Aktüel

Bediüzzaman’ın Anlayışında Hürriyet ve Hak Arama Hakkı

ŞAHİN ŞENTÜRK

Bediüzzaman hazretleri hayatı boyunca hakkını, hukuki yollarla aramış, şiddete ve kanunsuz yollara başvurmamıştır. 1940’lı yıllarda, ağır tecrit altında iken kimse ile görüşmesine izin verilmediği bir dönemde söylediği şu veciz söz ile bu husustaki duruşunu yansıtır; ‘’Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!’’

Hürriyet-İman ilişkisi

Hürriyet kelimesi hür olma, herhangi bir şeye bağlı olmama, baskı altında tutulmama gibi anlamlara gelir. Dini kaynaklarda ise nefse kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olma idrakine ermek manasına gelir.

Kur’an’ın akıl sahibi ve hür zihinleri muhatap alması, İslam dininin hürriyete verdiği değeri gösterir. İnsan hür düşünce ile kendini maddi-manevi inşâ edebilir ve gerçek potansiyelini ortaya çıkarabilir.

Üstad Bediüzzaman’a göre hürriyet, hürriyeti şer’iyedir. Hutbe-i Şamiye eserinde; “Hürriyet-i şer’iye Cenab-ı Hakkın Rahman, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.’’ tanımını yaparak, hürriyeti imanının bir parçası olarak değerlendirmiştir.

“Demek iman ne kadar mükemmel olursa hürriyet o derece parlar’’ cümleleri ile de hürriyet ve iman arasındaki doğrusal ilişkiyi net bir şekilde ortaya koymuştur.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, iman ve hürriyet kavramlarını doğru anlamış ve içselleştirmiş fertler ve bu fertlerin bir araya getirdiği sağlıklı toplumlar için gayret etmiştir.

Anayasalar ile kişilerin hürriyet ve hakları güvence altına alınır. Hak arama hürriyeti anayasa hukukunda kullanılan bir tabirdir ve kişinin en temel hakkı olarak kabul edilir.  “Hak, bir hürriyetin sağlanması için kişiye anayasa ve kanunlar ile tanınmış yetkilerdir”. Eğer bir kişinin, bir konuda hakkı var ise, devletten veya diğer kişilerden onun yerine getirilmesini ‘’isteme yetkisi’’ne sahiptir demektir. Kişiler yaşadığı haksızlık karşısında hukuk dairesinde kalarak gerek yargı mercilerine gerekse idari makamlara başvurup haklarını arayabilirler.

 Üstad Said Nursi, hayatının farklı dönemlerinde kendisine yapılan hukuk dışı muamelelere karşı hürriyetin sağlamış olduğu anayasal hakkını kullanmaktan vazgeçmemiştir. Düşünceleri açıklama hürriyeti, kişi güvenliği, haberleşme hürriyeti, insanlarla görüşme-konuşma, serbest yerleşim hakkı, seyahat hürriyeti vb. gibi hakları ihlal edildiğinde hakkını iki yolla aramıştır. Birincisi, hakkında açılan davalar sebebiyle adli makamlara verdiği cevap, itiraz vb. yazılardır. İkincisi, kendisinin idari makamlara yazdığı dilekçe yazılarıdır.

Böylece Bediüzzaman hazretleri, yargısal başvuru yollarını medeni bir vatandaş olarak kullanmıştır. Bu başvurularında da gelişi güzel itirazlar etmemiş, tersine, bütün başvurularında hukuki muhakeme ve mantık silsilesi içinde hareket etmiştir. (…)

Hukuki  başvuruyla hakkını aramak için idari makamlara sunmuş olduğu aşağıdaki dilekçe buna bir misal teşkil etmektedir;

“Kaymakamın emr-i cebrîsiyle beni karakola istemeleri üzerine ifademdir: 

‘Ben hastayım, oraya gelemem, sualiniz nedir?’ dedim. Dediler: ‘Ankara makamatına karakol zabitinin vasıtasıyla verdiğin şekva mektuplarını kim yazdı?’

Elcevap: Ben halkla görüşmüyorum. Bir çocuğa yazdığımı verdim, o da gitti, üç dört suretini bana getirdi. ‘Yazı güzel’ dedim. Daha sormadım. Bir suretini de Afyon Emniyet Müdürü̈’ne elden gönderdim. Şimdi Emniyet merak etmiş: ‘Bu güzel yazı kimindir?’ diye sormuş. Güya bir cinayet yapmışım gibi bana sıkıntı vererek: ‘Kim yazmış’ diye beni sorguya çekiyorlar.

Acaba zabıtanın tensibiyle ve eliyle dâhiliye ve başvekile gönderilen aynı hakikat bir hasbihali tebyize çeken bir adamın ne kabahati var? Benim de bir sene sakladığım o istidayı zabıtaya verdim, onlar da gönderdiler. O yüzden ne hatam var ki; bu iki günde iki ay hapis azabını verdiler. Şimdi hem bana hizmet eden yalnız bir tek çocuk korktu, anahtarı verdi.. Hem de yazan adamı ürküttü̈, yanından gitti. Daha kendini bildirmez.

İnsaniyet namına bayrama kadar beni lüzumsuz, kanunsuz karakola çağırmayınız. Tahammül edemiyorum.”

Bediüzzaman, Müslümanların yaşadıkları problemlere çağın gereksinimlerine göre çözümler üretmiştir. Aynı zamanda düşünce ve fiiliyat planında kendinden sonra gelecek nesillere doğru bir yol çizmiştir. Bu nedenle insanlara kendi hakkını arama sorumluluğu konusunda Kur’an’ın ruhuna uygun bir rol model ortaya koymuştur. Bu mücadele verilmediği zaman “zulme razı olmak dahi zulümdür” fehvasınca ağır bir yükümlülüğün oluşacağını ifade etmiştir. Hakkını arama sorumluluğu konusunda da kişinin nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini şu cümlelerle ifade etmiştir;

“Ey ehl-i hall ve akd! Dünyada emsali nadir bulunan bir haksızlığa giriftar edildim. Bu haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan, bilmecburiye gayet ehemmiyetli bir hakikatı faş etmeye mecburum. Diyorum ki:

Ya benim idamımı ve yüz bir sene cezaya istilzam edecek kusurumu kanun dairesinde gösteriniz… veyahut bütün bütün divane olduğumu isbat edininiz… veyahut benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyemizi verip, zarar ve ziyanımızı müsebbiplerinden alınız…”

‘’Eğer bu haklı derdimi ve ehemmiyetli hakkımı bu mercilere dinlettiremezsem, bu hayata veda etmek bana vacip olur. Çünkü, sükûtumla şahsi bir hakkımla beraber, binler muhterem hukuk zayi olur.”

“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.’’

Hak arama hakkı prensibi: Müspet haraket ve gerekçeleri

Müspet hareket, Bediüzzaman Said Nursi’nin Kur’an’a hizmette icbara değil iknaya dayanan usulünün adıdır. Diğer bir ifadeyle baskılara ve zulümlere karşı hakkını ararken aşırılığa girmeden, hukuk yoluyla hakkını arama prensibidir.

Kendi sözleri ile bu düsturları şöyle ifade ediyor:

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır: Vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren, müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.’’ (Emirdağ Lahikası)

Bediüzzaman’ın müspet hareket metodunun ana unsurlarından birisi asayişi muhafaza etmek olduğunu görmekteyiz. Risale i Nur talebelerinin memleketin her tarafında emniyet ve asayişin sağlanmasına yardımcı olduklarını sürekli vurgulamıştır. Haksızlık ve zulümlere karşı hak aramada yeni bir model ortaya koymuştur. Zulüm karşısında otoriteye karşı hakkını hukuki zeminde aramayı şer’an da zaruri görmüştür. Asiliği, kaba kuvveti şer’an-dinen tasvip etmemiştir. (Bu konu hakkında mesela bkz.: Lem’alar, 16. Lem’a, sh. 105 (2. Meraklı Sual), Söz Y., İstanbul 2003.)

‘’Gariptir, hem de çok gariptir: En az 28 yıl emniyet kuvvetlerinin Nursî hakkında zorlayıcı işlem yapmalarına rağmen, Nursî emniyet kuvvetlerine beddua etmemiş, hatta ölümünden evvel yayınladığı son mektubunda, onlara hakkını helal etmiştir.’’

Risale-i Nur, tahkikî iman dersleri verir. Şâkirdlerini her türlü fenalıktan alıkoyar. Kalblere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan artık fenalık yapamaz. Onun içindir ki, bugün memleketin her tarafındaki Risale-i Nur talebeleri, asâyişin manevî muhafızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiç bir hakikî Nur talebesinde âsâyişe münafi bir hareket görülmemiş, âdeta Nur talebeleri zabıtanın manevî yardımcısı olmuşlardır’’

Ayrıca o, hakkını ararken her yolun mübah olmasını savunan anlayışına karşı, meşru bir amaca meşru, insani ve ahlaki bir yolla gidilmesi gerektiğini savunmuştur. Hak arama hürriyetini, meşru çerçevede, müspet hareket prensipleri dairesinde yapılması gerektiğini ısrarla ifade etmiştir. Bunun aksi bir yol izleyenlerin tersi ile tokat yediklerini nazarlarımıza sunmuştur.

Her şeye rağmen müspet hareket edilmesinin gerekçelerini şöyle açıklamaktadır:

  1. Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ (Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez.) düsturu ile ki: ‘’Bir cani yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz.’’

İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalıştım.    Mezkûr ayetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

  1. “(…) Biz Risale-i Nur talebeleri bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini def’ etmeye çalışıyoruz.. ve bilfiil çok emarelerle hatta mahkemede de kısmen ispat etmişiz.

 Birinci Tehlike: Bu memlekete hariçten kuvvetli bir surette girmeye çalışan anarşiye karşı set çekmek,

İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanın nefretini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir…”

Bediüzzaman, Risale-i Nur’un ve talebelerinin huzur içinde hizmetlerine devam etmesi ve halkın sükûnu için izzet ve haysiyetini fedaya karar vermiştir. En ağır muamelelere karşı da sabır içinde tahammül etmiş, bunu müsbet hareket prensibi içerisinde yapmıştır.

Günümüz Hizmet Hareketi gönüllüleride maruz kaldıkları zulüm, işkence ve hukuk dışı muamelere karşı müsbet hareket prensipleri içerisinde kalmışlardır.Hukuksuzca ellerinden alınan ve mahrum edilen her türlü haklarını şiddete başvurmadan, illegal bir davranış sergilemeden kanun çerçevesinden kalarak, hak arama hürriyetlerini kullanarak savunmuşlar ve savunmaya devam etmektedirler.

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu