<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gaflet arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/gaflet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/gaflet/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:53:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Gaflet arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/gaflet/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yarım Yamalak Halimizle Nereye Kadar&#8230; &#124; RECEP ATICI</title>
		<link>https://hizmetten.com/yarim-yamalak-halimizle-nereye-kadar-recep-atici/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Recep Atıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jun 2022 11:42:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[günah]]></category>
		<category><![CDATA[isyan]]></category>
		<category><![CDATA[recep atici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26110</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güzel insanlar haftada bir de olsa bazen yazı yazmak gerçekten zor geliyor. Üstüne üstlük ayın altısından bu yana Cenab-ı Hakk’ın şafi isminin tecellisi olarak misafirim olan Covid-19’u ağırlıyorum. Gerçi iyi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yarim-yamalak-halimizle-nereye-kadar-recep-atici/">Yarım Yamalak Halimizle Nereye Kadar&#8230; | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güzel insanlar haftada bir de olsa bazen yazı yazmak gerçekten zor geliyor. Üstüne üstlük ayın altısından bu yana Cenab-ı Hakk’ın şafi isminin tecellisi olarak misafirim olan Covid-19’u ağırlıyorum. Gerçi iyi bir ev sahibi sayılmam. Zira onu bir an önce yolcu etmek için bin bir bahane ortaya koydum.</p>
<p>Evet, durum bu olunca ne yazayım diye düşünürken, kadim bir dost “<strong>Hocaefendi&#8217;den önemli ikazlar ve bir serzeniş</strong>” başlığıyla toplamda 27 mesajı bir arada gönderdi. Nefsime ağır gelse de oturdum okudum. Baktım hepsi bana hitap ediyor. Ben de hepsini olmasa da bazılarını bu köşenin okuyucularıyla paylaşayım istedim.</p>
<p>Hocaefendi genel manada diyor ki; “Yarım yamalak Müslümanlıkla bir yere varılamaz. O yarım yamalak Müslümanlar değil mi Osmanlı’yı batıran? Hakperest olmalı; Allah’tan güzel şeyler istemeden önce, o güzelliklere lâyık olmayı çalışmalı,</p>
<p>“Allahumme ahsin âkıbetenâ fi ümûri külliha. (Allahım! Bütün işlerimizde akibet-u encamımızı güzel eyle.)” İnanmıyorum ben bizim samimî olduğumuza. Her tarafımızdan riya dökülüyor, her davranışımız gösteriş&#8230; Nefsanî bir sürü açığımız var, zaaflarımız diz boyu,</p>
<p>Niçin nefsanîliğe açık pencerelerden ağyar yüzüne bakıyoruz? Niçin nifak emareleri taşıyoruz?  Neden imanda derinleşme gibi bir mefkûremiz yok? Neden elimizin altında hazine gibi eserlere yabancıyız? Neden onları okurken yabancılar gibi ağzımızda geveliyoruz? Neden ibadet ü tâatimiz bizim gafletimizin gölgesinde cereyan ediyor?</p>
<p>Neden okumayı, düşünmeyi, evrâd-u ezkârı angarya gibi kabul ediyoruz? Neden bazen yaptıklarımıza riya karıştırıyoruz? Neden husûf ve küsûf yaşıyor kalplerimiz? Neden, neden?&#8230; İşte bu “Neden?”lere cevap bulamıyorum ben. İşin doğrusu hakikat-i imaniyeye karşı bu tür lakaytlığı hazmedemiyorum.</p>
<p>Bir özenti, bir imrenme, bir taklit, bir yabancılaşma düşüncesi, bir mâsiyet hissi, küçük bile olsa günahı kale almama, hareketin haysiyetini düşünmeme, gayri ciddî, lâubalî davranma almış başını gidiyor. Yara bunların hepsi. Zahirî yara olsalar bunlar zamanla geçer, ama ya batınî ise? Ya kalpte oturmuş ise?</p>
<p>İşte böylesi zahiren görünmeyen yaralar basit müdahalelerle geçmiyor, çok güçlü ameliyat-i cerrahiyeler istiyor. Üstad buyuruyor ki, “İçimizi dışımıza çevirseler Hz. Eyüp (a.s) daha yaralı olduğumuz görülecektir.”</p>
<p>Mâsiyeti hafife alanlar var. Mesâvî ahlâk üzerine bir tortu gibi oturmuş. Para zaafı var kimilerinde. Kimilerinde yeme içme gibi oldukça basit cismanî zaaflar var. Bazılarında daha başka nefsanî arızalar var.</p>
<p>Ve daha ilerisinde, Allah’ın haram kıldığı münasebetlere “Keşke meşru olsaydı!” diyenler. Hâlbuki insan kendi zaaflarını bir şekilde görebilir, görmelidir de.</p>
<p>İnsan, Efendimizle (sav) ile ashab-ı kiramla, her dönemde davranışlarını örnek aldığı insanlarla kendini kıyas ederek boşluklarını görebilir. Aksi halde bu zaaf ve boşluklar farkında olmadan tabiat haline gelebilir. Bu da hafizanallah kalbin mühürlenmesine sebep olur.</p>
<p>İnsan, Allah’a karşı samimiyet soluklamalı. Zira insan yüreği samimiyet hisleri ile dolu değilse, kulluğunun içine başka şeyler karıştırıyorsa, ihsan edilen o güzellikler aslında bu riyakâr ve münafığı batırmak içindir.</p>
<p>Onun yarım yamalak, sûrî (görünüşte) bir imanı vardır; liyakati yoktur, üzerine giydiği üniformanın hakkını veremiyordur; dolayısıyla da Allah elinden alır o imanı. Güzel şeyler gibi fenalıklara karşı da böyle hissettiğimiz; ama isim koyamadığımız şeyler vardır.</p>
<p>Aniden, hiçbir sebep yokken insanın içini bazen fena şeyler akar. Gördüğünüz bir nesne sizi birdenbire öyle bir noktaya, öyle bir mülâhazaya iter ki batabilirsiniz orada. İnsanı alıp başka rıhtımlara, geriye dönemeyeceği sahillere götürür bunlar.</p>
<p>Evet; bir arkadaşımın “İsyan deryasına yelken açmışım/Kenara çıkmaya koymuyor beni” dediği gibi, isyan deryasına yelken açmalar hep böyle başlar. Başlangıçta açı çok dardır, farkına varamaz insan. Ayağında parmak ucu kadar bir yer tutar, fakat zamanla ayak izine ulaşır.</p>
<p>Sonra adım genişliği, derken gözünün kestiremeyeceği kadar bir açı meydana gelir. Durması gerektiği yerden o kadar uzaklaşır ki geriye dönmek istese de dönemez. Bundan daha tehlikelisi de böyle bir insan belli bir seviyeden sonra farkına varamaz neyin ne olduğunun.</p>
<p>Gayr-i meşru bir şeyin kendisini nereye sürükleyeceğini bilemez. Dolayısıyla gözünü kaçırması, kulağına pamuk tıkaması, ağzını kapaması gerekli şeyleri fark edemez. Hissiyat-ı nefsaniye adına konuşur konuştuğunda, Allah’ın gadab ettiği şeyleri görür gözünü açtığında, şeytanî melodilerle dolar kulakları bir şey dinlediğinde&#8230;</p>
<p>Allah hepimize aff-ı mütemadi (sürekli bir af), mağfiret-i amîka (kuşatıcı bir bağışlama), rahmet-i kâmile (eksiksiz bir rahmet) lütfeylesin. Âmin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yarim-yamalak-halimizle-nereye-kadar-recep-atici/">Yarım Yamalak Halimizle Nereye Kadar&#8230; | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gafletle Geçen Yıllar</title>
		<link>https://hizmetten.com/gafletle-gecen-yillar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Oct 2021 06:00:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22778</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gaflet; dalgınlık, dikkatsizlik, kendinde olmama; gafil de çevresinde olup bitenlerden habersiz, her zaman şaşkın ve halkla münasebetleri açısından da dikkatsiz yaşayan demektir. Uyur-gezer gibidir gafil; yürür, fakat yürüdüğünün farkında değildir.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gafletle-gecen-yillar/">Gafletle Geçen Yıllar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="dropcap">G</span>aflet; dalgınlık, dikkatsizlik, kendinde olmama; gafil de çevresinde olup bitenlerden habersiz, her zaman şaşkın ve halkla münasebetleri açısından da dikkatsiz yaşayan demektir. Uyur-gezer gibidir gafil; yürür, fakat yürüdüğünün farkında değildir. Bir şeyler yapar ama, ne yaptığını tam kestiremez. Hedefsizdir, çok defa abesle iştigal eder; eder de hep yürüdüğü yollara ve içinde yaşadığı zamana yenik düşer. Doğrusu, onun davranışlarında bir gaye aramak da beyhudedir; zira o bakıp da görmeyen, işitip de anlamayan öyle bir şaşkın ve öyle bir dalgındır ki, bazen etrafında cereyan eden kızıl-kıyamet hâdiselerden bile habersiz yaşar.</p>
<p>Yıllar var ki, bu tali&#8217;siz coğrafyanın insanları -ona da yaşama denecekse- hep böyle yaşadı; gafletle oturdu, gafletle kalktı, bir gaye-i hayali olmadı ve sürekli gününü gün etme peşinde koştu.</p>
<p>Aslında, böylelerinin hiçbir zaman başka türlü olmaları düşünülemez; bunlar yer-içer, yan gelir kulakları üzerine yatarlar; ne maziyi görürler, ne de müstakbeli; Ömer Hayyam edasıyla: &#8216;Geçmiş gelecek masal hep/Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme!&#8217; der, kendilerini &#8216;bel hüm edall&#8217;<a title="ref1" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/gafletle-gecen-yillar#1" name="ref1"><sup>[1]</sup></a> gayyalarına salar ve hilkat seviyelerine rağmen bir hayat yaşarlar. Ne minarenin sesini duyar, ne mâbedden bir şey anlar ne de varlık ve eşyanın ifade ve beyanına kulak verirler. Kâinat kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bir şeyler anlatırmış; her yandan üzerlerine sağanak sağanak nimetler yağarmış; yer yer nankörlüklerinden dolayı arz u sema hâdiseleriyle ikaz edilirlermiş; her hâdise fasih beyan onlara neler ve neler anlatırmış&#8230; onlar bütün bu olup bitenlerden hiçbir şey anlamaz, hatta çok defa bu mütemâdî ikazların, bu devamlı tenbihlerin farkına bile varamazlar. Farkına varmak bir yana, bazen ilâhî tenbihlere isyan ve küfranla mukabelede bulunur; ihsan ve lütuflar karşısında da daha bir gaflete gömülür ve bohemlik soluklamaya dururlar.</p>
<p>Gafiller, nimete nimet demez, ihsanı ihsan bilmez, ikaza kulak vermez; belâ ve musibetlere gelince, azıcık inançları varsa, onu da kadere verir ve takdiri taşa tutarlar; yoksa, tabiî sebeplere bağlar, temerrütlerine devam ederler. İş dönüp de ilâhî lütuflar söz konusu edilince, her şeyi kendilerinden bilir ve &#8216;ben, ben&#8217; diye nefes alıp vermeye başlarlar. Aksine işleri bozulup düzenleri alt üst olunca da, âh u vâh edip ellerini ovuşturur ve inlemeye dururlar. Ne var ki artık iş işten geçmiştir; geçmiş ve dünyevî perde kapanmış, yeni bir perde açılmıştır. Bu perde daha ürpertici ve daha müthiştir; evet, &#8216;Ahiret azabı çok daha çetin ve daha şiddetlidir.&#8217;<a title="ref2" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/gafletle-gecen-yillar#2" name="ref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Ama ne acıdır ki, gafil, ne burada başına gelenlerden ne de ötede kendini bekleyenlerden haberdardır; gafletle oturur, gafletle kalkar.. düşünmez bugünü-yarını.. tanımaz hakkı-hukuku, çiğner çiğneyebildiği herkesi.. bir fitne olur eser her yanda ve katar karıştırır her tarafı. Gücü yettiklerini ezerken, gafildir, düşünmez onu da ezecek bir güçlünün bulunduğunu. Kendince ters gördüklerini değişik ad ve unvanlara bağlayarak haklarken de kendi âkıbetini hiç mi hiç hesaba katmaz. O, fevkalâde şımarık ve küstahtır. Zulüm ile âbâd olacağını sanır ama, kendini acı bir son beklemektedir; bu acı son en hafifinden hüsran ve nedamettir&#8230;</p>
<p>Şüphesiz onun bu türlü tavır ve davranışlarına karşı iman ve mefkûre insanlarına da düşen bir kısım sorumluluklar vardır: Bir mü&#8217;min, &#8216;Nasıl olsa Allah&#8217;a inanıyorum&#8217; diyerek yan gelip yatamaz. Horlanıp hakir görülmeyi tabiî karşılayamaz. Haklarının elinden alınması karşısında sessiz kalamaz. Vazifesidir Allah&#8217;a dayanıp peygamberâne bir azim içinde bulunması, bir hikmet eri gibi iradesinin hakkını vermesi, iman serasına sığınıp Hak rızasına müteveccih olması, &#8216;Ben de varım!&#8217; deyip bütün imkân ve kabiliyetlerini düşünce dünyasının ihyası adına harekete geçirmesi, her zaman ciddî bir sorumluluk şuuruyla hizmete âmâde bulunması, kalbî, ruhî, aklî, mantıkî bütün güç kaynaklarını ferdî ve millî dirilişi istikametinde kullanması&#8230; evet, bu icmâlî hususların hemen hepsi bir mü&#8217;min için çok önemlidir.</p>
<p>Bu itibarla da diyebiliriz ki, dine-diyanete saygılı, ülke ve ülküsüne kilitlenmiş yüksek karakter ve derin mefkûre insanları yetiştireceğimiz güne kadar, ehl-i gaflet ve dalâletin baskı ve dayatmalarına karşı koymak mümkün olmayacaktır. Birkaç asırdan beri devam edegeldiği gibi bundan sonra da insanımız sürekli iğfal edilecek.. tiranlar zayıfları ezmeden geri durmayacak.. insanî değerlere saygısızlık devam edecek.. Allah&#8217;ın adı unutturulmaya çalışılacak.. Resûl-i Zîşân&#8217;a açık-kapalı hakaretler yağdırılacak.. ırz ve namus mülâhazaları hafife alınacak.. fuhuş revaç bulacak ve bohemlik şahlandırılarak saf yığınlar cismaniyetin azat kabul etmez köleleri hâline getirilecektir.</p>
<p>Evet, hep imanlı ve ümitli olmalıyız ama, bir o kadar da azimli ve kararlı duruş içinde bulunmayı ihmal etmemeliyiz. Yıllarca ve yıllarca içte ve dışta ruh ve mânâ köklerimize düşman olanlara karşı gösterilen acz ü zaaf, millî değerlerimizi tezyif eden bir toplumu ve bazı kesimleri daha da cesaretlendirdi; masum ve mağdurların ezilmesini biraz daha kolaylaştırdı. Bir büyüğün ifade ettiği gibi, aç kurtlara karşı tahabbüb gösterildi ve onların iştihaları kabartıldı. Sonra da onlar dönüp dişlerinin kirasını istemeye durdular. Ezdiler bizi ve omuzlarımıza basıp bir yerlere yükseldiler, ancak hiçbir zaman insanca davranmadılar. Aksine, her defasında kendi bâtıl düşüncelerini dayattı ve herkesi kendilerine benzemeye zorladılar.</p>
<p>Ne var ki, bütün bunlara rağmen, birkaç asırlık bu acı serencâme bundan sonra da hep böyle devam edecek demek değildir; dünya var olduğu günden bu yana, ışık her zaman karanlığı kovaladı durdu.. geceleri sürekli gündüzler takip etti.. zaman dairevî cereyanıyla dün ağlattıklarını ertesi gün güldürdü.. ve kapkara günler bağırlarında ne nevbaharlar ne nevbaharlar yetiştirdi.</p>
<p>Millî ses muvakkaten kesilse de hiçbir zaman tamamen susmaz/susturulamaz. Ağzına fermuar vurulsa da, o mutlaka değişik enstrümanlarla kendini yine ifade eder ve maksadını çevresine behemehal duyurur. Gafiller uyansın-uyanmasın, o, mutlaka bir gün minarelerden yükselen sesler gibi ta yatak odalarımıza kadar gelip ulaşacak ve bize kendimiz olmamızı fısıldayacaktır.</p>
<p>Bugüne dek yüz defa kefeni gömlek yaptığımız gibi, son bir kere daha silkinip kalkmamız ve kendi ayaklarımız üzerinde durmamız neden mümkün olmasın ki!? Şimdi müsaade ederseniz konuyu bir eski nazımla noktalamak istiyorum:</p>
<blockquote><p>Ey mâyesi nurlarla yoğrulmuş millet!<br />
Hele dişini sık, az daha sabret!<br />
Aman sönmesin sinendeki himmet!<br />
Son durağın &#8216;devlet-i ebed müddet&#8217;&#8230;</p>
<p>Hiç durma yürü ki yollarda gözler!<br />
Durmuş şehit baban yolunu gözler,<br />
Geril, koş, seni bekliyor pürüzler,<br />
Şahlan ki sevinsin kederli yüzler&#8230;</p></blockquote>
<div class="important-blue"><a title="1" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/gafletle-gecen-yillar#ref1" name="1">[1]</a> &#8216;Hâsılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.&#8217; (A&#8217;râf sûresi, 7/179) âyetine işaret edilmektedir<br />
<a title="2" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/gafletle-gecen-yillar#ref2" name="2">[2]</a> Ra&#8217;d sûresi, 13/34</div>
<p><span class="info">Sızıntı, Nisan 2006, Cilt 28, Sayı 327</span></p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / Sükutun Çığlıkları</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gafletle-gecen-yillar/">Gafletle Geçen Yıllar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gaflet ve ülfete yenik düşmemiş dua</title>
		<link>https://hizmetten.com/gaflet-ve-ulfete-yenik-dusmemis-dua/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 07:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[ülfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17478</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Duada ülfet ve ünsiyet perdesini yırtma adına neler tavsiye edersiniz? Cevap: Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gaflet-ve-ulfete-yenik-dusmemis-dua/">Gaflet ve ülfete yenik düşmemiş dua</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Duada ülfet ve ünsiyet perdesini yırtma adına neler tavsiye edersiniz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ</span><br />
“Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 1/670)</p>
</blockquote>
<p>buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur. Bu açıdan ülfet ve ünsiyetin duanın taravet ve halâvetini alıp götürmemesi ve ağızdan çıkan kelimelerin partal bir söz hâline gelmemesi için öncelikle duanın dindeki yeri ve öneminin iyi bilinmesi gerekir.</p>
<h3>Dua: İbadetin omuriliği</h3>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem),</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ</span><br />
“Dua, ibadetin omuriliğidir, özüdür.” (Tirmizî, daavât 2)</p>
</blockquote>
<p>buyuruyor. Nasıl ki omurilik, bünye için hayatî bir öneme sahiptir; onda bir sakatlık meydana geldiği zaman insan felç olur ve yatağa düşer; hatta bazen de ölür. Aynen öyle de dua, Allah’la insan arasındaki kulluk münasebetini ayakta tutan bir omurilik gibidir. İnsan, Allah’a hakikî kul olup olmadığını ancak dua ile ortaya koyar.</p>
<p>Dua, aynı zamanda Cenâb-ı Hak’tan sebepler üstü talepte bulunma demektir. Bu da hakikî tevhid şuuruna erme adına çok önemlidir. Zira bir insan ellerini kaldırıp Allah’a teveccüh ettiği zaman, artık onunla Allah arasında herhangi bir sebep yoktur. Sebepler Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine bir perdedir. Fakat dua eden bir insan, bütün bu perdeleri aşarak doğrudan doğruya Hazreti Aziz ü Cebbar’ın kapısının tokmağına dokunur, isteyeceğini yalnız O’ndan ister ve böylece halis tevhid ufkuna yelken açmış olur.</p>
<p>İşte sebepleri arkada bırakıp Allah’ın huzurunda bulunuyor olma şuuruyla dua eden bir mü’min, dilinden dökülen bütün sözlerin kalbinden de vize almış olmasına dikkat etmeli; ağzından çıkan her bir kelimeyi kalbin ifadesi hâline getirmelidir. Diğer bir tabirle o, gönlüyle dili arasında bir çelişkinin yaşanmasına meydan vermemelidir. Dili ne söylüyorsa, kalbi de aynı mânâyı tefekkür etmelidir. Mesela o, “Allah’ım ne olur beni rıdvanına ulaştır ve rızanla serfiraz kıl!” dediği zaman, kalbin ritmi de bu sözlere ayak uydurmalı ve kalb ona göre atmaya başlamalıdır. Şayet bu ikisi arasında bir tenakuz meydana gelir de dil başka söyler kalb de başka düşünürse, bunlardan hangisine cevap verileceği mevzuu muallakta kalır. Bu itibarla insan, Allah huzurunda dururken düalistçe hareket etmekten kaçınmalı ve dil ile kalbinin ikilem yaşamasına meydan vermemelidir. Aslında insan, sadece duada değil, diğer ibadetlerini eda ederken de hep şuurlu bir şekilde hareket etmelidir. Mesela namaz kılan bir insan, kalbin kastı olan niyetiyle amelin içine girmeli ve elden geldiğince bu ibadetini kalbî amel hâline getirmelidir. Çünkü insanın ortaya koyduğu ameller, kalbindeki iz’an ile yakînin ve Allah’a bağlılığın dışa vurması ölçüsünde O’nun nezdinde bir mânâ ifade eder.</p>
<h3>İman ve dua</h3>
<p>Esasında böyle bir şuur derinliği, her meselede olduğu gibi duada da, öncelikle Allah’a sağlam inanmaya bağlıdır. Bir insan Allah’a ne ölçüde inanıyorsa, yapmış olduğu dua da o ölçüde derin ve keyfiyetlidir. İnanmada problemi olan ve yakîn zaafı yaşayan bir insan ise kalb ve dil bütünlüğüne asla ulaşamaz. Bu açıdan diyebiliriz ki, eğer bir insan söylediklerini içten söyleyemiyor, duanın heyecanını dolu dolu gönlünde duyamıyorsa, ortada önce iman, yakîn ve mârifet problemi var demektir. Dahası bir insan, küfür seylaplarını umursamıyor; insanların dalâlet ve tuğyanı karşısında rahatsızlık duymuyor; onların iman etmesini, en az bir yuvaya kavuşma veya bir çocuk sahibi olma ölçüsünde önemsemiyor; ellerini kaldırıp, “Allah’ım! Ne olur yeryüzündeki bütün insanların kalblerini İslâmiyet’e karşı feth u neşr eyle! Bahtına düştüm Allah’ım! Gerekirse benim canımı al ama insanların kalbine imanı koy!” demiyorsa, bir açıdan o, iman problemi yaşıyor demektir. Böyle bir insanın evvelâ iman esasları hususunda ciddî bir rehabiliteye ihtiyacı vardır.</p>
<p>Vâkıa, hepimizin iman esasları konusunda ciddî rehabiliteye ihtiyacı vardır; zira biz farkına varsak da varmasak da, Hazreti Pîr’in ifadesiyle -maalesef günümüzde- fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfür, zihinleri ciddî ifsat etmekte (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.20 (Beşinci Mektup)); işlenen her bir günah, kalbe giren her bir şüphe ve tereddüt kalb ve ruhta yaralar açmaktadır. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.9 (İkinci Lem’a)) Nifak, cehalet ve enaniyet çağında tahkik bütün bütün yıkılıp gittiği gibi, taklit bağları da çözülmüş durumdadır. Evet, eskiden insanlar, önlerindeki bir rehberi veya kanaat önderini görüyor, onun yaptığını yapıyor ve böylece hiç olmazsa taklitle iman serasının içine giriyor, kendilerini muhafaza altına alıyorlardı. Maalesef günümüzde insanların pek çoğu böyle bir imkândan dahi mahrum bulunmaktadır.</p>
<p>Aslında bir insan, kendisini dinlese, çevresinde cereyan eden hâdiselerin çehrelerine baksa sonra da onları doğru okusa, her şeyde O’nu duyacak-hissedecek ve Cenab Şehabeddin gibi, <em>“Varsın İlâhî! Yine varsın, yine varsın! Aklımda, hayalimde, hissimde hep varsın!”</em> diyecektir. Her aynada O’nun cemâlini müşahede eden bir insan yeri geldiğinde ağaca koşup onu öpecek, çemenlere sarılacak, toprağa yüzünü gözünü sürecek, bazen O’nun Nur isminin kesif bir gölgesi olan Güneş’e teveccüh edecek ve bir yönüyle deli gibi yaşayacaktır. Böyle bir insan ise O’nun varlığı karşısında ihsan şuuruna sahip olacak, O’nu görüyor gibi davranacak ve O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket edecektir. İşte ancak böyle bir yakîn ufkuna ulaşan insan, ellerini kaldırdığında, ülfet ve ünsiyetin hakkından gelecek, sebepleri aşacak, O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakaracaktır.</p>
<h3>İç heyecan ve titreyişlerin sesi</h3>
<p>Evet, ihsan şuuru içinde duada huzur, hudu ve huşu çok önemlidir. Öyle ki insan, derin bir konsantrasyonla Allah’a yönelmeli ve dua ederken kendisinden geçmelidir. Ben, Hazreti Pîr’in talebelerinden Tahiri Mutlu Ağabey ve Ahmed Feyzi Ağabey’i gördüm. Onlar, dua ederken iç heyecanlarını dile getirir, âdeta kıvranır ve kendilerinden geçerlerdi. Aslında onlar, Üstatlarından gördükleri tavrı sergiliyorlardı.</p>
<p>Burada sizin için de bir mazeret sayılabilecek bir hususa bir kez daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Maalesef biz, doğru dürüst namaz kılan, samimî dua eden, gönülden Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunan insanları tekyede de, medresede de, camide de görmedik. Bu konuda bize öncülük yapacak, ufkumuzu açacak, kapıyı aralayarak hakikatin dırahşan çehresini gösterecek rehberlerimiz olmadı. Her birimiz birer ümmî olarak kaldığımız yerde kalakaldık. Seyyid Kutup, bu türlü mülahazalara girdiğinde, “Biz, Müslüman mıyız?” diyerek hâl-i pürmelâlimizi ifade ederdi.</p>
<p>Fakat her şeye rağmen, hakikî imanı elde etmeyi ağır bulmayın ve elde edilmez sanmayın. Siz, hele bir dertlenin ve ızdırapla O’na yönelin. İşte o zaman bakın, Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler ve size ne tür sürpriz kapılar açar.</p>
<p>Öyleyse gelin, içimizdeki katılıkların izale olması, kulluğun içimizde bir inşirah hâsıl etmesi ve imanda derinleşebilme adına gece kalkalım, dört rekâtlık bir hacet namazı kılalım; ardından da, “Allah’ım! Sen’den bu gece beni ihsan şuuruna ulaştırmanı istiyorum. Senden, ne keramet, ne ikram ne şu ne de bu, başka bir şey istemiyorum. Tek isteğim, Seninle münasebette derinleşebilmek. Sen aklıma geldiğinde başka şeylerin gözümden silinip gitmesi ve Senin mârifetinle meşbu yaşamaktan başka bir şey istemiyorum!” diyelim. Bunu derken de, ağzımızdan çıkan her bir kelimenin şuur damgası taşımasına dikkat edelim. Israrla geceleri Allah’tan bunu isteyelim. Bir gece, iki gece, üç gece.. kalkalım, delice Allah’a yalvaralım. Ben, burada sizi itham edercesine bir tavırla, “İçinizde, Allah’tan mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyak isteme adına hayatında bir hafta peşi peşine gece kalkıp hâcet namazı kılıp arkasından da böyle bir istekte bulunmuş olan var mı?” diye sormak istemem. Çünkü böyle bir soru karşısında olumlu cevap alacağım insanın çok fazla olmayacağı kanaatini taşıyorum. Bu da bizim, meseleye verdiğimiz önemi gösteriyor. Fakat unutmamak gerekir ki,<span class="arabic"> مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ</span> “Bir şeyi talep eden, talebinde ciddî olur ve gereken gayreti de gösterirse istediğini elde eder.”</p>
<p>Bazen hac için Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina’da bulunan insanların hâline bakıyor ve uzaktan bu şuuru arıyorum. İçlerinde delice Allah’a dua eden, heyecanla köpüren birileri olup olmadığına bakıyorum. Eğer orada bin tane insan samimî olarak elini açsa ve bin ağızdan âli mülahazalar Cenâb-ı Hakk’a yükselse, külliyet kesbeden böyle bir duanın geriye çevrilmesi mümkün değildir. Hatta benim bu konudaki inancım şudur: Şayet orada bulunan üç milyon insan ellerini kaldırsa ve “Allah’ım bu arzı değiştir!” deseler, ayaklarının altındaki arz birden bire değişikliğe uğrar ve farklı bir âlem olur. Heyhat! Âlem-i İslâm’ın var olduğu günden bu yana günümüzde olduğu kadar derbeder ve perişan olduğuna, bu kadar dağıldığına şahit olunmamıştır. Ama demek ki insanlar, bu felâketleri, bu zillet hâlini bütün fecaatiyle duyamıyorlar. Şayet duysalardı, en azından bir dua ölçüsünde bundan kurtulma cehtleri olurdu. İnsanlar bu ızdırabı hissetmedikleri gibi etraflarındaki küfür dalgalarının darbelerinden rahatsızlık da duymuyorlar. Dolayısıyla da küllî bir duaya yönelme lüzumunu hissetmiyorlar.</p>
<p>Son bir husus olarak şunu ifade edeyim: Böyle bir ızdırap ufkuna bir anda ulaşılmazsa da, insanın kendini zorlaması, bu istikamette ciddî bir ceht ve gayret ortaya koyması gerekir. Ellerini kaldırdığında, “Verirsen verirsin, vermezsen vermezsin.” tavrıyla dua etmesi ise Allah karşısında küstahlık ve terbiyesizliğin ifadesidir. Hâlbuki insan, dua ederken âdeta bir dilenci gibi olmalı, hâli ve tavrıyla, “İstiyorum Allah’ım, bahtına düştüm, kurban olayım istiyorum! Lütfet Allah’ım! Öldür beni ama isteklerimi kabul et!” demelidir. Evet, mü’min, nazarını hep yüksek zirvelere dikmeli ve bu isteklerini içinden gelerek dillendirmelidir ki, Cenâb-ı Hak da ona lütfuyla cevapta bulunsun. Çünkü bir insanın teveccühü ne kadarsa, ona o kadar teveccüh edilir; nazarı ne ölçüde ise, ona o ölçüde nazar edilir.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gaflet-ve-ulfete-yenik-dusmemis-dua/">Gaflet ve ülfete yenik düşmemiş dua</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
