Kürsü

Toprak

Dış yüzü itibariyle ve sathi bir bakışla toprak; yer kabuğunun atmosferle teması sayesinde peşi peşine sırlı şekillenişi, bitki ve hayvanlara var olma ve yaşama ortamı teşkil edecek mahiyetteki kucaklayıcılığı ve sıcaklığı, bir miligramıyla milyarlarca canlıya dâyelik yapan zenginliği, bir hektar genişliği ve on santim derinliğindeki bir parçasında tonlarca bakteri barındıran civanmertliği, bakterilerin fıtri vazifelerini rahat görebilmeleri için mini böceklerin ve solucanların sürekli hallaç edip işledikleri, parçalayıp bakterilere sundukları pek çok ilâhi tecellinin aynası öyle muhteşem bir tezgâh, öylesine sırlı bir kimyahane ve iç içe öylesine baş döndürücü canlı bir biyoloji laboratuarıdır ki, aynadarlığı ve gördüğü hizmetler açısından bütün semalara denk tutulsa değer…

Bu itibarla da denilebilir ki toprak, bütün kâinatların ve hususiyle de yerkürenin en değerli unsuru, en sihirli maddesidir.. ve hava-su-ziya bir mânâda onunla kâimdirler ve onun için vardırlar. Onun bu öneminden ötürüdür ki, bağrında biz ve bizimle alâkalı milyonlarca varlığın neş’et edip geliştiği bu mütevazi fakat semaları aşkın unsurun, Kur’ân-ı Kerim’de sık sık üzerinde durulur.. âdeta bütün göklere denk tutulur.. mebdeimiz olarak tebcil edilir.. ukbâya ulaştıran bir köprü, bir liman, bir rampa olarak da hep dikkatlerimize sunulur.. sunulur ve satır aralarında onunla temsil edilen ilim, hikmet, inâyet hatırlatılmak üzere …bundan sonra O, yeryüzünü yayıp döşedi.. ondan suyunu, otlağını çıkardı. Dağları direkler olarak oturtup (arzı) sağlamlaştırdı (Nâziât, 30-32) buyurulur ve yerküre ile atmosfer arasındaki münasebet arz tabakalarının kendi içinde suları muhafaza edecek mahiyetteki tanzimi, sonra belli bir mizân ve nizamla o suların dışarıya püskürtülmesi, bundan nehirlerin meydana gelmesi, bu nehirlerden de bağ ve bahçelerin sulanması, sonra da bütün bu suların değişik zeminlerde buharlaşarak yeniden emre âmâde hâle gelmesi ihtar edilir ki; Kur’ân’da bu çizgide şeref-nüzul olmuş pek çok âyet vardır.

Toprak, muhteva ve zenginlik itibariyle özel ihtimama mazhariyeti ve hayatla şenlendirilmesi, hususiyle beşeri hayatla değerler üstü değerlere ulaştırılması yerküre ile ilgili hâdiselerin, hatta kâinatla alâkalı vak’aların en önemlilerinden biri sayılır. Günümüzde bu hususiyetler ve bu hususiyetlerin ihtivâ ettiği hikmetli nizam, inayetli denge tam anlaşılamamış olsa da, Allah ezeli fermanında bu hususiyetleri değişik buutlarıyla sürekli vurgular, bize ve diğer şuurlu canlılara engin ihsanlarını hatırlatır; düşünce dünyalarımızda varlığa, varlığın perde arkasına menfezler açar ve bizi inancın, itmi’nânın ferah-feza ikliminde gezdirir: Allah, yeri enine-boyuna döşeyip (dengeleyen) onda oturaklaşıp istikrara ulaşmış dağlar ve (çağlayan) ırmaklar meydana getiren.. ve yine değişik meyvelerden kendi aralarında çift çift yaratandır.. ve geceyi gündüze bürüyüp örten de O’dur. İşte bütün bunlarda düşünenler için ibretler vardır. (Ra’d, 3).

Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün bu özelliklerini farklı üsluplarla ifade eden daha pek çok âyet göstermek mümkündür. Bu âyetlerin hemen hepsi, dünyanın insan hayatına elverişli hâle gelmesi için, yeryüzünün sürekli bir değişim ve dönüşümden geçirildiğini göstermektedir ki, bu uzun değişim ve dönüşüm sürecinin her merhalesini, Kudreti Sonsuz, bazen birbirinden farklı bazen de birbirinin aynı canlı türleriyle şenlendirmiş; ilim, irade ve hayat sıfatlarının değişik tecelli boylarıyla denizleri, ırmakları birer hayat çağlayanı ve bilhassa toprak tabakasını da altıyla-üstüyle bir canlılar meşheri ve mahşeri hâline getirmiştir.

Toprak hayat bakımından o kadar büyülü bir muhteva ve iç yapıya sahiptir ki; o, bu iç ve dış zenginlikleriyle her zaman yekpâre bir canlı kabul edilebileceği gibi, onun bir kimyahane, bir fizik araştırma merkezi, bir canlı biyoloji laboratuarı olduğunu söylemek de mümkündür.. evet, toprak; hava-su ve ziyanın nokta-i iltisâkı, bunların bize yararlı şekilde ulaştırılmasının regülatörü ve santralı, nihayet her şeyi bizim hesabımıza faydalı hâle getiren ve istifademize sunan bir istihale fabrikasıdır. Bu itibarla da ona, her şeyin nokta-i mihrâkiyesi, özü, hülâsası ve hayatın da en önemli unsuru nazarıyla bakabiliriz. Yerkürenin temel unsurlarından sayılan gazlar, ateşler, ilk tekamül merhalesini topraklaşarak idrak etmiş ve ona inkılâpla tabi miraçlarını tamamlamışlardır. Bu süreç sonunda, insana uzanan yol da yine toprakta başlamış, toprakta bitmiş ve toprak üstü bir hâl alarak semâvileşmiştir.

Toprak, hemen her zaman o rengârenk ovaları-obaları, üfül üfül bağları-bahçeleri, ürperten görünüşleriyle dağları-tepeleri, gönüllere haşyet salan denizleri-ırmaklarıyla hep yitirdiğimiz cennetleri hatırlatmış ve gönüllerimizin dâüssıla tutkusuna karşı her zaman bizim için önemli bir teselli kaynağı olmuştur. Hep onun çehresinde kaybettiğimiz cenneti hatırlamış buruklaşmış ve onun büyüleyen güzelliklerinin çağrıştırdığı âhiretin bağ ve bahçelerini düşünmüş teselli olmuşuzdur.

Yeryüzünde toprak, Kudreti Sonsuz’un elinde mevcut seviyeye gelebilmesi için -dünyada her şey esbap eksenli olduğundan dolayı bu böyledir- milyonlarca yıl geçmiştir. Onun bitki örtüsüyle süslenmesi, canlılarla şenlenmesi, insanoğluyla duyulan, hissedilen, yaşanan ve bizimle her şeyi paylaşan bir varlık hâline gelmesi de yine milyonlarca yıl almıştır.

Şimdi, tam cennetlerin parlaklığını aksettirecek ölçüde kıvama erdiği bir sırada, ondaki dengeleri alt-üst edip, halihazırdaki mevcudiyetleri milyonlarca seneye vâbeste, onca âhengi ve âhenk unsurlarını yok edenler bilmem ki milyarlarca yıllık bir tecelli sürecinin hasıl ettiği netice ve semereleri tahrip ettiklerinin farkındalar mı? Keşke mesele sadece bazı türleri ortadan kaldırıp, bazı dengeleri tahrip etmekten ibaret olsaydı! Heyhat! Tahrip, tasavvurları aşkın bir hâl aldı ve arz üzerindeki bazı önemli unsurların yok edilmesiyle, arkada kalan diğer canlı ve cansız elemanlar arasındaki dengeler de bozuldu.. ve toprak ana bir kere daha kendi evlâtlarının ihanetine uğradı.

Evet yeryüzünde, bir kısım canlı-cansız türlerin yok edilmesiyle genel dengenin bozulması, ister kasıtlı, ister ekonomik zaruretlerden dolayı, isterse cahillikten ötürü olsun, bu, üzerinde neş’et edip geliştiğimiz yerküreye ve toprak tabakasına apaçık bir ihanet ve kendi dünyamızı, kendi barınağımızı yaşanmaz hâle getirmekten başka bir şey değildir. Er-geç şeriat-ı fıtriye bu ihanetimize karşılık verecek ve bu zulmümüzden dolayı bizi mutlaka cezalandıracaktır.. cezalandırıp bütün bütün bize arkasını dönecek ve bu küskünlükten de canlı-cansız herkes ve her şey nasibini alacaktır: Atmosfer zararlı gazlara yenik düşecek.. gökten rahmet yerine asit yağmurları yağacak.. yağmur yağsa bile toprakları önüne katıp denizlere sürükleyecek.. bitki örtüsü bütün bütün bahar beklentilerimizle beraber hazan yemiş gibi sağa-sola savrulacak.. ve her zaman bir anneden daha şefkatli olabilen yeryüzü, İsrâfil sûruyla ürpermiş gibi kendi öz yavrularını şuraya-buraya saçarak kendini cehennemi bir çölleşmeye salacaktır.

Yaratılış itibariyle her zaman, hava ile omuz omuza, su ile sarmaş-dolaş toprak; memuriyetinin gereği ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, gümüşten ırmakları ve altın çayırlarıyla hep bir anne gibi üzerimize titremiş, hatalarımızı bir baba mukavemetiyle göğüslemiş ve bir dönemde yitirdiğimiz cennet mülâhazalarını gönüllerimizde sürekli diri tutabilmiş en sıcak, en vefalı, en candan öyle bir hayat kaynağıdır ki; onun o ciddi vefa tavrıyla emrimize âmâde bir vazifeli olduğunu göremeyenler, onda olduğunun üstünde bir kısım büyüler, sırlar vehmederek, tıpkı Ganj Havzası insanının, Ganj Nehri’ni takdis etmeleri, Amazon halkının, Amazon’u kutsal saymaları ve bir kısım Kanada yerlilerinin Niagara’ya bazı ilâhî vasıflar yakıştırmaları gibi, ona da yaratıcı bir güç nazarıyla bakmışlardır.

Oysa ki, küre-i arz da, toprak tabakası da sırf ilâhi tecellilerin bir aynası ve bizim onda temâşâ ettiğimiz harikulâdelikler de böyle bir aynada tecessüm eden ilâhi varitlerdir. Bu önemli hususu Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla şöyle özetlemek mümkündür: Yerküre âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Tevâzu ve mahviyet gibi insanı en yüce hedefe ulaştıran yolların remzi topraktır. Hatta toprak, en yüksek göklerden o gökleri Yaratan’a daha kestirme bir yoldur; zira toprak kâinatta Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetinin tezahürüne, sonsuz kudretinin baş döndüren faaliyetlerine ve Hayy u Kayyûm (hayatı veren ve onu devam ettiren) isimlerinin tecellilerine en uygun, en müsait bir zemindir. Cenâb-ı Hakk’ın rahmet arşı su üzerinde olduğu gibi, hayat ve ihyâ (hayatı verme) arşı da toprak üstündedir.. ve toprak her türlü ilâhi tecelliye en parlak, en şeffaf bir aynadır.

Evet, kesif (şeffaf olmayan) bir şeyin aynası ne kadar lâtif olursa, üstündeki suretleri o kadar açık gösterir. Nûrâni ve lâtif bir şeyin aynası da ne kadar kesif olursa o ölçüde ilâhi isimlerin cilvelerini daha parlak aksettirir.. meselâ; havada güneşin sadece zayıf bir ziyâsı görünür; su aynasında ise, daha parlak bir yansıma söz konusudur.. toprağa gelince, onda ziya ile beraber, güneşin yedi rengi de temâşâ edilir.

Toprak bu engin muhteva ve zenginliğine rağmen, hep tevâzu ve mahviyetin remzi olmuş ve hep dudaklarını ayaklarımızda gezdiregelmiştir. Ruhunda toprağın bu mahviyet ve tevâzuunu duyup da baş ve ayaklarını aynı noktada bir araya getirerek halka hâline gelenlerin o, her zaman alınlarından öper ve onların ruhlarına Hakk’a yakınlığın sırlarını duyurur.. duyurur ve gönlünü gül bahçesine çevirmek isteyenlere Toprak ol toprak ki gül bitiresin; zira topraktan başkasının gül bitirmesi söz konusu değildir mazmununu fısıldar.

Yeni bir nefesin gelip ruhlarımızı saracağı; ağacın, insanın, toprağın, suyun, yerin, göğün akıp gönüllerimize dolacağı; dolup yeni bir şeb-i arusa ereceği günlerin yakın olduğu ümidiyle…

Sızıntı, Haziran 1996, Cilt 18, Sayı 209

Kaynak:M.Fethullah Gülen / Yeşeren Düşünceler

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu