Yazarlar

Vefanın en düşük hali: Aramak!

Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

“Kimse Yok Mu?” depreme, afete maruz kalıp sağ kalan insanları o afet ve felaket ortamından çekip kurtarmak için geliştirilen bir sözdü. Arama kurtarma ekipleri bir yıkık binanın başına gelip yüksek sesle bağırıyordu: “Kimse var mııı?” Kısık bir ses, bir inilti, bir nefes duyulursa, cılız da olsa bir aksi sada gelirse hummalı bir çalışma başlatılıp o can oradan kurtarılıyordu. Altında kaldığı tonlarca beton bazen tırnaklarla kaldırılıyor ama o sese, nefese mutlaka karşılık veriliyordu.

Marmara depreminden daha ağır

Ülkede Marmara depreminden daha ağır, daha yıkıcı ve tesiri daha kalıcı bir afet-felaket yaşandı. Ali Bulaç hasar daha hafifken, 2014 yılında bunu: “Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket” olarak tanımlamıştı. Yeni bir tanımlama yapılırsa “Moğol istilasından bu tarafa Anadolu’nun yaşadığı en yaygın ve haysiyetsiz zulüm” denebilir. Hiç bir işgalci güç zulmederken bu kadar alçalmamış, ilkesizleşmemişti. Bu felakette insanlar Marmara Depremindeki gibi betonların değil, vergi verdiği devletin ezici paletleri altında kaldı. Müteahhitlerin, Veli Göçer’lerin ihmaliyle kıyaslanmayacak sonuçlar doğuran hukuk adamları(!)nın ihanetine uğradı. Ülkenin her yerinde, her evi etkileyen yıkımlar yaşandı. Üstelik bu afet deprem gibi gecenin bir yarısında ve bir anda gelmedi. Göstere göstere, adeta bağıra bağıra geldi. Ama insanlar rahatını bozmak istemedi, kılını kıpırdatmadı.

Şimdilerde yavaş yavaş bütün toplumu etkileyen bu (beşeri) felaket, bir kesimi beş senedir presliyor, linç ediyor. Ülkenin en hayırsever, en eğitimli, donanımlı, iyi kalpli insanlarını vahşilikte sırtlanları geçmiş, yığınların önüne atıyor. Çok ağır ve yoğun geçen zulüm süreç pek çoğumuzun psikolojisini bozdu. İnsanlığımızdan utanır, insanlar arasında bulunmaktan sıkılır olduk. Ahlaksız, vicdansız muamelelere dayanamayıp canına kıyanlar oldu. İnsanlar depremden önce sahip olduğu her şeyini (malı, mülkü, imkanı, makamı, arkadaş çevresini vb) kaybetti. Anne baba varken yetim, akrabalar arasında kimsesiz kaldı.

Bu süreçte köşesine çekilmiş insanlar var

Eğittiği, okuttuğu, ömrünü adadığı öğrencilerinden, onların velilerinden “hain” damgası yiyip hayata küsen öğretmenler var. Hapishanede ziyaretçisi olmayan, bir mektuba, selama hasret Yusuflar var. Eşinden, evladından ayrı yaşamak, eşkiyanın şerrinden korunmak için saklanmak zorunda kalan var. Kendisi gurbet ellerde, belki rutubetli, soğuk kamplarda barınan, çoluk çocuğundan ayrı olanlar var. Annesi babası hapiste kalan gençler, çocuklar var. Hastanede doğup, ağaç, çiçek, güneş yüzü görmeden hapishanede büyüyen bebekler var. Akrabası, konu komşusu selamı kesmiş kalabalıklar içinde yalnız yaşayanlar var. İşkence görüp utancından anlatamayanlar var. Cezaevinden çıkmış, ama dışarının duyarsızlığından, acımasızlığından koğuşunu arayanlar, dışarıyı içeriden bunaltıcı bulanlar var. Bu insanların hepsi dertlerini paylaşacak, eleminin bir kısmını alacak, kendisine biraz umut, biraz teselli verecek bir nefese, sese muhtaçlar. Dünya ahiret kardeş bildiklerinden, aynı yolda yürüdüğü, aynı kaderi paylaştığı insanlardan bir haber, bir mektup, bir “Aloo” bekliyorlar.

Çok varlıklı iken bir günde malını mülkünü yitirmiş, iaşesi için gündelik işlerde çalışanlar, amelelik yapanlar var. Dünün itibarlı, himmet veren, saygı gören zengin abileri bugün de hal hatırları sorulsun, aransın istiyorlar. Dünün makam, mevki, konum sahipleri bütün rütbeleri sökülüp itibarsızlaştırıldıktan sonra en azından selam verilsin istiyorlar. Dün yemekleriyle, pasta börekleriyle, iç köfteleriyle gönüllerimizi fetheden, evlerine gitmek yemek yemek için can attığımız ablalar bir hatır sorulsun istiyorlar. Bana bir harf öğretenin kırk yıl hatırı var denilen öğretmenler talebelerinden “nasılsın hocam” sözünü bekliyorlar.

Bir kutsi hadiste Allahu teala “Bir kimse, bir mü’minden dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir” buyuruyor. (Müslim, Zikr 38) Türkiye’nin içinde o bunaltıcı, sıkıcı atmorferde kalıp ferahlatan bir ses, bir haber, bir dost nefesi duymaya hasret pek çok insan var. Yurt dışında olup canı boğazına gelmiş, hayatını kuramamış, yalnız başına bir köşede hal hatır sorulmasını, “nasılsın?”, “bir ihtiyacın var mı?” denmesini bekleyenler var. Çok şey değil, insanlar sizin niyetinizi görmek istiyor. Bir şey yapamazsanız bile sorulmasını bekliyor, dostlarının, arkadaşlarının varlığından emin olmak istiyor. Vefanın sadece bir semt ismi olmadığını, ölmediğini görmek istiyor. “Vefa bizim yamaçlarımızın gülüdür” sözü hala geçerli mi test etmek istiyorlar. “Kalmasın el uzatmadığın bir mahsun gönül” sözü kendilerine de uzansın istiyor.

Hukukunuza, dostluğunuza vefa gösterin!

“Ben zaten aranmaya sorulmaya muhtacım, beni de aramıyorlar ki!” sözleri mazeret değil. Aramak, sormak, dertleşmek, halleşmek sermaye istemeyen, gönülle, dille yapılan işler. Aranmasınız bile siz arayan, soran olun. Yol açan, kucak açan, “Aloo” diyen olun. İçinize kapandıkça karamsarlığınız artacak, hüznünüz, çaresizliğiniz katlanacak. Kabuğuna çekilmek çürümeye rıza göstermek, ruhunu karanlığa salmaktan başka bir şey değil. Aradıkça aranacaksınız. Dinledikçe dertlerinizi paylaşma fırsatı bulacaksınız. Dertler paylaştıkça azalır, sevinçler güzellikler paylaştıkça artar. Duygularınızı, düşüncelerinizi paylaşmaktan çekinmeyin. Sanırım hiçbir dönemde insanları ziyaret etmek, hal hatır sormak, telefonla aramak bu günkü kadar değerli olmamıştı. Bugün dünyanın herhangi bir yerindeki dosta ulaşmak bir tuşa dokunmak kadar yakın ve kolay. Arayın, sorun hukukunuza, dostluğunuza vefa gösterin!

İmkanınız varsa, bu zor zamanda dostlarınızı, arkadaşlarınızı ziyaret edin. Sahip olduğunuz kaynakları paylaşın. İmkanlar nisbetinde ihtiyaçlarını gidermeye çalışın. Ama hiç olmazsa telefonla mutlaka arayın, bir “Alo” deyip hasbihal edin.

Hadisi şerifte: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17) Deniyor. Hadisten ilhamla ben de diyorum ki bugünlerde vefanın en zayıf derecesi telefonla aramak, “alo” demek, hal hatır sormak olsa gerektir. Dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan bunu olsun esirgemeyelim. Başka şeyin mazereti olabilir ama aramamanın mazereti olmaz. Yarın süreç biter, ortalık düzelirse neden aramadığınızı hiçbir dostunuza izah edemezsiniz.

Herkes etrafına bakmalı ve hal hatır sormadığım, telefon etmediğim “kimse var mı?” diye sormalı kendisine. Kimse dostunu, yoldaşını enkaz altında bırakmamalı. Buna ölmemiş hiç bir vicdan müsaade etmez. Kısık bir ses, cılız bir nefes varsa dahi dostunuza el atın, içinde bulunduğu felaketten, sıkıntıdan çıkarmanın yollarını arayın.

http://www.tr724.com/vefanin-en-dusuk-hali-aramak/

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu