Yazarlar

Zindandaki Beyaz Güvercine… | İSMET MACİT

Aynı toprakta yeşerip, aynı ışığın başlarımızı okşadığı tohumlardık biz. Gençliğe adım attığımız yıllarda tanışıp aynı mekanların manevi atmosferinde nefes aldık. Beraber büyüdük, omuz omuza birlikte koşturduk Hizmet adımlarıyla…

Şimdi sen zindan karanlıklarında çile yudumluyor ve masmavi göklere kanat çırpacağın günleri sayıyorsun. Ben ise senin belli vakitlerde gördüğün gökyüzünü odamın penceresinden seyrederek bu satırları yazıyorum. Ve gökyüzü böyle maviye boyanınca bu güzelliğe en çok yakışan paslı kafeslerdeki beyaz güvercinler düşüyor aklıma.

Seni çok özledim dostum. Ve anladım ki özlemek; yürekteki yaranın akla hatıralar düştüğünde yeniden her seferinde tekrar tekrar kanamasıymış. Gözyaşı ise yürekten akan kanın tâ kendisiymiş..

Hâtıralarla avunmak tabirinin ne manaya geldiğini şimdi anlıyorum. İsmin, kalbime bir çığ tanesi gibi her düştüğünde Konya’da buluyorum kendimi. Sanki zaman hiç geçmemiş, bizler hala yirmili yaşlardayız. Hukuk fakültesine yeni başlamanın heyecanı, yeni dostluklar, yeni bir şehir… o kadar yenilik içinde hepimizin başına bir talih kuşu gibi konan Hizmet ile tanışma şerefi..

Bazen o mayamızın karıldığı evlere süzülüyorum sessizce. Kaldığın ev nasılda tertemiz olurdu.. Takılırdık sana “seni alan kız yaşadı” diye.. Kaldığın evleri hiç dağınık görmedik.. yaşantın gibiydi.. Tertip düzen sende mana kazanırdı. Sadece fiziki tertip düzen değil gürül gürül tespihatlar, nöbetçilik esnasında dinlenen Kur’an’lar, dinlenen vaazlarda dökülen gözyaşları, yapılan dersler…

Sonra buruk bir tebessüm misafir oluyor yanağımın kenarına. Aklıma alet edevat çantan geliyor. Sadece kendi evinde değil yakın yerdeki arkadaşların tamir işlerine koşturman… Musluk mu patladı, kalorifer mi çalışmıyor, elektriklerde sıkıntı mı var… akla hemen sen gelirdin.. Hatırlar mısın başka bir can dostumuza bir gün hayret ifadeleriyle şöyle demiştin: “Bu patlamış bir ampulü bile değiştiremez. İnşallah bu türlü işten anlayan bir abla ile evlenir de ha bre tamirci çağırmak zorunda kalmaz…”

Kumral saçlarını kulaklarını kapatacak şekilde uzatırdın da masmavi gözlerine nasıl da yakışırdı… “Utanmak (haya) imandandır” ya sen tepeden tırnağa haya abidesiydin. Bir gün direğe çarpacak diye endişe ederdik zira kafanı hiç kaldırmaz, adeta kaldırım taşlarını sayarak yürürdün.

İmam hatipliydin. Kur’anı çok güzel okurdun. Namazlarda ise genelde Rahman Suresi’ni okurdun da biz kim bu ‘Kezban’ diye kızdırırdık seni.

Hatırlar mısın? Musalla mezarlığının yakınındaki evde finallere çalıştığımız bir gece seninle alakalı konuşuyorduk. Ben dedim ki; “bu gece vakti mezarlıktan geçer ve bize baklava alır gelir. Zira korku nedir bilmez..” diğer arkadaş ise “zannetmem geçemez..” deyince atlayıp “elbette geçerim..” deyip gece mezarlıktan otogara kadar gidip bize baklava almıştın. Yıllarca konuşmuştuk bu hatırayı tatlı tebessümlerle.

Bak şimdi ağlıyorum dostum. İçerde çocuklar duymasın diye içime hıçkırıyorum. Zaman nasılda geçmiş, senin yavruların da bizim çocuklar da bizim bu hatıraları yaşadığımız yaştalar.

Kahrolası bir darbe bahanesi ile sana ve senin gibi memleketin yağız delikanlılarına kıydılar. Kör testerelerle dal budak ne varsa kanattılar. Sizi sevdiklerinize, ülkeyi ise huzura hasret bıraktılar.

Neydi suçumuz diye düşünme dostum. Sen ve senin gibilerin suçu memleketinizi ve insanını sevmenizdi. Asıl suçlular ise, kutsalı boşluklarını doldurmada bir dolgu maddesi, halkı uyutmada bir ilaç gibi kullanan menfaat şebekesidir. Anayasasını şeytanın yazdığı, kan ve gözyaşı üzerine kurulan kötülük imparatorluğu memlekette iyi olan ne varsa tarumar etti..

Elli yıldır dertli bahçıvanların gözyaşlarıyla suladıkları bahçelerde ayaz olup estiler dostum. Gülleri kuruttular, lalelerin boynunu kırdılar, menekşeleri çiğnediler, papatyaları ezdiler… Hasılı demirden sopalarla çemanzârı harap ettiler.

Hani izleye izleye ezberlediğimiz Reis Bey filminde bir hapishane sahnesi vardı. Bir aşık sazıyla bir türkü söylüyordu:

“Kar mı yağdı güvendiğin dağlara
San mı değdi de mor sümbüllü bağlara..”

İşte dostum tam da böyle oldu.. dağlarımıza kar yağdı, bağlarımızdaki sümbüller ise bir zemheri soğuğuyla kavruldu.

Öfkeden beslenen, hasetten sulanan, cehaletten cesaret alan karanlık seviciler güneşi balçıkla sıvamaya kalksalar da adalet rüzgarı o çamurları bir gün yüzlerine yapıştıracak ve küsuf yaşayan hakikat güneşi memleketin ovasını obasını, dağını yamacını yeniden aydınlatacak inşallah…

Gözyaşlarınız dostum… suyu çekilmiş vadileri suluyor şimdilerde. Onlar bitirdik deseler de fidanlar boy veriyor dünyanın dört bir yanında…

Kanatlarını hazırla dostum mavi gökler sizleri bekliyor. Bu topraklar bu gökyüzü sizin onları özlemenizden daha fazla özlediler sizi… Nefes nefese koşturacağınız şimdilerde sizlerden yetim kalmış ülkeniz süvarisini özlemiş bir kısrak gibi… O zindan kapılarının paslı kilitleri çözülecek ve siz sevinç gözyaşlarıyla sevdiklerinizin omuzlarını ıslatacaksınız. Rabbimizin sonsuz rahmetinden bunu diliyoruz…

Hayal et, iste.. Allah vermeyeceği şeyi istetmez kulundan..

Hürriyetini, sevdiklerini, gece gündüz koşturacağın Hizmet günlerini… İste dostum Hz Yusuf misal Kudreti Sonsuz’dan.

Birileri sizi zindanla korkuttu ama siz Yusuf adımlarıyla yürüdünüz oralara… Ve Yusuf misal çıkacaksınız o karanlıklardan…

Ve bir gün mutluluk gözyaşları döktüğümüz sohbetlerde buluşacak, demlik başında o tarihe bir baht gibi düşen hatıralarınızı dinleyeceğiz… Çıktığında göreceksin dostum döktüğünüz her bir damla gözyaşı ne fidanlar sulamış ve cennet yamaçlarında ne fidanlar yeşertmiş…

Tüm ülke, sevenleriniz, gözlerini zindan kapılarına dikmiş sizleri intizar ediyor…

Görüşmek, kucaklaşmak ve nurlu geleceğe birlikte yürümek ümidiyle..

Sana ve size hasret pür kusur kardeşin…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu