Yazarlar

“Bir hayalim var benim” | RECEP ATICI

Martin Luther King’in, Washington DC’ deki Lincoln Anıtı önünde, 1963 yılında yüz bin civarında insanın katıldığı mitingde yaptığı konuşmanın ilk cümlesidir bu. Bugün bile yürekleri titreten “Bir hayalim var benim”  sözü o gün itibariyle ABD’de ciddi bir yankı bulur. Sözlü edebiyatın unutulmazları arasında yer alan bu tarihi konuşma şöyle devam eder:

“Bir hayalim var benim. Gün gelecek, bu millet ayağa kalkacak. Bir zamanlar köle olanların evlatlarıyla köle sahiplerinin evlatları, Georgia”nın kızıl tepelerinde, kardeşlik sofrasına oturacak. Dört büyük çocuğum, derilerinin rengine bakılmaksızın, karakterlerine göre değerlendirilecekleri bir ülkede yaşayacaklar. Bizim umudumuzdur bu! Bu umutla Güneye gidecek ve bu inançla umutsuzluk dağlarını yontarak bir umut anıtı yapacağız. Ve bunu başardığımız gün, her kasabadan her eyaletten özgürlük şarkısının yankısı duyulacak. İşte o gün Allah’ın bütün kulları siyahlar, beyazlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Budistler el ele tutuşacaklar.”[1]

Bu miting sonrası başkan Kennedy, King’i Beyaz Saray’da ağırlar. “Bir hayalim var” konuşmasından dolayı kendisini tebrik eder ve siyah-beyaz ayırımına son vereceğini söyler. Ancak Dallas’ta yapılan suikasttan dolayı bunu yapmak ona nasip olmasa da halefi Johnson, siyahlarla, beyazların eşit haklara sahip olduklarını açıklar. Richard Bach, ‘Bir hayalin varsa onu gerçekleştirme gücüne de sahipsindir’ der. “Allah’ın bütün kulları,.. el ele tutuşacak” diyen King’in hayali bu günün Amerika’sında gerçekleşmiştir. Darısı dil, din, ırk ve düşünce yapısından dolayı kendi insanını ötekileştiren ülkelerin başına.

Evet, King, hayalleriyle âli himmet davranmış ve yüksek bir gaye-i hayal hedeflemiştir. Ancak onun hayali, daha çok ABD ile sınırlı olup Georgia”nın tepelerinde, kardeşlik sofrasına oturabilmektir. King gibi, gaye-i hayalleriyle, çağları aşan düşünceleriyle âleme bütüncül bakabilen ve bütün insanlığı hedefleyen birçok insan vardır. Bunlardan biri de Hocaefendi’dir. O, himmetini o derece âli tutmuştur ki ömrünü bu işe adamış ve bu istikamette bütün insanlığı hedeflemiştir. Bunun kuru bir iddia olmadığını onun şu ifadelerinde görmek mümkün: “Biz ayrımcılık ve dışlayıcılığın ne olduğunu bilmeyiz. Farklı renklere, ırklara karşı kendimizi ‘renk körü ve ırk körü’ olarak tanımlıyoruz. Öyle engin bir muhabbet hissimiz var ki, ummanlar gibi coşmayı ve hiçbir mahzun gönül kalmayıncaya kadar herkese el uzatmayı arzu ediyoruz. İnsanlığın el ele tutuşacağı, hüzün ve ümitlerini paylaşacağı, beraber gülüp beraber ağlayacağı günlerin gelmesini dört gözle bekliyoruz. Atkısı muhabbetten ve şefkatten ibaret olan yeni bir dantela ortaya koymaya çalışıyoruz. Gönüllere sevginin, kalblere de muhabbetin hâkim olmasının, insanların birbiriyle sarmaş dolaş olmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bunu da bin tane dünya sultanlığına değişmeyiz.”[2]

Bu süreçte, hizmet hareketini ötekileştirme adına yapılan zift propagandasının tesirinde kalan bazıları bu düşünceyi hayalî bulabilir. Şurası bir gerçek ki hayalleriyle insanlığa bütüncül bakabilen ve fikirleriyle bütün insanlığı kuşatıcı bir nazarla yaklaşan her insan, öteden beri düşüncelerinden dolayı yadırganmış ve yeterince anlaşılamamıştır. Tarihe bakıldığında nerdeyse bu genel bir kaide gibidir. Bediüzzaman’ın şu sözleri de bunun delilidir; “Şu muâsırlarım, varsın beni anlamasınlar. İşte ben de onlarla konuşmuyorum, yüzümü şu tarafa çeviriyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.”[3] İşin doğrusu onun yaşadığı asra bu günden baktığımızda o devrin insanlarının onun hayaline ulaşmaları elbette çok zordur. Zira daha 1910’lu yıllarda Gürcistan’ın Şeyh Sanan tepesinde rus polisinin; ‘Niye böyle dikkat ediyorsun?’ sorusuna; ‘Medresemin plânını yapıyorum’[4] demesi o günkü insanların hayallerinin çok çok ötesindedir. Evet, sesi-soluğu ve insanlığa vâdettikleriyle evrensel düşünen bu tür insanlar, üzerlerinden asırlar geçse de hep taze ve canlı kalırlar. Zaman ve hâdiseler onlara renk attıramaz. Onlar, yepyeni düşünceleri, pörsümeyen beyanları ve değişik içtimaî problemler karşısında ortaya koydukları alternatif çözüm ve reçeteleriyle her zaman ter ü taze ve yepyenidirler.

Aslında Risale-i Nur’lara bütüncül bakılabilse müellifin bir hayli gaye-i hayalinin olduğu görülecektir. Bir yerde, “Avrupa ülkelerinin isimlerini vererek bu ülkelerin meşhur hatiplerinin Kur’ân’ı kabul etmeye çalıştığını, coğrafyanın geniş kıtalarının ve büyük hükûmetlerinin de Kur’ân’ı arayacaklarını ve hakikatlerini anladıktan sonra da bütün ruhlarıyla sarılacaklarını”[5] ifade eder. Yıllar önce söylenmiş, çağları aşan bu tür düşünceler, hem o gün, hem de bu gün hayal gibi tasavvur edilebilir. Her şey bir yana sebeplere bağlı yaşadığımız şu âlemde, belirli bir zamana bağlı olan bu tasavvurların gerçekleşmesi için bize düşen sadece rasyonel olmak, meseleyi realize ederken belirli bir plan ve strateji dâhilinde ele almaktır. Yaşadığımız bu cebr-î hicret, belki de bu hayali hakikatlerin gerçekleşmesi adına sebepler planında ilk adım olabilir.

Bediüzzaman’ın, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir”[6] dediği gibi, bizler de; şartların namüsait olmasına bakmaksızın vazifemizin gereği evrensel insani değerler çerçevesinde her yere tohum saçmaya, her yeri bahara çevirmeye çalışmalıyız. Mevsimlerin zorluğu, rüzgârların sert esmesi, dünyanın bizi baskılaması yol ve yöntem değiştirtmemeli. Biz her mevsimin şartlarına göre gerekenleri yapmalı, yol durumuna göre hızımızı ayarlayarak bir maratoncu gibi durmaksızın koşmaya devam etmeliyiz.

Netice itibariyle diyebiliriz ki, belki ilk başta ümitlerimizi şahlandırmak, gaye-i hayallerimizi kamçılamak için söylenen bu tür beyanlar bizlere hayal gibi gelebilir. Hâlbuki insanlığa ümit verme adına çok önceleri söylenmiş nice kristal sözler vardır ki bu gün itibariyle her biri birer gerçek olmuştur. Malumunuz her yıl yapılan (IFCL) Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’nde dünyanın her ülkesinden katılan rengârenk öğrenciler, olimpiyatların açılışında Hocaefendi’nin ‘Yeni Bir Dünya’ isimli güftesinin bestesiyle programa başlarlar ve bitirirler. Hatırlarsanız kulaklarımızda çınlayan o bestenin sözleri şöyledir: “Gördüm nurlu geleceği rüyamda bir gece, Işıklar yağıyordu her tarafa sessizce… Yeni bir dünya kuruyorlardı; harıl harıl… Her taraf gökle yarışır gibi; pırıl pırıl!” Bu şiir, Hocaefendi’nin İzmir Bozyaka’daki okul arsasını bakmaya gideceği günlerin arefesinde gördüğü bir rüya neticesinde yazılmıştır. Rüyada Hocaefendi, bir arazi üzerinde dünyayı kuşatacak bir okul inşaatının başlatıldığını görür. Bu arsa aynı zamanda hizmetin diğer bütün müesseseleri adına toprağa atılan ilk rüşeymdir. Albert Einstein, “Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir” der.  O gün itibariyle bu bir rüya, bir hayal ve bir tasavvur olsa da, bu gün gerçeğin ta kendisidir. Şimdilerde yaşadığımız sıkıntılar zahiren bizi yıpratıyor olsa da olup bitenleri ayağımıza takılan birer taş gibi görmeli ve ne ehemmiyeti var deyip gaye-i hayallerimizin peşi sıra kaldığımız yerden yola revan olmalıyız. Dahası, özümüzdeki herkesi kucaklayabilecek insanlık cevherini keşfetmeli, geride kahraman veya cani arama yerine evrensel insani değerler perspektifinden yola çıkarak herkesin yaralarını sarmaya bakmalıyız.

 

[1] Harun Tokak “Işık Süvarileri, İst. 2009, s. 82-83

[2] Fethullah Gülen “Bam Teli” Özgür Herkul. Org. 1 Şubat 2010

[3] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, Süreyya yay. İstanbul, 2016, s. 101.

[4] Bediüzzaman, a.g.e., s. 93.

[5] Bediüzzaman, “Sözler”, s. 201.

[6] Emirdağ Lahikası-II, 151. Mektup. En son Ders s. 631

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu