Mizan

“Senin urban, numarası-drobu itibariyle sana uymadı!” | M.Fethullah Gülen Hocaefendi

#hocaefendi #fethullahgulen #mizan Bu video 28/08/2016 tarihinde yayınlanan “EZİYETLER, HÜZÜN VE İLAHÎ EMİRLER” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://www.ozgurherkul.org/bamteli/bamteli-eziyetler-huzun-ve-ilahi-emirler/

SORU: Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, mahiyet ve şahsiyeti itibariyle
fevkalade duyarlıydı; hem menfi hem müspet hadiseleri çok derinden duyuyordu. Ayrıca, O
(sallallâhu aleyhi ve sellem) izzet, sabır ve hilm gibi sıfatları en mükemmel şekilde temsil
ediyordu. Bu iki hususa rağmen, Cenâb-ı Hak, O’na, “Onların lafları seni üzmesin.” (Yûnus,
10/65); “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur!”
(Müzzemmil, 73/10); “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme!”
(A’râf, 7/199) buyuruyor. Bu emirler Efendimiz’e ne ifade ediyordu, bugün de bize neler
ifade etmeli?
CEVAP: Estağfirullah… Meseleyi -min gayri haddin- dar idrak, iz’an ve kavrayışımla ifade
edecek olursak:
Birinci husus: Yüksek bir donanıma sahip Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)..
Türkçemize geçmiş ve Türkçeleşmiş bir kelime var, “onur” dediğimiz şey. O, büyük insanlarda
ziyadesiyle mevcuttur. Onlarda o izzet, o itibar, o şeref, o onur duygusunun içtenleştirilmesi
söz konusudur. Yani bir sinek bile gözlerinin önünde terbiyesizce uçsa, ondan bile rencide
olurlar. Evvelâ o tabiat zarafeti, o tabiat inceliği, o “melekleşme” göz önünde bulundurulmalı.
Ne gibi? Hazreti Cebrail’e kalkıp deseler ki “Sen biriyle bohemlikte bulunmuşsun!”
Estağfirullah… Nefyederken bile söylemekten hicap duyuyorum. Ona ne kadar dokunur bu
mesele. لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “(Melekler) asla Allah’a isyan
etmezler ve kendilerine verilen bütün emirleri tam yerine getirirler.” (Tahrim, 66/6) Allah’ın
emrettiği şeyi, kılı kırk yararcasına yaşarlar; yasakladığı şeylerden de fersah fersah uzak
dururlar.
İşte öyle birine öyle bir gayyayı gösteriyorsun, öyle bir gayyayı diyorsun ki, şimdi onun o
mevzuda duyacağı rahatsızlığı biraz kendi donanımıyla, meseleleri içtenleştirmesiyle, Allah
karşısındaki konumuyla değerlendirmelisin. Bir hükümdara “Sen birinden şöyle bir şey
çalmışsın!” demek.. düşünün bunu… Bu, sıradan, sokaktaki insana, bir haramiye, bir hırsıza
demek gibi değildir. Ona ne kadar batar. Bakmayın bugün hırsızlık, irtikâp karşısında
utanmayanlara!.. Bütün bütün hayâ hissinden mahrum kimseler olabilir ama mesele öyle
değil. “Senin urban, numarası-drobu itibariyle sana uymadı!” demek bile, öyle bir sultanı, öyle
bir rencide eder ki!.. Evvela bu zaviyeden, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüksek
donanımı itibariyle onların dedikleri şeyler karşısında çok rencide oluyordu.
Allah Rasûlü, sadece şahsı ve onuru adına değil, insanların âkibeti hesabına da hüzün
duyuyordu.
İkincisi: Onların dedikleri şeyler, sadece O’nun nübüvvetiyle, peygamberliğini ilanıyla ve
mesajıyla alakalı değildi. Allah’ı tanıtmasıyla da alakalı.. bu dünyanın fani olduğunu ifade
etmesiyle de alakalı.. ve bekânın öbür âlemde olduğunu anlatmasıyla da alakalıydı… Bunlar
ise, onu öyle üzüyordu ki!.. Neden? Çünkü akıbete bakarak meseleyi değerlendiriyordu.
Hani her zaman âcizane arz ettiğim gibi: Mirac’a çıkıyor, orada o baş döndürücü, bakış
bulandırıcı şeylere şâhit oluyor. Zât-ı Ulûhiyeti gördüğü bile çokları tarafından ifade ediliyor;
Kadı Iyaz, Şifâ-ı Şerif’inde ifade ediyor, Aliyyü’l-Kârî yazdığı şerhte ısrarla üzerinde duruyor,
Nizâmî Mahzen-i Esrâr’ında “Başlarındaki gözleriyle gördü!” diyor. Bu mevzuda daha değişik
insanlar da sayabilirim. Şimdi Bed’ü’l-Emâlî’deki ifadeye bakın:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ
وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ
فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ
فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu
gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e
hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî, s.50-54) Hazreti Üstad’ın ifadesiyle de, binlerce sene
mesudane yaşanan dünya hayatı Cennet’in bir saatine mukabil gelmediği gibi, Cennet’in de
binlerce sene hayatı Cemâlullah’ı rü’yetin bir dakikasına mukabil gelmeyecektir.
Fakat O (sallallâhu aleyhi ve sellem) -kurban olayım- görüyor O’nu (celle celâluhu). Bütün
kâinatın çehresine serpiştirilen güzellikler ne ise, Mir’ât-ı ruhuna aksediyor. “Mir’ât-ı
Muhammed’den, Allah görünür dâim.” Ama gördükten sonra, insanların o türlü ilahi
lütuflardan, o türlü mazhariyetlerden mahrum kalmamaları için dönüyor. İşte Abdulkuddüs
onu diyor: “Vallahi öyle makamları ihraz etti ki, yemin ediyorum, ben o makamları ihraz
etseydim, geriye dönmezdim!” O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyüklüğü… Neden? Elinden
tutup herkesi oraya götürmek için…
Şimdi düşünün, insanlar, başlarını almış gidiyorlar. Bir sele kendilerini kaptırmış gidiyorlar ki,
şâirin ifadesiyle, “isyan deryasına yelken açmışlar, kenara çıkmaya koymuyor onları!..” Bunu
görünce O (sallallâhu aleyhi ve sellem), mahzun olur mu olmaz mı, tasalanır mı tasalanmaz
mı?!. Bu zaviyeden de sadece şahsı ve onuru adına değil, “insanların âkibeti” adına da hüzün
duyuyordu
Onlar ne derlerse desinler, bütün izzet, üstünlük ve şeref Allah’ındır.
Bir de göz göre göre O’nun çok iyi bildiği, marifetini çok iyi içtenleştirdiği, karşısında el-pençe
divan dururken bayılacak hale geldiği Zât-ı Ulûhiyet’e karşı, öyle hakaretler ediliyor ki!.. Hâşâ
ve kellâ, onun yerine Lât’lar, Menât’lar, Uzzâ’lar, İsâf’lar, Nâile’ler konuyor. O Mahbub-u
Mutlak, O Memduh-u Mutlak, O Sübhân-ı Mutlak, O Allah-ı Mutlak. O’na (celle celâluhu)
yapılan bu hakaretler karşısında, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzülmeyecek de kim
üzülecek?!.
O açıdan, dar dairede sadece böyle “gelip kulağına çalan şeyler, olumsuz ve negatif sözler
karşısında tasalanıyordu, üzüntü duyuyordu” şeklinde anlamak, meseleyi kendi darlığımız
çerçevesinde ele almak olur. O’nu, Muhammedî Ruh, Muhammedî ufuk (sallallâhu aleyhi ve
sellem) açısından ele almak lazım. Bunların hepsine birden bakarak ve daha başka hususlara
da ihtimal vererek وَلاَ يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ beyanını okumak lazım. “İşte onların bu mevzulardaki –
onlara ait olması itibariyle, sizin huzurunuzda söylemem, sizi rahatsız etmesin- dırdırları, güft ü
gû’ları, seni mahzun etmesin, tasalandırmasın!” (Yûnus, 10/65)
Bakın ona da işaret var, meseleyi siyaka bağladığınız zaman görüyorsunuz: “İzzet, Allah’a
aittir.” Varsın onlar, Zât-ı Ulûhiyet’i, -hâşa ve kellâ- dâire-i Ulûhiyet, dâire-i Rububiyet, dâire-i
Zât altına çeksinler; kendilerine göre, başka yerlere koysunlar; mekân isnadında bulunsunlar;

-hâşâ- “Melekler O’nun kızlarıdır!” desinler, “Putlar, bilmem nesidir!” desinler. Esas “izzet”,
Allah’a aittir. Yegâne gâlibiyet, aziz olma ona aittir. Hâşâ ve kellâ, ne “esmâ”sına, ne
“sıfat”larına, ne “Zât”ına, ne “şuûnât”ına, ne “itibârât”ına zerre kadar lekenin konmayacağı bir
tek Zât vardır, o da Ehad u Samed, Hayy u Kayyûm, Rahmân u Rahîm, Rabbü’l-âlemîn
Allah’tır.
Bir de şimdi, bu siyaktaki meseleye bakın: إِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ “Şurası
bir gerçek ki, bütün izzet, üstünlük ve şeref Allah’ındır. O, Semî’ (her sözü hakkıyla İşiten)dir, Alîm
(her şeyi hakkıyla Bilen)dir.” (Yûnus, 10/65) Allah öyle Azîz, bütün izzet O’na ait. Fakat o
insanlar, kendi seviyelerinden O’na karşı öyle saygısızca, öyle edepsizce laflar ediyorlar ki,
buna Hazreti Ruhu Seyyidi’l-Enâm’ın gönlü dayanamıyor ve tasalanıyor. Onun için Cenâb-ı
Hak, tesliye, teselli, ta’dil sadedinde buyuruyor: “Çok üzülme, kendini helak etme bu mevzuda.
Allah Azîz’dir; onlar öyle deseler de, demeseler de. Allah, yegâne Azîz’dir, izzet bütünüyle O’na
aittir!”

BAMTELİ: EZİYETLER, HÜZÜN VE İLAHÎ EMİRLER

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu