<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>veysel ayhan arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/veysel-ayhan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/veysel-ayhan/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:57:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>veysel ayhan arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/veysel-ayhan/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>‘İslam’sız Müslümanlık &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/islamsiz-muslumanlik-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Jul 2021 14:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20820</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an, devlet sistemi önerir mi? Yoksa hakem olarak kenarda durup; insanlara ve sistem sahiplerine tavsiyelerde mi bulunur, ölçü ve esaslar mı verir? Bu konularla ilgili önemli bulduğum ve dikkatle okunması&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamsiz-muslumanlik-veysel-ayhan/">‘İslam’sız Müslümanlık | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an, devlet sistemi önerir mi? Yoksa hakem olarak kenarda durup; insanlara ve sistem sahiplerine tavsiyelerde mi bulunur, ölçü ve esaslar mı verir?</p>
<p>Bu konularla ilgili önemli bulduğum ve dikkatle okunması gereken bazı önemli metinleri aktarayım:</p>
<p><strong>ÜLKE VE DEVLETİN DİNİ OLUR MU?</strong></p>
<p><i>“Gayrimüslim ülke’ tabirini galat-ı meşhur kapsamında kabullenmeli. Çünkü ülkelerin dini olmaz. Din bireye ait bir olgudur. Bir dine mensup insanların çoğunluğunun bir ülkede yaşıyor olması ya da o dinin siyasal sistemini etkilemesi, sosyal ve kültürel kodlarla sıkı irtibatının bulunması ve bunlardan hareketle ‘Hıristiyan ülke, Müslüman devlet vb.’ şekillerde anılması tarihi bir gerçektir ama bu gerçek ülkeyi o dine nispet etmeyi haklı kılacak bir gerekçe değildir. Dolayısıyla ‘gayri müslim ülke’ tabirini zihinlerimizde ‘galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır’ çerçevesinde bir yere oturtmak gerekir.” (Ahmet Kurucan)</i></p>
<p>Devlet nedir? Din, devlet görevlilerinde bir ideoloji olarak bulunursa ne olur?</p>
<p><i>“Devlet gayri şahsi soyut bir aygıttır, organizasyondur, hiçbir kimliği olmaz, mezhebi de. Devletin resmî ideolojisi dediğimiz zaman şunu anlıyoruz; devlet içerisinde inisiyatif kurmuş bir elitin kendi, siyasi ve toplumsal projesini bütün bir topluma devletin imkanlarını ve araçlarını kullanarak dayatmasıdır. Bundan totaliter bir rejim çıkar. İster açık ister gizli. Resmi din dediğimiz inisiyatif kurmuş elitin kendi din yorumunu bütün bir topluma kabul ettirmesidir. Bundan dini totaliter çıkar. O halde devletin ne dini olur ne resmî ideolojisi ne de mezhebi. Devletin ahlaki amaçları vardır. Herkesin yaşama ve eşit olma hakkı var. Din de bunu böyle istiyor. İktidar paylaşılabilir. Bizim gibi düşünmeyen kim olursa olsun iktidarı bizimle paylaşabilir. Müslüman olmayanlar tarihte gördüğümüz gibi zımni kategorisinde değil, toplumsal ve siyasi ortaklarımızdır…</i></p>
<p><i>Eğer demokrasiyi Müslümanca yeniden tanımlayacaksak; demokrasi tam Tevhide denk düşer. Çünkü kulun kul üzerindeki baskısının ortadan kaldırılması ve Allah’tan başka hiçbir gücün, iktidarın, servetin ve bilginin insan üzerinde belirleyici olamayacağı inancıdır. Kendi kendime karar verebilmeliyim. Eğer demokrasi siyasi rejim olarak bana bunu veriyorsa ben Müslüman olarak daha iyi yaşayabilir ve kendimi ifade edebilirim. Eğer baskı altında isem yaptıklarımdan sorumlu değilim. Allah kendini reddetme özgürlüğü dahi tanıyor. Eğer reddediyorsam ona uygun yaşama hakkım da olmalı ki bu yaptıklarımdan ceza veya mükafat sahibi olayım. Bunu yapabiliriz. Demokrasi yaşayan bir süreç. Şu anda Tevhid inancının ideallerine en uygun rejimdir diyorum.” (Ali Bulaç’la röportaj. “İslamî hareket devlete talip değil” Aksiyon Dergisi, 1998)</i></p>
<p><strong>İSLAMI, REJİM PROJESİNE İNDİRGEMEK</strong></p>
<p>Yüksel Çayıroğlu il<i>e </i>devam edeyim.</p>
<p><i>“Kur’an ve Sünnet, devlet yönetimiyle ilgili bütün zamanları bağlayan detaylı düzenlemeler getirmemiştir. İslam’ın ortaya koymuş olduğu ne belirli bir devlet biçimi vardır, ne de yönetim şekli. Allah Rasûlü’nün kendinden sonra yönetim işini üstlenecek birisini bırakmaması ve dört halifenin her birisinin ayrı bir tarzda hilafete gelmesi de bunu gösterir. Aynı şekilde O, kralları İslam’a davet etmek üzere gönderdiği mektuplarında, Müslüman olmaları halinde onlara tahtlarında kalma ve iktidarlarını devam ettirme garantisi vermiştir.</i></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-268952 td-animation-stack-type0-2" src="https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29.png" sizes="(max-width: 1434px) 100vw, 1434px" srcset="https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29.png 1434w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29-300x223.png 300w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29-1024x763.png 1024w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29-768x572.png 768w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29-100x74.png 100w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29-80x60.png 80w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29-265x198.png 265w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/07/Screenshot-2021-07-02-at-09.47.29-696x518.png 696w" alt="" width="1434" height="1068" /></p>
<p><em>(Müslüman ol veya öl! Önce sen!)</em></p>
<p><i>Pek çokları ilk dönem uygulamalarından ve naslardan hareketle ‘İslamî bir yönetim şekli’ ortaya koyuyor ve bunun, demokrasi karşısında sahip olduğu üstünlükleri izaha girişiyorlar. Fakat aynı kişiler siyasi katılımın esas olduğu bu yönetim şeklinin dört halifeden sonra nasıl olup da yerini veraset sistemine ve totalitarizme bıraktığıyla ilgili tatmin edici izahlar yapamıyorlar. Dahası onların, günümüz İslam dünyasında devam etmekte olan istibdat rejimleri, hak ihlalleri, kısıtlamalar, baskı ve zulümler hakkında da tatmin edici izahları ve çözüm önerileri yok.</i></p>
<p><i>Özellikle siyasal İslamcılar ve İslam adına ortaya çıkan bir kısım radikal gruplar, İslam’ın evrensel ve kuşatıcı mesajını adeta bir rejim projesine indirgemişlerdir. Hatta onların, devleti ele geçirme ve kafalarında oluşturdukları muhayyel bir kısım kurgulara göre insanları idare etme adına dini suiistimal ettikleri ve onu bir ideolojiye çevirdikleri söylenebilir.” (Yüksel Çayıroğlu, Demokrasi ve İslam)</i></p>
<p><i>“Bir mümin insanların dünya ve ahiret saadeti, selam (barış) için didinir, ama kimsenin iradesini yok etmeye çalışmaz, anlatmakla yetinir. İslamcı ise devleti ve gücü ele geçirip toplumu toptan değiştirmeyi hedefler. İslamcılık din soslu ideolojidir. Diğer ideolojilerden daha zararlıdır, çünkü içine inanç, adanmışlık, kutsallık da katılmıştır. Bu nedenle dini ideoloji haline getiren cihadist gruplar (IŞİD, El Kaide, Boko Haram vb) ibadet neşvesiyle katliamlar yapabilmekte, çok acımasız olabilmektedir. Zira bu militanlar öldürerek, zulmederek, insanların haklarını gasp ederek sevap işlediğini düşünmektedir.” (Mahmut Akpınar, İdeoloji ve Adalet)</i></p>
<p>Ali Abdurrazık, 20. yüzyılın başında yaşamış ve Mısır’da kadılık yapmış Ezherli bir âlim. O yıllarda “El-İslam ve Usulu’l-Hükm” adlı kitabını yayınlıyor. Kitabı o dönem revaç bulan İslamcılık akımını reddettiği için büyük gürültü koparıyor. Ezher Uleması diplomasını iptal ediyor, kadılıktan atıyor. “İslam’da iktidarın temelleri” olarak çevrilen kitaptan birkaç alıntı yapayım:</p>
<p><i>“Kur’an’da İslam dininde siyasetin varlığını ispat edecek gizli ya da açık hiçbir delil yoktur, Hadisi Şerifler de öyledir… Peygamberimizin dini davetlerin yanında siyasi davetle de meşgul olduğu düşüncesini yalnızca Kur’an-ı Kerim ve sünneti seniye değil akıl ve risalet de reddeder. Hazreti Muhammed’in müminler üzerinde de sahip olduğu velayet risalet velayetidir ve bu velayet tahakkümle lekelenmemiştir…</i></p>
<p><i>Görülüyor ki Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde peygamberin insanların vasisi vekili gözeticisi olmadığını cebbar (yani zorlayıcı kuvvet ve kudret sahibi) ve tahakküm eden olmadığını insanları imana zorlama yetkisinin bulunmadığını ifade ediyor. Bu sıfata sahip olmayan insan padişah olamaz. Çünkü tahakküm ve zorlama saltanatın gereklerindendir…</i></p>
<p><i>Eğer peygamberimizin hedeflerinden biri de bir devlet kurmak olsaydı bu işi belirsiz bir şekilde bırakarak vefat edip ardından da Müslümanların kavga etmelerine meydan verir miydi? Eski-yeni bütün devlet kurucularının ilk işi devletlerinde bahsetmek değil midir?…</i></p>
<p><i>Peygamberimizin vefat etmesiyle onun sahip olduğu dini makamın bir başkasına miras kalmasına imkân yoktu çünkü kendisi peygamberlerin sonuncusuydu. İlahi liderlik ise miras bırakılmaz, hibe edilmez vekâlet ile başkasına geçmez. Çünkü İslam peygamberi bütün hayatı boyunca bir İslam devletinden ya da bir Arap devletinden kesinlikle bahsetmemişti.”</i></p>
<p>Ali Abdurrazık özetle <i>“Risaletün lâ hükm, dinun lâ devle”</i> yani <i>“Krallık değil peygamberlik; devlet değil din”</i> der ve bunu kitabında bölüm başlığı olarak kullanır.</p>
<p>Mekke fethi sırasında Ebû Süfyan, art arda gelen ordu birliklerini görünce merakla, Hz. Abbas’a sormuştu: <i>“Sübhanallah, kimdir bunlar ey Abbas?”</i></p>
<p>Hz. Abbas <i>“Resûllullah ile Ensar ve Muhacirler”</i> diye cevap verdi.</p>
<p>Ebû Süfyan hayret içinde <i>“Kardeşinin oğluna ne kadar büyük bir saltanat verilmiş! Hiçbir hükümdarda görmediğim bir saltanat.”</i> dedi.</p>
<p>Hz. Abbas, <i>“Bu saltanat değil, nübüvvettir.” </i>diyerek düzeltmişti.</p>
<p>Kur’an bir devlet sistemi önermez. İslam, bireye vurgu yapar. Medine’de yüzde 15’lik Müslüman kitlesi vardı ama Allah Rasulü (sas) tüm şehrin “Emin”i ve “Hakem”i idi. Toplum bileşenleri arasında adaleti temin ediyordu. Emin ve Âdil bir hakemdi.</p>
<p>Kur’an evrensel bir mesaj verir. İnsanlığa öğütlerde bulunur.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretlerinin tasvir ettiği gibi Kur’an bir “eczahâne”dir. Her türlü ihtiyacın alınabileceği bir hayat ve ahlâk esasları marketidir. Bu market doğruyu ve iyiyi arayan her insan için prensipler, tavsiyeler, öğütler içerir.</p>
<p>İnsanlar, bireysel olarak; devletler ise hukuk alanında, yasa yapımında Kur’an’ın beşere tavsiye ettiği ahkâmdan yararlanabilir.</p>
<p>Ama hiçbir zaman bu “market” veya “eczane” bir devlete dönüşüp müşterilerine sunduğu “ilaç”ları zorla içirmez. “Eczahâne”, devlet olmaz.</p>
<p><strong><i>Sonraki yazı: Danimarka’yı Ankara ile değişsek?</i></strong></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamsiz-muslumanlik-veysel-ayhan/">‘İslam’sız Müslümanlık | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘İslam devleti’ nerden çıktı? &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/islam-devleti-nerden-cikti-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Jun 2021 10:00:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20585</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 9) Devletin kartvizitinde görünür şekilde “İslam” yazdığında o devlete ait tüm idari yanlışlar dine mâl ediliyor. Bu durumu cizye uygulamalarında gördük. Bir kasap, cerrah önlüğü giyerek&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-devleti-nerden-cikti-veysel-ayhan/">‘İslam devleti’ nerden çıktı? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 9)</i></p>
<p>Devletin kartvizitinde görünür şekilde “İslam” yazdığında o devlete ait tüm idari yanlışlar dine mâl ediliyor. Bu durumu cizye uygulamalarında gördük. Bir kasap, cerrah önlüğü giyerek ameliyata girse bu ameliyattaki hatalar doktorlara mâl edilir. Yezit karakterli bir yönetici besmele çekerek veya “hamdolsun” diyerek zulüm yapsa yapılan mezalim dine fatura edilir.</p>
<p>Peki o zaman böyle bir mağduriyet yaşayan İslam’ın “devlet”e devlete gereksinimi var mı?</p>
<p>Din ve devlet farklı genetik kodlar içerir. Din dinlerle, devlet, devlet yönetim biçimleriyle karşılaştırılabilir. Her ikisinde farklı zaruretler ve gereklilikler söz konusudur.</p>
<p>Din, zorlama ve güç kullanmadan uzaktır ama devletin temeli güç ve zorlamadır.</p>
<p>En âdil devlet bile güç ve zorlamaya başvurur.</p>
<p>Din ise herkese adalet tavsiye eder.</p>
<p>Devlet ise adaleti güçle gerçekleştirir.</p>
<p>Haklının hakkını güç kullanarak haksızdan alır.</p>
<p>Devlet aygıtının motoru “güç”le çalışır.</p>
<p>Dine bir aygıt diyecek olursak dinin bu tür bir “motoru” yoktur.</p>
<p>Din sadece iki unsurdan oluşur: Temsil ve tebliğ.</p>
<p>Özü şudur: Berrak ve şeffaf yaşamak ve böyle yaşamayı önermek.</p>
<p>Din ve devlet, sonuçları itibariyle de farklıdır.</p>
<p>Dini tebliğ karşılıksız yapılır. Ama devlet bir ücret ve makam yeridir.</p>
<p>Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Ömer bin Abdulaziz (r.anhüm) dönemleri istisna tutulursa devlet talebinin ardında dünyeviliğin olmaması çok nadirdir.</p>
<p><i>“Halife Ömer, yardımcılarının görmezden geldiği muhtaç bir dula bizzat yemek götürmüştü; çünkü mahşerde, kendi sorumluluğunun bu iş için en uygun devlet görevlisini tayin etmekten ibaret olduğu yollu savunmasının geçerli olmayacağını biliyordu. Bu ilke esas alın­dığında ne bir anayasaya ne de ayrı bir kamu hukukuna gerek kalıyordu; ka­mu görevi addedilebilecek görevler de yargı önünde neredeyse aynı temel üzerinde ele alınıyordu.”</i> (İslam’ın Serüveni I, İslam’ın klasik çağı, Marshall G. S. Hodgson)</p>
<p>Hz. Ömer olmak mümkün değildir.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri bu erişilmezliği şöyle ifade eder:</p>
<p><i>“Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibn-i Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın.”</i></p>
<p>Nebî gibi bir “mâsumiyet” mümkün değildir. Bu sebeple de devlete “dini” iliştirmek daima dinin yıpranmasına sebep olur.</p>
<p>Dinin asli fonksiyonunu ifade eden tebliğ ve irşad’ın en mümeyyiz vasfı ve tesir etmesinin sırrı karşılıksız oluşudur.</p>
<p>İçinde istikbale ait siyasi niyetler taşıyan bir tebliğ virüslenmiş olur.</p>
<p>Mesela; <i>“Güç kazanalım, öyle olursa tebliğ ve irşadı daha rahat yaparız.”</i></p>
<p>Veya <i>“İktidar yardımıyla milleti Müslümanlaştıralım.”</i></p>
<p>Veya <i>“Hele kuvveti ele geçirelim işimizi rahatça yaparız.”</i></p>
<p>Kalplere ve gönüllere girmekten aciz olanlar bu yolları çare olarak düşünür.</p>
<p>Tüm bunlar tebliğ ve irşadın tesirini ortadan kaldıran viral niyetlerdir.</p>
<p>Böyle olduğunda sütün kaymağı niteliğindeki tebliğ, bozulur, kokar ve insanları iğrendirir.</p>
<p>Ki bugün bunu fiilen yaşıyoruz.</p>
<p><i>“Siyasî Müslümanlık denen şey, öyle bir tuz-biber oldu ki, İslam’ın ruhunu öldürdü, Kitab’ı öldürdü, Sünnet’i öldürdü, Usûlu’d-Din’i öldürdü; sadece meseleyi lafa, lafazanlığa, demagojiye ve diyalektiğe bağladı.” (Bamteli, Fethullah Gülen)</i></p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri uhrevi niyetlerin bile ihlası bozmasından endişe eder:</p>
<p><i>“…hizmet-i imaniyemi maddî ve mânevî kemalât ve terakkiyatıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevî gayet kuvvetli mânialar beni men’ ediyordu.” </i></p>
<p>İlk 8 yazı bir arada değerlendirilirse Medine “site devleti”nin konjonktürel bir gereklilikten ortaya çıktığı görülür. Nübüvvet mesajının korunması ve iletilmesi asli misyondur. Allah Rasulü’nün devlet kurma, yönetme gibi asli bir mükellefiyeti yoktu. Savaş “mesaj”a yönelik bir tehdit durumunda ancak söz konusu olabilirdi ve olmuştu. Medine Sözleşmesi sonrası Mekkeli müşrikler kin ve intikam peşinde olmasa Medine’de tesis edilen bu barış ortamı bozulmayacaktı.</p>
<p>Eğer bir peygamber düşünce ve inanç hürriyetinin garanti altında olduğu bir ülkede neşet etmiş olsa, görevini barış içinde yapar. Allah Rasulü’nün (sas) yegane endişe ve tehalükü “mesaj”ı idi. Tek kaygılandığı husus Allah’ın tanınıp bilinmesiydi.</p>
<p>Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar Necaşi’nin yönetimi altında barış içinde dinlerini yaşamışlardı. Oradaki devleti “İslami” bir şekle sokma niyeti taşımamışlardı.</p>
<p>Bu konuda en net ifadeler Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait:</p>
<p>Şark-ul Avsat’ta yayınlanan röportajında bu kritik konuda şunları ifade ediyor.</p>
<p><i>“Şunu çok net bir şekilde ifade etmek istiyorum; eğer insanlar dinlerini diyanetlerini serbest bir şekilde bir ülkede yaşayabiliyorlar, onun kurumlarını kurabiliyorlar, çocuklarına ve isteyen başkalarına dinlerini öğretebiliyorlar, dinleri ile ilgili kamusal alandaki tartışmalarda konuşabiliyor, dini taleplerini hukuka ve demokrasiye uygun bir şekilde dile getirebiliyorlarsa, bu insanların dini ya da ‘İslami’ bir devlet kurmaya çalışmalarına gerek yoktur. </i></p>
<p><i>İdareyi zorla ele geçirip, insanları onun zoru ile dindar yaptığınız ülkelerde, insanları münafıklaştırır ve devlete mürailik yapan parazitler haline getirirsiniz. Bu insanlar, ülkelerinde dindar görünürler; ama yurtdışına çıkınca dine ters ve günahlara çok açık bir hayat sürerler. Hukuka olan saygı azalır, riya artar. Farklı ülkelerdeki tecrübelere bu nazarla bakarsanız, soyut görünen ifadelerimin aslında somut gözlemlere dayandığını göreceksiniz.</i></p>
<p><b><i>DİNİ ÖZGÜRLÜKLER DEMOKRATİK YOLLA TALEP EDİLMELİ</i></b></p>
<p><i>(Demokrasi)İdare edenlerin onları seçenlere hesap vermesi itibariyle ve İslam’ın şer olarak gördüğü istibdadın zıddı olarak İslam’ın idareyle alakalı prensiplerine en uygun sistem olduğu söylenebilir. Canın, aklın, malın, ailenin ve dini özgürlüklerin korunduğu, kişilerin hak ve özgürlüklerinin savaş halleri gibi çok ciddi istisnalar dışında sınırlanmadığı, azınlıkların eşit vatandaş muamelesi gördüğü ve hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadığı, bireylerin şahsi, sosyal ve siyasi işlerde fikirlerini serbestçe dile getirip bunları uygulayabildiği bir ülke İslam’a uygun bir ülkedir. Bir ülkede, insanlar, hangi sistem olursa olsun, düşünce ve inançlarını özgürce ifade edebiliyor, dinlerini yaşayabiliyor, mülk edinme gibi özgürlüklerine sahiplerse, Müslümanların ve diğer din sahiplerinin o ülkenin rejimini değiştirme gibi bir görevleri yoktur. Bu özgürlüklerin olmadığı yerlerde, şiddete asla başvurmadan, demokratik yollarla bu özgürlükleri elde etmek için uğraş verilmelidir.” (Fethullah Gülen, Manuel Almeida, Şark-ul Avsat Tarih, 24 Mart 2014)</i></p>
<p>Kur’an, devlet sistemi önerir mi? Yoksa hakem olarak kenarda durup; insanlara ve sistem sahiplerine tavsiyelerde mi bulunur, ölçü ve esaslar mı verir?</p>
<p><b>İSLAMİ DEVLET TABİRİ KENDİ İÇİNDE ÇELİŞKİLİDİR</b></p>
<p>Bu da Le Monde’dan.</p>
<p><i>“İslam’ın idareyle alakalı temel değerleri hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına saygı, iktidardakilerin hesap verebilmeleri ve her insanın temel haklarının ve hürriyetlerinin korunması gibi değerlerdir.</i></p>
<p><i>Siyasal İslamcıların iddialarının aksine İslam, bir yönetim şekli veya yönetimle alakalı bir ideoloji değildir, bir dindir. Belki yönetimle alakalı bazı prensipler vaz’ eder; ki bu vaz’ etmiş olduğu prensipler bütününün çok küçük bir yüzdesini teşkil eder. İslam’ı siyasal bir ideolojiye indirgemek İslam’ın ruhuna karşı işlenmiş büyük bir suçtur.</i></p>
<p><i>Hakimiyetin millete ait olması, -hâşâ- onun Allah’tan alınarak insanlara verilmesi değil, Allah tarafından insanların tasarrufuna tevdi edilen bir hususun herhangi bir müstebit şahıs veya oligarşiden alınıp cumhura tevdi edilmesidir.</i></p>
<p><i>Ayrıca ‘devlet’ dediğimiz şey insanların bir araya gelerek temel haklarını ve hürriyetlerini muhafaza, adalet ve barışı temin için oluşturdukları sistemin adıdır. Devlet bizatihi maksat değil, insanların her iki cihanda mutluluğa ulaşması için yardımcı bir araçtır. O sistemi oluşturan insanlar bir takım temel inançlar ve değerleri ne ölçüde benimsemişlerse devlet de o ölçüde o inanç ve değerlere yakındır. Dolayısıyla İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. İnsanlar arasında bir sosyal kontratın neticesi olan devlet nihayetinde insanlardan müteşekkildir; ‘İslami’ veya ‘kutsal’ olamaz.” (Fethullah Gülen, Le Monde, 25 Şubat 2019)</i></p>
<p><i>Sonraki yazı: IŞİD, El Kaide ve Müslümanlık</i></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-devleti-nerden-cikti-veysel-ayhan/">‘İslam devleti’ nerden çıktı? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberler vergi tahsildârı mıdır? &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamberler-vergi-tahsildari-midir-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2021 13:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20361</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Allah peygamberini vergi tahsildârı olarak göndermemiştir.” Ömer bin Abdulaziz (ra) (Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 8) İslam coğrafyasında Hristiyanların, Yahudilerin ve Mecusilerin vatandaşlık statüsü “zimmî” idi. Coğrafya genişledikçe Sabiîler, Maniheistler, Budistler&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberler-vergi-tahsildari-midir-veysel-ayhan/">Peygamberler vergi tahsildârı mıdır? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i>“Allah peygamberini vergi tahsildârı olarak göndermemiştir.”</i></p>
<p><i>Ömer bin Abdulaziz (ra)</i></p>
<p><i>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 8)</i></p>
<p>İslam coğrafyasında Hristiyanların, Yahudilerin ve Mecusilerin vatandaşlık statüsü “zimmî” idi. Coğrafya genişledikçe Sabiîler, Maniheistler, Budistler ve Hindular da bu bu statüye dahil olmuştu. Bu topluluklar “cizye” ödeyerek askerlikten muaf tutuluyordu. Dinlerini istedikleri gibi yaşıyor, can ve mal güvenlikleri sağlanıyordu. “Öteki” kabul edilmiyor o topluluğun unsurlarından sayılıyordu.</p>
<p>Bir arada yaşama kültürü vardı ama bunun sınırları yok değildi. Mesela <i>“Engin hoşgörülerine rağmen Moğol döneminde Hindistan’daki Müslüman idareciler, hâkimiyetleri altında bulunan Hintlilere Sati uygulamasını yasakladılar. Sati, dinen, erkek öldüğünde hanımının canlı canlı onunla birlikte yakılmasıydı.” (Müslümanların, Gayrimüslimlerle Münasebetleri, Muhammed Hamîdullah)</i></p>
<p>Fakat özgürlüğün sınırları oldukça genişti. Bugün için cinsel tercihlere karşı takınılması gereken tavrı gösteren bir alıntı yapayım:</p>
<p><i>“Bahreyn, Irak ve İran’ın fethedilmesi sonucunda İslam toplumunun bir parçası haline gelmiş olan Mecusiler’in dini inançlarına göre, kendi öz kızları, kız kardeşleri ve anneleri ile evlenmeleri caiz idi. Bu ilişki biçimi Müslümanlarca sadece gayridini değil gayriinsani olarak da mütalaa edilmiş olmasına rağmen, söz konusu zümrenin yaşam biçimlerine müdahale edilmemiştir. Nitekim bunu bir türlü kabullenemeyen Adiy, bir gün Hasan el-Basri’ye Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin döneminde Mecusilerin bu uygulamalarının neden yasaklanmadığını sormuştur. Hasan el-Basri, bunun nedenini belirtmemekle beraber, Hz. Peygamber ve Raşid halifeler döneminde Mecusilerin bu uygulamalarının bilindiğini, ancak buna rağmen hiçbir müdahalede bulunulmadığını doğrulamıştır.” (İlk Dönem İslam Toplumunda Gayrimüslimlerin Yeri: Haklar ve Hoşgörü, Mehmet Mahfuz Söylemez)</i></p>
<p>Cizye’nin Müslümanlardan alınan vergi ile karşılaştırması şöyleydi:</p>
<p><i>“Hatırlatalım ki, Cizye vergisi ödeme mükellefiyeti altına sokulan Gayrımüslim tebaa bölükleri, ödedikleri bu vergiye mukabil Müslüman tebaa bölüklerinin ödemek mecburiyetinde olduğu zekât vergisinden muaf ve beri tutulmuşlardı. Gerçekte sa­dece adam başına 1 dinardan ibaret sabit bir vergi olan cizyeye naza­ran, yüzde hesabıyla miktarı değişken olduğu için zekat vergisi çok daha ağır bir vergiydi. (İslam Peygamberi, M. Hamidullah)</i></p>
<p><i>“İslam’da zimmîlere tanınan haklar, modern demokrasilerde yurttaşların geneline tanınmış değildir. ‘Cizye’ toplumsal ve kamusal hayatın genel finansmanına katılmak üzere gayrimüslimin üzerine terettüp eden vergidir, özel bir cezalandırma değildir. Cizye bugün bir tür ‘bedelli askerlik’e karşılık düşmektedir ki yüz binlerce vatandaş ‘devletin zimmîsi’ olmaya can atmaktadır.” (Din ve Siyaset, Ali Bulaç)</i></p>
<p>Ama bu durumun siyasi saiklerle suiistimal edildiği zamanlar olmuştu. Emevi valilerinden Haccâc bin Yûsuf (Haccâc-ı Zâlim) ve onu örnek alan bazı valiler Müslüman da olsalar ehl-i zimmetten cizye almaya devam etmişti.</p>
<p><i>“Horasan ve Maveraünnehir ahalisini İslamiyet’i kabul etmekten men eden sebep, İslam’ı kabulden sonra da kendilerinden cizye tahsiline devam olunması endişesi idi. Semerkant’a gönderilen Ebu Sayda ‘Oraya giderim fakat bir şartla her kim Müslüman olursa ondan cizye alınmayacaktır!’ şartıyla gitmiş ve İslam’a girenlerden cizye alınmayacağını ilan etmişti. Halk grup grup İslam’a girme konusunda yarışmıştı. Sonuçta doğal olarak cizye gelirleri epey azalmıştı.” (İslam Uygarlıkları Tarihi, Corci Zeydan)</i></p>
<p><i>“Emevi veya Abbasi yöneticileri, önce Hz. Peygamber’in, sonra da Irak’ın fethiyle Hz. Ömer’in temel esaslarını koydukları toprak hukukunu uygularken takip ettikleri politikaları değil, fetihlerle hazineye gelecek ganimet, elde edilecek esirler (köle ve cariyeler) ve toprak üzerinde özgürleşen zimmîlerin ödeyeceği cizye ve haraç ilgilendiriyordu. Bu güdü ile Emeviler bir ara ‘Müslümanlaşma’ya bile bir tür yasak koydular, çünkü cizye ve haraç Müslümanların ödediği zekat ve öşürden fazlaydı. Ta ki Ömer bin Abdülaziz halife olunca hem fetihleri durdurdu, hem köle ve cariyeleri özgürlüklerine kavuşturdu, hem de ‘Allah peygamberini vergi tahsildarı olarak göndermemiştir.’ deyip isteyenin Müslüman olabileceğini ilan etti.” (Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç)</i></p>
<p>Himyerî melikler arasında Hıristiyan ve Yahudi dininden olanlar vardı. Tebuk seferinin dönüşünde Rasulullah (sas) onlara bir nâme göndermiş ve İslam’a girişlerini tebrik ettikten sonra ala­cakları idari tedbir ve tutumları onlara açıklamıştır. Bu nâmede, ödemek mükellefiyetinde oldukları vergilerini açıkladıktan sonra bu vergilerin asla kendisine veya ailesi mensuplarına sarf edilemeyeceğini, fakirlere ve yolda kalmış, sıkıntıya düşmüş yabancılara sarf edileceğini bildirmişti.</p>
<p>Nâmede şunlar da vardı:</p>
<p><i>“Yahudilerden yahut Hıristiyanlardan kim İslam’a geç</i><i>e</i><i>rse geç</i><i>s</i><i>in, Mü</i><i>s</i><i>lüma</i><i>n</i><i>ların sahip olduğ</i><i>u</i><i> haklar ve yükümlülüklere tabi tutularak, mü’minler arasına katılacaktır. Yahudilik veya Hıristiyanlığında ıs­rar gösterip sebat edenler, bundan zorla döndürü</i><i>l</i><i>meyecekler fakat cizye vergisine tabi tutulacaklardır. (İslam Peygamberi, M. Hamidullah)</i></p>
<p><i>“İlk dönem İslam tarihinden itibaren gayrimü</i><i>s</i><i>lim yaş</i><i>l</i><i>ı, düşkün ve kimsesizlerin bakımı, devletin bir sorunu olarak görülmüş; bunlara Mü</i><i>s</i><i>lüm</i><i>a</i><i>nlara yapılanın aynısı yapılmış</i><i>t</i><i>ır…</i></p>
<p><i>İbn Zenceveyh’in aç</i><i>ı</i><i>kça ifade ettiğ</i><i>i</i><i> gibi Hz. Ö</i><i>m</i><i>er dö</i><i>n</i><i>eminden itibaren zekat ayetinde geç</i><i>e</i><i>n ‘el- mesakin’ ifadesinden kastın gayrimü</i><i>s</i><i>lim fakirler olduğ</i><i>u</i><i> sonucuna varmış</i><i>̧</i><i> olan ulema, bu kitleye de zekatın verilebileceğ</i><i>i</i><i>ne hü</i><i>k</i><i>metmişt</i><i>i</i><i>r. Bunun bir sonucu olarak Emeviler dö</i><i>n</i><i>eminde Daru’z-Zekat’ların kurulmasından sonra bu kitleye düzenli olarak zekatlardan pay ödenmiştir. Bunun en gü</i><i>z</i><i>el ö</i><i>r</i><i>neği ise bu kurumun iki ü</i><i>n</i><i>lü yö</i><i>n</i><i>eticisi, Amr b. Meymûn ile Amr b. Şurahbil’in uygulamalarıdır. Adı geçen iki zat, fakirlere dağ</i><i>ı</i><i>tılmak ü</i><i>z</i><i>ere kendilerine teslim edilen zekat mallarını ü</i><i>ç</i><i>e bö</i><i>l</i><i>er, 1/3’ünü Mü</i><i>s</i><i>lüm</i><i>a</i><i>n fakirlere, 1/3’ünü Araplara, kalan 1/3’ünü ise zimmî fakirlere dağ</i><i>ı</i><i>tırlardı. Zimmîler konusuna büyük hassasiyet gösteren Hz. Ömer, Suriye’de rastladığı âmâ bir Yahudi’nin dilendiğini görünce gençliğinde cizyesi alınan birinin ihtiyarladığında perişan durumda bırakılamayacağını söyleyerek kendisine beytülmâlin zekât gelirlerinden yardım edilmesini emretmiştir.” (İlk Dönem İslam Toplumunda Gayrimüslimlerin Yeri: Haklar ve Hoşgörü, Mehmet Mahfuz Söylemez)</i></p>
<p>Hz. Ömer’in başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh zafer kazandığı her şehirde tellallar ile şu duyuruyu yaptırıyordu:</p>
<p><i>“Ey Rumlar! Allahü teâlânın yardımı ile ve halîfemiz Ömer’in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticâretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza, kimse dokunmayacaktır. İslâmiyetin adâleti aynen size de tatbîk edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı, müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekâtı ve öşür aldığımız gibi, sizden de senede bir kere cizye dediğimiz vergiyi vermenizi istiyoruz.”</i></p>
<p>Zimmîleri koruma imkânı kalmadığında bu durum ilan ediliyordu. Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Humus’ta halka bizzat şu duyuruyu yapmıştı:</p>
<p><i>“Ey Hıristiyanlar! Size hizmet etmeye, sizi korumaya söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile savaşacak kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için hepiniz Beytü’l-mal’a gelip, cizyelerinizi geri alınız! İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır.”</i></p>
<p><i>“Gayrimüslim cemaatler, okul açabilme ve okullarının programlarını serbestçe yapabilme yetkisine de sahip kılınmışlardır. Osmanlı hü</i><i>k</i><i>ûm</i><i>e</i><i>ti, kiliselerde papazların vaaz ve nasihatlerini, din iş</i><i>l</i><i>erine mü</i><i>d</i><i>ahale olacağı gerekç</i><i>e</i><i>siyle denetlemediğ</i><i>i</i><i> gibi, azınlık mekteplerinin ders programlarını ve idaresini de kontrol edememiş</i><i>t</i><i>ir… Osmanlı’daki gayrimü</i><i>s</i><i>limlerle ilgili olarak sıraladığ</i><i>ı</i><i>mız bazı dü</i><i>z</i><i>enlemeler ve kısıtla­maların aslında İslam dini ile alakası yoktur. Bu, sadece idari tasarruflarla yapılmıştır.” (XIII. Yüzyıldaki Cizye Uygulamalarında Gayrimüslimler, Dr. Sami Baybal)</i></p>
<p>İdari tasarrufla gayrimüslimlerin kaldırımdan yürümelerinin yasaklandığı zamanlar da olmuştu.<i> “Tarihte gayrimüslimlerin bir gülistanda yaşadıkları söylenemez, gayrimüslimlere zaman zaman büyük haksızlıklar yapılmıştır ancak bu zulümler İslam’a rağmen hukuk ihlalleridir.” (Din ve Siyaset, Ali Bulaç)</i></p>
<p>Sonraki asırlarda maalesef yer yer ötekileştirme örnekleri görüldü.</p>
<p><i>“(Osmanlıda) zimmîlere gü</i><i>v</i><i>enilmediği iç</i><i>i</i><i>n şehir içinde ata binmeleri ve silah taş</i><i>ı</i><i>maları yasaktı. İzinsiz kayığa binemezlerdi. Mesela Osmanlı Şeyhülislamlarından Ebüssuûd Efendi bir fetvasında, zimmîlerin yüksek ve gösterişli evler yapmaları, kıymetli elbiseler ve yakalı kaftanlar giyerek, ince tülbent, kürk ve sarık sarmaları yasaklanmıştı.</i></p>
<p><i>Mü</i><i>s</i><i>lüm</i><i>a</i><i>nların kavuk ve ayakkabıları sarı, Ermenilerin ş</i><i>a</i><i>pka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudile­rin mavi idi. 1630 tarihli bir fermanla İ</i><i>s</i><i>tanbul’daki zimmîlerin samur kü</i><i>r</i><i>k, kalpak, atlas elbise giymeleri, kadınların Mü</i><i>s</i><i>lüm</i><i>a</i><i>n tarz ve kıyafetin­ de giyinmeleri, ferace ve yaş</i><i>m</i><i>ak takmaları yasaklanmış</i><i>t</i><i>ı. Dini bayramları dışında çarşı ve pazarda haç ile dolaşamazlardı. Müslüman evleri 12, zimmî evleri ise 9 zirâ yükseklikle sınırlıydı.” (Osmanlı Vatandaşlarının hukuki durumu, Prof. Dr. Gülnihal Bozkurt)</i></p>
<p><i>“Medine Sözleşmesi, ‘muharip/düşman’ olmadıkça gayrimüslimleri ümmetin bir parçası, yani siyasi birliğin ortağı kabul eder, bu ise tarihsel yönetimleri pek hoşnut edecek bir model olamazdı. Tebaa da buna o kadar alışmıştı ki, zihnen hiçbir şekilde sosyal sorumluluklar ve hukuk karşısında bir Müslümanla gayrimüslimin eşit olabileceğini kabul etmiyordu. 1850 Islahat Fermanı’na karşı gösterilen şiddetli tepkilerden birinin sebebi eşitlik ilkesinin gelmesiydi.” (Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç)</i></p>
<p><strong><i>Sonraki yazı: “İslam devleti” amaç olabilir mi?</i></strong></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberler-vergi-tahsildari-midir-veysel-ayhan/">Peygamberler vergi tahsildârı mıdır? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tur-i Sina ve Ayasofya &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/tur-i-sina-ve-ayasofya-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Jun 2021 12:00:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20293</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Her kim ki bu ahdi bozarsa Allah’ın ahdini bozmuş, dinini alaya almış olur ve Allah-ü Teala’nın lanetine layık olur…” (Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 7) Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettiğinde Tur-i&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tur-i-sina-ve-ayasofya-veysel-ayhan/">Tur-i Sina ve Ayasofya | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i>“Her kim ki bu ahdi bozarsa Allah’ın ahdini bozmuş,</i></p>
<p><i>dinini alaya almış olur ve Allah-ü Teala’nın lanetine layık olur…”</i></p>
<p>(<i>Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 7</i>)</p>
<p>Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettiğinde Tur-i Sina Kilisesi’nin ruhbanları bir belge ile huzuruna geldi. Ellerinde Allah Rasulü (sas) mühürlü bir ahitname vardı. Yavuz, ahitnameyi okuyunca heyecanlanmış şu sözleri sarf etmişti:</p>
<p><i>“Ne yer hakkı ne de vergi… Onun iki eliyle yazdığı ve mühürlediği vasiyetnamesini Mısır’da Tur-i Sina keş</i><i>i</i><i>şl</i><i>e</i><i>rinin ellerinde buldum ve o kadar mesrur oldum ki bü</i><i>t</i><i>ün Mısır’ı zabt ettiğ</i><i>i</i><i>m zamanda dahi o kadar mesrur olmamış</i><i>t</i><i>ım” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.EE.24/67)</i></p>
<p>“Ahitname” (Dokunulmazlık) metni, hicretin 2. yılı Mescid-i Nebevi’de Hz. Ali’ye takrir ettirilmiş görünüyordu. Muhatabı Saint Katerina (Tur-i Sina) Manastırı havalisinin tüm sakinleri idi.</p>
<p>Yavuz, ahitnamenin orijinalini kendisine vermeleri karşılığında bu dokunulmazlığın ilanihaye süreceğini ve onlar için İstanbul’da bir manastır ve kilise yaptıracağını beyan ve ferman eder. Tercüme nüshalarını onlara bırakır. 400 altın da hediye eder.</p>
<p>Bir kopyası <i>“bir miktar yeş</i><i>i</i><i>l, biraz turuncu renkler kullanılmış</i><i>̧</i><i>, yaldızlı, tezhipli ve on ü</i><i>ç̧</i><i> varak” </i>ile hazırlanır ve Hazine-i Amire’ye konur <i>(Başbakanlık Osmanlı Arşivi.YB.21/66). (Sina Dağ</i><i>ı</i><i> Arş</i><i>i</i><i>vinde Osmanlı İ</i><i>z</i><i>leri: Fermanlar ve İ</i><i>m</i><i>tiyazlar, Hadi Belge)</i></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-20294" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/06/vsl.jpg" alt="" width="660" height="458" /></p>
<p>Ve Yavuz İstanbul’a dönünce onlara “Balatkapı İoannes Prodromos Metokhion Kilisesi”ni inşa eder.</p>
<p>Ahitnamelerin izini süren Amerikalı araştırmacı John Andrew Morrow<a href="https://www.amazon.com/Covenants-Prophet-Muhammad-Christians-World/dp/159731465X/ref=sr_1_1?dchild=1&amp;keywords=Covenants+of+the+Prophet+Muhammad+with+the+Christians+of+the+World&amp;qid=1622539625&amp;sr=8-1"> The Covenants of the Prophet Muhammad with the Christians of the World</a> adlı kitabında bu ahitnameye 35 sayfa ayırır. Ahitnamenin Hz. Muhammed’in uygulamaları ve İslamiyet’in temel öğretileri ile tam bir uyum içinde bulunduğunu belirtir.</p>
<p>Kitabının sonuç bölümünde Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların bir arada barış içinde yaşayabilme öğretisinden yoksun olduklarını, tekrar eskisi gibi hoşgörü ve birlikte <i>yaşama pratiğine dönmeleri gerektiğini vurgular. Ve hadis-i şerifi ekler: “Her kim antlaşmalı bir zimmiye zulmeder veya gücünün üzerinde bir yükümlülük yüklerse, kıyamet gününde benim hasmım olur.”</i></p>
<p>Müslümanların bakış açılarını kalibre edebilecekleri bu muhteşem metni Feridun Bey’in<a href="https://babel.hathitrust.org/cgi/pt?id=uc1.c070909290&amp;view=1up&amp;seq=7"> “Münşe’at-ı Selatin”</a> adlı eserinden okuyabiliyoruz:</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-267438 alignleft td-animation-stack-type0-2" src="https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey2.png" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" srcset="https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey2.png 564w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey2-300x256.png 300w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey2-100x85.png 100w" alt="" width="449" height="383" /></p>
<p><b><i>“Bu kitap Muhammed bin Abdullah’ın tüm Hıristiyanlara verdiği ahidname suretidir ki Hak Teala onu rahmetiyle müjdeleyip azabıyla halkı uyarmaya göndermiştir… O Muhammed bu kitabı tüm ehl-i millet-i nasraniyeye bağlı olanlara ahd için verdi. Her kim ki bu ahdi bozarsa Allah’ın ahdini bozmuş olur, dinini alaya almış olur ve Allah-ü Teala’nın lanetine layık olur… Çünkü onlar benim raiyetimdir ve ehl-i zimmettir. Ben onları diğer ahidname verdiğim maunetlerin ezasından affeyledim. Onlara zorlama ve cebrolunmasın.</i></b></p>
<p><b><i>Hiç bir Hıristiyan reisi görevinden alınmasın. Ve bir papaz papazlıktan alınmasın ve sumasında itikafa girenler sumalarından çıkarılmasın. Seyahate çıkanlara engel olunmasın. Keşişlik ve kiliselerinden hiçbir şey yıkılmasın ve kilise mallarından bir şey alınıp mescit yapımında kullanılmasın. Her kim buna muhalif iş işlerse Allah’ın ahdini bozmuş olur ve çalışmayıp yalnız ibadetle meşgul olanlarına cizye ve benzeri vergiler yüklenmesin. Denizde, doğuda, batıda, kuzey ve güneyde her nerede olurlarsa olsun, onların zimmetleri benim üzerimedir. Dağlarda olup ibadetle meşgul olanların ziraat ettiklerinden haraç alınmaz…</i></b></p>
<p><b><i>Çünkü onların yaptıkları ziraat kendi geçimleri içindir. Ticaret için değildir.</i></b></p>
<p><b><i>Ve harp için adam toplamak lazım olsa onlara teklif olunmaz. Cizye alınmak gerektiğinde ne kadar mal ve gelirleri olursa olsun yılda on iki dirhemden fazla nesne alınmaz, zahmet ve meşakkat teklif olunmaz. Ve mücadele olunsa rıfk ile ihsanla mücadele olunur. Merhamet ve şefkat kanadı altında korunurlar. Ve her nerede olurlarsa ve her nereye varırlarsa. Müslümanların nikahı altında olan Hıristiyan kadına cebir ve baskı yapılamaz ve dini görevlerini yerine getirmesine engel olunmaz ve kiliselerine varıp ibadet etmelerine engel olunmaz.</i></b></p>
<p><b><i>Her kim ki Allah’ın bu ahdine muhalefet ederse ve zıttına göre amel etmeye niyet ederse Allah’ın ve Rasulü’nün misakına isyan etmiş olur. Kiliseleri tamire ihtiyaç duyduğunda kendilerine yardımcı olunur. (Onlardan kimse silah taşımaya zorlanamaz. Tam aksine Müslümanlar onları korumak ve kollamakla mükelleftirler.) Bu ahidname kıyamete kadar baki olup dünya yıkılıncaya kadar hükmü geçerli ola. Asla muhalefet olunmaya.”</i></b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-267439 aligncenter td-animation-stack-type0-2" src="https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey3.png" sizes="(max-width: 503px) 100vw, 503px" srcset="https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey3.png 662w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey3-300x198.png 300w, https://www.tr724.com/wp-content/uploads/2021/06/vey3-100x66.png 100w" alt="" width="503" height="332" /></p>
<p>Allah Rasulü’nün (sas) diğer din saliklerine ve mabetlerine bakışı buydu. Hulefa-yı Raşidin de buna riayet etmişti.</p>
<p>İslam ordusu, Kudüs’ün kapısına geldiğinde, Hristiyan papazlar kitaplarındaki bir bilgiye dayanarak ancak Hz. Ömer gelirse şehrin anahtarlarını teslim edeceklerini söylemişti.</p>
<p>Hz. Ömer kabul etmiş ve Kudüs’e gelmişti. Patrik ve vali tarafından karşılanmış şehrin anahtarları teslim edilmişti. Hz. Ömer, halka <i>“canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, kutsal eşyalara dokunulmayacağına, kiliselerin yıkılmayacağına ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyeceğine” </i>dair teminat verdi.</p>
<p>Ona Kudüs’ü gezdirdiler. Sepulchre Kilisesi’ni gezerken namaz vakti gelince Hz. Ömer namaz için izin istedi. Patrik <i>“Buyrun, burası da Tanrı’nın evidir. Dini vecibelerinizi burada yerine getirebilirsiniz.” </i>dedi.</p>
<p>Hz. Ömer: <i>“Benim için mahsuru yok ama burada namaz kılarsam, ileride ‘Halife Ömer burada namaz kılmıştır’ diye İsa efendimizin kutsal mekânını camiye çevirirler. Buna müsaade edemem.”</i> dedi ve dışarı çıkıp başka bir yerde namazını kıldı.</p>
<p><i>“Kûfe Hz. Ömer tarafından hicri 17 yılında kurulmuş yeni bir şehir idi. Henüz Emeviler döneminde Kûfe’de 20’den fazla Kilise ve bir de Havra inşa edilmiş faaliyet göstermekteydi. Başta Hire olmak üzere birçok şehirde yıkılmaya yüz tutmuş olan mabetler, devlet tarafından tamir edilmiştir… Ayrıca mabetlere ait mallar vergi dışı kabul edilmiştir.</i></p>
<p><i>Mecusiler de, aynen Yahudi ve Hıristiyanlarda olduğ</i><i>u</i><i> gibi, Hz. Peygamber dö</i><i>n</i><i>eminden itibaren İslam dinini benimsemeleri hususunda baskıya maruz kalmadılar, aksine tamamen ö</i><i>z</i><i>gür bırakıldılar. Birkaç</i><i>̧</i><i> istisna dış</i><i>ı</i><i>nda dini mabetleri ve aynı zamanda eğ</i><i>i</i><i>tim kurumları olan ateşgedelerinin hiçbirine dokunulmadığı gibi burada görev yapan din adamlarının kendi dini ayinlerini yerine getirmelerine de engel olunmadı.</i></p>
<p><i>Emevilerin orta döneminden itibaren fethedilen Türk bölgeleri ile Budistler; Sind ve Keşmir bölgeleriyle de hem Budistler hem de Hinduistler İslam toplumunun birer parçası haline gelmişlerdir. Hindulara da yukarıda saydığımız dinlerle aynı statü tanınmıştır. Her iki dinin salikleri ve tapınakları, kendileriyle yapılan antlaşmalar çerçevesinde devletin koruması altına alınmıştır…</i></p>
<p><i>Hz. Ömer vefat edeceği zaman kendisinden sonraki halifeye Resulullah’ın zimmeti altında bulunan milletlerin ahitlerine riayet etmesini, onları zulüm ve haksızlıktan korumasını, güçlerinin fevkinde bir vergi koymamasını vasiyet eder.” (İlk Dönem İslam Toplumunda Gayrimüslimlerin Yeri: Haklar ve Hoşgörü, Mehmet Mahfuz Söylemez)</i></p>
<p>İkinci Ömer sayılan Ömer bin Abdülaziz, halife olunca yaptığı önemli bir şey vardır: Kendinden önceki Emevi Halifeleri tarafından el konulmuş, Hristiyan ve Musevilere ait kilise ve sinagogları eski sahiplerine geri verdi. Bu tavır, toplumsal bütünlük için çok önemli bir adım oldu. Üç yıl içinde geniş bir coğrafyada toplumun tüm kesimlerinin gönlü kazanıldı. Kitleler halinde ihtidalar oldu.</p>
<p>Cami siyasi bir yapı değildir. Hamaset için değil namaz kılma için inşa edilir. Dar gelince büyütülür. Olmayan cemaate cami yapılmaz. Güç gösterisi yapmak, hakimiyet sembolü inşa etmek birer siyasi amaçtır. Bu gaye ile başka din saliklerine ait mabedi onların elinden almak ve orada namaz kılmak eskiden belki izahı olan bir şeydi ama şimdi ne mümkün ne de uygun. Bu konuda yirmi yıl önce farklı düşünmem bugün kendimi tashihe mâni değil.</p>
<p>Sonuç olarak bir tarafta Hz. Ömer ve Ömer bin Abdulaziz’in (r.anhüm) sünneti sahiha ile müeyyed içtihadı var. Diğer yanda Hz. Fatih’in o günün konjonktüründe yadırganmamış ve ulema tarafından tasvip edilmiş içtihadıyla Ayasofya’yı camiye çevirmesi var. Aynı fetvalarla nizam-ı âlem için kardeş katlini de bugün onaylamak gerekir.</p>
<p>Bir tarafta siyasi olarak “düşmanın” bileğini bükme, ona diz çöktürme, diğer yanda ise başka dinlere saygılı davranmak ve Müslümanlığı sevdirmek var.</p>
<p>Bunlardan birini tercih, bizim, camiyi “siyaset” aracı yapıp yapmadığımızı ve duruşumuzun siyasi olup olmadığını tespit edecektir.</p>
<p><strong><i>Sonraki yazı: Peygamberler vergi memuru mudur?</i></strong></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tur-i-sina-ve-ayasofya-veysel-ayhan/">Tur-i Sina ve Ayasofya | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deizm ve ateizmin en önemli nedeni &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/deizm-ve-ateizmin-en-onemli-nedeni-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Jun 2021 10:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20214</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu aralar deizm-ateizm salgını revaçta. “Eyvah ne yapacağız?” “Benim oğlum deist oldu” “Benim kızım şunu bıraktı” … gibi yakınmalar veya feryatlar bayağı iç paralayıcı. Peki ne oldu da eskiden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/deizm-ve-ateizmin-en-onemli-nedeni-veysel-ayhan/">Deizm ve ateizmin en önemli nedeni | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bu aralar deizm-ateizm salgını revaçta. “Eyvah ne yapacağız?” “Benim oğlum deist oldu” “Benim kızım şunu bıraktı” … gibi yakınmalar veya feryatlar bayağı iç paralayıcı.</p>
<p>Peki ne oldu da eskiden olmayan şeyler şimdi ortaya çıktı?</p>
<p>Çok uzun bir mevzu. Müslüman kimliğiyle ‘piyasa yapan’ o kadar çok yolsuz, dolandırıcı ve sahtekâr türedi ki gençlerin dinden uzaklaşmasını normal karşılamak gerekir.</p>
<p>Namaz kılmak artık “emin bir insan” olmak anlamına gelmiyor.</p>
<p>Başı örtmek saygı ve ihtiram vesilesi olmuyor.</p>
<p>‘Müslüman’ manavda hangi meyveyi yoklasınız ya çürümüş veya kurtlanmış.</p>
<p>Hangi genç niye oradan alışveriş yapsın?</p>
<p>Hangisini yeseniz zehirlenirsiniz.</p>
<p>Şu an “Müslüman” etiketi taşıyıp da gençlere Müslümanlığı şirin gösterecek örnekler çok nadir.</p>
<p>Ve çoğu da artık rezil bir yaftayla anılıyor.</p>
<p>Biz kendi işimize bakalım. Bizdeki etkileri konuşmak daha rasyonel.</p>
<p>İnsanda genç yaşlarda (15-22) akıl ve mantıktan çok duygular ve psikolojik faktörler etkili olur. Eskiden Türkiye’de çocuklar-gençler kendilerini kurumsal aktivitelerle, sera benzeri korunaklı iklimlerde muhafaza edebiliyordu. Onları yönlendiren ve koruyan derin felsefi altyapıları yoktu. İtikadî olarak yetkin bir birikime sahip değillerdi. Ama düzeyli arkadaşlık ortamları kendini yetiştirmek, farklı donanımlar edinmek için bulunmaz fırsattı. Her ortaokul-lise öğrencisi kendisi için hüsn-ü misal büyükler bulabiliyordu. İyi ve güzel arkadaşlıklar kurabiliyor, yalnızlığa düşmüyordu.</p>
<p>Bu çevre faktörlerinin en önemli misyonu her çocuk ve genç için “sâlih amel”ler işleme imkânı vermesiydi.</p>
<p>Elimizde önemli bir denklem var: “İman” ve “amel-i sâlih”.</p>
<p>Bu iki kelime Kur’an’da 56 defa art arda zikrediliyor.</p>
<p><i>(Bakara 25, 82 ve 277, Âl-i İmrân 57, Nisâ 57, 122 ve 173, Maide 9 ve 93, A’raf 42, Yunus 4 ve 9, Hud 23, Ra’d 29,  İbrahim 23, Kehf  30, 88 ve 107, Meryem 60 ve 96, Tâ-Hâ 82, Hac 14, 23, 50 ve 56,  Fürkan 70, Şu’arâ 277,  Kasas 67 ve 80, Ankebut 7, 9 ve 58, Rûm 15 ve 45, Lokman 8 , Secde 19, Sebe’ 4, Fâtır 7, Sâd 24 ve 28, Mü’min 58, Fussilet 8, Şûrâ 22, 23 ve 26, Câsiye 21 ve 30, Muhammed 2 ve 12, Fetih 29, Talâk 11, İnşikâk 25, Bürûc 11, Tîn  6, Beyyine 7, Asr 3)</i></p>
<p>Deizm ve ateizm tartışmaları bu denklemin ilk kısmını hedef alıyor. İlk kısım olan “iman” ile ilgili ilmi çalışmalar, tartışmalar yapılmalı. İhmal edilmemeli. Tahkiki imana götürecek vesileler çoğaltılmalı.</p>
<p>Ama problemi “iman”dan ibaret görmek yanlış. Bence halen daha büyük tehlike “amel-i sâlih” eksikliği.</p>
<p>Sâlih amel geniş bir konu. Kur’an bu kadar önem atfedince üzerinde durmak lazım.</p>
<p>Önce bazı tanımları:</p>
<p><i>“Salah kelimesi Kur’an’da kimi zaman ‘fesad’ın zıddı, kimi zaman ‘Seyyie’nin zıddı olarak geçer. İnsanlar arasında nefreti gidermek, arayı düzeltmek ‘sâlih’ ameldir.” (Râgıb el-Isfahani, Müfredat)</i></p>
<p><i>“Sâlih kelimesi uzlaşmak, anlamında bir isim. Çekişmede taraflar arasında meydana gelen sulha denir.” (Seyyid Eş-Şerif Cürcani, Tarifat)</i></p>
<p><i>“Allah’ın rızasına, indirdiği hü</i><i>k</i><i>üm</i><i>l</i><i>erine uygun, hak ve hayır olduğ</i><i>u</i><i>na inanarak yapılan insanların kendileri, aile, akraba, kavim ve insanlık iç</i><i>i</i><i>n yaptıkları iyilik, sonu hayır ve menfaat olan iş</i><i>l</i><i>er” (Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’an Dili)</i></p>
<p><i>En basit ama şumüllü tanımı şu:</i></p>
<p><i>“Kur’ân çizgisinde amele, amel-i sâlih denir.” (Fethullah Gülen, Prizma)</i></p>
<p>Sâlih amelin 4 hedefi vardır:</p>
<p><strong>1- YARATICI.</strong> Allah’a ibadetlerle kulluk etmek, hamdetmek, şükretmek, nimetlerine nankörlük etmemek Yaratıcı’ya karşı sâlih ameldir. <i>(Hz. Ali ve İbn-i Abbas tanımı)</i></p>
<p><strong>2- KENDİMİZ.</strong> Allah’ın verdiği yetenekleri zayi etmemek. Aklın ve zekanın hakkını vermek. Vücut emanetini hor kullanmamak, fizyolojimize savaş açmamak insanın kendisine karşı sâlih amelidir.</p>
<p><strong>3- DİĞER İNSANLAR.</strong> Emr bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker yapmak, kim olursa olsun her ihtiyaç sahibinin yardımına koşmak, onları zulümden korumak diğer insanlara karşı yapılabilecek sâlih ameldir.</p>
<p><strong>4- ÇEVRE.</strong> Allah’ın narin ve nazenin bir şekilde yarattığı, sürekli tedvir ettiği, kuddüs ismiyle pırıl pırıl bir şekilde bize emanet ettiği yeryüzü ve yeryüzü zenginlikleri korumak, hayvan ve bitkilere zulmetmemek “çevre” kelimesinde ifadesini bulan yeryüzüne karşı amel-i sâlihtir.</p>
<p>Bu dört maddedeki eylemlerin bütününe sâlih amel diyebiliriz.</p>
<p>Tam 56 ayette bu tanımları içeren “amel-i sâlih” “iman” kelimesinin ardından zikredilir.</p>
<p>Yani sizde bunlardan sadece biri varsa yetmiyor. Tek kanatlı kuş gibi oluyorsunuz. Uçmanız mümkün değil. Birbirinin mütemmim cüzü yani ayrılmaz parçası.</p>
<p>Bunu; biri, diğeri olmadan ayakta kalamaz diye de anlayabiliriz. Veya bunlardan bir eksikse diğeri muhtemelen ya yoktur veya yok olma tehlikesi altındadır.</p>
<p>Gelelim günümüze. Temel kusurumuz çocuk ve gençleri “amel-i sâlih”e yönlendirmemek.</p>
<p><strong>ORTA VE LİSE</strong></p>
<p>Bu öğrenciler genel itibariyle maalesef rehberlikten yoksun. Oysa ya kendileri rehber olmalı veya kendilerine rehberlik yapılmalı. Görebildiğim kadarıyla tüm rehberlik haftalık bir saatlik ders mütalaasından ibaret. Bu kadarlık rehberlikten hiçbir şey olmaz.</p>
<p><b>Aklıma gelen ve üzerinde konuşulması gereken bazı “amel-i sâlih”kalemleri:</b></p>
<p><i>Aktivist olma kültürü kazandırmak. Her türlü zulmü önlemek, mazlumlara destek olmak ve çevre katliamlarını protesto etmek eylemlerine katılmak.</i></p>
<p><i>Barışçı olma, arayı bulma, barıştırma, kavgaları önleme…</i></p>
<p><i>Arkadaşlarına ders anlatma, birbirinin eksiğini takviye etme organizeleri…</i></p>
<p><i>Her türlü müze gezintisi, sanat faaliyetleri, bilgi ve görgü artırma gezileri…</i></p>
<p><i>Cömertlik alışkanlığı kazandırmak. Ayda 5 Euro bile olsa infak ettirmek. Yoksullara yardım götürmek, yaşlılara alışverişte yardım etmek.</i></p>
<p><i>Huzurevlerine ziyaretler yapıp çiçek, pasta götürmek. Onların gönlünü almak, yalnızlıklarına çare olmak. Kimsesiz hastaları bulup hastane ve ev ziyareti yapmak. Evlerini temizlemek.</i></p>
<p><i>Çevreyi koruma faaliyetleri. Ağaç dikmek, bahçe düzenlemek, çim biçmek…</i></p>
<p><i>“Yoldaki eziyet verici bir şeyi alıp kenara koymak” (Müslim) Birinin ayağına takılabilecek taşı kaldırmak, sokakta bir çöp görünce almak, çirkinliği gidermeye çalışmak, çöp ayrıştırma kültürü edindirmek.</i></p>
<p><i>Günahkâr bir kadının bir köpeğe su vermekle cenneti kazanması, bir kediyi aç bırakan insanın cehennemi hak etmesi… gibi hadislerin öğrettiği sâlih ameller. Sokak hayvanları ve diğer canlılara karşı şefkat duygusu telkin etmek, onlara yem vermek, gerektiğinde tedaviye götürmek, sahip çıkmak…</i></p>
<p><i>Evde sorumluluklar yüklemek, anne ve babaya veya kardeşlerine yardım etmelerini sağlamak. Onlara temizlik yaptırıp bulaşık yıkatmak.</i></p>
<p>Yazdığım maddeler birer deneme.</p>
<p>Bunlara daha pek çok sâlih amel örneği eklenebilir.</p>
<p>İman bilgi değildir. Bir nurdur. Amel-i sâlih’e terettüp eden bir lütuftur.</p>
<p>“İman”ın en büyük davetçisi ve payandası amel-i sâlihtir.</p>
<p>Tabiat boşluk kabul etmez. Amel-i sâlih yoksa onun yerini amel-i fasit alır. Amel-i fasit ise bir süre sonra “imanı” alır, götürür.</p>
<p>Eğer bir çocuk veya genç haftada en az 10 saat bu tür sâlih amellerle meşgul edilmiyorsa ne kimse rehberlik yaptığını söylesin ne de biz <i>‘çocuklarımız deist, ateist falan oluyor’</i> diye şikâyet edelim.</p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/deizm-ve-ateizmin-en-onemli-nedeni-veysel-ayhan/">Deizm ve ateizmin en önemli nedeni | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberler ve ‘istilacı’ hükümdârlar &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamberler-ve-istilaci-hukumdarlar-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Jun 2021 12:00:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20113</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler.” Neml 34 &#160; (Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 6) Peki Allah Rasul’ü asli vazife olarak “hükümdar”&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberler-ve-istilaci-hukumdarlar-veysel-ayhan/">Peygamberler ve ‘istilacı’ hükümdârlar | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i>“Hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, </i></p>
<p><i>halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler.” Neml 34</i></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><i>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 6)</i></p>
<p>Peki Allah Rasul’ü asli vazife olarak “hükümdar” ve “devlet başkanı” bir peygamber olsaydı davet mektupları nasıl olacaktı?</p>
<p>Onu da Kur’an’da Hz. Süleyman’ın Sebe Melike’si Belkıs’a mektubunda görüyoruz.</p>
<p>Kur’an mektubu şöyle aktarıyor:</p>
<p><i>“Kraliçe: Değerli danışmanlarım! Bana çok önemli bir mektup gönderildi. Mektup Süleyman’dandır ve ‘Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla’ diye başlayıp: ‘Bana karşı kibirlenmeyin, itaat ve teslimiyet göstererek yanıma gelin!’ diye devam etmektedir. (Neml, 29, 30)</i></p>
<p>Mektubun içeriğinde Kraliçe’den itaat, teslimiyet istenir. “Müslüman ol”, “gel” emirleri vardır.</p>
<p>Belkis’ın komutanları buna karşı şöyle der:</p>
<p><i>“Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” (Neml, 33)</i></p>
<p>Hz. Süleyman’ın emrini kabul etmeseler ne olur?</p>
<p>Kur’an, Kraliçenin ifadesi içinde Hükümdârlığın özünü de ifade eder:</p>
<p><i>“Doğrusu, dedi Kraliçe, hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler. Evet istilacılar hep böyle yaparlar.” (Neml, 34)</i></p>
<p>Bu ayetteki “istilacılar”nitelemesi ile hükümdârların bu özelliği öne çıkarılır ve kınanır.</p>
<p>Kur’an’da Allah Rasul’üne “melik”, “hükümdâr” veya “emir” gibi bir niteleme kesinlikle yoktur. Tüm söylem ve metinlerde “kul- rasûl” vurgusu vardır.</p>
<p>Peki Allah Rasul’ü (sas) “Medine site devlet”inin lideri değil miydi?</p>
<p>Lideriydi. Ama Medine’de bugün devlet dediğimiz yapının içerdiği kurumlar, kurullar, organlar yoktu. Yapısal oluşum Medine’de uzlaşmanın sağlanmasını ve nübüvvet mesajının korunmasını amaçlayan bir organik yapı idi.</p>
<p>Ve bu yapı; nübüvvetin yani “mesaj”ının sorumluluğu ve korunması amacını taşıyordu. Bedir bu amaçla yapıldı.</p>
<p>O tarihlerde yapılmış bir anlaşma daha var. Hicretin 2. yılında Benî Damre ile de benzer sözleşme akdedilmiş:</p>
<p><i>“…Onlar malları ve canları konusunda güven içindedirler. Onlara saldıracaklara karşı, kendilerine yardım edilecektir. Bu anlaşma deniz, bir yün parçasını -istiridye kabuğunu eritinceye kadar- ilelebed geçerlidir. Müslümanların Allah’ın dini konusunda savaşa çıkmaları hariç, Peygamber onları yurduna çağırdığında, cevap vereceklerdir. Bu konuda hem Allah’ın hem Peygamber’in koruması onlarındır. Onlar içinden sözünü tutanlara ve bozmaktan sakınanlara yardım edilecektir.” (Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku’s-siyâsiyye)</i></p>
<p><i>“Müşrik bir toplulukla karşılıklı koruma ve ihtiyaç vukuunda yardımı esas alan anlaşmanın ‘deniz istiridye kabuğunu eritinceye kadar’ yani sonsuza kadar (ilelebed) yürürlükte kalacağının belirtilmesi önemlidir. Bu ifade Hılfu’l fudûl yemininde geçmekteydi. Demek ki Benu Damralılar kendi serbest iradeleriyle İslam’a girmeye karar vermedikçe, Müslümanlarla müşrik olarak sonsuza kadar anlaşmalı (muahid) yaşama güvencesi altındadırlar. Bir saldırıya uğramaları durumunda Müslümanlar onların yardımına koşacaktır. Yukarıda sayılanlar dışında Hz. Peygamber başka müşrik/ putperest kabile ve topluluklarla da anlaşmalar imzalamış, onlari inançlarını değiştirmeye zorlamamıştır. Tebuk seferi sırasında Eyle reisi Buhne ibn Ru’be ile benzer bir anlaşma imzalamıştır.” (Medine Sözleşmesi)</i></p>
<p>Ahmet Kurucan, “İslam Hukukunda Düşünce Özgürlüğü” kitabında buna şöyle işaret eder:</p>
<p><i>“Hz. Peygamber başka ülke krallarını İslam dinine gönderdiği mektuplarla davet etmiş, mektuplarda alabildiğine nazik ifadeler kullanmış, inanmamanın sorumluluğunu hem şahsi hem de halklarına bakan yanı ile onlara yüklemiştir. Fakat hiçbir zaman inanmıyorlar diye savaş ilan etmemiştir. Yemen’e gönderdiği davetçilere açıkça verdiği şu emir, bu kabil yorumun haklılığına ayrı bir göstergedir; “Sizinle savaş</i><i>m</i><i>adıkça siz kimseyle savaş</i><i>m</i><i>ayınız, onlar sizden birini öldürmedikçe siz de kimseyi öldürmeyiniz.”(Vakidi, Magazi, III, 1079.)…</i></p>
<p><i>Bütün bunlar bize göstermektedir ki; Hz. Peygamber hayatı boyunca sırf inanç farklılığı ya da İslam’ı tebliğ imkânı vermiyorlar diye hiçbir kavme, kabileye, topluluğa veya devlete savaş açmamış, davetçi istemeyenlere davetçi göndermemiştir.”</i></p>
<p>Hz. Peygamber’in birtakım gayrimüslim gruplarla yaptığı anlaşmalarda da canları ve mallarının güvenlikte olduğu hususu özellikle vurgulanmıştır.</p>
<p>Necrân Hristiyanları, Allah Rasulü’nü (sas) Hristiyanlığa davet etmek için Medine’ye bir heyet gönderdiler. İbn Hişâm, şöyle aktarır: <i>“Hz. Muhammed onları, Mescidü’n-Nebî’de kabul etti. Tartışmaların ortasında, onlar konuşmalarını yarıda keserek dışarı çıkmak istediler. Hz. Peygamber sebebini sorduğunda onlar, ‘Bizim için ibadet vakti geldi ve biz onu tam vaktinde yapmak istiyoruz’ dediler. Peygamber, ‘İbadetinizi burada mescitte de yapabilirsiniz’ dedi. Bu onlar tarafından kabul edildi.”</i></p>
<p>Hz. Peygamber daha sonra Hristiyan Necran halkı ile yaptığı anlaşmada onlara inanç ve mabet garantisi vermişti:</p>
<p><i>“Necran halkı ile onun kolları, Allah’a yakın olma, Peygamber Muhammed’in malları canları, toprakları, dinleri, hazır olan ve olmayanları, aşiretleri, kiliseleri ve ellerinde bulunan az çok ne varsa malları, Allah’ın elçisi Peygamber Muhammed’in zimmetinde ve taahhüdü altındadır.”</i></p>
<p>Daha sonra onlara yazılan mektuplarda bu konular tekrar vurgulanmıştır.</p>
<p><i>“Hiçbir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi kilisenin dışına, hiç bir rahip, içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir. Onların ne hak ve hukuku ve ne de alışılageldikleri hiçbir şey (örf ve adet) bir değişikliğe tabi tutulmayacaktır. Onlar ne bir zulme uğrayacaklar ve ne de kendileri başkalarına zulmedeceklerdir. El-Muğire tarafından yazılmıştır.” (İslam Peygamberi , Muhammed Hamidullah)</i></p>
<p>Sonuç olarak Necran Hristiyanları dinlerini diledikleri gibi yaşayacak, içişlerinde özgür olacaklar sadece düşman saldırısına karşı korunma teminatı olarak cizye vereceklerdi.</p>
<p><i>Sonraki yazı: Tur-ı Sina’da dokunulmazlık zırhı</i></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberler-ve-istilaci-hukumdarlar-veysel-ayhan/">Peygamberler ve ‘istilacı’ hükümdârlar | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an peygamberleri nasıl nitelendirir? &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/kuran-peygamberleri-nasil-nitelendirir-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jun 2021 10:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19990</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 5) Kur’an niçin Allah Rasulü’ne (sas) “Melik” veya “Emir” demez? Eğer Allah Rasulü kendisine teklif edilen “Hükümdâr (Melik) bir peygamber mi, yoksa kul olan bir peygamber mi?” seçeneklerinden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuran-peygamberleri-nasil-nitelendirir-veysel-ayhan/">Kur’an peygamberleri nasıl nitelendirir? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 5)</i></p>
<p>Kur’an niçin Allah Rasulü’ne (sas) “Melik” veya “Emir” demez?</p>
<p>Eğer Allah Rasulü kendisine teklif edilen <i>“Hükümdâr (Melik) bir peygamber mi, yoksa kul olan bir peygamber mi?”</i> seçeneklerinden ilkini tercih etseydi muhtemelen Kur’an’daki hitaplardan bazıları “Melik” veya “Emir” olabilirdi.</p>
<p>Allah Rasulü’nün (sas) dini tebliğ sorumluluğuyla hareket ettiği; emirlik, meliklik ve hakimiyet iddiasının olmadığı, her dönemde görülebilir.</p>
<p>Kendileri bisetin ilk yıllarında panayırları geziyor, dini tebliğ ediyordu. Bir panayırda Güney Arabistan’ın dört ayrı koldan oluşan büyük bir kabilesi Sa’saaoğulları ile karşılaştı. Onlara İslam’ı anlattı. Kabilenin önde gelenlerinden Bayhara b. Firas şöyle dedi: <i>“Sana bu işte itaat etsek, ardından da sana karşı çıkanlara Allah seni üstün kılsa, senden sonra mülkü (yönetimi) bize bırakır mısın?”</i> Allah Rasulü (sas) <i>“Güç ve kudret Allah’ınındır, onu dilediğine verir,” </i>dedi. Bu cevaptan memnun olmadılar şöyle dediler: <i>“Senin için Arapları kendimize düşman mı edelim? Allah seni üstün kılarsa yönetim bizden başkasının olacak. Sana ihtiyacımız yok!”</i> diyerek uzaklaştılar. Oysa onların İslam’ı kabul etmeleri kaydıyla hâkimiyet kazanınca yönetimden pay vermeyi teklif edebilirdi.</p>
<p>Yıllar geçti. 30-40 insan Müslümanlığı kabul etti. Allah Rasulü için (sas) bu durum, vazifesini yapmış olmayı ifade ediyordu. Ötesinde bir “devlet” tahayyülü yoktu. Nasıbin (Nusaybin) cinlerinden bir grup Allah Rasulü’nden (sas) Kur’an dinlemeye gelmişti. Geldiler, dinin esaslarını öğrenip iman ettiler. Bu hadiseden sonra Allah Resulü (sas) kendisine refakat eden İbn-i Mesud’a döndü:</p>
<p><i>“Demek ki benim öbür tarafa göçme zamanım geldi. Ben ins-ü cinne peygamber olarak gönderildim; Mekke’de bu işi götürecek insanlar var, bugün cinlerden de iman edenler oldu; artık vazifem bitti!”</i> mealinde konuştu.</p>
<p>Aynı ruh halini Hz. Yusuf’ta (as) da görüyoruz:</p>
<p>Hz. Yusuf, zindandan çıkınca hükümdar tarafından özel müsteşar ve müşavir olma emrivakisi karşısında o kurbiyet makamını değil de mâli ve ekonomik işleri tercih etti. Hükümdâr’ın hususi bir vazifelisi olsa onun verdiği hükümlerden doğacak sorumluluk tehlikesi vardı. Bunu istemedi. Kabiliyeti konusunda ihsas-ı reyde bulundu. Mısır’a mâli nâzır oldu. Rüyada görülen zor yılları atlatma vazifesinin kendisine düştüğünü “te’vîl-i ehâdis” yeteneği ile fark etmişti. O yıllar zarfında Mısır halkı ve kardeşleri hidayete erişmiş, hak ve hakikat halk nezdinde hüsnü kabul görmüştü. Kıtlık yılları bitmiş, bolluk yılları gelmişti. Hem şahsi çilesi hem de ülkenin ekonomik problemleri bitmişti. Artık önünde rahat bir devlet yönetimi dönemi vardı. Ama o kendine tebliğ ve temsil dışında bir misyon biçmiyordu. Kur’an, O’nun dünyadan istiğna ve duasını bize örnek olarak gösterir:</p>
<p><i>“Rabbim! Bana iktidar ve hakimiyetten önemli pay verdin ve bana belli seviyede, hadiselerin manâ ve yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratıp, değişmez bir sistem ve prensipler üzerine oturtan! Sen, dünyada da Âhiret’te de benim sahibim ve gerçek koruyucumsun. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler içine kat!” (Yusuf, 101)</i></p>
<p>Daha önceki bazı peygamberlerde “Melik”, “Hükümdar” gibi vazifelendirmeler olmuştu. İsrailoğulları tarihinde Hz. Yuşa’dan sonra yaklaşık beş yüz sene süren “Hükümdârlar” ve “Hâkimler” dönemi var. Bu devrin en son hâkimi Tevrat’ta Smahel isimli peygamberdir. Kur’ân’da adı tasrih edilmeden geçer. Bunlar dışında hükümdar-peygamber Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman’dır.</p>
<p>Mesela Hz. Davut’a için Kur’an’da şu ayetler vardır:</p>
<p><i>“Biz onun hâkimiyetini (iktidarını) güçlendirdik…” (Sâd, 20)</i></p>
<p><i>“Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet…” (Sa’d, 26)</i></p>
<p>Hz. Süleyman’ın “devlet”i şöyle anlatılır:</p>
<p><i>“Günün birinde, Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış olup, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi tarafından sevk ediliyordu.” (Neml, 27/17)</i></p>
<p>Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimize (sas) hitapları bu yönüyle açıklayıcıdır:</p>
<p>Kur’an’da onlarca yerde “nebi” ve “rasul” lafızları ile isimlendirme ve hitap vardır.</p>
<p>“Ey Nebî”: (12 yerde)</p>
<p><i>Enfâl: 64, 65, 70; Tevbe: 73; Ahzâb: 28, 45, 50, 59; Mümtehıne: 12; Talak: 1; Tahrîm: 1, 9</i></p>
<p>“Ey Rasûl”: (3 yerde)</p>
<p><i>Mâide: 41, 67; Furkân: 30</i></p>
<p>Bunların hepsi Allah Rasulü’nün(sas) nübüvvetini ve mesajını vurgular.</p>
<p>Efendimiz farklı bir niteleme de istemiyordu:</p>
<p><i>“Bana ‘Allâh’ın kulu ve Rasulü’ deyiniz!”  (Buhârî, Enbiyâ, 48)</i></p>
<p>Eğer devlet başkanlığı zorunluluktan doğan konjonktürel bir sorumluluğu olmasaydı hiç olmazsa medeni ve ahkama dair ayetlerde “Melik” “Hükümdâr” veya “Emir” gibi bir niteleme ile karşılaşabilirdik.</p>
<p>Rasûl-Hükümdâr ayrımı bir başka önemli noktada da karşımıza çıkar.</p>
<p>Allah Rasul’ü(sas) ile ilgili dört yerde; (Sâd (86) (Furkan, 57) (Yusuf 104) (Nebe’, 47)</p>
<p>Hz. Nuh’la ilgili üç yerde; (Yunus 72) (Hud 29)(Şu’ara 109)</p>
<p>Hz. Hud’la ilgili iki yerde; (Hud,51) (Şu’ara,127)</p>
<p>Hz. Salih (Şu’ara, 145); Hz. Şuayb (Şu’ara, 180) ve Hz. Lut (Şu’ara, 164) ile ilgili birer yerde toplam 12 yerde hemen hemen aynı kelimelerle şu içeriğe vurgu yapılır:</p>
<p><i>“Ben, sizden dini tebliğ etmem karşılığında bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, Rabbime aittir.”</i></p>
<p>Diğer peygamberlerde bu tür bir tasrih yoktur. Hz. Davut, Hz. Süleyman gibi hatta nebi kabul edersek Hz. Zülkarneyn gibi kendileri hakkında “devlet başkanlığı” ve “hükümdarlık” söz konusu olan nebiler için Kur’an’da bu anlamda bir istiğna vurgusu yoktur. Çünkü onlar aynı zamanda devlet yöneticisi ve hükümdar idi.</p>
<p>Nübüvvet ve devletin genetiği farklıdır. Peygamberler karşılıksız dine hizmet eder. Hükümdarlar ise hizmet eder, halkı yönetir karşılığında hazineden dilediği kadar pay alır.</p>
<p>Bu karşılıklılık nübüvvetin genetiğine zıttır.</p>
<p>İkazın Kur’an’da 12 defa vurgulanması tebliğ ve paranın; ateş ve barut gibi oluşundandır. İçine az bile olsa zaruret harici para karışan tebliğ tesirini ve ihlasını yitirir. Hz. Davud, peygamberliğin yanında saltanata, hükümdarlığa da sahip olmasına rağmen, devlet hazinesinden bir şey almamıştır. Geçimini kendi el emeğiyle kazanarak sürdürmüştür.</p>
<p>Bundan dolayı Allah Rasulü (sas), Hz. Davut’u bize örnek gösterir:</p>
<p><i>“İ</i><i>n</i><i>sanın yediğ</i><i>i</i><i> ş</i><i>e</i><i>ylerin en gü</i><i>z</i><i>eli kendi emeğ</i><i>i</i><i>yle kazandığ</i><i>ı</i><i>dır. Allah’ın nebîsi Dâvûd kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi” (Buhârî).</i></p>
<p>Hz. Dâvûd (as) zaman zaman tebdil-i kıyafet halkın arasına karışır, halkın istek ve sıkıntılarını yerinde görürdü. Böyle bir gün karşılaştığı birisine, ‘Kral Dâvûd nasıl birisidir?’ diye sordu. Bu kişi esasen insan suretine girmiş bir melekti. O melek, Dâvûd’un ümmetinin en hayırlısı olduğunu ifade etti. Tek tek faziletlerini saydı. Fakat kendisinin sadece bir şeye çok dikkat etmesini söyledi. Hz. Dâvûd (a.s.) ne olduğunu merak etti. İnsan suretindeki melek, Kral Dâvûd’un kendi el emeğini yemesinin, devlet hazinesinden bir şey almamasının daha doğru olacağını söyledi.</p>
<p>Hz. Dâvûd bunun üzerine Allah’a yalvararak geçimini temin edecek bir kazanç yolu ihsan etmesini dilemiş, bunun üzerine kendisine zırh yapma sanatı öğretilmişti. Yaptığı zırhları satar bir kısmını ailesi ve kendi geçimi için ayırır kalanı ise İsrailoğullarının fakirlerine dağıtırdı. <i>(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Kur’an ve Hadisler Bağlamında Hz. Dâvûd’un Örnekliği, Mustafa Karabacak)</i></p>
<p>Hükümdar-Rasûl ayrım ve farklılığı dine davette de kendisini gösterir.</p>
<p>Allah Rasulü’nün Hudeybiye dönüşü yazdığı İslam’a davet mektupları müeyyide içermez. Bir devlet başkanı üslubuyla değildir.</p>
<p>Mektuplar “Mekke Emiri Muhammed’den” veya “Hicaz Hükümdârı Muhammed’den” diyerek başlamaz.</p>
<p>Bizans imparatoru Heraklius’a mektubu şöyledir:</p>
<p><i>“…Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’ten, Roma kralı Herakliyüs’e!..</i></p>
<p><i>Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun! Ben seni İslâm’a dâvet ediyorum. İslâm’a gir ki, selâmete eresin. Ve Allâh da sana ecrini iki kat versin! Şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebeanın) günahları da senin üzerinde toplanacaktır…”</i></p>
<p>İran Kisrası Perviz’e gönderilen:</p>
<p><i>“…Allah’ın Rasûlü Muhammed’ten İran’lıların Büyük Başkanı Kisrâ’ya:</i></p>
<p><i>… Ben seni tam bir İslâm dâveti ile (İslâma) çağırıyorum. Zirâ ben, kim olursa olsun can taşıyan herkese belli bir tehlikeyi haber verip bunları uyandırmak ve inanmayanlar üzerinde Allah’ın sözünü gerçekleştirmek için istisnâsız bütün insanlara gönderilmiş bir Allah Rasûlüyüm. O halde sen İslâm’a gir, sonunda emniyet ve selâmet içinde olursun! Şayet kaçınacak olursan, bu halde hiç şüphesiz Mecûsîlerin günahı senin üzerinde toplanacaktır”</i></p>
<p>Mısır Mukavkısı’na gönderilen şöyledir:</p>
<p><i>“Allâh’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’ten, Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs’a. Hidâyete uyan, doğru yolu tutanlara selâm olsun. Seni İslâm’a dâvet ediyorum. Müslüman ol, selâmeti bul da Allâh sana ecir ve mükâfâtını iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabûl etmezsen Kıbtîlerin günâhı senin boynuna olur.”</i></p>
<p>Daveti kabul etmemenin müeyyidesi yoktur. Ve gönderen devlet başkanı ve hükümdar değildir. “Allâh’ın kulu ve rasulü”dür.</p>
<p>Habeş Necaşi’sine gönderilen de aynıdır. Müeyyide yoktur. Şu cümle ile biter:</p>
<p><i>“Nasihat ve sözlerimi kabul etmenizi tavsiye ederim.”</i></p>
<p>Yemen Emirine, Yemame Meliki’ne, Gassan Hükümdarı’na da benzer içerikli mektuplar gitmiştir.</p>
<p>Peki Allah Rasul’ü nübüvvete denk bir asli vazife olarak “hükümdâr” ve “devlet başkanı” olma sıfatını taşısaydı davet mektupları nasıl olacaktı?</p>
<p><i>Sonraki yazı: Peygamberler ve “istilacı hükümdârlar”</i></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuran-peygamberleri-nasil-nitelendirir-veysel-ayhan/">Kur’an peygamberleri nasıl nitelendirir? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman ve Yahudiler aynı ‘ümmet’ mi? &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/musluman-ve-yahudiler-ayni-ummet-mi-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 16:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19936</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 4) Müslüman kelimesi kök itibariyle “silm” yani barış anlamını taşıyor. Medine Sözleşmesi’nde geçen Müslüman kelimesi sözleşmeye imza koyan Yahudi, müşrik herkesi niteliyordu. Bunlar iman etmeseler de&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musluman-ve-yahudiler-ayni-ummet-mi-veysel-ayhan/">Müslüman ve Yahudiler aynı ‘ümmet’ mi? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları- 4)</i></p>
<p>Müslüman kelimesi kök itibariyle “silm” yani barış anlamını taşıyor. Medine Sözleşmesi’nde geçen Müslüman kelimesi sözleşmeye imza koyan Yahudi, müşrik herkesi niteliyordu. Bunlar iman etmeseler de namaz kılmasa, oruç tutmasalar da “Müslüman” idiler. Kalplerinde iman yoktu ama sözleşmeye imza atarak aynı ümmetin unsuru olmuşlardı. Ali Bulaç yeni kitabında bunu şöyle açıklıyor:</p>
<p><i>“Bu durum Müslüman, olduğunu ısrarla söyleyip de dinin hükümlerini yerine getirmeyen, getirilmesi için zorlanmaktan hoşlanmayan, ‘din’ ile ‘dünyevi işler’ arasında ayrım yapan toplulukların konumuyla ilgili bize önemli açılımlar getirmektedir. Bu kesim yani ‘amelsiz Müslümanlar’ da ‘Mü’min-müslümanlar’la hukuki zeminde bir sözleşmenin tarafı olabilirler.</i></p>
<p><i>Mü’min olmayan Müslümanların varlığı Hz. Peygamber’in irtihaline kadar devam etti. Bir kısmı din olarak İslam’a girmedi, Vesika’nın şartlarına bağlı kaldı ama müşrik olarak yaşadı.” (Medine Sözleşmesi)</i></p>
<p>Medineli müşriklerin Mekkeli müşriklerden önemli bir farkı vardı. Onlar azgın ve saldırgan değildiler. Putperest olmayanlara işkence yapmıyorlardı. Hatta aralarında Es’ad bin Zürare, Ebu Kays bin Sirma gibi hanif olan temiz bir Allah inancına sahip insanlar vardı. Şehrin genel kültürel düzeyi bir sözleşme ile bir arada yaşayabilme imkânı veriyordu. Araplar o tarihe kadar sadece kan bağı ve akrabalık etrafında bir araya geliyordu. Medine’de ilk defa ırk, etnik köken ve din farkı gözetilmeden bir arada barış içinde yaşanabilen bir kozmopolit ortam oluşmuştu. Ve bu sözleşme Magna Carta’dan 593 sene önce imzalanmıştı.</p>
<p>Sözleşme o günün şartlarında devrim niteliğindeydi. Suçun şahsiliği vurgulanmıştı.</p>
<p><i>“Biri suç işlediğinde kabilesinin fertleri ondan sorumlu tutulmayacak kısaca suç ve ceza bireyselleşecektir. (Md. 23 ve 28). ‘Mü’minlerin tamamı suçlunun karşısında durur’; onun kabilesine, ailesine, servetine bakılmaz. Bu bile başlı başına bir devrimdi. Suçlu ve canilerin korunmadığı -ki bunlar hangi bloktan olursa olsunlar fark etmez bu yeni yapıda adalet ve güvenliğin sağlanması ortak ve sosyal bir sorumluluk mevkiine çıkartılıyor, taraflar birbirlerine karşı aynı blokun bireyleri sorumlu tutuluyor. (Md. 12, 13, 23).</i></p>
<p><i>“Yahudiler okur-yazardı, ellerinde Tevrat vardı, Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi “Kitap Ehli (Ehl-i Kitap)” kimselerdi. Zenaatle uğraşıyor, kültürel bakımdan ümmi olan Araplardan daha üstün bulunuyordu. Ama mahkemeleri adil değildi, düzenli ve istikrarli bir yargı sistemine sahip oldukları söylenemezdi. Mahkemeler sık sık zayıfların aleyhinde karar verirdi. Nitekim Sözleşme’den sonra bazı Yahudiler, davalarını Hz. Muhammed (s.a.)’e götürmüşlerdi. Aralarında eşitlik de yoktu. Nadiroğulları’ndan biri bir başka Yahudiyi öldürecek olsa yarım diyet öder, birileri onlardan birini öldürecek olsa ondan tam diyet alırlardı. Şeref bakımından üstün sayılan kişi suç işleyecek olsa genellikle ceza almaz, daha düşük statüde ise ona asla acımazlardı. Din birliği aralarında eşitlik sağlamıyor, kabile asabiyeti din birliğinin önüne geçiyordu.”</i> <i>(Medine Sözleşmesi)</i></p>
<p>Medine’de tesis edilen barış, bir mukaveleye dayanıyordu. Devlet gücüyle sağlanmıyordu. Yani ortada kolluk kuvvetleriyle, polisle sağlanmış bir barış yoktu. “Medine Site Devleti” organik bir oluşumdu. Bir güven ve uzlaşma temeline dayanıyordu. Güce dayanmıyordu. Çünkü Müslümanlar sadece yüzde 15’lik bir azınlıktı. Allah Rasul’ü (sas) Yahudi ve müşrik herkesin itimat ettiği bir insandı. Kurulu düzen güce dayalı olmayan âdil bir “hakem”lik idi. Ne ‘zorba’ bir oluşum söz konusuydu ne de bugüne benzer kurum ve kurullarıyla teşkilatlı bir devlet vardı.</p>
<p><strong>MÜSLÜMAN VE YAHUDİLER AYNI ÜMMET BAŞLIĞINDA</strong></p>
<p>Allah Rasulü, Medine Yahudilerine ait, sinagog ve eğitim müessesesinin ve her ikisini de ihtiva eden Beytü’l Midras’ın faaliyet göstermesine izin vermişti. (Muhammed Hamidullah, “İslam’da Gayr-i Müslimlerin Durumu”)</p>
<p>Medine Vesikası ile inanç hürriyeti garanti altına alınmıştı. Anlaşma metninde herkes eşit konumdaydı. Ortak yaşama iradesi beyan edilmiş, hiçbir gruba ayrıcalık sağlanmamıştı.</p>
<p><i>“Avfoğulları Yahudileri, (bu konuda) müminlerle birlikte bir ümmet (bir topluluk) oluştururlar. Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri kendilerinedir.” (Madde 27) </i>Bu madde, Yahudileri ‘ümmet’ başlığı altında Müslümanlarla beraber zikrediyordu. Dini farklı iki topluluk aynı ‘ümmet’ sayılmıştı.</p>
<p><i>“Varsayalım ki Vesika’da ismi geçen Yahudiler, üç büyük kabile dışında, Müslümanların anlaşmalı tarafları olsun; nasıl oluyor da Vesika onları ‘ümmet’in bir parçası kabul ediyor? Buradaki ümmeti ‘din kardeşliği’ mi kabul edeceğiz, yoksa ‘siyasi birlik’ mi?</i></p>
<p><i>“Hakimiyetçilerin kabul edemedikleri husus, her ne türden bir yapı ve organizasyon olursa olsun, Müslümanların mutlak hâkim (otokrat) konumda bulunup kurdukları monolotik yapı içinde diğerlerinin onların teb’ası olmalarını esas alan teo-politik doktrindir. Bu teo-politik doktrin hakimiyetçi tezi savunanların zihinleri üzerinde blokaj kurduğundan, tahakküm ve hakimiyetten başka seçenekler olabileceğini düşünemiyorlar. Çağımızda bu ideoloji yüz binlerce Müslümanın ve Müslüman olmayanın kanının heder olmasına sebep olmuştur… Weber’in analizlerinden iki önemli sonuç çıkarıyoruz: Biri, İslam, tarihte çok kültürlülüğü veya çoğulculuğu sağlayabilmiş tek örnektir; ikincisi, bugün İslam adına kurulan yönetimlerdeki uygulama ve modeller İslam’ın dışındadır, ilham kaynaklarını modern ulus devletten almaktadırlar. Dolayısıyla bu analiz bize neden İslam dünyasında bitip tükenmeyen çatışmaların vuku bulduğu hakkında da tatminkâr bir fikir vermektedir.” (Medine Sözleşmesi)</i></p>
<p><i>“W. Montgomery Watt, (İskoç tarihçi) Hz. Muhammed’in hiçbir zaman Medine toplumunun hükümdarı (hâkim siyasi otoritesi) olmadığını söylemektedir. Ona göre yeni toplumsal sınıflar Arap kabile geleneğinden tamamen kopuk değildi ve sözleşmenin taraflarının hepsinin reisleri vardı. Hz. Muhammed Muhacirlerin reisiydi. Üstelik sözleşmenin 23. maddesi (Üzerinde ihtilafa düştüğünüz şey ne olursa olsun, iletileceği nihai merci; Allah’tır, Muhammed (s.a.v)’dir.) onun hâkim değil de hakem olduğunu tescil etmekteydi.” (İlyas Akyüzoğlu, Medine Site Devletinin Sosyo-Politik Altyapısı)</i></p>
<p><i>“Hakemin yürütme gücü yoktu, fakat anlaşmaların yeminle sağlamlaştırıldığı ve hükmünün yürümesinin teminat verilerek sağlandığı belirli bir ahlaki otoritesi vardı. Medine halkı Hz. Muhammed’i buraya davet ederken aynı zamanda araları kanlı-bıçaklı olan Evs ve Hazrec kabileleri arasında arabulucuk yapacağı ümidindeydiler.”</i> (İslam Nedir, W. Montgomery Watt)</p>
<p>“Medine Site Devleti” organik bir oluşumdu. Hz. Peygamber (sas) âdil bir “hakem”di. Yahudi ve müşrik herkesin itimat ettiği bir insandı. Güce dayalı bir hâkim veya hükümdar değildi.</p>
<p><strong>HÂKİM VEYA HÜKÜMDAR DEĞİL TARAFSIZ ‘HAKEM’</strong></p>
<p>Vesikanın sosyolojik mantığını Ali Bulaç şöyle anlatıyor:</p>
<p><i>“…Bu sosyal projede, her bir din mensubu kendi dininde özgür ve özerk bırakılmış, ancak Medine’nin ortak sorunları bağlamında ortak sorumluluklar ve yükümlülükler öngörülmüştür. Belki de tarihin bu ‘ilk sayılan anayasa metni’nde siyasi birliğin farklı dinler ve etnisiteler tarafından ortaklaşa kurulması başlı başına bir önem taşımakta ve bugüne de ışık tutmaktadır… </i><i>Medine Vesikası, bütün sosyal bloklar açısından ‘hâkimiyet’ değil ‘katılım’ temelinde bir toplumsal projeyi öngörür… Her bir dinî ve etnik grup kültürel ve hukuki tam özerkliğe sahiptir… Hz. Muhammed, bir yandan hicret eden Mekkelilerin yerleştirilmesi ve yeni çevreye intibaklarıyla uğraşırken, diğer yandan Yahudi ve Müşrik Araplar’a güven vermeye çalışıyor, niyetinin Medine üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak olmayıp yeni dinî cemaatinin güven içinde yaşamasını ve dinlerini yayma imkanlarını sağlamak olduğunu söylüyordu. Esasında daha Mekke’de inen vahylerde geçerli bir politika olarak ‘Sizin dininiz size, benim dinim bana’ (Kafirun, 6) ilkesi benimsenmişti… Gruplar, kendi aralarında çıkan ihtilafları çözemedikleri zaman, davayı bir ‘üst yargı makamı’na götürmek üzere kendi aralarında anlaşıyorlar. Bu üst yargı makamı da doğrudan güvenilir, tarafsız ve Medine dışından gelmiş Hz. Muhammed’dir. Kur’an, Peygamber’e eğer isterse onların davalarına bakabileceği yetkisini veriyordu. (Maide, 42). Bunun üzerine Peygamber de, kendisine başvurdukları her seferinde onları muhayyer bıraktı ve önce şunu sordu: ‘- Size neye göre hüküm vermemi istersiniz, Kur’an’a göre mi, yoksa Tevrat’a göre mi?’Bu düzenlemede Peygamber, bir ‘Hâkim’ değil, bir ‘Hakem’ konumundaydı.”</i></p>
<p><strong>ÂDİL BİR HAKEM</strong></p>
<p>Ahmet Kurucan’ın kanaati ise şöyle:</p>
<p>“Medine vesikasına imza atan Medine Yahudileri, müşrikler devlet çatısı altında birlikte yaşamanın getirdiği mükellefiyetlerde Müslümanlarla ortak, evlenme, boşanma gibi ailevî meseleler başta, özel alanı ilgilendiren konularda ise kendi inançları veya kabile örfleri istikametinde uygulama serbestisine sahiplerdi. Devletin din karşısında tarafsız ama kayıtsız olmayan bu tutumu son tahlilde halk nezdindeki meşruiyetini sağlamlaştırmanın yanında toplumsal hayattaki muhtemel boşlukların ve kaosların oluşumunu engellemesi itibarıyla da takdire şayandır.” (Ahmet Kurucan, Zaman, 19 Aralık 2008)</p>
<p><i>Sonraki bölüm: Kur’an Allah Rasul’üne (sas) niçin “Melik” veya “Emir” demez?</i></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musluman-ve-yahudiler-ayni-ummet-mi-veysel-ayhan/">Müslüman ve Yahudiler aynı ‘ümmet’ mi? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hükümdâr bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi? &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/hukumdar-bir-peygamber-mi-yoksa-kul-bir-peygamber-mi-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 May 2021 16:00:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19870</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; “Şehirler kılıçla, Medine Kur’an’la fethedildi.” Hz. Aişe (Nübüvvet ve Devlet Yazıları-3) “Devr-i Risalet”te, Müslümanlık zorlamalarla mı tesis edilmişti? İnsanlar “fevç fevç” Müslümanlığa akın ettiğinde Medine “site devlet”inde veya fetih&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hukumdar-bir-peygamber-mi-yoksa-kul-bir-peygamber-mi-veysel-ayhan/">Hükümdâr bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><em>“Şehirler kılıçla, Medine Kur’an’la fethedildi.”</em></p>
<p><em>Hz. Aişe</em></p>
<div class="yknoN36q"></div>
<p><em>(Nübüvvet ve Devlet Yazıları-3)</em></p>
<p><em>“Devr-i Risalet”te, Müslümanlık zorlamalarla mı tesis edilmişti?</em></p>
<p><em>İnsanlar “fevç fevç” Müslümanlığa akın ettiğinde Medine “site devlet”inde veya fetih sonrası Mekke’de bir kısım zorlamalar var mıydı?”</em></p>
<p>Bu soruları cevaplamak için öncelikle o günlerin şartlarını inceleyelim.</p>
<p>Adaletin telkini, eşitliğin vurgulanması dinlerin içinde doğduğu coğrafyalarda kurulu düzenlerin öfkesine sebep olur. Eğer peygamberlikle görevlendirilen Allah Resulü (sas) dini tebliğ ettiğinde Mekke’nin ileri gelenleri buna şiddetle karşı çıkmasalardı, bunu kurulu düzenlerine bir tehdit unsuru olarak algılamasalardı belki de hiç kan dökülmeyecekti. Fakat adalet, müsavat, efendi-köle eşitliği gibi teklifler onlara tehlikeli görünüyordu. Ki öyleydi.</p>
<p>Mekkeli müşrikler, halkı kaybedecek olurlarsa minik saltanatları yıkılmış olacaktı.</p>
<p><em>“Mekkeliler sadece Hz. Muhammed’in, ç</em><em>o</em><em>k tanrıcılığ</em><em>a</em><em> dayanan kendi geleneksel din­lerine karş</em><em>ı</em><em> ç</em><em>ı</em><em>kmasından korkmamış</em><em>l</em><em>ar; gaspı yasaklamak ve zekât ü</em><em>z</em><em>erinde ısrarla durmak suretiyle giderek daha da be­lirgin hale gelen sosyal adalet ilkesinin vurgulandığ</em><em>ı</em><em> bu yeni ö</em><em>ğ</em><em>r</em><em>e</em><em>tinin, toplumlarının ticari menfaatlere dayanan yapısını tehlikeye soktuğ</em><em>u</em><em>nu hissetmiş</em><em>l</em><em>erdir.” (İslam)</em></p>
<p>Montgomery Watt’a göre muhalefetin sebebi <em>“Asıl tehlike, Hz. Muhammed’in muhtaç</em><em>l</em><em>ara yardım etme davetinden ve dolandırıcı iş</em><em>l</em><em>eri terk etmele­rini istemesinden dolayıdır.” (İslam Nedir)</em></p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_60163"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/q6QQj5eM0lQ?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>Allah Resulü (sas) padişah veya kral olarak da peygamber olabilirdi. Hz. Süleyman gibi maddi saltanata sahip olabilirdi. Allah, bunu O’nun tercihine bırakmıştı. Nübüvvetin ilk zamanları ciddi açlık ve yokluk yaşanıyordu. Üç gün süren bir açlık sonunda bitap düştüğü bir gün nüzûl eden bir melek, <em>“Hükümdar (Melik) bir peygamber mi, yoksa kul olan bir peygamber mi?”</em> seçeneğini getirdi. Karnı aç ve dudakları susuzluktan kurumuş olan Allah Resulü (sas) o sırada yanında olan Cebrail’in (as) de teyidiyle <em>“Sade, kul bir peygamber olmayı”</em> seçmişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned).</p>
<p>Allah Resulü (sas), huzurunda bulunan birinin korkuyla titremesi üzerine, <em>“Sakin ol, ben hükümdâr değilim”</em> der. (İbn Mâce, Et’ime)</p>
<p>Hz. Davut, saltanat sahibi idi. Hükümdarlık gerekleriyle emrolunmuştu:<br />
<em>Sa’d 26: “Davud! Biz seni ülkede hükümdâr yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet…”</em></p>
<p>İlk bakışta Hz. Süleyman gibi bir hükümranlık, eşya ve tabiata hakimiyet, cin ve insi emir altına almak ve bu güçlerle dini tebliğ etmek ve Belkıs (Sebe Melikesi) gibi güçlü saltanatları bir fermanla teslim almak akla ve mantığa daha uygun gelebiliyor.</p>
<p>Benzer sayılabilecek bir teklif Kureyş’in önde gelenlerinden de geldi. Allah Resulü (sas) peygamberliğini ilan ettiğinde bunu önlemek için şöyle demişlerdi: <em>“Zengin olmak istiyorsan, sana istediğin kadar mal verelim; öyle ki kabileler arasında senden zengin kimse bulunmasın, reislik arzusundaysan, seni kendimize reis yapalım, Mekke’nin hâkimi ol… Ne istersen yapmaya hazırız. Yeter ki, gel bu davadan vazgeç!”</em></p>
<p>Bu kabul edilmeyince ikinci bir teklifte bulundular: <em>“Bir sene bizim ilâhlarımıza inan ve ibadet et; biz de bir sene senin ilahına tapalım dediler.”</em></p>
<p>Allah Resulü (sav) bu teklifleri şöyle cevaplamıştı: <em>“Ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Ne mal ne mülk ne saltanat ne reislik ne de kadın! Benim tek istediğim, tapmakta olduğunuz âciz putlardan vazgeçerek yalnız Allâh’a kulluk etmenizdir!”</em></p>
<p>Güç ve kudreti ele geçirip bir süre sonra da zor kullanarak tebliğe başlamak gibi “siyasi” bir yol da mevcuttu. Ama bu, mesajın “teklif” yönüne aykırıydı. Kabulde gönüllülük esastı.</p>
<p>O günlerde Mekke’de bir barış ortamı yoktu. Müslümanları yok etmeye yeminli bir kitle vardı. Mekkeli güç sahipleri veya müşrikler tazyikâtın her türlüsüne başvuruyordu. Kitlesel tenkil, sivil ölüme mahkûmiyet, işkenceler, boykotlar, aç bırakmalar…</p>
<p>Mekke’de barınmak mümkün değildi.</p>
<p>Müslümanların bir kısmı Nübüvvetin 5. yılında (615) bir kısmı da iki yıl sonra hicret etti.</p>
<p>Nübüvvet’in 13. yılına gelindiğinde Efendimiz için Mekke’de yaşama imkânı kalmamıştı.</p>
<p>Medineli Müslümanların daveti üzerine Hz. Ebubekir ile Yesrip’e (Medine) hicret etti.</p>
<p>Hicret günler sürdü. Ölüm tehlikeleri yaşandı.</p>
<p><em>“Hz. Peygamber’in Hicret’in ilk günlerinde bir müddet kaldığı Kuba’da bilinenin aksine iyi karşılandığı, hüsn-ü kabul gördüğü söylenemez; öyle ki onu istemeyen bazı Kubalılar evini taşlamışlardı. Yakubi ve Taberi Medine’ye de gideceği zaman ancak akrabaları Neccaroğulları’nın silahlı himayesi altında şehre girebildiğini, bu da gündüz değil, gece vakti olduğunu yazmaktadırlar.” (Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç)</em></p>
<p>Medine ilk zamanlar itibariyle ne güllük gülistanlık bir ortamdı ne de emin bir atmosferdi.</p>
<p>İlk günler hayli zordu. Ama bir yanıyla Hz. Bediüzzaman’ın ‘iktiran’ diye isimlendirdiği kaderî denk geliş de vardı. Bunu Hz. Ayşe şöyle ifade ediyor:<em> “Evs ve Hazreç arasında 120 yıldır süren savaş, Allah’ın, Rasulullah’a (sas) bir armağanıydı. Rasulullah geldiğinde (Yesrib ahalisi) gruplara bölünmüş, ileri gelenleri öldürülmüş veya yaralanmışlardı. Allah, onların İslam’a girmesiyle Elçisine lütufta bulunmuş oldu.”</em></p>
<p>Şehrin iki büyük kabilesi Evs ve Hazreç birbirine düşmandı. Medineliler, merkezi bir otoritenin bu çatışmalara son vermesini umut ediyordu. Hatta sonraki tarihlerde büyük bir münafık olarak tarihe geçecek olan Abdullah ibn-i Übey ibn-i Selül, Yesrip’in kralı olmak üzereydi. Krallık tâcı bir kuyumcu tarafından işleniyordu. Rasulullah’a (sas) öfke sebeplerinden biri de buydu.</p>
<p>Medineli çoğunluğa göre <em>“Hazreçli Abdullah ibn-i Übey ibn-i Selül yerine dışarıdan bir insanın hüküm sahibi olması daha iyiydi. Üstelik Hz. Muhammed herkesi mutlak hakimiyeti altına alma iddiasında ve isteğinde olan bir lider görüntüsü vermiyor, krallık peşinde koşmuyor, aksine hakimiyeti değil, katılımı esas alıyordu.” (Medine Sözleşmesi)</em></p>
<p>Yesrip, Hicaz bölgesinin 2. büyük şehri idi. Kaos ve güvensizlik hali vardı. Allah Rasulü (sas) oraya vardığında ilk yaptırdığı işlerden biri nüfus sayımı oldu. Sayımda Medine’de yaklaşık 10.000 kişinin yaşadığı, bunun 4.000’inin Yahudi, 4.500’ünün müşrik, 1.500’ünün (Ensar ve muhacirin) Müslüman olduğu belirlenmişti. Ayrıca şehrin sınırlarına işaretler koydurmuş ve Medine’yi bir sulh bölgesi olarak tespit ettirmişti.</p>
<p>Efendimiz (sas) Ensar ve Muhacirini; Yahudi grupları ve müşrikleri bir sözleşme etrafında toplamıştı. Sözleşme 47 maddeden oluşan bir anayasa mahiyetindeydi.</p>
<p>Muhammed Hamidullah’ın sözleşme ile ilgili kanaati şöyle:</p>
<p><em>“Hz. Muhammed (sas) neticede Mü</em><em>s</em><em>lüm</em><em>a</em><em>n sahabileri ile olduğ</em><em>u</em><em> kadar gayrimü</em><em>s</em><em>lim Medinelilerle durumu istiş</em><em>a</em><em>re etti. Hepsi Enes’in evinde toplandılar. Bir Şehir-Devlet ya­pısı ortaya çıkarma hususunda anlaştılar. Bu devletin anayasası yazılı bir bicimde tespit edilip vazedildi ki bu anayasa metni, sevinerek söy­leyelim ki bir bütün halinde bize kadar ulaşmış bulunuyor. (İslam Peygamberi)</em></p>
<p><em>“Medine Vesikası Magna Carta’dan 593 sene önce imzalanmıştır. İkisi arasındaki ortak nokta her ikisinin ‘yazılı’ olmasıdır. Magna Carta 90 gün yürürlükte kaldığı halde, Medine Vesikası Hz. Peygamber’in irtihaline kadar kademeli bir biçimde yürürlükte kalmış, taraflar topluca değil, teker teker anlaşmayı bozup statülerini veya haklarını kaybetmişlerdir. Vesika’nın tarafları isteyerek Vesika’yı imzalarken, Magna Carta’nın bir tarafı konumundaki Kral müzakereye gönülsüz katılmış, ondan hemen sonra da belgeyi yürürlükten kaldırmıştır.” (Medine Sözleşmesi)</em></p>
<p><strong><em>Sonraki bölüm: Müslüman ve Yahudiler aynı “ümmet” mi?</em></strong></p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hukumdar-bir-peygamber-mi-yoksa-kul-bir-peygamber-mi-veysel-ayhan/">Hükümdâr bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi? | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölümü ‘öldürmek’ mümkün! &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/olumu-oldurmek-mumkun-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 May 2021 10:00:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[risale]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19683</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!…” Necip Fazıl Kısakürek Bu yazı inanç alanıyla sınırlı. Rasyonalite arayanların canını sıkabilir.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/olumu-oldurmek-mumkun-veysel-ayhan/">Ölümü ‘öldürmek’ mümkün! | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i>“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…</i></p>
<p><i>Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?</i></p>
<p><i>Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!…”</i></p>
<p><i>Necip Fazıl Kısakürek</i></p>
<p>Bu yazı inanç alanıyla sınırlı. Rasyonalite arayanların canını sıkabilir. Hatta dünyayı dünyadan ibaret görenler okumasa daha iyi. Konu, ölüm. Ölüm çok soğuk bir kelime. Hatta en inançlılarımızca bile böyle. Bize kalsa her halde ölmeyi düşünmeyiz. Hayatı bir kere ele geçirmişiz. Bırakmayı asla düşünmeyiz. Çocuklar da öyledir. Sevdiği bir oyuncağı elinden alamazsınız. Kendisinin olmasa bile.</p>
<p>Ömrümüzün ne gününe ne de saatine para saydık. Bizde emanet. Ama emaneti bir gün iade etmek çok zor geliyor. Bu psikoloji kendimiz için geçerli olduğu gibi sevdiklerimiz ve yakınlarımız için de geçerli. Asla ölmesinler diye uğraşıyoruz. Ölümün bazen iyi bir şey olacağı hiç aklımıza gelmiyor. Ölüm sanki Kaf dağının ardındaki korkunç bir öcü ve biz “ne yapıp edip o öcüye kimseyi teslim etmememiz lazım” gibi bir psikolojiye sahibiz. O sebeple Azrail’den (as) pek bahsetmeyiz. Cebrail, Mikail, İsrafil isimleri çoktur ama Azrail ismine kimse yaklaşmaz.</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_24769"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/IeMTXrPa3gk?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><strong>ZİHİN EKRANIMIZ DÜNYA İLE SINIRLI</strong></p>
<p>Peki bu bakış açısının sebebi ne?</p>
<p>Hayatı tek odadan ibaret görüyoruz. Asla başka bir oda yok. Zihnimizin ana ekranında sadece dünya var. Ahiret yok. Cennet yok, Cehennem yok. Var ama teorik olarak var. Sorsan herkesin dilinde. Ama ana ekran, ana bellek ana işlemci sadece dünya için çalışıyor. Evin içinde başka bir odaya gitmeyi garipsemiyoruz. Ama iş ahirete gitmeye gelince düşman başına! Oysa ölüm başka bir odaya geçmekten farksız. Bir üst buuda geçmekten ibaret. Ama ölüme bakışımız böyle değil. Ölüm, bize göre akla getirilmemesi gereken korkunç bir öcü.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri ne güzel tasvir etmiş: <i>“Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir dâvet vuku bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh, İncil’de ‘Ahmed’, Tevrat’ta ‘Ahyed’, Kur’ân’da ‘Muhammed’ ismiyle müsemmâ iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmed’lerle muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatâdır.”</i></p>
<p><strong>ÖLÜMÜ PARANTEZ DIŞINA İTMEMEK…</strong></p>
<p>Ölümü hayat parantezimizin içine asla sokmuyoruz. Her zaman her durumda parantez dışında. Geçenlerde sevdiğim bir ağabey dert yanıyordu. <i>“Falan öldü, filan kişi ağır hasta, şu abi yoğun bakımda, bu arkadaşın annesi ölüm döşeğinde… Ne olacak bu işler, çok bunaldım.” Haksız değildi.</i></p>
<p>Yine geçen hafta ağır hasta bir arkadaşımla mesajlaştım. Doktorlar ailesine “Her şeye hazır olun” demiş. Doktorlar bile ölümü ağızlarına alamıyor. Hastaya diyemiyor. Ben onu klasik bir şekilde teselli etmeyi samimi bulmadım. Onu dünyaya dönüşle değil ahirete gitmekle teselli etmeyi düşündüm. Şu mesajları yazdım:</p>
<p><i>“Bak hicret ettin. Zaten hicretle anadan doğmuşçasına temizlenmişsindir. Bir de yirmi gündür hastanede yatıyorsun. İnşaAllah pırıl pırıl bir hale gelmişsindir. Bu tür hastalıktan vefat, hükmi şehadet oluyor… Ne güzel! Ben senin durumunda olsam bir dakika durmam dünyada. İleride bu temizlikte gitme ihtimalin var mı? Allah, Rahman ve Rahimdir. Korkma. Allah sana senden daha merhametlidir. Yaşayıp yaşamamayı Allah’ın takdirine bırak. Ve onun takdirini sev…”</i> gibi sözler yazdım. Çocuklarından bahsedince de “<i>Onlar zaten senin değil, sende Allah’ın emaneti. Sen de Allah’a emanet et. Allah onları kimsesiz bırakmaz.” </i>dedim.</p>
<p>Ruhunda ne etki yaptığını bilmiyorum ama ben ölüme karşı bu tavrın daha doğru olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Bir başka örnek vereyim. Seksen iki yaşında bir hasta. Altı aydır yatalak. Yerinden kalkamıyor. Yakınları bin bir Yasin, yüzlerce hatim okuyor, okutuyor. <i>“Allah’ım babamızı bize bağışla!”</i> diye dua ediyorlar. Ben o hastanın yerinde olsam. <i>“Bırakın yaşamam için hatimler indirmeyi artık ne okuyacaksanız çabuk öleyim diye okuyun” </i>derim. <i>“Düşün yakamdan bırakın Rabbime gideyim,”</i> diye kızarım.</p>
<p>Bu tavır “Aman bir an önce ölelim” demek değil. “Ölüm kapımıza geldiğinde Allah’ın takdirine saygılı olalım” demek. Duamız tabii ki: <i>“Allah’ım! Benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür.” (Tirmizî).</i> Bu duayı yaparız, dünyada ve ahirette hasene isteriz. Ama ölümü de öcü gibi görmeyiz. Tam bir tevekkül içinde <i>“Bizi bu kadar yıl dünyada misafir eden Rabbimiz şimdi de diğer bir odaya alıyor” </i>deriz.</p>
<p>Tanıyanı çoktur geçenlerde Özcan Abiyi dinledim. Bugünün ‘abdal’larından. Ölümü ne güzel anlatıyor:</p>
<p><i>“Toprağın altı da bir üstü de bir. Eskiden ıvır zıvır için hapse düşüyorduk. Şimdi Allah için düşüyoruz. Allah affetti mi eder, kimseye hesap sormaz, bizim gibi delileri cehenneme mi atacak! Allah’a yakışmaz o be. Biz onu sevmişiz. ‘Allah’ demişiz. Bağrımıza basmışız. Allah bize kıyak yapmaz mı ya! Allah seni bir evden çıkarıyor başka eve alıyor. Benim hiç endişem yok. Rabbime sığınacağım gideceğim.”</i></p>
<p>Bu vesile ile dün diğer “oda”ya yolcu ettiğimiz Halil İbrahim Uçar Ağabey’e Allah’tan rahmet ve mağfiret dilerim. Rehnümâsı ve 55 yıllık arkadaşı Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye; vefâkâr eşi Neslihan Hanımefendi’ye, değerli kızı Rana Hanım’a, kıymetli oğulları Mustafa ve Yusuf’a ve hala medrese-i Yusufiye’de bulunan aziz kardeşi Mehmet Ali Bey’e ve diğer akraba ve yakınlarına, yol arkadaşlarına Cenab-ı Hak’tan sabrı cemil niyaz ederim.</p>
<p><strong>Kaynak: Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/olumu-oldurmek-mumkun-veysel-ayhan/">Ölümü ‘öldürmek’ mümkün! | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
