Yazarlar

Bir fotoğrafın çığlıkları | Recep Atici

Bazı fotoğraflar ve eşyalar vardır ki kendi dönemlerindeki mühim hadiselerin sembolü haline gelirler. Mesela bunlardan biri; “Bu yaşadıklarım bana ders, size de dert olsun” diyerek zindanda, beyaz sandalye üzerinde hayatını kaybeden Mustafa Kabakçıoğlu’nun fotoğrafıdır. O fotoğraf, Tiranizm’in zulmünde can veren yüzlercesinden sadece biri olarak hafızalarda yerini aldı. Ne yazık ki o yürek burkan kare vicdanlarımızda acısını haykırmaya devam ederken bu günlerde objektiflere başka bir fotoğraf karesi düştü.

Bu fotoğraf Kırgızistan’dan Türkiye’ye kaçırılarak getirilen Orhan İnandı’ya aitti. Onun objektifler karşısındaki mahzun, mükedder ve yürek yakan fotoğrafı bana Üstad Bediüzzaman’ın İhtiyarlar Lem’a’sında geçen “Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır. Güya “Dehşetinden çocukları birden ak saçlı ihtiyarlara çeviren o gün” (Müzzemmil; 73/17) sırrına mazhar, öyle günlerdir ki, çocukları ihtiyarlattığı gibi kırk yaşında iken, ben de kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum.” sözünü hatırlattı. N. Kemal’in “Köpektir zevk alan, sayyad-ı bi -insafa hizmetten” dediği insan bozması canavarlar tarafından Orhan Bey, bir ay boyunca Harb-i Umumî dehşetinde bir işkenceye maruz kalmış olmalı ki eski halinden ortada eser kalmamış. Yaşlanmış, zayıflamış ve çökmüş bir vaziyette; muhtemelen işkence neticesinde kırılmış koluyla hafızalarımıza kazındı. Bu günler geride kaldığında zalimin yüzüne bir tükürük olarak savrulacak Tenkil Müze’lerinde ömrü olanlar, bu fotoğrafa acı acı bakacaklar ve “Tükürün zâlimlerin o hayâsız yüzüne!” diyeceklerdir.

Bir fotoğrafın çığlıkları | Recep Atici 2

Orhan İnandı, yaklaşık 26 yıldır Kırgızistan’da birçok eğitim kurumunun açılmasına ve ülkesinin Türkçe bayrağını seslendirmeye vesile olmuş bir eğitim gönüllüsü idi. Bulunduğu ülkeye yapmış olduğu bu hayırlı hizmetlerden dolayı da kendisine Kırgız vatandaşlığı verilmişti. Maalesef 15 Temmuz darbesinden sonra başlatılan “cadı avı” Tiranizm’in uzun eli olarak yurt dışına kadar uzandı ve yüze yakın Hizmet gönüllüsü mafyavari yollarla Türkiye’ye getirildi. “Hukukun siyasetin köpeği” haline getirildiği ve tuzun koktuğu Türkiye’de; hakkında trafik cezasından başka adli işlem bulunmayan masumlar kaçırılarak hiçbir devirde görülmemiş işkencelere tabi tutuldu ve tutulmaya da devam ediyor. Yapılan ağır işkenceler yanında mazlumun ruhunu da ezmek maksadıyla aç canavara diş kirası olarak çekilen fotoğraf ajanslara servis ediliyor. Yuh olsun bu fotoğrafları baktıkları halde vicdanları harekete geçmeyen “iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlara!”

Bundan böyle Orhan Bey’in kırılmış eli, tarihin utanç sayfalarına nobranlaşan cehaletin güç gösterisi ile ilmin mücadelesinin semboli olarak geçecektir. İnsafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpeklerin kırdığı kol, eli kalem tutanlara karşı cehaletin arsız yüzünü gösterecektir. Ziya Paşa’nın “ Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar / Rencide olur dide-i huffaş ziyadan.” dediği karanlıktan beslenen yarasa ruhlu zavallı bir zihniyetin ilmin ışığı karşısındaki rahatsızlığının şiarı olacaktır.

Evet, Uhud meydanında Hz Talha bin Ubeydullah’ın Allah Rasulü’ne (sav) doğru gelen oka uzattığı eli parçalanmıştı. Ona elini soranlara “Allah Rasulü’nü (sav) korurken olmuştu” diyerek övünürdü. O el bir mücadelenin sembolüydü. Orhan Bey’in kırılmış eli de zalimlerin masumlara reva gördükleri zulmü, tefessüh etmemiş olan vicdanlara “Sükûtun Çığlıkları” olarak hal lisanıyla kendini anlatacaktır…

Bir fotoğrafın çığlıkları | Recep Atici 3

Orhan Bey’in kırılmış kolu bana bir de Hz. Ebubekir’in(r.a) hilafeti devrinde Suriye’nin kilidini açan Yermûk muharebe meydanında yaşanan bir hadiseyi hatırlattı. Bu muharebe siyer tarihine çok çetin bir savaş olarak kaydedilir. Tabiri yerindeyse M. Akif’in Çanakkale Şehitleri şiirindeki “Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.” dediği bir gündür. Bu savaşta müslümanlar 3000 şehit vermiş, karşı taraf ise yüz bin kayıp vermiştir.

Bu ölüm kalım muharebesinde isim yapmış gazilerden birisi de Habbaş bin Kays’tır. Bu zatın, muharebenin en çetin yaşandığı öğle saatlerinde atın üzerinde ayağı kesilir, fakat bunu öğle ve ikindiyi birleştirerek kılmak için attan ineceği zaman fark eder. Daha sonra savaş meydanında ayağını arayan biri olarak kayıtlara girer. Onun kabilesi bu olayı her yerde; “Ayağını arayıp kabilesini yücelten, Atteb’in oğlu bizdendir, bizden” diyerek anlatır. İşte bu sahabenin oğlu bir gün Hz Ömer’in huzuruna çıkar. Halife ona sen kimlerdensin diye sorunca o kendisini tanıtırken babasının Yermûk muharebesinde yaşadığı bu hadiseyi hatırlatarak “Ben, Yermûk muharebesinde öğlede ayağı kesildiği halde ikindi de fark eden Habbaş bin Kays’ın oğluyum” der.

Evet, bir gün gelecek Orhan Bey’in çocukları da; “Bizler insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan Tiranizm’in köpekleri tarafından kolu kırılan Orhan İnandı’nın ahfadıyız diye tanıtacaklardır. Cadı avı’nın başladığı 2014 tarihinden bu yana Gökhan Açıkkolu, Mustafa Kabakçıoğlu, Halime Gülsu ve Ahmet Ataç gibi yüzlercesini zulmün paletleri altında ezenler ve onların çocukları ise -vicdanları ölmemişse – hiçbir zaman kendilerinin kim olduğunu açıklayamayacaklardır.

Bu gün ülkeyi idare ettiğini zanneden Tiranizm ve onun reisi güya Cumhur’un başıdır. Yani ülkenin “her kesiminin ve her köşesinin başkanıdır.” Bu söz 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Hilton Otel’de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından kendisine verilen Ulusal Uzlaşma Şükran Plaketi töreni sırasında söylediği meşhur sözlerden biridir. İşte bu sözün sahibi olan Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel, Bangladeş’te bir trafik kazasında ayağını kaybederek ağır yaralanan Süleyman Alptekin’i özel uçağıyla Türkiye’ye getirir.

Cumhurbaşkanı Demirel’in vefatının ardından herkes onunla ilgili dikkat çeken anılarından bahseder. Bunlardan en dikkat çekeni ise işte bu Alptekin öğretmene aittir. Alptekin, önce Kazakistan’a öğretmen olarak gider. Bir yıl sonra da Bangladeş’e geçer. Orada da yeni açılan Türk okulunda görev yapacaktır. Ancak talihsiz bir trafik kazasında sol bacağını kaybeder. Yeni açılan okulda heyecanlı bir koşuşturma yaşanırken yaşanan bu kaza herkesi üzer. Tam o sırada Bangladeş Büyükelçisi, okul yetkililerini arayarak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Bangladeş’e geleceğini ve Türk okulunu da bu vesileyle açabileceğini iletir. Hemen hazırlıklar tamamlanır ve okulun açılışı Demirel tarafından yapılır. Yaşanan bu güzellik herkesi mutlu etse de Alptekin öğretmen için bir o kadar da hüzün yaşanmaktadır. Çünkü Türkiye’ye getirilip tedavi olmak zorunda olan Alptekin için hiçbir havayolu şirketi, riskli hasta olduğu için Alptekin’e bilet vermez. Durum Büyükelçi kanalıyla Demirel’e iletilir. Demirel de ‘memnuniyet duyarım’ diyerek kabul gösterince Alptekin için Demirel’in özel uçağı hazırlanır.

Bundan sonrasını Alptekin şöyle anlatıyor: “Sayın Cumhurbaşkanı’nın uçağına beni bindirdiler, sedyeyi cam kenarındaki koltukları yatırarak monte etmişlerdi. Biraz sonra uçağa Demirel geldi ve bana ayrılan yerin dar olduğunu söyleyerek beni uçaktaki kendi odasına almalarını istedi. Görevliler sedye ile bunun mümkün olmadığını söyleyince Sayın Cumhurbaşkanı ‘o zaman duvarı sökün, içeriye alın. Sonra yeniden monte edersiniz’ dedi. Öyle de oldu. Demirel beni sadece uçağına almakla kalmadı, kendi yatağını ve odasını vererek 7-8 saatlik Türkiye yolculuğunu koltukta yaptı. Ben bu kadar fedakârlık karşısında minnet duygusuyla doluyum.”

Nazmiye ve Süleyman Demirel’in uçakta da yakın ilgisiyle karşılaştığını belirten Alptekin, doktoru Osman Müftüoğlu’nun uçakta sürekli kontrollerini yaptığını, Demirel’in de kendisine, “Hiç üzülme! bütün masraflarını karşılatacağım, sana da bir protez taktıracağım.” dediğini aktarıyor. Uçakta ve Türkiye’ye getirildikten sonra Demirel’in kendisiyle yakından ilgilendiğini belirten Alptekin öğretmen, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in vefatının ardından “Şahsi olarak bu bana büyük bir iyiliktir ama Sayın Cumhurbaşkanımız bu yönüyle yurt dışındaki Türk okullarında görev yapan bu milletin masum evlatlarının gönlünde de büyük yer tutmuştur. Bu açıdan biz onun hakkında gördüklerimizle hüsnü şehadette bulunuyoruz” der.

Bu gün Cumhur’un başı olmaktan öte Halife olmayı iddia edenler yaralı öğretmenleri özel uçağıyla getirmek şöyle dursun. Dünyanın her tarafında mafyayla iş birliği yaparak ülkesinin ve dünyanın geleceği adına “sulh adacıkları” oluşturan öğretmenleri gönderdiği özel uçaklarla kaçırmakta ve insan onuruna yakışmayan işkencelere tabi tutmaktadır. Kelam âlimlerinden Sadeddin-i Taftazanî Hz. Hüseyin’i şehit ettiren ve Kerbela’nın sorumlusu olan Yezid için, “Yezid’e lanet caizdir”[1] şeklinde fetva vermiştir. Elbet bir gün bir Sadeddin-i Taftazanî çıkacak ve muhtemelen aynı fetvayı bu günün Yezid’leri için de verecektir.

Bu durum islâm coğrafyasında böyle olduğu gibi yaşadığımız Avrupa’da da aynı şekilde cereyan etmektedir. Avrupa’nın lokomotifi olan Almanya’da bugün Hitler’in adı hiçbir yerde anılmadığı gibi o yıllar hatırlatılınca Almanların yüzü asılıyor. Fakat onun zulmü neticesinde giyotin altında can veren “Scholl Geschwister” olarak bilinen Hans ve Sophie Scholl kardeşlerin isimleri ise birçok sokak, meydan, okul vs. gibi her yerde yaşamaya devam ediyor. Ne diyelim? Veyl olsun zalime hizmet etmekten zevk alan insan bozması canavarlara!..

 

Kaynak: Recep Atici

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu