Efendimiz (sas)’in en etkili mesajı | MEHMET YAVUZ ŞEKER

Yazar Mehmet Yavuz Şeker
web

Başlığı soru şekline soktuğumuzda cevabının çok zor olacağı bir husus bu. Allah Resûlü’nün hayatındaki en tesirli sözü, davranışı, tebliği acaba nerede ve nasıl olmuştur?

kurban-2026-eu

Bu soruya, hemen herkesin farklı ve kendi açısından da doğru, bir veya birden fazla cevabı olabilir. Hatta bu soruya “Efendimizin etkili olmayan bir mesajı mı vardı ki? O’nun her mesajı bu vasfı taşımıyor muydu?” şeklinde haklı itirazlar da yapılabilir. Bununla birlikte, ona ait bazı mesajların, mümin gönülde diğer bazılarından biraz daha fazla tesirli olduğu da bir gerçektir.

Bu soruya bizim cevabımız ise yeni başlayıp uzun olmasını ümit ettiğimiz yazı silsilesinin ana omurgasını teşkil ediyor. Bundan ötürü, sonraki yazılarımızın çoğu bu konuyu çağrıştıracak, belki sık sık atıflar yapılacaktır. Bu soru o yüzden ilk yazının konusu olarak seçildi.

“Allahumme er-Refîka’l- A’lâ!”

Evet, Hz. Peygamber (sas)’in en güçlü mesajının; O’nun ruhunun ufkuna yürüdüğü en son anlarında mübarek dudaklarından dökülen “Allahumme er-Refîka’l- a’lâ!” sözleri olduğu söylenebilir. “Allahım, En Yüce Dosta!” anlamına geliyor bu sözler.

Önce o anlara gidelim, sonra niçin böyle bir kanaate sahip olduğumuzu ifade etmeye çalışalım.

“Vefatı sırasında başı göğsüme dayalı idi.” diyen Hz. Âişe o anları şöyle anlatır:

“Resûlüllah’ın önünde içinde su bulunan bir kab vardı. Elini bu kaba daldırıyor, sonra elini yüzüne sürüp ıslatıyor ve “Lâ ilâhe illallah, muhakkak ölümün sekeratı vardır.” diyordu. Ardından sağ elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve şöyle demeye başladı: “Allahumme er-Refika’l- a’lâ!” Sonra birden eli suya düştü.” (Buhârî, Meğâzî, 83)  Hz. Âişe, Resûlüllah’ın son sözünün bu olduğunu ifade etmiş ve bunu duyunca da “Artık bizi tercih etmiyor.” demiştir.

Evet, Allah Resûlü en son anında bu cümleyi söyleyerek aramızdan ayrıldı. O, bu sözleriyle insan hayatının mahiyetini ve anlamını ifade buyurdu. Böylelikle “hayat, kişinin kendisini Allah’a ulaştırmasından ibaret bir süreçtir.” mesajını verdi. Kendi hayatının da bundan farklı olmadığını dile getirmiş oldu. O, kendi idrakler üstü ufkunda her an ayrı bir terakki ile Yüce Allah’a yaklaştı. Peygamberlik vazifesini mükemmel bir şekilde eda ettikten sonra artık onun da aramızdan ayrılma vakti geldi. Bu, aynı zamanda artık dünyanın onun gibi birisini omuzlarında taşıyamaz hale gelmesi demekti. Hakikat-i Muhammediye, hakikat-i Ahmediye’ye ulaşma adına dünyada yaptığı yükseliş ve urûcunu artık göklerde ve ötelerde devam ettirecekti. Kıyametin kopup, Hz. Peygamber’e Makam-ı Mahmud’un verilmesiyle de noktalanacaktı. Bu, Efendimizin kendi idrakler ötesi kubbesine kendi başını değdirmesi ve onunla da kalmayıp defalarca adeta başını ona vurarak çatlatmasıydı.

“Ben bir yolculuk yaptım.” dedi adeta Allah Resûlü (sas). “Hayatımız birer yoldan ibaret olup bu yolun sonunda da Allah’a ulaşmak vardır. Hepimiz kendi kulvarlarımızda kendimizi Allah’a vardırmak, O’na kavuşmak için yollardayız.” diye fısıldadı gönüllerimize.

Onun peygamberliği, ibadetleri, her yönüyle örnekliği, dünyadaki her nefesi, kendi yolculuğu adına attığı adım, aldığı mesafeden ibaretti. O, Cenab-ı Hakk’a “Allahım, En Yüce Dosta!” diyerek diğer bütün sevgilileri arkada bırakmış ve En Sevgili’ye doğru yolculuğunu ayrı bir buudda sürdürmeye devam etmişti.

Bütün hayat, her karesiyle, her santimiyle, her anıyla En Yüce Dosta kavuşma adına bir vesile, bir sebeptir. Hz. Peygamber bunu en iyi şekilde değerlendirmiş ve bizlere en son anında “Allahım, En Yüce Dosta!” diyerek, bütün mesajlarını, tebliğini, misyonunu, insanların bulunmaları gereken yeri ve hedefi özetleyivermiştir.

Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl

Bu Nebevî mesaja göre; Allah gaye, insan hayatı da yoldan ibaret olunca, yolcu olan insana kalan da bu yolda yürümek olmuştur. Yolcunun inancındaki enginliği, İslamî anlayışındaki sağlamlığı, ihsan şuurundaki derinliği, düşünce ufkundaki zenginliği, samimiyeti, ihlası, azmi, kararlılığı ve Hakk’a karşı vefası gibi nitelikleri de onun bu yürüyüşündeki belirleyici faktörlerdir. Bu faktörlere bağlı olarak bu yolculuk, bazen yürüme, bazen koşma, bazen de yerinde sayma gibi farklılıklar arz edebilir. Yolun bazı kıvrımları savrulma riski taşıdığı, tırmanma şeridi mesafe almayı zorlaştırdığı gibi, yol yorgunluğu da takati kesebilir. Yollarda takılıp kalma ise her zaman büyük bir tehlike olarak varlığını hissettirir.

Bu yolda yürüme azmindeki insanın gönlünde önce bu yolda yürümeye yönelik düşünceler doğmaya başlar. Belki hemen aynı anda böyle bir ihtiyacı olup olmadığını anlamaya çalışır. Aklına gelen; “Acaba ben de yürüyebilir miyim?” “Denesem mi acaba?” “Yapabilir miyim?” “Gerek var mı?” gibi sorulara cevaplar arar. Kim bilir belki de bu düşünceler, bu fikir sancıları bile böyle bir yola farkında olmadan girmek için birer duadır. Bu sorularla her gayretli müminin yaşadıklarını o da yaşamaya başlar. Artık o bir “tâlib”dir.

Böyle bir sancıyı zamanında Hz. Bediüzzaman da yaşamıştır. Son dönem talebelerinden Mustafa Sungur abi bir defasında Üstadın odasına girmiş, söz dönmüş dolaşmış ve Üstadın şu cümlesine gelmiştir. “Kardeşim, ben evrad ü ezkarımı yaparken acaba Ebu’l -Hasen Şazelî hazretleri gibi yapabilir miyim, onun duyduğu gibi duyabilir miyim diye kendimi yıllarca zorladım. Şimdi elhamdülillah duyuyorum.”

Üstad gibi bir beyin yapıcı, bir ufuk insan bile kendine bir hedef belirlemiş ve bıkıp usanmadan yıllarca kendini zorlamış, sonunda da Allah’ın izniyle muvaffak olmuştur.

İşte insan, bu niyetinde sabitkadem hale gelince “mürid” olur; gözü hedefinden başka bir şey görmez. Yüce Allah’ı irade eder ve neticede de O’nun muradı haline gelir.

Hedefine kilitlenen bu insan, artık “vira bismillah” deyip belli bir disiplin içerisinde hedefine doğru yola koyulur. Artık “sâlik”tir o. Şah damarından daha yakın olan Zat’a karşı tabiatındaki uzaklığını aşmaya, dolayısıyla O’na yaklaşmaya başlar. Artık hissettiği ihtiyacı, iştiyakıyla destekleyebildiği ve az önce bahsedilen faktörleri iştiyakıyla işletebildiği ölçüde mesafe alır. Acziyet ve fakrını idrakle, mazhariyetlerine karşı şevk ve şükürle, kalbini söyletme, ruhunu işletme derdiyle yol kat eder. Yıllar ve yıllar sürecek kutlu bir çiledir bu.

Ve bir an gelir, sâlik, yolun sonundaki final çizgisini görür. Her varlığın ardındaki Hakk’ın o gizli elini müşahede eder. Dört bir yanında cevelan edip duran esmâyı avlar hale gelir. İradesiyle kulluğunun hakkını verir, ubudiyetini ubûdete yükseltir. Hissini en zirvede muhabbetullah ile taçlandırır, akıl ve zihnini enfüste ve âfakta yaptığı tefekkür neticesinde marifetullahla zenginleştirir. O bütün bunları biiznillah başardığı için de Latife-i Rabbaniyesi, müşâhedetullaha mazhariyetle şereflendirilir.

Ulaşan, eren manasına gelen “vâsıl” ise, bütün bunları aşkın ve hepsinin ötesinde, zaman ve mekan üstü duyuş, seziş ve hissedişlere mazhar müntehînin adıdır.

Cüneyd-i Bağdadî’nin söylediği “Men talebe ve cedde vecede.” “Kim talep eder ve talebinde ciddi olursa istediğine ulaşır.” sözü, bütün bu anlatılanların gayet veciz bir hülasası gibidir.

Sonraki yazılarımızda, İslam’a ait manevî hayatın, ruhî boyutun ifadesi olan Tasavvuf ve ona ait literatür üzerinde -inşallah- tafsilatıyla durulacaktır.

 

 

Diğer Yazılar

Hizmet'e Dair Ne Varsa...

Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi

Privacy & Cookies Policy