Yazarlar

Bir Ölüm ve Kaybedilen Değerler | KÜBRA AYDIN

Yazılarda toplumsal analizler yapmayı sevmiyorum aslında. Ben bir sosyolog değilim. Edebiyata, sanata kalemimi teslim etmiş biriyim. Kalem nereye götürür, ilerleten zaman ne gösterir bilinmez. Lakin edebiyat toplumsal bakış açısını da beraberinde getirir. Hiçbir eser bulunduğu çağdan kopuk değildir. Bazen Kaf Dağı’nın ardındaki mükemmel ülkeyi anlatmak, kusursuz karakterler üzerine yazmak istiyorum. Ama gerçeklerden uzaklaşmakta bir nevi vicdani rahatsızlık oluşturuyor. Bir karikatür dergisi bile sessiz kalamazken yaşanılanlara sadece mizahı değil ince ince duygularımıza dokunurken susmak ne kadar doğrudur, haksızlıkları dile dökmemek ne kadar uygundur bilmiyorum. Adalete olan inancımızı kaybettikçe aslında daha çok konuşmak istiyoruz. Daha çok anlatmak dağa taşa haykırmak belki. Uğranılan haksızlıklar içimizde bastırılmayacak çığlıklar haline geliyor.

Toplum olarak kaybettiğimiz değerleri sıralamayacağım. Çünkü hepsi derinlemesine oturup üzerine kafa yorulacak meseleler. Oturup konuşup çocuklarımıza hangi değerleri bırakacağımızı sorgulamak lazım. En önemlisi kaybetmemek için çabalamak. Ben 5-6 yaşlarındayken dedem vefat etmişti. Onu hep cami yolunda beklerdim. Ezan okunmadan yaklaşık on dakika önce en sevdiği kokusunu sürünür, ütülü pantolonunu giyer ve artık onunla özdeşleştirdiğim takkesini takar, elerini belinde kavuşturur usul usul yürürdü. Sonra elinde muhakkak bir çikolata yada şekerle döner bizlere dağıtır akşam ezanı okunmadan içeri girmemizi tembihlerdi. O günde öyle sanmıştım. Ölüm neydi ki? Dedem yine camiden çıkıp gelecekti. Ezanlar okundu hayat akşam ezanı bile okundu dedem hala yoktu. Herkes ağlıyor, evde sürekli Kur’an-ı Kerim okunuyordu. Ölüm demek bir daha dönememek demekmiş. O gün anladım. Çocuk aklı ya televizyonu neden açmıyordu kimse. Kimse bizimle oynamıyor, gülmüyordu. Bir komşu alıp götürdü evine. Hiç unutmam benden birkaç yaş büyük çocuğuna şunu dedi: “cenazemiz var bir süre televizyonu açamayız saygısızlık olur.” Evet bizler böyle bir toplumda büyüdük. Komşusunun acısında televizyon bile açmaya hicap ettik. Şimdi ise morgdan kovulan cenazeler, acısına saygı duyulmayan yaralı insanlar dolu etrafımızda.  Biz şimdi çocuklara bunu nasıl anlatacağız? Gençlere nasıl diyeceğiz bir gecede terörist ilan edilen öğretmenlerinize mezar yeri bile verilmedi, cenazeleri kamyonet arkasında taşındı diye. Nasıl anlatacağız başkalarının acısına “oh “ olsun diye lanetler okuyan insanları? Peki sonra biz bu çocuklardan nasıl bize saygı duymalarını isteyeceğiz?

Toplumdan soyutlanan insanları, aç kalsınlar bize ne ağaç kökü yesinler diyen zihniyeti, terörist yaftasıyla yüzüne bütün kapılar kapanmış olanları nasıl anlatacağız? Gencecik yaşında zulme dayanamayıp intihar edenlerin ailelerin acısını nasıl paylaşacağız? Hangi söz geçirecek kalp ağrılarını?

Peki bir gün geldiğinde bu yaraları nasıl saracağız? Toplum olarak nasıl barışacağız birbirimizle ?

“İnsan kimi kez korkunç umutsuzluğa kapılıyor, sanki cehennemdeymiş gibi hissediyor kendini. Gene de gözümün önünde güzel bir gelecek canlandırmaktan kendimi alamıyorum.” Van Gogh tam da içinde bulunduğumuz hali çok güzel dile getirmiş. Ne yaşarsak yaşayalım içimizdeki umudu kaybetmemenin gücü ayakta tutuyor bizi. Güzel günlere….

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu