Yazarlar

Muhafaza prensibi | Abdullah Aymaz

Soru) Muhafaza prensibi açısından olaylara bakacak olursak ahirete nasıl bir delil bulabiliriz?
 
Cevap) Bütün tohumlar ve çekirdekleri kendi asıllarını muhafaza ediyor ve bir baharda her şeyi ortaya çıkarıyorlar. İnsanların hafızaları, gördükleri, işittikleri her şeyi muhafaza ediyor. Fotograf makinaları, kameralar Allah’ın bu kanunlarından istifade ile her şeyin görüntüsünü tespit edip koruyorlar. Teypler bütün sesleri muhafaza ediyorlar.
Modern ilim, ses ve görüntülerin fezanın derinliklerinde muhafaza edildiğini, ses ve görüntü dalgalarının devamlı uzayda kalacağını yani yok olmayacağını bugün kabul ediyor. Eğer bir cihazla onlara ulaşılsa, geçmişi aydınlatmak bile mümkün olacaktır. Bu meseleyi eğer ahiret inancımız açısından ele alacak olursak muazzam bir uygunluk görürüz. Çünkü eğer bu ses ve görüntüler bir işe yaramayacaksa bütün bunlar israftır, boşu boşunadır. Halbuki kainatta israf ve boşu boşuna hiçbir şey yoktur. Öyleyse bu ses ve görüntüler çok mühim bir muhasebe ve hesap günü için korunmaktadır.
İşte mukaddes Kur’an’ın ifadeleri: “ Şühpesiz ki, Rabbin kullarının bütün yaptıklarını görüp gözetmektedir.” (Âdiyat Suresi, 10-11) “Hayır, onun zannettiği gibi değil, çünkü Rabbin onu gözetiyordu, muhakkak kendisi heseba çekecektir.” (İnşikak Suresi, 15) “Zira kim zerre mikdar hayır işlerse, onun mükafatını görecek. Kim de zerre mikdar şer işlerse onun cezasını görecektir.” (Zilzal Suresi, 7-8) “(O kıyamet günü) kitabın (amel defterlerinin) ortaya konması kesindir. Suçlular onun içindekileri görüp korkarak: “Eyvah! Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük dememiş herşeyi saymış! Yaptığımız herşeyi sayıp dökmüş!” dediklerini görürsün. Yaptıklarını karşılarında hazır bulmuşlardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf Suresi, 18/ 49.ayet)
 
Soru) İnsana verilen cihazlar açısından bakacak olursak âhiret konusunda ne diyebiliriz?
 
Cevap) Cenab-ı Hak insana pek çok cihaz vermiş pek çok istidat ve kabiliyet bahşetmiştir ki, bunların çoğu dünyada kullanılamamaktadır. Mesela bir iç hafıza vardır ki, engin denizlerde bulunan bir dağa benzer. Bu dağın sekiz parçası denizin içinde sadece bir parçası denizin dışındadır. Gördüğü işittiği her şeyi kaydetmektedir. Fakat bu iç hafızayı insanlar kullanamamaktadır. Ancak bazı durumlarda kendisini göstermektedir. 1970 senesinde bir rahatsızlık durumunda kendinden geçip konuşmaya başlayan Üzeyir isimli öğrencim geçmiş iki ayını tekrar yaşadı. Devamlı konuşan bu öğrenci, sınıfta sorduğum bir soruyu arkadaşının verdiği kopya ile cevaplandırabilmişti. Aynen o sahneyi yaşadı. Eğer o anda kendine gelseydi veya kendine geldikten bir müddet sonra normal halinde tekrar sorsaydım yine bilemeyecekti. Ama trans halinde doğru olarak söylemişti.
Yine böyle bir durumda yedi-sekiz dil konuşan birisinin kendisine geldiğinde o dilleri hiç bilmediği ortaya çıkmıştır. Araştırılınca onun pek çok dil konuşan insanın uğradığı bir acentada çalıştığı, ayrı ayrı milletlerden gelen insanların kendi lisanlarında yaptıkları konuşmaları farkına varmadan iç hafızasına kaydettiği anlaşılmıştır.
Öyleyse bu duygular niçin verilmiş? Elbette boşuna değil. Ama ana karınındaki bir çocuğa sormak imkanımız olsa da “Şurada gözlerin yeri var. Sen bu karanlık yerden çıkıp aydınlık dünyaya çıkınca onları da göreceksin.” denilse, belki de bu konuşmayı manasız bulacak o gözlerle Allah’ın göklerde ve yeryüzünde sergilediği harika sanatları seyredeceği meselesini belki inkar edecektir. Hatta göbeğinden beslendiği için ağzını bile lüzumsuz sayacaktı. Halbuki gerçekleri ufkunun darlığından kavrayamamaktadır. İşte pek çok insan da, ahirette kullanılacak pek çok duygu için aynı dar kafalılığı sürdürmektedir.
Şöyle düşünelim:
Hiç israf etmeyen, boş iş yapmayan muktedir, sanatkar, ticarette ve yaptığı işlerde başarılı birisi var. Bu zat, geniş bir arazide bin tane fabrikadan meydana gelmiş ve yüz sene dayanıklı bir müessese kuruyor. Fabrikalardan on tanesini bir kaç sene çalıştırıp denedikten sonra bütün teşkilatı başka yere naklediyor. Şimdi hiç kimse bu adamın yaptıkları hakkında “Bu zat bütün bu teşkilatı toprağa gömüp çürütmek için buradan taşıyor.” diyemez. Çünkü onun bu zamana kadar yaptıkları ve isabetli icraatı meydandadır. Ancak, “Mutlaka, burada bir deneme yaptıktan sonra bunlar tam kapasite ile çalışacakları  çok daha uygun  ve elverişli bir yere naklediyor.” denilebilir.
İşte insanları, binlerce maddi ve manevi cihaz, duygu, latifeler denilen sır, hafî ve ahfâ gibi ince hissiyat ile donatan Cenab-ı Hak da onları kısa bir hayattan sonra toprak altında çürümeye terk etmeyecektir. Mutlaka onlara layık ve bütün cihazlarını kullanabilecekleri ebedi saadet alemleri hazırlayıp ebedi mutlu edecektir.
Kaynak: Abdullah Aymaz  | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu