Yazarlar

Bir Çınarın Ardından | İSMET MACİT

“Yerde kavuşamayanlar gökte kavuşur”
Sezai Karakoç

Yusuf abi çok sevdiği Hocasına hasret, zindandan bostan-ı cinâna yürüdü. Hakiki kavuşmalar ahirette selamet yurdunda olacak der gibi ardına baka baka bıraktı kendini toprağın kollarına…

Yusuf abi kâmil bir sadakat abidesi olarak muvakkat dünya hayatını (inşallah) bir şehit olarak hapislerden Rabbine yürüyerek taçlandırdı. İyi ve güzel olan ne varsa düşman olan kötülük imparatorluğu tarafından, ilerlemiş yaşına rağmen tahliye edilmedi. Küflenmiş rejimin kalpsiz temsilcileri onu zindan köşelerinde öldürdüler. Kinleri sadece Yusuf Abi ve karanlıklarda paslı kafeslerde tuttukları on binlerce masuma değildi… kinleri hak ve hakikate, güzelliğe, sevgiye, hoşgörüye.. hasılı insanı insan yapan tüm değerlere idi..

Tarih altın harfleriyle işte bu insanlık işçilerinin sadakatini, gayretini ve o destansı duruşlarını yazıyor. İşte o duruşu sahabe misal bu asırda temsil eden yiğitlerin başında Yusuf abinin adı da vardı. Hocasının, “var mısınız bu uğurda kandan irinden deryalar geçmeye” dediğinde elini göğsüne sertçe vurarak: “varız” demiş ve 55 yıl hakikat bildiği bu yoldan dönmemiş ve tıpkı örnek aldığı sahabe efendilerimiz gibi hizmet etmiş; deli akan ırmaklar gibi gittiği yerleri çemenzara çevirmiş ve zindan karanlıklarından nur iklimine kanat çırpmıştı.

Hizmet’in en sıkıştığı, akabelerle karşılaştığı demlerde ve dönemlerde Yusuf abi bir Sa’d ibni Muaz (ra) gibi öne atılmış ve tıkanan damarları aşk şevk tazyikiyle açmıştır. Bedir Harbi öncesi Efendimiz’in (sav) yaptığı istişarede Hz Sa’d ibni Muaz öyle bir konuşma yapmıştı ki… bu konuşmasıyla dağınık zihinleri toparlamış, sahabenin konsantrasyonunu artırmış, Allah Rasulünü (sav) memnun etmişti… Hz Sa’d bin Muaz sadakatten bir dil olup şunları haykırıyordu Bedir meydanında: “Yâ Resûlallah, biz sana inandık. Bize getirdiğin Hazreti Kur’ân’ın hak olduğuna şehâdet ettik. Sen nasıl arzu edersen öyle yap. Sen bize denizi gösterip dalsan biz de seninle birlikte dalarız. Ensârdan tek kişi dahi geri dönmez. Biz sözümüzde duracağız.”

Dün Hz Sa’d ve arkadaşları bugün Yusuf abiler ve dostları verdikleri sözde durdular. Nasıl yaşadılarsa dimdik, eğilmeden öyle varıp ulaştılar sonsuzluk ummanına… Geriye muazzam bir usul, edep, âdap mirası bırakarak…

Yusuf abi ölüme gülerek yürürken üzüntüsünün Hocasıyla birlikte artık hizmet edememek olduğunu hayatına baktığımız zaman anlıyoruz. Birlikte koşturdukları, çorak toprakları gözyaşları ile gönül gönüle suladıkları, kelimelerle değil çoğu zaman bakışlarla konuştukları Hocasını son bir kez görmeyi ve doya doya sarılmayı ne kadar istemiştir kim bilir!

Dost hasret’i zor imiş
Her dem ahu zar imiş
Dert adamı yer imiş
Yine gönlüm hoş değil

…diyerek yürüdü belki de Ahiret yamaçlarına…

Kim bilir bir Hz Hubeyb gibi geride bıraktığı dostlarına bir selam bırakarak ulaştı hakikat yurduna…

Hz Hubeyb (ra) ve arkadaşlarının şehit edilmesiyle başlayan süreç Medine yakınlarında yaşayan Adal ve Karra kabilelerinin Efendimizden (sav) Müslüman olmak istediklerini, kendilerine Kuran-ı Kerim’i ve İslâm’ı öğretecek muallim ve mürşitler göndermesini istemeleri ile başlamıştı. Efendimiz (sav) Asım ibn Sâbit (ra) başkanlığında on kişi gönderdi. Sözü edilen heyet Mekke ile Usfan arasında Hüzeyl kabilesine ait “Reci” adı verilen yere ulaştıklarında iki yüz kişilik bir çete tarafından pusuya düşürüldü. Yedi sahabe oracıkta şehit edildi; başlarına ödül konulan üçü ise esir alınıp Mekke’de intikam yemini edenlere satıldı. Müşrikler ele geçirdikleri Hz. Hubeyb’i (ra) darağacına çıkarmışlardı. Hubeyb gözünü Medine tarafına çevirdi. Az daha yaşayıp Allah Resulü (sav) ile koştursaydım diye düşündü. Sıcak bir yalaz yüzüne dokunup gözyaşını kuruturken belki Rabbimi anlatacak birini bulurum ümidiyle az sonra kendisini katledecek kalabalığa baktı. Kin ve öfke dolu kalabalık cennetten uzanan eli tutacak durumda değillerdi.

İdamından önce iki rekat namaz kıldıktan sonra küfrün memesinden kin emen topluluğa dönerek: “Ölümden korktuğu için namazı uzattı demeyeceğinizi bilsem daha uzun kılardım.” dedi. Darağa- cına çıkınca müşriklerin uzun yıllar unutamayacakları ve her birisini korkudan titretecek şekilde şöyle beddua etti: “Ey büyük ve her şeye kadir olan Allah’ım! Sen de bu zalimlerin tamamını mahveyle! Onlardan hiçbirini sağ bırakma, hepsini ayrı ayrı öldür!”
Müşrikler bu bedduanın tesirinden yıllarca kurtulamadılar. Bu suça ortak olanların kulaklarında tınlayıp durdu.

Hz. Hubeyb’i hunharca şehit ettiler. Yere yığıldığında canını uğruna kurban ettiği Peygamberine selam gönderdi. Cebrail (as) selamı Medine’ye ilettiği anda Allah Resulü (sav) iki dizinin üzerine doğrulup; “ve aleyküm selam yâ Hubeyb” dedi. Meraklı bakışlar arasında Efendimizin (sav) dudaklarından bir inilti şeklinde şu kelimeler döküldü: “Kardeşiniz Hubeyb’i şu dakikada şehit ettiler.”

Evet ifritten bir süreç sevdalara kan sıçratıyor… hasret ateşini daha bir harlıyor… ancak yürünen yolun meşruluğu ve yerde buluşamayanların (inşallah) göklerde buluşacağı inancı yaralarımıza nafi merhem oluyor…

Güle güle Yusuf abi.. selam söyle büyüklerimize… bizden önce ahiret yurduna varıp ulaşanlara…

Mekanın cennet, geride bıraktığın Hizmet (layık olmasak da) bizlere emanet olsun!…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu