Yazarlar

Temkin ve telbis | Reşit Haylamaz

Yıllar önce ziyaretine gittiğim bir yazar, “Ortalıkta kimse yokken İslamcılığın mücadelesini biz verdik; şimdiki Müslümanlar da bizi görmeli” diyerek bir beklentisini ifade etmişti.

Garip!

Yıllardır damla damla teraküm eden kazanımların mimarı olarak sadece kendisini görmek, büyük bir iddia ve başlı başına bir problem.

Ne kadar dahlinin olduğu belli olmayan bir pazarın hâsılatını kendi ambarına akıtmak istemesi de işin cabası!

Halbuki, onları derya derya harcayan haramîler çökmeden önce gelinen noktada, görünen-görünmeyen, bilinen-bilinmeyen kim bilir kimlerin alın teri var!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Yapanın, yaptığının karşılığını alacağı, yıkanın da tahribinin bedelini ödeyeceği gün de gelecek!

Kimse görmese, kadir-kıymet bilmese de görüp bilen bir Kudret var!

O’nun için yapmışsak, şüphe yok ki mükafatını da O verecek!

O günlerden sonra zaman değişti, devran döndü.

Hazan üstüne hazanla kavruldu, memleket!

Hayır pazarına sizinle birlikte girip koşuşturanlardan bazıları savruldu ve pişmanlıklarını dillendirir oldular.

Hakkını haram eden, verdiğine ‘zehir zıkkım olsun!’ diyen bile oldu.

Bu da başka bir garabet!

Allah için koşturdu, O’nun için verdiysen problem yok!

Yıldızı parlak olanların arasında görünmek için gürültü çıkarmış, birlikteliğini fark ettirebilmek için elini cüzdanına götürmüşsen hedefine ulaşmış, alacağını da almışsın demek.

Ama ne yaparsın ki etten kemikten varlıklarız; dünü öyle, gönü de böyle görüp fırsat avına çıkabiliyoruz!

İşin aslı, bu işin mayası çile ve mihnetle yoğrulmuş; sıkıntısını yaşamayan, cenderesinde inlemeyen yok gibi.

Ne var ki ne beklentiye girmişler ne de pişmanlık duymuşlar.

Adım atarken Allah için atmış, karşılığını da sadece O’ndan beklemişler.

Evet, sıkıntı çekmiş, inim inim bir elem yudumlamışlar.

Ne var ki zevâl-i elemin lezzetiyle iktifa etmiş, kimseden karşılık beklememişler!

Ne takdir ne de alkış!

‘Acaba, kim ne yaşadı?’ diye üç yıl süren bir inilti günlerini, Şi’b-i Ebî Tâlib’i taradım defalarca!

Yok!

Olmayan, çile ve mihnet değil; onun her türlüsü var.

O günkü firavunlar da şirazeden çıkmış; yaşlı-hasta dememiş, kadın çocuk ayırımı yapmamışlar!

Toptan bir tenkil yaşanmış Mekke’de.

Kulak zarlarını yırtarcasına bir inilti yansıyıp gelse de Fârân dağlarından, duyan olmamış yıllarca.

Mekke sıcağında ve onca insan.

Üstelik, Ebû Cehiller pusuya yatmış köşe başlarında ve kapatmışlar muavenet yollarını.

Kim bilir ne sıkıntılar sökün etmiş, ardı ardınca.

Bunlar var; yaşanan çile ve mihneti anlatmak yok!

Daha doğrusu, yaşanılanları karşılık bekleme niyetiyle gündem yapmak yok!

Sadece, birisi peşine düşüp zorlayınca konuşmuş, Sahâbe.

İbret olacaksa anlatmış, mihnet günlerini.

Hatta burada da faili gizlemiş, çoğu zaman ve bir meçhulün üzerinden anlatmış, dünkü acıyı.

Hafâ türabının altına gizlemiş, faziletini ve mükafatını da sadece O’ndan beklemiş!

Başka bir ifadeyle, âhirette karşılığını göreceği nimeti dünyada tüketmemiş.

Koskoca üç yıl ve sadece Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ın (radıyallahu anh) anlattığı iki kare var:

1: Gecenin bir vakti, ihtiyacını gidermek için çömeldiğinde el yordamıyla bulduğu deri parçası; ıslak kumun arasından çıkarıp onu temizlemesi, bir ateşe tutup kızartması ve bir süreliğine de olsa gözünü açıp kendine gelişi.

2: Açlığını bastırabilmek için ağaç kabuğu ve yapraklarını yemeleri; bundan dolayı ihtiyaçlarını giderirken koyun-keçiler misali ıtrahatta bulunuyor olmaları.

Suyun olmadığı, yiyecek ve içecek sıkıntısının had safhada yaşandığı o günlerde kim bilir ne salgın hastalıklar sökün etmiş ne acılar yaşanmıştır?

Bir tarafta, yüzlerce kişinin yaşadığı acılarla dolu bir üç yıl, diğer yanda Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ın (radıyallahu anh) anlattığı sadece iki hâdise.

Şüphe yok ki Peygamber yolu bu. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde ‘Telbis’ diye bir konudan bahsediliyor ki başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmış bunu; Uhud günü yaşadığı acıyı anlatırken, “Peygamberlerden bir peygamber…” diye başlıyor söze ve ümmetine kaybı olmayan bir yol gösteriyor.

O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) yetiştirdiği en faziletli zümre Sahâbe ve ilk muhatapları olarak dini bütün incelikleriyle yaşamaları bir tarafa, usûl ve üslup olarak da onlardan alacağımız çok şey var.

Bugünün nesillerinde çok acı, ardı arkası kesilmez bir sancı birikti ve yarınki nesillere anlatacak ne çok şey var!

Anlatılmasında fayda olacaksa, tabii ki anlatılacak; hatta bu destanın filmleri yapılacak, dizileri çekilecek.

Kıvamını Sahâbe mayasına borçlu ne yıldızlar nakşedilecek zihinlere!

Gözlerin aradığı yerdeki duruşumuz, usûl medeniyetinin medeni yolcuları olduğumuzu gösterecek bir keyfiyette ise yine problem yok.

Ancak, “Bu davanın bir ferdi olduğum için benim de canım yandı, servetim gitti; sizin bilmediğiniz daha nice zorluklar yaşadı, bilinmedik ne fedakarlıklara katlandım!” diyerek söze başlar ve muhataplarımızdan velev ki bir alkış beklersek, yürüdüğümüz güzergâhı kirletmiş ve savrulmuş oluruz.

Öyle ya; imtihanlar çeşit çeşit.

Hepimiz, fırsat avcılığıyla pusuya yatmış birer nefis taşıyoruz ve unutmayalım ki Şeytan da iş başında!

Bugünler de geçecek.

Peygamber yolunun yolcularına o gün de dikkat gerek; elemi geride kalmış günlerin lezzetini yudumlarken de üslubumuz ‘temkin’ ve ‘telbis’ olmalı.

Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu