidesine dayalı ayinler yapıyorlar: Allah’ın yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez olduğuna inanıyorlar ve kâinatta cereyan eden herşeyi onun iradesine rüm görüyorlar.

Ve… daha da bir sürü selbi ve vücudi sıfatlardan bahsediyorlar ki, düşüncedeki bu yüceliği yaşayışlarındaki vahşet ve bedevilikle telif etmek asla mümkün olmayacaktır.

Demek ki, doğu-batı, dünyanın en ücra yerlerinde bu akide ve telakki birliği, ancak kâinatın sahibi tarafından oralara gönderilmiş elçilerle izah edilebilir. Zira en büyük filozofların dahi kavrayamadığı bu muvazeneli tevhit akidesini vahşet içinde yüzen Mavmav’lara Neyamneyam’lara veya Maya’lara vermek asla mümkün değildir. Demek arı ve karıncayı anasız bırakmayan Rahmet’i sonsuz, beşer nevini de peygambersiz bırakmamış, zaman ve mekânlara onlarla nur serpmiştir.

Şimdi de sorunun ikinci şıkkı olan, peygamberleri görmemiş kimselere azap edilip edilmemesi hususunu inceleyelim.

Evvela birinci bölümde gördük ki, zemin uzun zaman Ma-i Nübüvvet’den mahrum kalmamış, sıra sıra muvakkat bir kuraklık hissedilse bile hemen arkadan sağnak sağnak rahmet boşalmış. Binaenaleyh, her ferd az çok bu rahmeti görmüş, duymuş, tatmış ve doymuştur. Ne var ki tahrifin süratli olduğu yerlerde fetret de (1) o kadar çabuk bastırmış ve o mıntıkayı karanlığa boğmuştur. Her karanlığı bir aydınlık ve her aydınlığı bir karanlık takip edip dururken iradelerinin dışında karanlıkta kalanlara Hak rahmet müjdesini vermiştir: “Biz peygamber göndermedikten sonra azap edicilerden değiliz.’ (İsra)

Demek evvela uyarma, sonra mükellefiyet ve daha sonra da azap veya rahmet.

Vakıa mezhep imamları teferruatta biraz farklı düşünürler: İmam Maturidi ve taraftarları, kâinatta her biri bir kitap binlerce dem varken Allah’ı bilmeyen mazur olamaz der. Eş’ariler ise: “Biz peygamber göndermeden azap edecek değiliz.” meal-i âlisiyle ifade edilen ayete dayanarak azaba müstahak olmanın tebliği müteakip olacağı hususunu müdafaa etmektedirler.

İki imamın nokta-i nazarını telif edenler de vardır: Bir kimse hiçbir peygamber görmemiş ve fakat inkâr mesleğine girmemiş ve puta tapmamışsa ehl-i necattır. Zira insanlar arasında öyleleri vardır ki, hiçbir terkip ve tahlil kabiliyetine sahip olmadığı gibi, eşya ve hadiselerin seyrinden bir mana çıkarması da mümkün değildir. Binaenaleyh böyle biri, evvela irşat edilir, ondan sonra davranışlarına göre ceza veya mükâfat verilir.

Ama bir insan küfrü meslek ittihaz ederek onun felsefesini yapıyor ve müktesebatıyla Allah’a karşı ilan-ı harb ediyorsa, o dünyanın en ücra yerinde dahi olsa inkâr ve ilhadının cezasını görecektir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Allah’ın peygamber göndermediği zaman ve zemin yoktur. Her devrin insanı az-çok bir Nebi’nin estirdiği meltemden nasibini almıştır. Peygamberlerin adının tamamen unutulduğu ve eserlerini zamanın aşındırdığı yerlerde ise, ikinci bir peygamber gönderilinceye kadar o devre fetret devri denmiş ve devrin insanlarının azaptan bağışlanacağı ifade edilmiştir. Elverir ki bilerek ve şuurlu olarak inkâr-ı ulûhiyete sapılmasın.

Herşeyin doğrusunu ilmiyle eşyayı muhit olan bilir.

______________

(1) Fetret: İki peygamber arasında peygambersiz geçen zaman

M.Fethullah Gülen Hocaefendi

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu