Yazarlar

Uhud’un yarası | Reşit Haylamaz

Baştan sona bir yaradır, Uhud!

Başlarında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir Peygamber olmasaydı, yoldan dönenlerin oyun bozanlığı kim bilir yeni yeni ne yaralara sebebiyet verirdi.

Buna rağmen Uhud’u bulandırmak, yaşanan geçici sarsıntıyı fırsat bilip horozlanmak isteyenler, Sultân-ı Rusül’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü haberi üzerinden kuvve-i maneviyeyi dağıtmayı hedefleyenlere sahne oldu, Uhud.

Öte yandan, içtihad edip okçular tepesinden erken inenlerin, daha isabetli bir tabirle iftara erken el uzatanların açtığı yara hâlâ kabuk bağlamış değil.

Günün sonunda, paramparça edilmiş yetmiş şehîd ve bu işi yapan tarafın başındaki kumandan Ebû Süfyân’ın bile sahiplenmekten ürktüğü bir vahşet var!

Ve yüzlerce yaralı…

Uhud’un yarası | Reşit Haylamaz 2

Neresinden baksanız bakın Uhud, kanayan bir yara.

Yaralar da çeşit çeşit; yeri geldiğinde dil yarası, ok ve mızraktan daha acı olabiliyor!

Uhud’da da öyle oldu; o gün sahâbe’nin kolu-kanadını kıran şey, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü şâyiâsının yayılmasıydı.

Haber yalandı ama yalandan nemalananlara gün doğmuştu; her tarafından kan kokusunun geldiği Uhud’u kana bulayan tarafın lideri Ebû Süfyân’dan medet dilenmeye başlayanlar bile vardı!

Akışına bırakılmış olsaydı gidiş, bitişi gösteriyordu ki çok geçmeden işin aslı anlaşıldı ve gidişatı değiştirecek hamleler gelmeye başlandı.

Uhud’un eteğinde yeni bir toparlanma başlamıştı.

Ne var ki sular durulmaya başlansa da ortalık, yara içre yaralarla doluydu!

Yürekler buruk, kalpler de kırıktı!

İşte Uhud, bunca yaranın en kısa zamanda tedavi ediliş destanıdır, aynı zamanda!

Nasıl mı?

Tedavi, hemen oracıkta başladı.

Sıcağı sıcağına Cibrîl-i Emîn’in solukları hissedildi, Uhud’da; henüz ayrılmadan önce 60 civarında âyet getirdi! Başta Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) muhatap alarak rahmetten, şefkatten, mülâyemetten, aftan, istiğfardan, istişareden bahsetti ve yaralar sarmalı içinden selâmetle çıkışın yollarını gösterdi, bir bir. Katılığın, sertliğin, atf-ı cürümlerin, eski defterlerin peşine düşmelerin bedelini önlerine koydu ve düşenin de elinden tutmak gerektiğini eslem bir yol olarak gösterdi.

Nasıl bir ahlâk ki sahâbe, okçular tepesinden inen 40 kişinin hepsini tanıyordu; bazıları on, yirmi, belki elli yıl daha yaşadılar, aralarında! Ne var ki gelecek nesillerin zihninde olumsuz bir iz bırakmamak için hiç birisinin ismini söylemediler!

Demek ki yaralansak da yara sarabilmektir, hüner!

Uhud’un özet geçtiğim bu yanı, belki müstakil bir yazının konusu olabilir; bugün, gözümüzden kaçan başka bir yönünü nazara vermek istiyorum.

Uhud, yaralıların yara sardığı bir meşcerelikti, aynı zamanda; o günün kaderini değiştirip hezimet görüntüsünü mutlak zafer noktasına taşıyan da yine yarasından kan damlayan sahâbîlerdi.

Başta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaralı dönmüştü, Uhud’dan. Mübarek dişi kırılmış, kırılan miğferinin iki demiri de iki yanağına batmıştı. Mübarek alnının saç bitimine gelen yerde de bir yarası, alt dudağının iç tarafında da patlama vardı.

Her ne kadar, “Allah’ım! Sen kavmime hidayet lütfet; çünkü bilmiyorlar…” dese de Uhud’a Peygamber kanı düşmüştü!

Sahâbeyi deli divane eden bir gelişmeydi bu. O kadar ki o iki demiri çıkarabilmek için Uhud’a iki diş daha düşmüştü. Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) o halde görür görmez hemen harekete geçen Ebû Ubeyde Hazretleri gelmiş ve demirin birini dişiyle ısırıp çıkarmak istemişti. Ne var ki derine batmış bir demirdi ve Ebû Ubeyde Hazretleri’nin dişini de kırmıştı. Hâdiseye şahit olan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) devreye girmek ve diğer demiri çıkarmak istese de buna fırsat vermedi, Ebû Ubeyde ve diğer dişiyle öbür demiri de çıkarmak istedi. O heyecanla fark etmese de ikinci dişi de kırılmıştı. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), “Normal şartlarda ön dişleri olmayan birisinin dudakları çöker ve görüntüsü de değişir; ancak Ebû Ubeyde (radıyallahu anh), dünyanın en güzel simasına sahipti. Zira iki dişini o, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bir acıdan kurtarmak için feda etmişti!” der.

Pazar sabahıydı.

Gelen haber, dün Uhud’dan ayrılanların yeniden saldırı kararı aldığı, Medîne’yi yıkmak için geldikleri istikametindeydi.

Uhud, devam ediyordu!

Yeni bir vahşete daha kapı aralanmamalıydı ve şehrin dışına çıkma kararı alındı; dünkü ordu toplanacak ve düşmanı takibe gidilecekti!

Önlerinde, esbaba tevessülde de örnek bir Peygamber vardı; yeniden takibe çıkarken miğfer ve zırhını giyen Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece gözleri görünüyordu!

Onca yaraya rağmen mazeret beyan edip de bu çağrıya katılmak istemeyen hiç kimse çıkmadı.

Üseyd İbn-i Hudayr’ın (radıyallahu anh) dokuz yarası vardı; yakınları başında toplanmış ve tedavisiyle meşgul oldukları sırada duydu, Hazreti Bilâl’in (radıyallahu anh) sesini. Gözü-kulağı, hatta kalbi de Allah’ın Resûlü’ndeydi; duyar duymaz, “Zaman, Allah ve Resûlü’ne itaat zamanıdır; işittim ve geliyorum!” dedi ve çıktı yola.

Hazreti Talha’nın göğsünde dokuz yara vardı; “Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yaralı haliyle gördükten sonra benim yaralarımın ne ehemmiyeti var ki!” diyordu.

Sadece Benî Selime kabilesinden 40 kişi vardı, Uhud’dan yaralı dönen.

Tufayl İbn-i Nu’mân’ın 13, Ka’b İbn-i Mâlik’in on küsur, Kutbe İbn-i Âmir 9 ve Hırâş İbn-i Sımme’nin de 13 yarası vardı.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının oğlu ve süt kardeşi Ebû Seleme (radıyallahu anh) gibi Uhud’un yarasıyla birkaç ay sonra ölüme yürüyecek olanlar bile yola düştüler, o gün.

Hepsi yaralarını unutmuş ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) davetine icabet ederek Hamrâü’l-Esed’e koşmuşlardı.

Hazreti Abdullah ile kardeşi Râfi’ de o ağır yaralılar arasındaydı; Resûlullah’ın münâdîsinin sesini duyduklarında aralarında konuşmaya başlamışlardı; çaresizliklerini dillendiriyorlardı. Hazreti Râfi’ (radıyallahu anh), “Resûlullah’ın daveti var, gitmemek olmaz; ancak bu halimizle nasıl olacak ki! Üzerine binip gideceğimiz bir bineğe bile sahip değiliz!” deyince, kardeşine göre daha ağır yaralı olan Hazreti Abdullah (radıyallahu anh) ileriye atılmış ve “Onun lafı mı olur?” demişti. “Davet eden Resûlullah ise şayet, sürüne sürüne de olsa gideriz. Hem, gideceği bir savaşta O’nu yalnız bırakmak açık bir hıyânettir!”

Öyle de oldu.

8 mil mesafedeki Hamrâü’l-Esed’e, ancak gecenin karanlığında gelebildiler. Genel görüntü, aynen dedikleri gibiydi; yolda gelirken Hazreti Râfi’ düşüp bayılmış ve bir süreliğine onu, omuzuna alarak kardeşi Abdullah taşımıştı. Bayılma sırası Hazreti Abdullah’a geldiğinde, gözlerini açan Hazreti Râfi’ devreye girmiş ve tâkâtı tükenen kardeşini omuzlayarak mesafeleri aşmaya çalışmış, bir solukluk mesafede nöbetleşe bir destan yazmışlardı.

Bu sırada, yatsı namazı kılınmış ve Hamrâü’l-Esed’deki sahâbe de istirahate çekilmişti. Nöbet bekleyen Abbâd İbn-i Bişr (radıyallahu anh), gecenin karanlığında sürüne sürüne kendilerine yaklaşan iki karartı gördü. Daha bir dikkatle baktı ve hemen yanlarına koştu. Göz göze geldiği bu iki isim, Sehl’in iki oğlu Abdullah ile Râfi’den başkası değildi.

Hemen aldı ve onları Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına getirdi.

O kadar sevinmişti ki!

Dün, O’nunla Uhud’da omuz omuza olanlardan hiç kimse geride kalmamıştı!

Genel görüntü her şeyi özetliyordu ama yine de onlara, bu kadar gecikmelerinin sebebini sordu. Belki de herkesin fark etmesini istiyordu. Duydukları karşısında o kadar sevinmişti ki dua ve iltifatlar etmeye başladı; “Belki yarın..” dedi. “At, katır ve deve cinsinden çok binekleriniz olacak ama şu haliniz var ya, sizin için Allah nezdinde hepsinden daha kıymetli!”

O gün, yaralı haliyle yara sarmaya koşan, Nesîbe (radıyallahu anhâ) adında bir de kadın vardı; Ümmü Ümâre künyesiyle meşhur olan bu hanım sahâbî de çağrıyı duymuş ve soluğu Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında almıştı; “Ben de geliyorum!” diyordu!

Halbuki bu Nebevî davetin muhatabı o gün kadınlar değildi. Ancak Hazreti Nesîbe (radıyallahu anhâ), dün erkekler gibi kılıç kullanmış, Resûlullah’ı müdafaa adına destansı bir duruş sergilemişti.

Neden?

Çünkü üç yıl önce Mekke’ye kadar gelip de “Hayatımız pahasına da olsa seni koruruz!” diyerek Allah Resûlü’nü Medîne’ye davet eden yetmiş beş kişiden birisiydi, Hazreti Nesîbe (radıyallahu anhâ). Fahr-i Rusül’ün etrafında çok az insanın kaldığı hengâmede işin başa düştüğünü görmüş ve arka hizmetleri görmek için geldiği Uhud meydanının, bir anda en ön saflarına geçivermişti.

Ne de olsa sözünün eriydi; hayatı pahasına da olsa Allah Resûlü’nü koruyacaktı!

Öyle de oldu. Bir aralık, “Şu gelen güruha karşı beni kim koruyacak?” sözünü duyduğunda çılgına dönmüş ve elindeki malzemeleri atarak, “Ben, yâ Resûlallah!” demişti.

Yarasını sarıp teşvik ettiği iki oğlu ve kocasıyla öylesine bir yiğitlik ortaya koymuştu ki bunu nazara verme sadedinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sağıma soluma ne tarafa baktı isem, Nesîbe’yi orada savaşırken gördüm!” buyuracaktı.

Bunu fırsat bilerek Cennet komşuluğu müjdesini de orada almıştı.

Yani, dün Uhud’da o da vardı ve Hazreti Bilâl’in sesini duyar duymaz yatağından kalkmış, ağır yaralarına rağmen huzûr-u risâlete gelmişti.

Ancak, onun bu talebine “Evet” demedi, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri; “Sen git ve evinde tedavinle meşgul ol!” buyurdu.

Bir farkla ki Hamrâü’l-Esed dönüşünde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu evinde ziyaret edecek ve böylesine bir duruşun, Allah ve Resûlü nezdinde ifade ettiği manayı tescil edecekti.

Üç gün kaldı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hamrâü’l-Esed’de. Zira o günün telakkilerine göre galip olan taraf, üç gün beklerdi ve bu süre zarfında diğer taraf gelirse savaş devam eder, gelmezse mutlak bir zafer ilan edilirdi.

Bu duruş korkutmuştu, Ebû Süfyân ve ekibini. Gecenin karanlığında yükselen ışıklarla gözleri kamaşmış, gördükleri manzara yüreklerinin yağını eritmişti ve gelme kararına rağmen gelemedi; zafer nârâları atma, esir alıp ganimet yüklenerek dönme hevesleri de kursaklarında kalmış olarak Mekke’ye döndüler!

Bu demektir ki Uhud, hiç tereddütsüz ve mutlak bir zaferdir!

Ve bu zaferin altında, çıkarılmak istenen tufana ve başlarına gelenlere rağmen duruşunu değiştirmeyen, değiştirip de İbn-i Selûl’ün ekmeğine yağ sürmeyen yaralıların imzası vardır!

Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu