Yazarlar

Altın kuşak | Abdullah Aymaz

“Ahlat, malumunuz Bitlis Vilayetimize bağlı tarihî bir belde. Seyyidler soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri kaderin garip bir cilvesi…"

Bir soru üzerine M.  Fethullah Gülen Hocaefendi Altın  Kuşak için: “Değişik zaman dilimleri içinde Anadolu, çokları için bir Sefine-i Nuh olmuştur.” diyor. Ayrıca devamla şu tesbitleri yapıyor: “Öte yandan Anadolu, sadece yakın çağda değil, Emevî-Abbasî idaresi döneminde de Ehl-i Beyt  (Seyyidler ve Şerifler) için bir Sefîne-i Nuh olmuştur.
Evet, o devirlerde Ehl-i Beyt, mevcut idarelerden görmüş oldukları tazyik, zulüm ve şiddet karşısında bizim Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgemize sığınmışlar, sığınmış ve oraları mesken edinmişler. Gerçi o sıralarda Anadolu Bizans hâkimiyeti altında idi ama, onlar Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bugün bile, hala daha ulaşılamayan sarp yerlere gidip yerleşmişlerdir. Yani Anadolu, Ehl-i Beyt adına bir Sefîne-i Nuh olmuştur.” (Prizma-2)
“Ahlat, malumunuz Bitlis Vilayetimize bağlı tarihî bir belde. Seyyidler soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri kaderin garip bir cilvesi… Geylânîlerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş. Kar-kış kalkmış, Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevî ve Abbasî zulmünden emin olunmuş ve bu seyyidler soyu, belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardır.
“Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar gizlendiler. Bitlis ve yöresi, Seyyidler adına sanki Ashab-ı Kehfin Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse, mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
“İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lâzım. bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesâdüfi değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslama yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. asırda kitleler halinde İslâma girmiştir. Bunlar, âdab, ahlâk, kültür ve İSLÂMΠ AKÎDE  hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, SALTUKLULAR, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz Boyları, (maneviyat olarak) desteklenmelidir ki, İslâm adına yapacakları FETİHLER  istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
Seyyidler ve onların sempatizanları, dine CİBİLLΠ olarak bağlıdırlar. Âdeta bu YÖRE  ‘Mülteka’l-Bahreyn: İki denizin birleştiği yer’ olmuş. Yani, esas DEVLET  GÜCÜNÜ  temsil eden Türk boyları ile  İSLÂMΠ RUHU  bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat ERLERİ  SEYYİDLER  birleşerek bir DERYA  meydana getirmişler. Ve fizîkî olarak bu deryayı VAN  GÖLÜ  temsil etmektedir.” (Küçük  Dünyam)
Prizma-2’de Hocaefendi  aynı zamanda bir uğrak yerinden,  Altın Kuşaktan şöyle bahsediyor: “ANADOLU öteden bu yana hep memerr-i akdâm  (uğrak yeri) olmuştur. Asya steplerinden kalkıp gelen insanlar önce Anadolu’ya uğramış, burada bir medeniyetin kurucuları olmuş, ardından Köstence’den geçerek ta Avrupa içlerine ve Roma’ya kadar uzanmışlardır. (…)
“Günümüze gelince, şimdilerde (1995’de) yeniden  ata yurdumuza giderek, vefa ve kadirşinaslık hisleri içinde vazife yapma sırası bize gelmiştir. Hayatın her ünitesine ait temsilcileriyle oralara gidenlerin önemli bir misyon eda edeceklerine inanıyorum. Müteşebbislerimiz, sanayicilerimiz, Batı ile entegrasyon neticesi dış dünyayı bilen tüccarlarımız, hatta esnaflarımız ve işçilerimiz, imkânları ölçüsünde mutlaka Asya’ya gitmek ve oradaki istihdam problemlerini de halletme yolunda sınaî ve ziraî yatırımlarda  bulunmalıdırlar. Aslında içinde bulunduğumuz süreç itibariyle ülke olarak böyle bir şeye de çok ciddi olarak ihtiyacımız var. iç piyasanın doyum noktasına ulaştığı günümüzde, bizim yeni yeni mahreçler ve dünya ile rekabete girebileceğimiz dış pazarlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte tam bu merhalede Orta Asya bizim için bulunamaz bir fırsattır.” (Prizma-2)
Hz. Nuh’a İKİNCİ  ÂDEM  denir. Nuh Tufanında Nuh Aleyhisselamın gemisi Ağrı Dağına demirlendi. Tevrat bu dağa ARARAT  ismini veriyor. Kur’an ise CÛDÎ diyor. CÛD cömertlik demektir. Anadolunun bu dağı  cömertlik sembolüdür. Onun için Anadolu kendisine hicret edip sığınanları hep cömertçe bağrına basmıştır. Şimdi de Hz. Nuh Aleyhisselam döneminde tufan sonunda YENİ  BİR  DÜNYA  kurulduğu gibi, Hzimetle dünyaya açılan CÛDΠ Merkezli Anadolu, dünyaya, eğitimci evlatlarını cömertçe gönderdi… Arkasından burslarını, maaşlarını cömertçe gönderdi…
Aynı zamanda eğitim müesseselerinin sıra, tahta vs. ihtiyaçlarını da cömertçe gönderdi. Dünyada böyle bir ülke yok. Hatta İslam ülkelerinde bile bir benzeri yok… Ama biz yapı ve tarih itibariyle asker bir millet olduğumuz için, hep herşeyi yukarıdan-devletten  bekleriz ve oradan gelen herşeyi semadan gelmiş gibi doğru kabul eder ve buna göre vaziyet alırız.
Onun için halkın şu andaki durumunu normal görmeliyiz. En iyi bildikleri hususlarda bile, DEVLETİN  BİR  BİLDİĞİ  VARDIR  der geçer halkımız. Halbuki devleti ele geçiren ve maalesef  Mafya Usulü idare edenler halkın bu sâfî anlayışını istismar ederek algı operasyonları ile halkı yanlış yollara sevk ediyorlar. Bunlar geçici şeyler. Onun için, gerçek suçlularla, algı operasyonlarla yönlendirilen halkı ayırmamız lâzım ve onlara karşı hep affedici bir tavır içinde bulunmamız icap etmektedir.
Kaynak: Samanyoluhaber | Abdullah Aymaz

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu