Yazarlar

Zorlanma Gönüllü Yap | MEHMET YAVUZ ŞEKER

Tasavvuf, İslam’ın manevî yönünü, ruhî buudunu, özünü anlatır, onu tarif eder ve aslında bunlar kadar yaptığı bir diğer şey de Müslümana, itaatin ve alışmışlığın ötesine geçmesini öğretmesidir.

İslam kendine ait bir öğretiyle gelmiştir ve kendine göre bir mesajı vardır. İslam, müntesiplerini etkiler, onları şekillendirir, onlara bir yaşam biçimi sunar. Bu yaşam biçiminde birtakım yükümlülükler ve düzenlemeler vardır. Bütün bunlar, insanın eğitilmesine, taallüm ile tekemmülüne yöneliktir.

İslam’ın ruhî boyutunun ifadesi olan tasavvuf, mümini ilk önce imanî açıdan ele alır. Onu, İslam’ın öngördüğü tevhit anlayışına ulaşabilmesi için eğitir. Bir başka deyişle, Müslümanın hakiki tevhide ulaşıp sarsılmaz bir imana sahip olabilmesi, bütün icraatın Allah’a ait olduğu hakikatine uyanabilmesi, tasavvufun birinci ve ana hedefidir. Gerçek muvahhit, olup biten her şeyi Allah’tan bilir, olup biten her şeyin Allah’a ait olduğunu idrak eder, olup biten her şeyin Allah ile gerçekleştiğini fark eder, farkın da ötesine geçip müşahede eder. Hz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Bu kısım tevhit sahipleri, her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk’ın sikkesini görür ve her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhit melekesi maliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.” (Mesnevi-i Nuriye)

Hz. Üstadın “huzurî bir tevhit melekesi maliki olurlar” ifadesi çok orijinaldir. Buna göre, hakiki tevhide ulaşan bir mümin, her şeyde Yüce Allah’ın mührünü, imzasını görür ve bu şuur onu hep O’nun huzurunda olduğu gerçeğine uyandırır. Böylelikle de “Siz nerede olursanız O sizinle beraberdir” (Hadid, 57/4) ayeti, o insan hakkında tecelli eder. Bu, imanî açıdan maksadın tahsili gibidir.

Tasavvuf, mümini, imanî yönden ele aldığı aynı zamanda mükellefiyetler açısından da ona rehberlik yapar. Farzlarıyla nafileleriyle bütün ibadetleri en güzel bir şekilde eda edebilmesi için ona yardımcı olur, yol gösterir, teşvik eder, imrendirir. Efendimizin (sas) “Veda namazı kılın” (İbn Mace, Zühd, 15) buyurarak, namazdaki ve aslında bütün ibadetlerdeki odaklanmaya dikkatleri çekmesini hatırlatır. Hakk’a kulluğun, nefis ve hevanın baskı ve dayatmalarından kurtularak gerçek özgürlük olduğunu öğretir.

Ve tasavvuf bütün bunlarla eş zamanlı olarak mümini insanî yönden yetiştirir. Bencillikten, her türlü iddiadan onu uzak tutar. Öfke kontrolünü ona yaptırır, sabrı öğretir. Yumuşak, uyumlu, hoş görülü olabilmenin yollarını gösterir. Allah ahlakı, Peygamber ahlakı gibi hedeflere yöneltir. Yüksek ahlakî değerlerle donanabilmesine yardımcı olur.

Ve işte bütün bunlara kendini bırakan, itaat bilinciyle, yaratılış gayesini gerçekleştirme niyetiyle kendini İslam’ın özüne salan bir mümin, Allah’ın tevfikiyle hem itikatta hem yaşantı da ve hem de ahlakta yüksek bir yaşam biçimine ulaşır. Dinin emir ve düzenlemelerine ait itaatin ötesine geçer. Herkesin zorlanarak ancak eda edebildiği dinî yükümlülükleri gönüllü ve hevesli bir şekilde yerine getirir. Yüce Allah’ın semaya ve arza “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin!” buyurduğunda onların “Gönüllü olarak geldik.” (Fussilet, 41/11) demeleri gibi, o da gönüllü olarak Hakk’a kulluk eder.

Bunların hepsi, en başta ve her zaman Allah’ın yardımıyla, tevfikiyle gerçekleşir. Kula bakan yönüyle ise onun, Kur’an’ın ve sünnetin mesajını içselleştirebilmesine, özümseyebilmesine bağlıdır. Kul, İlahî irade ile tam bağdaşan bir hayat için gerekli bütün faziletli nitelikleri elde etme iradesini göstermek, bireysel disiplini kazanmak suretiyle bunları elde edebilir.

Din, imandır, ibadettir, muameledir, haram helaldir, ahlaktır, nasihattir. Bunların edası da insanın iradesine, sabrına emanet edilmiştir. Yükümlü bir varlık olan insan, bunları sürdürmek zorundadır. Nefis, doğası gereği bunlara direnir, yapmakta zorlanır. İşte tasavvuf, böyle bir hayatın, gönüllü, istekli bir şekilde edasını mümkün kılan yegâne yoldur. O, İslam’ın mesajını içselleştirebilmek, onu fıtratın bir boyutu haline getirebilmek, temkin ve teyakkuz içerisinde ve bitmeyen bir şevkle yaşayabilmek için olmazsa olmazdır.

Saadet Asrından günümüze kadar, İslam’ı büyük bir titizlikle yaşayan, heyecanlarını hiç kaybetmeyen büyükler, böyle bir anlayışla, idrakle azimlerine sarılmış ve Cenab-ı Hak’kın tevfikiyle muratlarına ermiş, vuslata mazhar olmuşlardır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu