Yazarlar

Zındıka komitesi hâlâ iş başında… | Recep Atıcı

Kadimden bu yana İman ve Kur’an hizmetini potansiyel bir tehlike olarak gören zındıka komitesi, her türlü zorbalığı, her türlü baskıyı ve hatta şeytanı bile şaşırtacak akla hayale gelmedik desiseleri ortaya koymuştur. Bediüzzaman, Emirdağ Lahikası’nda bu meseleyi şöyle ifade eder:  “Otuz sene evvel Dâr-ül Hikmette a’za iken, bir gün arkadaşımızdan ve Dâr-ül Hikmet a’zasından Seyyid Sa’deddin Paşa dedi ki: ‘Kat’î bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: “Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi yani zındıkayı, (dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız.” diye senin i’damına hükmetmişler. Kendini muhafaza et.’”

Evet, Hizmet­­-i Kur’aniyye onlar için her ne şekilde olursa olsun bitirilmesi gereken bir olguydu. Ancak yapılan bütün zulümler, işkenceler, mahpuslar ve sürgünler bitirmek yerine aksine Hizmet hareketinin güçlenmesine sebep oldu. O zaman denenmesi gereken son bir yol vardı, o da bu yapının parçalara ayırarak bölünmesiydi. Bu maksatla yıllardan beri Hizmet­­ hareketinin başındaki insan olan Hocaefendi’ye alternatif isimler arandı.

Planlanan hedefe ulaşabilmek için Hocaefendi’nin çevresinde bulunan insanlara para, makam, itibar teklif edilse de çok şükür tevessül eden olmadı. Tam aksine Hizmet hareketi hem büyüdü hem de yek vücud olarak yoluna devam etti. Bu maksatla dönemin Başbakanı tarafından MİT’in başındaki insana özel olarak Hizmet hareketinin işleyişine son vermesi istendi. H. Fidan da bunu yapabilmek için MİT’teki diğer cemaatlerle ilgili dosyaları kaldırıp ilgililerin tamamını hareketin dosyasına odaklandırdı. Artık camia terör listesindeydi.

Bu maksatla kendilerince iki başlı bir strateji geliştirdiler. Önce Hizmet hareketine gönül verenler uzaklaştırılmalı sonra da etkili isimler dağıtılmalıydı. Bu maksatla perde ardında fişlemeler, görev yerlerinde yaşatılan sıkıntılar başlatıldı. Emniyet, yargı ve bürokrasinin diğer ayakları bu işte öncelikliydi. Diğer yandan camiayı bölecek güvenilir ve etkili birine ihtiyaç vardı. Akla gelen ilk isim Kemaleddin Özdemir oldu. Kendisi Hocaefendi’ye yakın görünen, sevilen ve itibar edilen biriydi. Ankara’yla irtibatını hiç koparmayıp, evi ve ofisi hep oradaydı. Ankara’daki iş adamlarının ona muhabbeti vardı. Gittiği yerde itibar görür ve etrafını etkileyen bir nezaketi vardı. Ayrıca Bediüzzaman’ın talebelerinden Said Özdemir’in oğluydu ve bu yüzden diğer Nur cemaatleri üzerinde de tesiri vardı. Kendini camianın düşüncesine yakın gören emniyet ve yargı mensuplarına özel ilgisi olup onları etrafında tutmaya gayret ediyordu. Bütün bu özellikleriyle MİT’in özel tercihi haline geldi ve onun farklı zaaflarından yararlanarak kendi bünyelerine katmayı başardılar. O dönemin içişleri bakanı Beşir Atalay, Cemaati bölme meselesi karşılığında her türlü teklife açık olduklarını bizatihi özel olarak ifade etti. Bu arada Başbakan ile görüştürüldü ve camiayı bitirme stratejisini kendisine anlattı.

Bu görüşmeden sonra ilk olarak Hocaefendi ile camia arasında irtibatsızlık olduğu kurgusu her yerde dillendirilmeye başlandı. Bu şekilde bazı insanların Hocaefendi’nin adını kullanarak derin bir yapılanmaya gittiği ve aslında art niyetli oldukları ısrarla anlatılarak Hizmet hareketi içindeki birçok insanın kafası karışacaktı. Böylece harekete yakın olan bürokratlara 2010 yılından beri yapılan kıyımlar meşrulaştırılacaktı. Hocaefendi, kendisi bahane edilerek birçok kıyımın olduğunu, yapılan her kirli işin harekete ihale edildiğini çok iyi biliyor olmasına rağmen umumun selameti adına bu tür sıkıntılara bir müddet göğüs gerdi. Bu yüzden kıyım planı gerçekleşse de hareketi bölme planı tutmadı. Dolayısıyla Özdemir’in durduğu yeri fark eden herkes ondan uzaklaştı.

Ancak yapılan bu algı çalışmasının sonucu olarak hareket içindekiler arasında bile, Hocaefendi’yi dinleyenler ve ondan bağımsız hareket edip kirli işler çevirenler şeklinde zihinlerde bir tortu meydana geldi. Bu başlangıç için fena sayılmazdı. Tam da bu aralar 17 Aralık operasyonu oldu. Onun sonrasında Başbakan dâhil herkes aynı şeyi dillendirdi. Güya bu operasyonu yapanlar hareketin adını kullanan karanlık odaklardı. Bunlar sadece Başbakan’a değil Hocaefendi’ye de ihanet ediyorlardı. Bunun üzerine anlık bir panik yaşandı ve bu panik havası içinde hareketin fertleri duracakları yeri tam kestiremedi. Acaba bütün bunlar doğru muydu?

İşte tam bu esnada Hocaefendi’den o meşhur mülaane sohbeti geldi ve bununla hareket mensupları her şeyin bir algı oluşturma gayreti olduğunu anlamış oldu. Saflar anında sıklaştı. Hocaefendi’nin sabrını zorlayanlar ve onun bu olayda da sessiz kalacağını düşünenler için bu tam bir tokattı. Bu olayla oyunları bozulunca derhal strateji değişikliğine gidilerek beddua üzerinden Hocaefendi üzerine gidildi.

Bu arada dönemin Başbakanının, cemaatlerin koruyucusu olduğu, Ayasofya’yı yeniden cami yapacağı, Risalelerin diyanet eliyle basılacağı Üstad’ın talebeleri üzerinden halka anlatıldı. O güne kadar medyaya hiç çıkarmadıkları insanları her gün ekrana taşıdılar. Günlerce kara propaganda yapılarak Hocaefendi’nin özür dilemesi gerektiği dile getirildi. Ancak bu oyun da tutmadı ve Hocaefendi o sohbet ile hareketi fikir dağınıklığından kurtardı.

Ancak zındıka komitesi hala iş başındaydı. Bütün bunların ardından herkesin malumu 15 Temmuz sahte darbe girişimi yapıldı. Hiç araştırmaya gerek duymaksızın darbenin faillerinin harekete mensup insanların olduğu gündeme sokuldu. Bu plan işe yaramış ve halk yıllarca sevgi ve şefkat gördüğü cemaat gönüllülerini bir gecede hain ilan etmişti. Artık bundan sonrası kolaydı. Olağan üstü hal ilan edilerek hareket tümden yeryüzünden silinmeli ve dünyaya da bu hareketin bir terör örgütü olduğu ikna edilmeliydi.

Neyse ki herkesin bir planı olduğu gibi Allah’ın da bir planı vardı. Evet, Anadolu sathında ve bazı üçüncü dünya ülkelerinde yapılan bu şer odaklı plan bir nebze başarılı olmuş olsa da yine istediklerini tam elde edememişler ve cemaati kendi içinde bölerek hedefledikleri amaca ulaşamamışlardı. Zira Hizmet hareketi yaşanan sürgünler vasıtasıyla gidilen yeni yerlerde yeni sürgünler vermeye başlamış, gösterdiği metanet ve sabırla dünya nezdinde hüsnü kabul görmüştü.

İş böyle olunca öteden beri Hizmet hareketini bölme çabası içinde olanların paçaları tutuştu. Zira kendisine bel bağladıkları insanın belli rahatsızlıkları vardı ve yavaş yavaş çaptan düşmeye başlamıştı. Hemen ne yapalım telaşıyla çevir kazı yanmasın diyerek; “Cemaatin derinleriyle AKP’nin derinleri Erdoğan sonrası için barış görüşmelerine başladı” fitne-fesat bir deli saçmasını sosyal medya vasıtasıyla şimdilerde gündeme getirdiler. Bundan asıl maksat kalbi ve kafası karışık insanların zihnini bulandırarak tekrar planlarını hayata geçirme düşüncesidir. Ancak Allah’ın izniyle bu plan da kesinlikle akim kalacaktır. Zira bu, zındıka komitesinin çaresizliğini gösteren son çıkışıdır. Bu hizmete ömrünü vermiş insanlar içinde bu deli saçmasına sıcak bakacak hiç kimse yoktur. Çünkü yaşanan evlat acısı kolayca sarılabilecek bir yara değildir. Fert bazında bazı kimseler kendi hukukundan vazgeçseler bile hiç kimse İman ve Kur’an davası adına işlenen bu cinayetleri affetme hakkına sahip değildir. O yüzden bu sinek misüllü mide bulandıran beyanlar, Kur’an’ın tabiriyle ‘recmen bil’gayb’ yani karanlığa taş atmaktan ibarettir. Allah’a çok şükür ki bizler attığımız taşın nereye ve kime isabet ettiğini bilerek atıyoruz.

Son olarak merhum N. Fazıl’ın şiirinden bir kıta ile bitireyim:

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu