Tesettür (3) – Başörtüsü Etrafında Bazı Sorular | RASİM HANER

Yazar Rasim Haner

Daha önce iki yazımızda başörtüsünün hükmünü, kaynaklarını, başörtüsü hakkındaki genel eğilim ve bakış açılarını ele almıştık. Bu yazımızda başörtüsüyle alakalı bazı sorulara temas edip konuyu noktalayacağız.

Soru: Hakikaten bir bayanın saçını örtmesi gerekiyor mu? Bunu Kuran mı söylüyor? İnternet araştırması yaptığımda kafam karışıyor.

Cevap: Bir kadının başı dahil bütün vücudunu örtmesi gerektiğine dair iki ayeti, ilk yazımızda zikretmiştik. O yazıya ve Kur’an’daki yerine bakılabilir. (Nur suresi, 24/31; Ahzab suresi, 33/59). Bu konuda ayrıca hadisler ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemindeki uygulamalar da ayrı iki delildir.

Soru: Nur suresinin 31. Ayetinde geçen “Zinetlerini açmasınlar” ifadesindeki zinet kelimesinin başörtüsüne işaret ettiğini nereden anlıyoruz?

Cevap: Zinet kelimesinin manası hakkında farklı görüşler ortaya konmuştur. Onun elbise, zinet takılan bilek, boyun gibi yerler ya da vücudun tamamı olduğu şeklinde farklı yaklaşımlar vardır. Fakat görüşlerin hepsinin de birleştiği nokta, kadının el ve yüz haricinde bütün vücudunun örtülmesi gerektiğidir. Zinetin bir manası elbise olsa bile onunla elbisenin bizzat kendisi değil, mecazi olarak onun eda ettiği görev kastedilir. Zira elbisenin kendisi bizzat haram değildir. O ancak bulunduğu yere ve eda ettiği fonksiyona göre hüküm alır. Burada elbise, kadının üzerinde bulunmaktadır ve onun görevi vücudu örtmektir. Kolye, bilezik ve küpe gibi zinet eşyalarını da aynı şekilde değerlendirebiliriz. Onlar da bizzat haram olmayıp bulundukları yere göre hüküm alırlar. Öyleyse netice itibariyle zinetin esas manası elbise değil, el ve yüz hariç, elbisenin örttüğü bütün vücuttur.

Kur’an’ın en büyük yorumcuları olan sahabe bu kelimeyi genel olarak böyle anlamış ve nakletmişledir. Hazreti Aişe, İbn Mesud ve İbn Abbas (radıyallahu anhüm), bunlardandır. Sahabenin ayetlere getirdikleri yorumlar, bizim için birer delildir. Özellikle onların bir mesele üzerinde ittifak etmiş olmaları, Müslümanlar için daha bir önem arz eder. Sahabe döneminde bir ayetin hükmü ya da bir kelimenin manası ele alınırken eğer aykırı bir görüş ortaya çıkmıyor ve ister konuşarak ister susarak hepsi aynı noktada birleşiyorsa, o konuda icma ve ittifak oluşmuş demektir. Sahabenin üzerinde icma ve ittifak ettiği bir konu, bütün Müslümanlar için bağlayıcı hale gelir. Zinetin manasını farklı kelimelerle ifade edenler olmuşsa da onun el ve yüz hariç bütün vücut olduğu konusunda ittifak vardır. Buna göre ayetin manası “El ve yüzleri hariç vücutlarını teşhir edecek şekilde elbiselerini açmasınlar” demek olur. Hanefilerden kadının ayağının da açılabileceğini söyleyenler olsa da bu üzerinde ittifak edilmiş bir konu değildir.

Soru: Efendimiz döneminde cariyeler başı açık namaz kılıyorlarmış. Eğer başörtüsü farz ise hür kadınla cariyenin ne farkı var?

Cevap: Bu tamamen cariyenin, yani esir kadının toplumdaki statüsüne dayalı olarak Allah ve Resulü’nün tayin ettiği bir konumdur. Cariyenin ve aynı zamanda erkek kölenin hemen her konudaki statüsü ve hükmü farklıdır. Cariyeliğin ve köleliğin söz konusu olmadığı toplumlarda bu statüler bulunmayacağından onlara dair hükümler de uygulanamaz. Cariyeliğin geçerli olması için devletin ve devletler arası hukukun o konuda bazı düzenlemeler yapması gerekir. Bir devlette ya da devletler arası hukukta cariyelik yoksa, toplumda cariye hükümleri uygulanamaz. Çünkü bu mesele savaş esirlerine dayanan bir zaruretten doğar. Devletler bunu benimsemiyorsa cariyelik uygulanmaz. Bir cariye, başı açık namaz kılabilir ama bu tamamen cariyeye has bir özelliktir. İki ayrı statüdeki insan için verilen hükümleri birbirine kıyas ederek, bugün kadınların başı açık namaz kılabileceklerini söylemek, doğru bir kıyas değildir. Bu konuda dinin hükümleri, karışıklığa meydan vermeyecek şekilde açıktır. Hür kadının bu konudaki hükmü, başı kapalı namaz kılmasının farz olmasıdır.

Soru: Başörtüsünün insanı eziyetten koruyacağı ifade ediliyor. Halbuki şu anda özellikle Avrupa’da kapalı kişiler başörtülerinden dolayı saldırıya uğruyor, hakaret görüyorlar. Bazen ölüm riski bile oluyor. Hem başörtüsünden dolayı hayat zorlaşıyor, iş bulunamıyor, rahat gezilemiyor. Kendimi ikinci sınıf vatandaş gibi hissediyorum. Bu durumda tam tersi düşünülmesi gerekmez mi? Yani bu zamanda başörtüsü kadını korumuyor. Öyleyse açmak daha iyi denemez mi?

Cevap: En başta ifade etmek gerekir ki tanınıp eza edilmemek, sadece başörtüsüyle değil kadının bütün giyimiyle alakalıdır. Ayetin o kısmının meali şöyledir: “… Dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır.”

Tanınıp anlaşılma ve ezadan korunma, başörtüsünün farz kılınmasının illeti/gerekçesi değildir ki o illet olmadığında hüküm de değişsin. Başörtüsünün esas illeti/gerekçesi, Allah’ın emridir. Allah’ın emirlerinde illet, bazen açıkça ifade edilse ya da bir kısım delillere dayanarak metinden anlaşılsa da bazen böyle olmayabilir. Fakat her iki durumda da birinci ve esas illet Allah’ın emridir. Hükümlerde Allah’ın emri merkeze alındığında, illetin net ortaya konamadığı durumlarda mesele tamamen Allah’ın emrine bağlanarak çözüme kavuşabilir. Elbette mesele sadece illeti tespitten ibaret değildir. İlletin yanında bazen hikmet ve zaruret gibi ekstra durumların da pratikte göz önünde bulundurulması gerekebilir. Başörtüsü de dahil örtünmenin farz kılınmasının gerekçesi, Allah’ın emri olmakla beraber Kur’an’da onun hikmetini ve dinî hayattaki rolünü anlatan ifadeler de vardır. İşte, tanınıp ezadan korunma, bunlardan biridir. Buna göre ayetin o kısmını şu şekilde anlayabiliriz: “Kadınlar, dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Bu, nasıl iffetli olmaya ve nasıl kendini korumaya çalıştıklarının anlaşılması ve kendilerine sözlü ya da fiilî herhangi bir şekilde eziyet edilmemesi için daha uygundur.”

Diğer yandan bugün sadece Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde değil, Hristiyanlığın, Yahudiliğin, Budizmin veya ateizmin yaşandığı ülkelerde milyonlarca tesettürlü, başörtülü kadın yaşıyor. Bunların çoğunluğu, belki de tamamına yakını herhangi bir eziyet görmeden hayatlarını devam ettiriyorlar. İstedikleri her işte çalışamayabilirler, fakat kendilerine uygun, para kazanabilecekleri işlerde çalışabiliyorlar. Bu bir realite olarak önümüzde dururken, olumsuz bazı örneklerden, yaşanan bazı şahsî ve lokal problemlerden yola çıkarak dinin açıkça emrettiği bir uygulama hakkında tereddüde düşmek, itiraza benzer bir şekilde onun dindeki yerini sorgulamak makul bir yaklaşım değildir.

Soru: Efendimizin hanımı Hazreti Mariye annemiz, cariye olarak kaldığı için başını örtmemiş. O zaman başörtüsü nasıl her bayana farz oluyor. Mariye validemiz bile başörtüsü kullanmadıysa, bugünkü bayanların da böyle bir seçeneği olamaz mı?

Cevap: Mariye validemiz, bir cariye olarak Mısır lideri tarafından Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderilmişti. Bir rivayete göre yolda, başka bir rivayete göre ise Medine’ye geldikten sonra Müslüman oldu. Efendimiz, Mariye’yi cariye olarak aldı. Kendisine kalacak bir yer tahsis etti. Daha sonra ondan İbrahim isminde bir çocuğu oldu. Böylece Mariye validemiz hürriyetine kavuştu. Onun cariyeyken başı açık namaz kılması da hürriyetine kavuştuktan sonra başı kapalı namazı kılması da tamamen Allah’ın emirleri ve Resullullah’ın uygulamaları dahilinde gerçekleşmiştir. O dönemde cariyeler dışarıda başları açık gezebildikleri gibi namazı da başları açık kılabiliyorlardı. Bu tamamen onların toplumsal statülerinin bir neticesiydi. Onlara böyle bir statüyü veren ise Allah ve Resulüdür.

Kölelik ve cariyeliğin geçerli olmadığı, uygulanmadığı, yaşanmadığı zamanlarda ve toplumlarda bu meseleyi tam manasıyla anlamak kolay olmayabilir. Pratikte uygulaması olmayan bir şey hakkındaki hükümleri anlamak zor oluyor. Günümüzde konuyla alakalı gelen soruların pek çoğu bundan kaynaklanmaktadır. Fakat bu mesele tarihi bir gerçeklik olarak önümüzde bulunuyor. Kölelik ve cariyeliğin toplumun bir gerçekliği olduğu dönemde İslam’ın bunları görmezlikten gelmesi mümkün değildi. O yüzden de bir düzenleme getirdi ve köleye de hürre de bir statü tayin etti. Bu statüler hayatın diğer alanlarını olduğu gibi ibadet ve uygulamaları da içine alıyordu. Başörtüsü de bunlardan biridir. Ancak daha sonra insanlığın geldiği seviye itibarıyla kölelik ve cariyelik ortadan kalktı. Günümüz şartlarında olmayan bir uygulamaya kıyasla bugün bir hüküm vermeye kalkmak, isabetli değildir ve bizi yanlış neticelere götürür.

Soru: Başörtüsü beni çok zorluyor. Dışarı çıktığımda başıma ağrılar giriyor. Yazın başörtüsüyle çok bunalıyorum. Böyle bir mükellefiyetin insana yüklenmemiş olacağını düşünüyorum!

Cevap: Hayat bir imtihandan ibarettir. Bu dünyada her şeyimizle imtihan oluyoruz. Varlıkla da yoklukla da sınava tâbi tutuluyoruz. Hayatın sahibi, imtihanı geçenlere büyük mükâfatlar vadediyor. Varlığa yoktan var eden, her şeyin Kendisine doğru akıp gittiği Yaratıcı, vaadinden dönmez. Çünkü O’nun her şeye gücü yeter. Vaadine erdirmek için insanları imtihan ediyor. İmtihanda olduğunu bilen insanoğlu, şuurlu, sabırlı bir şekilde bu imtihanı vermeye çalışmalı, kınayanların kınamasından korkmamalı, kısmen yaşanan meşakkatlere katlanmalı ve bu dünyanın geçici, ahiretin ebedi olduğunu unutmamalıdır. Esasında bütün ibadetlerin ve dinî kuralların uygulanmasındaki temel inanç budur: Rahman ve Rahim Allah’ın kuluyuz. O’nun tarafından imtihan ediliyoruz. Her şeyle O’nu tanımaya ve O’na yaklaşmaya çalışıyoruz. En sonunda O’nun bahşedeceği ebedi güzelliklere kavuşmayı arzu ediyoruz.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, amellerin temeli inanca dayanır. İnanmayan insanın inanmadığı konuda bir şey yapması beklenmez. Bir şey yapan insan, onu inanarak yapıyordur. İnanmadan yapıyorsa zaten samimi değildir.

Diğer yandan Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez. Bugün dünyanın dört bir tarafında milyonlarca kadın, başörtüsü takarak yaşıyor. Demek ki başörtüsü takmak, insana yaşanmaz bir hayatı dayatmıyormuş. Onun elinden bütün imkanları alıp, onu mahrumiyete mahkûm etmiyormuş. O halde meseleyi temelden almak gerekiyor. O temel de şudur: Kulluk, inanarak yaşanacak bir süreçtir. İnsan inanmadığı şeyi yapmaz ya da yapmak istemez. Eğer normal şartlar altındayken kulluğun gereklerini yerine getirmede bir kusur, bir zayıflık, bir ihmal varsa, bunun sebebi başka yerde değil inançta aranmalıdır. Amelinde kusur olanın imandan çıkacağı iddia edilemez. Ancak ameldeki kusur, inancın kuvvetlendirilmesi gerektiğine dair bize bir kanaat verir. Bu kanaat bizi inanca yönlendirmeli, inancın içimizde yerleştirilmesi ile alakalı bazı faaliyetlere sevk etmelidir. Netice itibariyle, inanç sağlam olmalı ki, insan amelleri yerine getirirken oluşan meşakkatlere sabretsin, yılgınlık göstermesin, usanmasın, Allah’tan başka kimseden korkmasın.

Başörtüsü takan bazı kadınlar, bulundukları yerlerde zorluk yaşayabilirler. Etraflarından baskı görebilir, ötekileştirilebilir, bir kısım eza cefaya maruz kalabilirler. Böyle durumlarda, kulluğun bir imtihan olduğunu, Allah’ın emirlerine sadakatin bu dünyada bir bedelinin olduğunu, cenneti kazanmanın kolay olmadığını, sadıkların cennetle mükafatlandırılacağını, Allah’ın emirlerini yerine getirmenin başka şeylerde bulunmayan bir zevk ve huzuru olduğunu düşünüp sabretmeleri gerekir.

Ayrıca bir Müslümanın kıyafeti bazen bazı yerlerde tepkiyle karşılansa, kıyafet sahibine karşı olumsuz tavır sergilense de onun, ahlakıyla, ilmiyle, hayat anlayışıyla farklılığını ortaya koyacağı, böylece insanlarla zaman içerisinde daha kaliteli bir irtibat sağlayabileceği de göz ardı edilmemelidir. Nitekim insanlar, başta kıyafetleriyle ağırlansalar da sonunda fikirleriyle uğurlanırlar. Buna dair dünyada yaşanan pek çok örnek vardır.

Soru: Erkek rahatça giyiniyor ama kadın her tarafını örtüyor. Neden erkeklere de tesettür emredilmemiş?

Cevap: Allah, erkek ve kadın cinsini ayrı ayrı özelliklerle yaratmıştır. Kadındaki cazibe, alımlılık, dikkat çekme, ilgi duyulma özellikleri erkeğe göre daha fazladır. Sokakta görülen bir kadına erkekler tarafından duyulan ilgi, bir erkeğe kadınlar tarafından duyulan ilgiden çok daha fazladır. Kadınla erkeğin birbirlerine karşı psikolojik alakaları ile gerçek hayatta yaşanan olaylar bunun en açık ispatıdır. Bazı kadınlar erkeklerin vücutlarına ilgi duysalar bile, bu onları sokakta erkeklere sarkıntılık yapmaya sevk edecek boyutta değildir. Vakıa bazen kadınların erkeklere sarkıntılık yaptığı da olur. Ancak bu hiçbir zaman erkeklerin kadınlara sarkıntılık yapma oranına ulaşamaz. Halbuki erkeklerin kadınlara yaptığı taciz, sarkıntılık, laf atma ve tehdit vakaları her gün haberlere konu olmaktadır. İngiltere gibi gelişmiş bir ülkede bile bu konu korkunç boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bir tespite göre İngiltere’de tacize uğramayan genç kadın yok gibidir. Ancak bunlardan çoğu yaşadığını anlatmamakta, pek çoğu da anlatıp şikayetçi olsa bile sonuç alamamaktadır.[1] Bu örneği, ilgi çekme ve tacize uğrama konusunda tesettürlü ve tesettürsüz kadın ayırımı için değil, kadın ile erkekten hangisinin daha fazla ilgi çektiği ve bu ilginin insanları nereye götürdüğü hakkında verdik.

Netice itibariyle kadının kadınlığına ait bir cazibe ve ilgi çekme realitesi ortada dururken, erkeğin de aynı ilgiye maruz kaldığını düşünüp onun da kadın gibi kapanması gerektiğini söylemek makul bir yaklaşım değildir. Kaldı ki erkek de giyinme konusunda tamamen kendi haline bırakılmış değildir. Onun da örtmesi gereken yerleri, dikkat etmesi gereken hal ve davranışları vardır. Bunlar Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenmiş ve ilk Müslümanlardan bu yana uygulanagelmiş kurallardır.

[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56346886

Diğer Yazılar

“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”

 

M.Fethullah Gülen

Bu Sesi Herkes Duysun Diyorsanız

Destek Olun, Hizmet Olsun!

PATREON üzerinden sitemize bağışta bulanabilirsiniz.

© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır  |  @hizmetten.com 

Hizmet'e Dair Ne Varsa...