Yazarlar

Varşova’nın Karakışında Yitirdiğimiz Yiğit: Özkan Ersoy | RECEP ATICI

“Özkan Ersoy Bey kardeşim, 30 yıldır tanıdığım, iman ve Kur’an hizmetinin halis bir şakirdiydi. Adı ve soyadı gibi asil ruhlu, ciddi, fedakâr, mütevazi, hizmet aşkıyla dopdolu bir insan-ı kâmil idi. Problem çözmeye odaklı, kimseyi incitmeden, sıkıntılara karşı fevkalade duyarlı bir şefkat kahramanı olup örnek bir Müslümandı. Bir hizmet insanı portresi çizin dense, drobuyla o portreyi tam temsil edebilecek örnek bir şahsiyetti. Vefatıyla beni derin bir üzüntüye gark etti.”

Bu cömert ve samimi ifadeler, Özkan Beyi, Üniversite yıllarından tanıyan ve Hizmet Hareketi’nin ilk kuşak nesillerinden Prof. Dr. Zafer Ayvaz hocamızın. Aynı yıllarda İzmir’de okumuş olmam ve Çeçenistan’dan dönüşte Bakü’deki evinde ailecek misafir olduğum bu samimi dostu birazcık ben de tanıma imkânı buldum. Ayvaz hocamın onunla ilgili bu şeker şerbet ifadeleri elbette takdire şayan. Ancak kendisi edebiyatçı olmadığı için duygularını dile getirmede M. Akif’in; “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem” demesi gibi kalbinin hislerini ifadeden bîzâr kalmış. Keşke bir kalem erbabı çıksa ve bu yiğit insanı yadı cemil olarak gelecek nesillere emanet etse!..

İşte bu yiğit insan, aslen 22 Mart 1969 tarihinde Kütahya’da doğmuştur. İlk ve orta eğitimi burada tamamlar ve sonrasında Ege Üniversitesi tarihten mezun olur. Üniversiteyi bitirince Hizmet’teki ilk hicret mekânı Malatya olur. 1990’lı yıllarda başlayan yurt dışı hicret sevdası onu da kervana dahil eder ve böylece o yurt dışına giden saffı evvelden biri olur. Kendisi Bakü’de açılan ilk okulun müdürüdür. Komünizm’in paletleri altında 70 yıl preslenmiş bir toplumun yeniden ihyası için kolları sıvayan ilk kahramanlardan biridir o. O yıllar zor yıllardır. Zira öncesinde hiç zahmet çekmeden değirmenlerine su akıtılan Azeriler’in yokluk ve kıtlık yıllarıdır. Özgürlük sevdası, Moskova’dan gönderilen suların kesilmesine sebep olur. O yoksulluk günlerinin verdiği ızdırapla onların, “Kabakta yahşi idi” yani geçmişte ne güzel yaşıyorduk, dediklerini o dönemi yaşayan herkes bilir. Onun için Efendimiz (sav) buyururlar ki; “Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım. Çünkü açlık, ne kötü bir arkadaştır.” (Ebû Dâvûd, “Salât”, 367)

İşte Özkan Bey bu dönemde ipi göğüsleyenlerden biriydi. Hocaefendi yeri geldikçe bu ilkleri şöyle yad eder: “Ben, yurtlarını yuvalarını terk ederek bize ait değerleri dünyanın dört bir yanına taşıma adına farklı diyarlara dağılan arkadaşlardaki hicret ve hizmet aşkını gördüğümde hayret ediyordum. Sahip oldukları şiddetli arzu ve heyecan ve sergiledikleri yüksek kıvam karşısında şaşırıyordum. Henüz çok büyük bir hayat tecrübesi edinmemiş, üniversiteden yeni mezun çiçeği burnunda delikanlıların, damarlarındaki kanların cismaniyet ve dünya hesabına aktığı bir dönemde, bütün arzu ve heveslerini ayaklarının altına alarak dünyanın dört bir tarafına açılmaları ve göz kamaştıran işler yapmaları; bu olsa olsa Allah’ın büyük bir lütfu olabilir.”[1] İşte, Özkan Bey’de ‘Allah’ın büyük bir lütfu’ olan bu sevdadan payına düşeni alabilmek için iradesiyle işin içine girmiş ve genç olmasına rağmen, dirayeti ve çalışkanlığıyla bugün o ülkelerde gıpta edilen eğitim kurumlarının temeline ilk harcı dökenlerden olmuştur.

Evet, hizmet aşkıyla dopdolu olması onu muvaffak kılar. Bu muvaffakiyeti ona, bir başka zorlu ülke olan Bulgaristan’da açılacak okulun ilk tuğlasını koyma fırsatı verir. Bulgaristan, hem devlet olarak hem millet olarak oldukça zor bir yerdir. Çünkü coğrafi olarak Avrupa ülkesi olmasına rağmen toplum olarak bu vasfı taşımamaktadır. İş böyle olunca bu toplumda dikiş tutturmak oldukça zordur. Fakat Özkan Bey, zor yerlerin ve zor günlerin insanıdır. Hizmete ait işlerde olabildiğine sabırlı ve muhatabıyla çabuk diyalog kurabilen şahsına münhasır bir insandır. 1997 yılının kışında geldiği bu ülkede; 1 yılda Drujba (Dostluk) okulunun açılmasına vesile olmuştur.

Ancak dünyanın fani olduğu bu hizmetin müntesiplerinin şuur altına iyice yerleştirilmesi için olsa gerek 2011 yılına gelindiğinde bu kez direksiyonu Polonya’ya kırdı. Polonya, Baltık ülkelerinin çetin ceviziydi. Bu ülkedeki 10 yıllık sürenin ilk başlarında gene okulları idare etti. Son döneminde ise yılların tecrübesini genç arkadaşlarla paylaşmak üzere eğitim danışmanlığı yapıyordu.

Varşova’nın karakışında yitirdiğimiz bu yiğit, geride ‘Örnekleri Kendinden Bir Hareket’in muhteşem örneklerini bıraktı. Keşke hepsi yazılıp kayıt altına alınabilseydi. Heyhat! Millet olarak Tarih yapmayı seviyoruz ama onu kayıt altına almaya gelince özürlüyüz. Oysa Hocaefendi, yazdığı bir önsözde şöyle diyor: “Bizim şanlı mazimiz içinde her nedense tarih yazma tarih yapma ölçüsünde kaale alınmamıştır. Osmanlı’nın siyasi kültürel askeri hemen her alanda en çaplı tarihini yazanların yabancılar olması tesadüf olmasa gerektir.”[2]

Evet, Siyer kitapları Hz. Halid için; “Â’şa hamîden, mâte fakîden” derler. Yani “Herkesin övgüsüne mazhar bir babayiğit, kâmil bir insan olarak yaşadı, İslam’ın yitiği olarak da öbür âleme gitti. Ancak giderken geride dünyada mameleki adına hiçbir şeye sahip değildi.”[3] İşte Özkan bey için de böyle dense sezadır. Çünkü, oda gittiği üç ülkede övgüye mazhar, kâmil bir insan olarak yaşadı. Hizmet’in bir yitiği olarak da öbür âleme gitti. 30 yıldır yurt dışında olmasına rağmen, dünyada mamelek adına hiçbir şeye sahip değildi. Onun bütün dünyası Hizmet’in hatırını sayarken, kişilerin haklarını kuyumcu hassasiyetiyle korumaktı. Yaşanan bu süreçten her hizmet ehli gibi o da kendi payına düşeni aldı. Bu yüzden çocuklarının biri Yeni Zelanda’ya, diğer ikisi Hollanda’ya gitmek zorunda kaldı. O, 6 Aralık 2021 tarihinde dünya sürgününü tamamlarken geride gözü yaşlı bir eş ve altı çocuk bıraktı. Rabbim makâmını âli, mekânını Firdevs eylesin. Âmin.

[1] https://www.ozgurherkul.org/tag/muhasebe/

[2] Harun “Önden Giden Atlılar” Kaynak Yayınları, 2006 s.1

[3] https://www.herkul.org/tag/hz-halid/

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu